Anasayfa > Birikim Arşiv > 137 - Eylül 2000 > Toplanan Paralar Nerede, Siyaset Nerede?

Toplanan Paralar Nerede, Siyaset Nerede?

Ümit Kıvanç | (Sayı : 137 - Eylül 2000)

Deprem felâketinin yıldönümüne, medyaya da yansıyan iki farklı eğilimle girdik. Biri, “Türkiye zoru başardı”, öteki “unutmayacağız, unutturmayacağız” diye özetlenebilecek iki eğilimin de, bu sloganlara sarılanları bir ölçüde tatmin etmek dışında herhangi bir sonuç yaratması zaten imkânsızdı, öyle de oldu.

“Sonuç” derken, deprem bölgesinde şu anda mevcut durumun değişmesi veya deprem zayiatının büyüklüğüne yol açanlardan hesap sorulması için yeni bir girişim veya bir yılda yapılanın yapılmayanın hesabının sorulması yönünde bir adımı kastediyorum.

Söz konusu iki eğilime ve bunların etrafında konu edilebilecek bazı sorunlara değinelim.

UTANMAZLIĞIN SINIRINI ÖFKE ÇİZDİ

İkincisinden başlamak istiyorum. Çünkü burada durum daha net, konuyu halledip geçmek daha kolay. Bayındırlık Bakanı Koray Aydın’ın boy boy fotoğraflarıyla süslenmiş büyük afişler sûretinde cisimleşen bu eğilimin temsilcileri, en yüzsüz insanda bile bir miktar utanma sıkılma duygusu bulunduğundan, seslerini fazla gür çıkaramadılar. Ağızlarını açtıkları yerde depremzedeler lafı ağızlarına tıkadı. “Türkiye her şeye rağmen bu büyük felâketin ardından ayakta durmayı başardı” gibi vecizeler icat eden Hürriyet gazetesi bile, deprem bölgesine götürdüğü bazı mensupları “görevlerini” anlayamadıkları için ya da gördükleri karşısında dehşete kapıldıkları için, gönlünce propaganda yapamadı, daha çok, işi boğuntuya getirdi.

16 Ağustos’u 17’sine bağlayan gece hemen bütün TV kanallarında depremzedeler ve onlara sahiden yardım etmek için çırpınmış, halen çırpınan insanlar derinlerden gelen haklı bir öfkeyle, resmî yetkilileri suçladılar, hesap sordular, deprem bölgesinde özellikle yoğun kamuoyu ve medya ilgisi kaybolduktan sonra yaşananları anlamayı sağlayacak, iç açıcı olmayan verileri -kısmen- ortaya döktüler.

Resmî yetkililere yönelik tavırlar, eğer her şeye rağmen bir sınırı aşmadıysa, bunda öfkenin azlığı, yüzeyselliği veya Türkiye siyaset sosyolojisinin ve sosyal psikolojisinin anahtar kavramı korku değil, beklenti yokluğu ve ilişkisizlik rol oynadı. Depremzede, karşısındaki bakandan, milletvekilinden, validen pek bir şey beklemiyor, bu kimselerin herhangi bir problemi sahiden çözebileceğine inanmadığını dışavuruyordu.

“Ama, bu bir yılda yapılmış iyi şeyler de var” edebiyatını kimsenin dinleyecek hali yoktu. Çünkü bu yönde konuşanların söyleyeceği herhangi bir şeyi kimse merak etmiyordu. Bunda da en büyük sebep, bir yılda bu büyük felâketin yol açtığı bütün sorunların çözülemeyişi değildi. Sabırlı ve -bazen sinir bozucu ölçüde- mütevekkil Türkiye insanı sırf bu yüzden böyle bir ilişki koparma tavrına yönelmez. Sebep, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”, “şimdi de ders almazsak ne vakit alacağız” döneminin ardından hemen her şeyin eskisi gibi olduğunun görülmesiydi. Depremin açtığı “yaraları sarmak” denen faaliyetin, bal gibi, birilerine önce ticarî sonra siyasî çıkarlar sağlamak üzere örgütlenebildiğini görmek, normal koşullarda siyasetçiden de kamu görevlisiden de yüksek ölçülerde dürüstlük ve namus beklemeyen insanımızı sarsmıştı. “Hiç değilse bu durumda başka türlü davranırlar” umudu ve beklentisi boşa çıkmıştı. Çünkü, şaka maka değil, resmî açıklamaya göre bile 16 bin insan ölmüştü.

Bu, depremden sonraki ilk bir haftada yaşanan sarsıcı bir sendromun genelleşmesi, zamana ve bölgeye yayılması, bundan da önemlisi, ruhlarda kendine sağlam bir yer edinmesiydi. Bunu kısaca “sahipsizlik” duygusu olarak adlandırabiliriz.

Bugün deprem bölgesinde, yakınlarını kaybetmiş, cesetlerini bile bulamamış insanların, resmen açıklanan “kayıp sayısı” karşısında kapıldıkları dehşeti ne yazıyla anlatabiliriz ne de beynimizi çalıştırarak anlayabiliriz. Bu “kayıp sayısı”, biliyorsunuzdur, “iki”; rakamla: 2!

17 Ağustos’tan sonra bütün dünyadan Türkiye’ye akan yardımların tutarına, bunların ne kadarının nerelerde kullanıldığına ilişkin resmî herhangi bir kaydın bulunmadığı iddiası, prefabrik ve kalıcı konut ihalelerindeki kayırma iddialarıyla birleştiğinde ortaya çıkan manzara, yetkililerin en temiz davrandığı durum hakkında bile şaibe yaratabilecek niteliktedir.

