Barış İçin Ne Bekliyorsunuz?

İki fotoğraf neredeyse aynı zamana denk geldi; farklı “zafer”leri farklı yöntemlerle kutluyorlardı, çıkış noktaları aynı olsa bile, farklı ruh hallerini temsil ediyorlardı. İkisi de Filistinliydi.

Birincisi, ismi artık Filistin mücadelesi ile bütünleşmiş, son yıllardaki tüm handikaplarına, verdiği tavizlere, yanlış politikalara rağmen hayatını bu mücadeleye adayan Yaser Arafat’tı; Filistin Kurtuluş Örgütü’nün lideri, dünya gerilla haraketlerinin öncülerinden olan eski Arafat değildi tabiî ki. Devlet kurma hazırlığında ve belki de hayatının son yıllarında bu hayalini gerçekleştirmek için zaman zaman halkının taleplerine kulaklarını tıkayan, Ortadoğulu diktatör tiplemesine uyan bir Arafat’tı.

Yaser Arafat, Camp David görüşmelerinden Gazze’ye bir kahraman gibi döndü. Uzun süredir ilk kez binlerce Filistinli tarafından karşılandı. Ona Selahhatin Eyyûbi diyenler bile oldu. Niye mi? Bill Clinton’ın başkanlığında, İsrail Başbakanı Ehud Barak ile oturduğu pazarlık masasından Kudüs’ü vermeden kalkmıştı. Yani popülaritesini geri alması bu kadar kolay olmuştu. Zaten tek bir şey, geçici de olsa yaşlı “gerilla”ya eski prestijini geri getirebilir; taşları ve silâhları elinde hazır bekleyen halkını, ancak o zaman ikna edebilirdi: Kudüs’ün İsrail’e bırakılmaması koşuluyla.

Halkın gönlünden ise masaya oturmaktan çok, İsrail “post”larına taş yağdırmak geçiyordu. Ama Arafat artık bir “devlet” adamıydı ve halkının hislerine ancak masa başında tercüman olabilirdi. İşte ilk fotoğraf Gazze havaalanında kahraman gibi karşılanan “devlet adamı” Arafat’tı.

İkinci fotoğrafta da yine bir Filistinli vardı. “Aniden sarsıcı bir atmosfer oluştu. İşgâlin bittiğini simgeleyen bir jestti. Bir de o taşların nereye kadar gideceğini merak ediyordum. Birini isabet ettirdim” diyen, yıllardır kendi köşesinde Filistin mücadelesine katkıda bulunmaya çalışan bir aydındı: Edward Said.

Filistin Özerk bölgesi kurulup, Arafat, İsrail ile görüşmelere başladıktan sonra Arafat’ı “diktatörce” yöntemler uygulamakla, halkın taleplerine sırtını dönmekle suçlayan, laik-Arap aydın kuşağının en önemli temsilcilerinden Said’in fotoğrafı birçok “aydın”a acayip gelebilir. Said’in Lübnan ziyaretinde kendini tutamayıp sınırdaki İsrail kontrol noktalarındaki askere taş atması, binlerce Filistinlinin ruh halini yansıtıyor gibiydi. Ama halklar, tarihin akışını kimi zaman kendi inisyatifleri ile belirleyemiyor. Her ne kadar Filistin halkı, uzun mücadeleler sonucu kendilerine -Filistin topraklarını oluşturan haritanın bir bölümünde- yer bulabildiyse bile, daha çok çok yol almaları gerektiğini biliyor. İşte masadaki pazarlık ile zihinlerdeki tepkinin bu iki fotoğrafı, Filistin halkının ikilemini ortaya koyuyor. Ama bu ikilem, belki de Filistin halkının kurmayı planladığı devletin yolunu açacak.

Mayıs ayında İsrail’in ani bir kararla, 21 yıldır işgâl ettiği Lübnan topraklarından çekilmesi tarihî bir zafer olarak değerlendirilmişti. Zafer, tabiî ki Lübnan “Hizbullah”ınındı. Ancak İsrail, hem Suriye ile başta Golan Tepeleri olmak üzere diğer sorunlarını çözmek ve son aşamasına geldiği varsayılan, ancak daha alınacak yolu olan barış sürecinde çok sıkıştırılmamak için bu tercihi yaptı. Ama kendi kamuoyunda Barak hükümeti zor durumda kaldı; hükümetin kaderi son anda kurtarıldı. Yani Barak, Camp David’e giderken fazla taviz vermeme konusunda kendisini de ikna etmiş gibiydi. Kendi kamuoyunda “hain” olarak anılmak istemiyordu.