Her şey bir yana, deprem bölgesinde hâlâ kaldırılmamış enkaz, hâlâ naylon takviyeli uyduruk çadır-baraka karışımı “tesis”lerinde yaşayan insanlar, hâlâ çadırkentlerde sürünenler var. Çadırkentlerde yaklaşık 32 bin, tek tek çadır ve barakalarda 40 bin insan yaşıyor. “Prefabrik konut” denen ve pek küçük bir kısmı sahiden içinde uzun süre yaşanabilir nitelikte olan, çoğu toplama kampı düzeninde sıralanmış birörnek kulübelerde de 130 bin kadar insanımız yaşıyor. İmkânsızlıktan, çaresizlikten, umutsuzluktan her şeyi bırakıp giden ve başka şehirlerde, artık depremzede değil, göçmen kimliğiyle sürünenleri kapsamıyor bu hesap. Peki, kapsamasın. Yine de, koskoca “Türkiye”, 200 binden fazla insanına kışı bu şartlarda geçirtti, demek bu. Yani, 65 milyonluk ülkede, 200 bin kişiye doğru dürüst bir barınak sağlanamadı, bu insanlar en azından asgarî gelecek endişesinden kurtarılamadı, demek. İstanbul’un müzmin televole mekânlarında bir haftada harcanan parayla bile kimbilir kaç kişiye ne şartlar sağlanırdı. Bunu servet düşmanlığı veya kıskançlıktan söylemiyorum. Deprem bölgesinde o korkunç şartlarda yaşayan insanlara bütün bir yıl televole ve öbür magazin programlarını “nah sana” yapar gibi seyrettirmiş bir Türkiye olduğumuzu hatırlatmak için söylüyorum.

Deprem ertesinin psikolojik sorunlarına, çocukların, gençlerin ne hale geldiğine, sakat kalanların bu yepyeni ve başlangıçta özellikle acılı hayata geçiş problemlerine, geçim sıkıntısı içindeki kiracılar konumundayken evsiz kalanların içine düştüğü mutlak çaresizliğe, işini kaybetmediği halde para alamayanların çıkışsızlığına vs. hiç değinmeden, sırf barınak sorununu ele aldığımızda bile görünen, fiyaskodan bir adım gerisi. Fiyasko sayılması için herhalde bütün bir yıl hiç prefabrik yapılmaması falan gerekiyordu…

Bu durumun, bayındırlık bakanının propaganda afişleriyle gizlenmeye çalışılması elbette olayın büyüklüğü karşısında pek acemice kaldı, gülünç bile olamadı, sadece öfkeyi artırdı.

YAŞAR OKUYAN BİLE…

Yalova’da Barış Manço Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlenen Siyaset Meydanı’nda Yaşar Okuyan’a gösterilen tepki, depremzedelerin devlete tavrının billurlaşmış haliydi. En çok üzerinde durulması gereken tekil örnek de budur. Çünkü Yaşar Okuyan, depremden sonra kendisini seçenlerin yardımına koşan siyasetçi tipinin neredeyse tek örneği. Bu yüzden böyle bir “tip”ten söz etmekle belki de kendimi yalanlıyorum. Neyse, Okuyan, depremin hemen ertesinde Yalova’ya karargâh kurdu, iyi niyetli ve becerikli yerel yetkililer, gönüllüler, sivil kuruluşlardan yardıma gelenler nasıl çalıştıysa öyle çalıştı, sırf Yaşar Okuyan orada olduğu ve işleri kontrol edebildiği için Yalova’ya daha çok yardım ve devlet desteği gelebildi, bunlar daha etkin şekilde organize edilebildi. Okuyan, sivil girişimlere baştan şüpheyle yaklaşmayan tavrıyla, depremzedenin dört bir taraftan akan yardımlardan göreceği faydayı da azaltmamış oldu. “Sayın bakanım” ve “sayın milletvekilim” bizzat olay yerinde bulunduğu için, muhtemelen yerel yetkililer de daha bir canla başla çalışmak zorunda kaldılar.

(Siyasetçi olarak kendisinden hiç hazzetmediğim, hele İstanbul’da DİSK kongresi yapıldığı gün Mesut Yılmaz’la “güneydeki” bir plajda “heh heh, sen de amele bakanısın” şakalaşmaları eşliğinde voleybol oynayışını hiç unutmayacağım Yaşar Okuyan’ın deprem ertesindeki çalışmasını takdir ettiğimi özellikle belirtmek isterim. İlâveten, 12 Kasım gecesi Düzce’deki depremden birkaç saat sonra oraya ulaştığımızda, adı “Kriz Merkezi” olan, fakat içerisinde henüz herhangi bir faaliyet yapılmayan çadıra dalıp, orada birtakım işleri düzenlemeye koyulabilmemizde de kendisinin katkısı vardır. O “tamam” dediği için, aksi halde ilk iş bizi oradan uzaklaştırmaya çalışacak işe yaramaz yetkili zevat mecburen duruma katlandı, gelen arama-kurtarma ekiplerinin kayıtlarını tutup onları ihbarlara göre yönlendirmek gibi, asla formalite ve gevşeklik kaldırmayacak bir işi kimseyi takmadan bizler yürütebildik. Bunu belirtmek borçtur.)

Eğer konuşması zaman zaman protesto alkışlarıyla kesilen Yaşar Okuyan, “Bu halk tabiî bizi suçlayacak, milletvekilini, bakanı, seçtiği adamı, valiyi, kaymakamı, karşısındaki kamu görevlisini suçlayacak, başka kimi suçlayacak?” yollu sözler etmeseydi, ikna edici ve yatıştırıcı olmaya çalışmak yerine, meselâ Hürriyet ve Sabah gazeteleri gibi yapıp, “Türkiye zoru başardı, ayakta durdu, sizin için şunları şunları yaptık, otoyol köprüsünü onardık” tutumuna girseydi, Yalova halkını genlerimize yerleşmiş olan devlet korkusu da durduramayabilirdi.

Özetle: Devlet, depremden sonraki ilk haftada, şimdi “felâketin büyüklüğü ve yaygınlığı” mazeretiyle örtmeye çalıştığı skandalı yarattıktan sonra, ilk bir yılda da, akla ve vicdana sığmaz bir soğuklukla yaklaştı depremzedeler meselesine. En azından, meselenin adını hiçbir zaman “depremzedeler meselesi” olarak koymadı. Bayındırlık bakanına propaganda afişleri hazırlayan utanmazlar bile doğal olarak, “10 kent yeniden yapılanıyor” sloganını akıl edebildiler; “şu kadar insana şunları sağladık” gibi bir laf akıllarına gelmedi. Çünkü, ilkin, mesele “insan” değildi; ikincisi, “sağladık” diyebilecekleri şeyler, herhangi bir felâketin hemen ertesinde ve çok daha çabuk yapılması gerekenlerdi. Geçen sonbaharda çırpınıyorduk, “böyle giderse insanlar kışı bu koşullarda geçirmek zorunda kalacaklar” diye. Böyle gitti ve insanlar kışı o koşullarda geçirdiler. Bütün kış boyunca, ne bayındırlık bakanının kılı kıpırdadı ne de başka birinin.

Bütün olarak devletin değilse bile işbaşındaki hükümetin deprem sonrası performansını, sahici veriler eşliğinde, özellikle de işin insanî boyutunu önemseyerek değerlendirmek şart. Ama öyle görünüyor ki, şu anda Türkiye’de bu işi yapacak donanıma, bilgiye ve en önemlisi, niyete sahip kimse yok.

Olanlar olacakların da habercisi üstelik. Bu kış da depremzedelerin anası ağlayacak. Üstelik, Türkiye için hiç de garipsenmeyecek bir “canım, bir kış geçirdiler, ikincisini de geçirirler” pişkinliği ve vicdansızlığı eşliğinde.

Eğer böyle bir pişkinliği ancak en vicdansız ve kötü ruhlu olanların gösterebileceğine inanıyorsanız, size bir “anekdot”: Gölcük’te, bir kaymakam yardımcısıyla gece sohbetindeyiz. Yetkililer, çadırkente gitmeyen, evinin yakınına derme çatma çadır veya kulübe kurmuş onbinlerce insanın evlerinin az hasarlı olduğunu ileri sürüyor ve bu insanların evlerine dönmesini sağlamaya çalışmaktalar. İnsanlar da korkuyor ve evlerine girmiyorlar. Arasıra girip kap kacak alıyor, çıkıyorlar, çadırlarında, kulübelerinde kalıyorlar. Kaymakam yardımcısına, “Korkuyorlar, gitmezler, onlar için de tedbir düşünmek zorundasınız,” diyoruz. O da diyor ki: “Giderler, giderler, yağmur yağsın, soğuk bastırsın, bak nasıl gidiyorlar.”

Kafa budur, zihniyet budur. Bu zihniyete sahip olmayan, çalışkan, komplekssiz devlet görevlilerine selâm olsun. (Selâmı iletmekte zorlanmayacağız; ne de olsa büyük bir kalabalık oluşturmuyorlar.)

Devlet görevlilerine egemen olan bu zihniyetin, şu geçtiğimiz bir yıl içerisinde yapılanlar ve yapılmayanlar üzerindeki etkilerini araştırmayı konunun ilgililerine bırakıyorum. Bu zihniyetin tepedeki bakan, müsteşar, genel müdür … seviyelerinden yerel düzeydeki vali, kaymakam … seviyelerine ne gibi değişik özellikler gösterdiğini tespit etmeyi de.

Ve önce “unutma unutturma” kampanyasına, sonra deprem ertesinde âdetâ kutsal bir içerik kazanan “sivil toplum örgütü” kavramı hakkında edindiğim şüphelere geçiyorum.

KAMPANYA İLE DEPREMZEDENİN HALET-İ

RUHİYE FARKI

“Unutma, unutturma” kampanyası elbette gerekliydi. Fena da yürütülmedi. Şüphesiz daha etkili olabilirdi, ama sosyal psikolojimizin -devlet korkusundan sonra- ikinci anahtar kavramı “kolay hazmetme” olduğundan, bu kadarına da şükür.

Eylem bakımından kampanyanın hem önemli bir özelliği hem de fazla eleştirilecek yanı yok. Varsa da rahatlıkla ihmal edebiliriz.

Asıl sorun kampanyanın içeriğinde. Slogan “unutma, unutturma” olduğuna göre, en baştan şu soruyu sormamız doğal: Neyi?

Kampanyanın önümüze koyduğu cevap şöyle özetlenebilir: O büyük felâketin acılarını, o günlerde nasıl çaresiz kaldığımızı… Haydi buna, o günlerde nasıl dayanıştığımızı hatırlamayı da ekleyelim.

Bu kapsamıyla “unutma, unutturma” kampanyası, iki ana eksene oturuyor: Yas ve kutlama.