Ancak, Camp David’de tarafları biraraya getiren Amerikan Başkanı Bill Clinton 1978 nostaljisi ile hareket ederek, Mısır-İsrail görüşmelerindeki “başarılı” sonucu yeniden, bu kez başka bir platformda, İsrail-Filistin arasında almak niyetindeydi. Yani Mısır-İsrail görüşmelererinde olduğu gibi, yine aynı sonucu almak ve başkanlığına da “parlak” bir barış anlaşması ile nokta koymak istiyordu... Zaten Camp David’de biraraya gelen taraflara ilk günden itibaren işin çabuk bitirilmesi yönünde baskı yapılıyordu. Detayların sorun olmadığı ve zaman içinde çözüleceği mesajları yollanıyordu kapalı kapılar ardından. Ama kör bir yumağı andıran sorunların içinden çıkmak öyle kolay olmadı. Çünkü bir her iki taraf da hem kendi halkına hem de tarihe karşı sorumluydu ve yapılacak bir yanlış, verilecek bir taviz, liderlerin siyasî hayatlarının sonu olacaktı. Özellikle Filistin lideri için sadece Filistin halkı değil, neredeyse tüm Arap aleminin “onuru” söz konusuydu. Ve Arafat demoklesin kılıcını hem İsrail hem de Amerikan heyetinin başının üstüne sarkıtmıştı: Anlaşalım ya da anlaşmayalım 13 Eylül tarihinde Filistin Devleti”ni ilân ediyoruz. .

Birikim’in yayımlandığı sıralarda bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği , Filistinlilerin yıllardır verdikleri kavganın sonucuna ulaşıp ulaşmayacağı belli olacak. Çünkü Arafat’ın itiraz ettiği birkaç nokta dışında, devlet kurmak için vakit kaybetmek niyetinde olmamasının nedenlerinden en önemlisi, kendi kuşağından dünyayı terk eden Ortadoğulu liderler kervanına katılmak istememesi. O istemediği gibi, Amerika hattâ İsrail de -her ne kadar devlet kurma fikrine sonuna kadar karşı ise de- aynı görüşte. Çünkü Amerika, Arafat sonrasını “tufan” olarak niteliyor, İsrail ise Arafat’sız Filistin halkının kontrolden çıkacağı, İslâmcı grupların yönetimi ele geçireceği korkusunda.

Camp David’deki toplantılarda masaya getirilmemeye çalışılan devlet konusunda İsrail’in de bir önerisi var tabiî ki: Devlete evet, ama askerî gücü olmayan, hava sahasını kontrol edemeyecek, yani iğdiş edilmiş bir Filistin devletine.

Ama İsrail’in “talep olmayan talepler”i bununla bitmiyor. 1967’de işgâl ettikleri topraklarından vazgeçmiyor. Çünkü o tarihten bu yana, işgâl topraklarını yerleşimcilere açan İsrail, bu planı zaten yıllar önce yapmış ve yerleşimcileri yerlerinden ayıramayacağını gerekçe göstererek, işgâl topraklarından çekilmeyeceğini öne sürüyor. Yani şimdi Kudüs’e 10 dakika uzaklıktaki topraklarda 1967’ye kadar Arapların oturduğunu hatırlamak bile istemiyordu.

Yine İsrail haritasının her yanına benekler gibi dağıtılmış olan İsraillili yerleşimciler, toprak anlamında Filistinin bir bütün ülke olmasını engelliyor, yani Filistin toprakları harita üzerinde 4-5 parçadan oluşuyor, bunların hiçbirinin birbirleriyle neredeyse bağlantısı yok. İsrailli yerleşimciler bilinçli bir politika sonucu yaratılan bu yerleşim bölgelerinde Filistin’e karşı İsrail’in canlı mayınları. Filistinli mültecilere gelince; asıl dram burada başlıyor. Filistin tarihinin bir sürgün tarihi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta Lübnan olmak üzere hemen tüm Arap coğafyasında tam 3.5 milyon Filistinli yaşıyor; yani şu anda Filistin Özerk Bölgesi’nde yaşayanlardan kat kat fazla. Bu insanların hemen topraklarına dönmesi beklenemez, ama dönme hayali bile milyonlarca insanı yıllardır ayakta tutuyor. İsrail birçok konuda ayak direrken, saydığımız bu maddeleri tavizsiz kabul etmek niyetinde değil. Zaten Camp David’de bu ayrıntıların zaman içinde çözüleceği konusunda her iki taraf da hemfikirdi. Ama bir konu var ki, her iki tarafın da geri adım atması mümkün değil: Kudüs.