Birbirleriyle çelişiyor gibi görünseler de, 17 Ağustos-12 Kasım süreçlerinin özgünlüğü bu. Çok büyük bir şok ve acı yaşadık, buna rağmen muazzam bir dayanışma seferberliğine kalkıştık. Bunlar doğru.

Ama bu ikisi arasında ister istemez var olan fark, deprem ertesindeki gönüllü faaliyetleriyle ilgili konuşulacaksa, o zaman da sorun edilmesi gereken bir mesafeye işaret ediyor. Depremzede ile deprem gönüllüsünün haleti ruhiyesi o zaman da farklıydı şimdi de farklı. Sahiden fedakârca, yer yer kahramanca çabalar göstermiş deprem gönüllüsü, üstelik pek çok başka insanla paylaşarak gerçekleştirdiği bir dayanışma seferini coşkuyla anmak isteyebilir. “Çıkar”ın en yüksek manevî değer haline geldiği bir dünyada, zenginleşmeyi sadece sonradan görmelik tarzında yaşayarak bunun da suyunu çıkaran bir toplumda, binlerce insanın başkalarının yardımına koşmak için türlü zorluklara katlanması, kendinden vermesi, elindekini paylaşması, başkalarını buna yöneltmeye çalışması… elbette herkesin sık sık yaşayacağı türden bir tecrübe değildir. Böyle bir tecrübeyi yaşayıp bundan etkilenmemek de mümkün değildir.

Ama söz konusu dayanışma seferberliğinin “nesnesi” konumundaki depremzede için, elbette öncelikle hatırlanacak olan, birilerinin onun yardımına koşması değil, kendisinin yardıma muhtaç duruma düşmesine yol açan olaydır. 17 Ağustos der demez onun aklına gelecek olan, ölen oğlu, kızı, komşusu, enkaz altında geçirdiği saatler, kopan kolu, yıkılan evidir. Dehşettir, korkudur, her şeyini kaybetmişliğin başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz, dondurucu soğuğudur.

Şimdi, bir yıl sonra, “unutma, unutturma” sloganını duyan deprem gönüllüsünü harekete geçiren güdüler içerisinde, felâketzedenin de hatırladığı eski acıyı paylaşma isteği şüphesiz vardır. Bu acıya bizzat tanık olmuş, enkaz altından ses gelse, biri daha kurtarılsa diye dua etmiş, bunun için uğraşmış, yiyecek, giyecek, battaniye dağıtmış, insanları çadırlara yerleştirmiştir… O sırada yaşadığı duygudaşlığın izleri kolay kolay silinmez.

Ama o beklenmedik kitlesel dayanışma tecrübesinin heyecanı ve coşkusu da, sivil gönüllünün bugününü şekillendiren güdülerden biridir ve “unutma, unutturma” derken bunu da kastetmektedir. Bunda da utanılacak, “ne ayıp” denecek bir yan yoktur.

Mesafe daha çok, depremzede ile deprem gönüllüsünün “bugünü” karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor. Gönüllülerin çok büyük çoğunluğu, bir süre yardım faaliyetleriyle uğraştıktan sonra, işlerine güçlerine, kendi sorunlarına döndüler. Kaçınılmaz olarak. Bir kısmının deprem bölgesindeki insanların kaderine ilgisi ve bölgeyle ilişkisi sürdü. Dolayısıyla, depremzedelerin bugün de pek iyi koşullarda yaşamadıklarını biliyorlar. Bu anlamda “unutmuş” değiller.

Gönüllülerin daha sıkı örgütlenmiş küçük bir kesimi, geçtiğimiz bir yıl içerisinde bölgeyle ilişkisini hiç kesmedi. Kendi işi gücü, geçim derdi vs. nedeniyle somut bir faaliyete katılamasa bile ilgisini sürdürdü, yapılan işlere ufak tefek katkıda bulundu. Zaten son kampanyanın öncüleri de bu tür gönüllüler.

Bu tür gönüllülerin depremzedelerle yaklaşım ve haleti ruhiye farkı da ilk bakışta göründüğünden daha fazla. Açıklamaya çalışayım.

Diyelim bir hafta süreyle, enkazdan olabildiğince çok insan kurtarılsın diye uğraşmış, ardından bu insanlar aç ve açıkta kalmasın diye çalışmış, sonra çadırların yanına tuvalet ve duş temin etmeye çaba harcamış birisiniz. İnsanların uyduruk naylon ve bez parçalarının altından kurtarılıp hiç değilse sağlam çadırlara aktarılmasını sağlamışsınız. Ardından, bu çadırların yanına prefabrik kreş, kahve, sağlık merkezi vs. açılması için uğraşmışsınız, açılmış. Sonra, eğreti de olsa prefabrikler yapılmış, aynı insanlar oralara geçmiş. Arada, birkaç kişiye iş bulmuşsunuz…

Şimdi oraya baktığınızda, ister istemez, 17 Ağustos’tan bir gün sonraki durumu zihninizde canlandırır, bugünle karşılaştırır ve arada kendi faaliyetinizin ürünlerini görürsünüz. Eğer depremzedeler için yaptıklarınızı özellikle kabız bazı yetkililerle didişerek gerçekleştirmişseniz, şunu da düşünmeden edemezsiniz: Siz olmasaydınız en azından o sırada o insanların hali ne olacaktı?

Bunların hepsi doğru ve bütün bunlar için canını dişine takıp uğraşmış pek çok gönüllünün gurur duymaya da hakkı var. Mesele bu değil. Gönüllünün şimdi bölgeye bakınca sadece oradaki güncel manzarayı değil kendi katkısını da görmesi, bir yıl sonrasının depremzedesi ile gönüllü arasında bir haleti ruhiye farkına yol açıyor işte. Gönüllü, hakikaten kutlanacak bir iş yapmıştır ve kutlamak ister. Oysa depremzede neyi kutlayacaktır? Bir gece vakti her şeyini kaybedişini mi? Hâlâ izini bulamadığı kayıplarının bir anda ortadan yok oluverişini mi? Düştüğü acıklı hali mi? Bir yıl boyunca devletten gördüğü ilgisizliği mi? Hâlâ birilerinin onun sırtından rant kapmaya çalışmasını mı?

Bu yüzden, “unutma, unutturma”nın depremzede için anlamı, ancak ölülerini anmak olabilirdi, bunun da hemen hemen mümkün tek pratik ifadesi, toplu dua, mevlût gibi organizasyonlardı. Nitekim, depremzedeler öncelikle bunu yaptılar.

Yaptıkları ikinci eylem, kendilerine söz verilen her platformda, hükümete, yerel yetkililere yönelik öfkelerini dile getirmekti.

“Unutma, unutturma” kampanyası elbette bundan ötürü yolundan sapmadı. Deprem bölgesindeki bir yıllık yaşantının herhangi bir tarafını hatırlamaya kalktığınızda haliyle bütün bu tepkileri de kucaklamak zorundaydınız. Kampanyayı düzenleyenler devlet icraatı konusunda depremzedelerden hiç de farklı düşünmediklerinden, aksine, depremzedeler halledilmemiş sorunlarını dile getirdikçe gerçekler ortaya çıktığı için buna sevindiklerinden, kampanyanın, amacından sapmak şöyle dursun, kapsamca zenginleştiği bile söylenebilir.

Ama depremzedelerin dışavurdukları, öfke dışında, genel olarak şikâyetti. Bir de, sorunlar. Onlarca sorun.

Bütün bunlarla birlikte ele aldığımızda, kampanya neleri kapsıyordu? Öfke, şikâyet, eleştiri, çözüm bekleyen sorunlar.

Burada bir eksik yok mu? Var: “talep”.

“Unutma, unutturma” kampanyasının açık bir talebi yoktu. Bu yüzden, bu kampanyanın, kavramsal bakımdan, siyasî niteliğinin bulunmadığını söyleyebiliriz.

Türkiye’deki siyasî hayat en olmayacak şeyleri bile ânında siyasîleştirme özelliğine sahip bulunduğundan, 17 Ağustos ertesindeki gibi bir şikâyet ve eleştiri salvosunun siyasî nitelik kazanmadığını söylememi tuhaf karşılayabilirsiniz. Doğrudan “devlet”in eleştirildiği bir ortama kim gayrı-siyasî diyebilir?

Kampanyanın, somut bir talep etrafında inşâ edilmediği için siyasî niteliği bulunmadığını söylerken bunu dikkate almıyor değilim. Muradımı daha açık ifade edebilmek için başka bir yol deneyeyim.

DOĞRU SORU TİŞÖRTTE YAZILIYDI

16 Ağustos 2000 akşamı Yalova’da sahildeki bir çay bahçesinde otururken, genç bir adamın giydiği tişörtün üstündeki yazı gözüme çarptı. “Toplanan paralar nerede?” yazılıydı tişörtte. Bu sözü “unutma, unutturma” ile veya “Uyuma Türkiye, ben uyumuyorum” ile karşılaştırırsanız ben de kampanyaya niye gayrı-siyasî dediğimi size açıklayabilmiş olacağım.

Bunu açıklayabildiysem, hemen şunu da eklemem gerekir ki, bu kampanyayı düzenleyenler deprem yardımında yoğun olarak yer almış gönüllülerin oluşturduğu, depremden sonra ortaya çıkan sivil girişimler, dernekler veya deprem öncesinde de var olan, deprem yardımı faaliyetlerine katılmış sivil toplum örgütleriydi. Dolayısıyla, böyle bir inisyatifin -yukarıda belirtilen anlamda- “siyasî” bir kampanya örgütlemediği için eleştirilmesi yersiz. Şu mahut “Türkiye koşulları”ndan ötürü böyle bir eksiklikten söz edebiliyoruz. Çünkü, aslında “siyasî” kampanyaları siyasî odaklar örgütler.

O zaman soru şudur: Türkiye’de, “Toplanan paralar nerede?” diye soracak bir siyasî odak/kuruluş veya grup yok mudur?

Bu soruyu şöyle de sorabilir miyiz: Bu memlekette ilk defa doğrudan siyasî nitelikli olmayan bir olayda halkla doğrudan ilişki kurma başarısını göstermiş “Dayanışma Gönüllüleri”nin içinde bu kadar yoğun bir şekilde yer aldığı bir büyük hadise de ÖDP’nin kendini bir siyasî parti olarak kavramasını sağlayamıyor mu? “Dayanışma Gönüllüleri” birçok yerde, faaliyetlerini sahiden “depremzedeye yardım” esasına göre şekillendirdikleri için mi ÖDP bu konuyu külliyen gayrı-siyasî bir konu kabul edip ilgi alanı dışında tutuyor? ÖDP bir yıldır “Toplanan paralar nerede” kampanyası yürütebilirdi. Anlaşılan, bu parti içinde birileri, hangi grubun hangi ilçe örgütünde ne kadar ağırlığının olacağını vs. her şeyden önemli saymaya devam ediyor. Bu da zaten başlıbaşına bir gayrı-siyasî tavır -“apolitik” dememek için öyle diyorum.

Belki garip gelecek, ama “Toplanan paralar nerede?” diye sorması gerekenler arasında düzenin normal muhalefet partileri de var. Haydi DYP’yi es geçelim; onlar, “toplanan paralar” vesair işlerin fazla kurcalanmasında kendileri için müstakbel bir tehlike görebilirler. Fazilet Partisi denen kuruluşun durumu nedir?

ÖDP ne kadar gerçek bir siyasî parti değilse, Fazilet Partisi de o kadar “siyasî”dir; siyasetin Türkiye’ye özgü anlamında. Memleketimizde siyaset, devlet kadrolarını kimin işgâl edeceği, kamu hayatının kimin rengine boyanacağı, kimlerin destekçilerinin ihaleleri alacağına falan ilişkin bir iktidar oyunudur. Bu çerçevede, Fazilet Partisi de eleştirse eleştirse kalıcı konut ihalelerinin veriliş tarzını falan eleştirir herhalde. Depremzedelerin toplu dua düzenlemesinden de kendine pay çıkarır.

Başka bir ülkede, hükümet 200 bin depremzedeye kışı o koşullarda geçirtse herhalde muhalefet ortalığı ayağa kaldırır, solcular da bu konuda en az on gösteri, yirmi yürüyüş tertiplemiş olurdu.

ZORUNLU BİR EK

Sivil toplum

sosyetesi

“17 Ağustos’un birinci yılı” dolayısıyla söylemek istediklerimi yukarıda özetledim. Elbette, resmî tavra ilişkin, başımı belâya sokacak belden aşağı laflar etmemek için kendimi zor tutarak. Şimdi de depremden sonra “şahlandığı” ileri sürülen “sivil toplum” ile özdeşleştirildikleri için büyük prestij kazanan, adlarına “sivil toplum örgütü” denen topluluklardan bazılarıyla ilgili bazı nahoş gözlemlerimi aktaracağım. Bunun öncelikle kişisel nedenleri var. “Sivil toplum sosyetesi” diye bir oluşumun varlığını hayatımın çok geç bir aşamasında keşfedince uğradığım hayalkırıklığının bedelini birilerine ödetmek, meselâ. Sonra, depremzedeler için pek çok faydalı işin yapılmasını sağlayan arkadaşlarıma dil uzatmaya cüret eden birilerini, mümkünse çenelerini kapatmaları için uyarmak.

Dolayısıyla: İşin bu kısmı sizi ilgilendirmiyorsa bu yazıyı okumayı burada kesebilirsiniz. Ama bu topraklarda yetişmiş biri olarak, laf dedikoduya geldi, diye seviniyorsanız, suçlayacağım kimsenin adını vermeyeceğimi de baştan bilin, sonra kızmayın.

Deprem bölgesinde yalnız başıma pek bir işe yaramayacağımı gördükten sonra, bir arkadaşımla birlikte AKUT’a başvurma girişimimiz de izdiham nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanınca, soluğu “Yüksel Abla’ların orada” aldık. Burası, meşhur Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi’nin İnsan Yerleşimleri Derneği ile paylaştığı bürodur. Girdiğimizde, telefonların sürekli çaldığını, yardım etmek isteyen insanların, “Ne temin edelim, nereye gönderelim, nasıl göndereceğiz?” soruları sorduğunu gördük. Bu işi toparlayabilirsek etkili bir yardım faaliyeti örgütleyebileceğimize inandık. Söylendiğine göre, arkamızda tam 27 sivil toplum kuruluşu vardı. Çünkü bu 27 sivil toplum kuruluşu, aralarında “sivil koordinasyon merkezi” diye bir şey oluşturmaya karar vermiş meğerse; burası da bu işin bürosu olacakmış. Telefonlara kim bakacak, bölgeden gerçek ihtiyaç listelerini nasıl edineceğiz, neyi nereden nasıl alıp nerede kime göndereceğiz, kamyonlar nereden ayarlanacak, neyi kim takip edecek… bu irili ufaklı sorunlara göre bir iç örgütlenme tasarladık. Görev bölüşümü yaptık.

İş kısa sürede büyüdü. Çeşitli yerlere ekipler gönderildi, bir kısmı işe yaradı, bir kısmı yaramadı. Deprem bölgesiyle kurduğumuz telefon bağlantıları sürekli bağlantılara dönüştü. Gönüllüler bulup oraya buraya gönderdik, onlar bir süre sonra daha kalıcı elemanlar haline geldiler.

Gölcük’te, nöbetleşe çalışan bir ekibimiz olmuştu. Adapazarı’yla daha çok, oradaki sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu Sivil Koordinasyon üzerinden, daha sonra Ağ 17 ve Adapazarı Gönüllüleri ve Üniversite Gönüllüleri üzerinden ilişki kurduk. Kimi yerde yerel yetkilileri, kimi yerde başkalarını muhatap alarak yardım temin etme ve gönderme faslını geliştirdik. İstanbul’dan da, bize sürekli veya arasıra kamyon, kamyonet sağlayan insanlar çıktı. Bir süre sonra, hangi malzemeyi kimden isteyebileceğimize ilişkin bağlantı listelerimiz vs. oluştu.

Bir yandan da, yurtdışından gelen çeşitli yardım kuruluşlarına her gün toplamaya çalıştığımız bilgileri aktararak, nerede neye ihtiyaç var, nereye hangi yardımı yapsalar iyi olur, anlatmaya çalıştık.

Arkamızda bulunduğu ileri sürülen 27 sivil toplum kuruluşundan birinin deposunu bir süre kullandık, ötekilerden bazen bir ses çıktı, çıkmadı. Neredeydiler, ne yapıyorlardı, bilmiyorum; ama “arkamızda” olmadıkları açıktı. Ama zaten biz de farkında bile değildik. Sadece, “E, arkanızda 27 sivil toplum kuruluşu varmış,” sözlerini birtakım büyük taleplerin eşlikçisi olarak duyduğumuzda şaşırıyorduk.

İşler biraz raya oturduktan sonra ben de Gölcük’e gittim ve zaten orada çalışmakta olan arkadaşlara katıldım. Aklınıza gelebilecek her türlü işle uğraştık. Gölcük’te kaymakamlık bizi devreden çıkarmak için elinden geleni yaptı, biz de oradan ayrılmak zorunda kaldık. Ama çadırkentlerle ilişkimizi, gidip gelmeyi, malzeme götürmeyi, oralarda faaliyet göstermek isteyen kuruluşlara aracılık, bazen kılavuzluk yapmayı sürdürdük.

İstanbul’da, daha çok, büyük çaplı yardım projeleri yapanlarla ilişki kurmaya, onları yönlendirmeye çalışır olmuştuk. Acil durum ortadan kalktıkça, daha uzun vadeli, sağlam, kalıcı işler yapmak gerekiyordu.

Düzce depremiyle yeniden harekete geçtik. Deprem gecesi saat 24.00 sularında oradaydık. Daha önce, İzmit’teki Afet Bölgesi Koordinatör Valiliği nezdinde sivil kuruluşları temsilen bulunmasını sağladığımız arkadaşımızı Kriz Masası çadırına bırakıp enkazlara gittik. Ardından, arama-kurtarma koordinasyonuyla uğraştık. Bunu, Düzce’ye -muhtemelen ilk depremden ders çıkarıldığı için- becerikli, işbilir, komplekssiz insanlardan oluşan bir Kriz Masası’nın atanması ve bu defa onlarla birlikte çalışmaya başlamamız izledi.

“Hayat hikâyesi” fantezisi yapmıyorum; göreceksiniz ki, en azından bu kadarını anlatmak zorundayım.

Yukarıda da söyledim, aklınıza gelebilecek her düzeyde her türlü işle uğraştık. Pek çok gönüllü kişi ve kuruluş gibi. Ayırt edici yanımız ise şuydu: Sivil “Koordinasyon” adı altında çalıştığımız, herhangi bir kuruluşa bağlı olmadığımız, herkese eşit uzaklıkta bulunduğumuz için, sahiden bir çeşit koordinasyon işlevi üstlenmemiz mümkün oldu. Mahallelerden, çadırkentlerden bilgi topluyor, bizzat oraları dolaştığımız için nerede ne var ne yok görebiliyor, insanları tanıyor, kime güvenilir kime güvenilmez, üç aşağı beş yukarı fikir sahibi olabiliyorduk. Bölgeye yardıma gelen birilerine, “Size asıl şurada ihtiyaç var,” diyebiliyorduk. Yetkililer, bizi karşılarında göre göre mecburen muhatap alıyordu. (Araya sıkıştırmalıyım: Çoğu asker olan bazı yetkililerse, zaten orada bulunmamızdan ve beraber çalışmaktan memnundu ve bu durumlarda hep beraber çok daha kısa sürede çok daha iyi sonuçlar alabiliyorduk.)

Bütün bu süre içerisinde, pek çok sivil toplum örgütünün bölgedeki faaliyetlerine bir tür aracılık ettik. Onların çeşitli girişimleri için gereken hazırlıkları yaptık, ilişki sağladık…

İstanbul’da da, bundan sonra yaşanabilecek benzer bir felâkette, daha ilk andan bir “sivil koordinasyon”un hazır olması için birtakım toplantılar, seminerler tertipledik, daha sonra sivil toplum örgütlerini toplantıya çağırdık.

Düzce depreminin de üzerinden birkaç ay geçmiş, ortalık biraz durulmuş, gündelik âcil yardım telâşının yerini kalıcı, uzun vadeli projelere yönelik çalışmalar almıştı. Sivil toplum örgütlerinden genel olarak şöyle bir tespit ve “öneri” geldi: Siz bütün bu süre içinde çok işimize yaradınız, teşekkür ederiz, ama artık size lüzûm kalmadı, çekilin ortalıktan.

Aynı toplantıda, “bu sivil toplum işleri”nde hayli tecrübeli bir zat tarafından şaibe altında da bırakıldık. “Size de bir sürü para gelmiş, ne olduğu belli mi bunların?” yollu laflara vermek istediğim gerçek karşılığı benden daha nâzik ve olgun insanlar olan arkadaşlarım zar zor önledi.

Horozlar kendi çöplüklerinde başka türlü ötüyorlardı, ben de bu kümesten ayrılıp kafesime dönmeyi istedim. 17 Ağustos ertesindeki gibi bir durum yeniden doğarsa birileri gelip kafes kapısını açardı nasıl olsa.

Anladım ki, birtakım sivil toplum örgütleri, “proje yapmak” denen çağdaş sanatın ustaları olmuşlardır, -tabiî ki başka insanlar için yararlı sonuçlar da veren- “proje”lerine buldukları finansmanlarla yaşarlar, hattâ bazen bu “başka insanlara yararlı olma” koşulu o kadar da şart değildir, sivil toplum örgütü (alanın jargonuyla: enciyo - NGO) kendine varlık nedenleri yaratabilir… Burada asıl amaç şüphesiz proje proje diye toplanan paraları cebe atıp zengin olmak değildir. Ama hayırlı işler yapan bir kuruluşun tepelerinde bulunmak, iyi kötü geçimini sağlamak, bu arada bu işin yüksek prestijinden, hattâ kimi zaman bir tür iktidara da dönüşebilen etkisinden yararlanmak da fena bir hayat tarzı değildir.

Şimdi bizim gibi, “sefer halinde” hiçbir şey takmadan ortaya atılıp hedefe kilitlenerek yürüyüp giden birilerinin “barış zamanında” da ortalıkta bulunması, bu uyumlu ve huzurlu yaşantı tarzı için gereksiz pürüzler yaratabilir.

Şahsen bu hale geç de olsa uyandım. Sivil Koordinasyon’daki arkadaşlara, küçük çaplı bir “âfet sonrası âcil müdahale ekibi” kurmayı önermiştim, onların da aklı yatmıştı. Bu öneriye “sivil toplum örgütleri”nden aradığımız desteği bulamamıştık haliyle. Sivil Koordinasyon’da bir eğilim de, birçok sivil toplum örgütünün destekleyeceği ve denetleyeceği bir “sivil koordinasyon merkezi”nin var edilmesiydi. Ancak, bizim yüzyüze geldiğimiz “sivil toplum örgütleri”, bunu da gereksiz buluyorlardı. Sivil Koordinasyon’un en öndegelen kişilerinden Yüksel Selek bu konuda buna rağmen ısrarlı ve umutluydu. Ona aşağı yukarı şöyle dedim: “Yüksel Abla, bak bunların hepsi bize ‘size lüzum yok, çekilin ortadan’ diyor. Hepsinin, belli ki, kendileri için öngördükleri bir faaliyet ve hayat tarzı var. Aralarında sürekli ve canlı bir koordinasyon kurulmasını istemiyorlar. Ayrıca, bir daha herhangi biri çıkıp da herhangi birimizi töhmet altında bırakacak tek laf ederse beni tutamazsın.”

Bu arada yaklaşık bir buçuk yıl süren bir işsizliğin ardından, mecburen işe güce de battım ve Sivil Koordinasyon faaliyetleriyle fiilen uğraşamaz oldum. Zaten, artık deprem bölgesinde yapılması gerekenler bizlerin boyunu çok aşmıştı. Daha çok, bundan sonrasına hazırlık türünden çalışmalar gerekliydi.

Nihayet, geldik 17 Ağustos 2000 öncesine. Birkaç “sivil toplum örgütü”, bizim Sivil Koordinasyon’u fena halde eleştirerek, suçlayarak, kendi aralarında bir “Sivil Koordinasyon” oluşturdular. Bizim Sivil Koordinasyon da, “Afete Karşı Sivil Koordinasyonu Destekleme Derneği” (ASK) adı altında kurumlaştı. Yani tam Türkiye’ye özgü bir “öz-hakiki” vaziyeti doğdu.

Burada, fiilen yaşamadığım bu sürecin ayrıntılarına girmem doğru olmaz. Şimdi okuyacağınız birkaç satır lafı edebilmek için bütün bunları size anlattım; sabır gösterip okuduysanız teşekkür de ederim. Merâmım şu:

Ben, aylarca beraber çalıştığım, Sivil Koordinasyon’daki arkadaşlarımı, ahbaplarımı tanıyorum. Fikir, hal-tavır, çalışma tarzı, öncelikler vs. konularında anlaşamadıklarım var, aralarında. Ama onların namusuna güvenim tam. Sadece 17 Ağustos 1999’dan sonraki birkaç ay içerisinde elimizden geçen para ve malzeme bir servet tutarındaydı. İlâveten, deprem bölgesinde ve bölgeye yardım etmek isteyenler arasında edinilen prestijli konum, azıcık kötü niyetli herhangi biri tarafından pek çok başka amaç için kullanılmaya çok elverişliydi. Halen Sivil Koordinasyon’da çalışmayı sürdüren herhangi bir arkadaşımın herhangi bir “kendine yontma” çabasına rastgelmedim. Ayrıca, herhangi bir müstakbel felâkette ilk anda kimlerin nereye nasıl koşacağını, kimlerin hazır olacağını da tahmin edebiliyorum; bu açıdan da güvenim tam.

Fakat şu işe bakın ki, birileri çıkıp, benim de onlara güvenmediğim için oradan “çekip gittiğimi” uydurma cüreti gösteriyor. Bu birilerinin “sivil toplum örgütleri” âleminden olduğunu belirtmeme artık gerek yok herhalde.

Birikim dergisi dışında herhangi bir yerde böyle bir kişisel konuyu dile getirme şansım yok. Dergideki emektarlığımı şahsî amaçlarım için suistimal ediyorum anlayacağınız. Ama, dediğim gibi, başka nerede yapabilirim ki bu açıklamayı?

Böyle bir açıklamayı “17 Ağustos’un yıldönümü” değerlendirmesine iliştirmem belki “şık” olmadı. Ama belki de oldu. Ortamı daha da şıklaştırmak için, bunun sadece bir açıklama olmayıp bir uyarı olduğunu, en küçük bir vesile daha doğarsa yemeyip içmeyip “sivil toplum sosyetesi”nin peşine düşeceğimi de ilân etmek istiyorum.

Şu memlekette birbirine düşmeden iş yapabilecek herhangi bir insan grubu var mı?

ÜMİT KIVANÇ