Kudüs’ün Arap bölgesi, yani doğusu 1967’den beri İsrail’in işgâli altında. Kentin doğu bölgesinde hem işgâl hem baskı hem de yoksulluk çeken Filistinliler, aslında kentin tümüne de talip değiller; kendilerine ait olan bölgenin, yani işgâlden önceki toprakların, yine kendi yönetimlerinde olmasını istiyorlar. Ama İsrail, buna bile tahammül gösteremiyor. Kentin yönetiminin kendilerinde olmasını, bu şartla Filistinlilere doğu bölgesinde bazı haklar tanınacağını söylüyor. Bu İsrail’in işgâl mantığının farklı bir versiyonu. Ama her şeyden önemlisi, kentin yönetimi, Kudüs’ün tarihsel, dinî ve bir anlamda prestij anlamı. Filistinliler açısından Kudüsü vermek tüm Ortadoğu’yu, dolayısıyla Arapları, Müslümanları “küçük” düşürmek, yıllardır “siyonistlere” karşı verilen savaşın kaybı anlamına geliyor. İşte tam da bu noktada Arafat direniyor ve direnişinin sonucunu şimdilik almış gibi görünüyor. Çünkü Arafat, geri adım atmadığı noktada hem Arap hem Müslüman dünyayı, hem de uzun süredir kendinden desteğini çeken halkının - asıl kendisini korkutan Hamas gibi İslâmcı muhalefeti- desteğini almış gibi görünüyor.

Bu nokta önemli, çünkü Arafat, Filistin Kurtuluş Örgütü saflarında yeşeren ve yıllarca örgütün temelini oluşturan -hem militan hem de aydın- kesimin desteğini yitirmiş; hem de laik Filistin tabanında giderek güç kaybediyor. Bunda FKÖ’yü ve diğer Marksist grupları oluşturan insanların, hayatlarının büyük kısmını muhalefette geçirip, devletleşme sürecinde dinamizlerini kaybetmelerinin de etkisi var. İşte Arafat, tüm konularda anlaşıp Kudüs’ten taviz verdiği takdirde barış ve toprağın kimsenin işine yaramayacağını biliyordu.

İsrail için de Kudüs’ün anlamı büyük. Ama sadece o değil; kısa aralıklarla işgâl ettiği iki toprağı bırakıp gitmenin ezikliğini yaşamak ve iktidar kaybedilmek istenmiyor. İsrail’in Lübnan’dan kaçarcasına ayrılması özellikle ülkedeki sağ ve radikal dinci kamuoyunda infial yaratmıştı. Barak hükümeti şimdi bunları göğüsleyebileceğini düşünmüyor. Ama Amerika açısından Camp David’de, 1967 işgâlinin sona erdirilmesi -en azından bir kısmı- İsrail için çok zor, ama kabul ettirilecek bir şeymiş gibi görünüyor. Çünkü Washington’un hedefleri değişmiş değil. Başkan değişse bile dünyanın hâlâ en önemli enerji rezervleri üzerindeki startejik güç kaynağı, artık garanti altında.

Ama Camp David sırasında ve sonrasında bölgedeki hareketlilik hiç de bunu destekler nitelikte olmamıştır. Çünkü görüşmeler sürerken her iki tarafında, olası bir çatışma hattâ daha büyük boyutlu bir savaşa hazırlık yaptığı biliniyor. İsrail özellikle yerleşimcilerine silahlanmalarını ve ordunun hazırlıklı olması gerektiğini duyuruyor. Filistin ise uzun süredir ilk kez Yaser Arafat’ın ağzından resmî intifadanın işaretlerini veriyor. Bunlar tabiî ki, görüşme masasının blöfleri de olabilir. Ama 13 Eylül tarihi yaklaştıkça bölgede ipler geriliyor. Çünkü her iki taraf 13 Eylül tarihinde diğerinin nasıl bir tavır alacağını kestiremiyor; hem içeride hem de dışarada. Filistin lideri kararlı ve şimdiden hem bölge hem de dünya ülkelerinin nabzını tutuyor, destek istiyor. Çünkü desteksiz bir devlet ilânında yalnız kalabileceğini biliyor.

Ama şimdilik büyük bir tepki ile karşılaşmış değil. Asıl tepki ve kıyamet İsrail’de kopacak gibi görünüyor. İsrail hiçbir şekilde bağımsız bir Filistin devletini kabul etmeyecek. İsrail’in istediği tüm sınırlarını, hareket alanlarını, inisyatifini, ordusunu ve ruhunu kendisinin belirlediği bir “bağımsız devlet”. İsrail’de barış için sayıları giderek artan duyarlı bir sol ve laik muhalefetin varlığının Filistin ile makûl bir barışın gerçekleşmesine gücünün yetip yetmeyeceği de belli değil.

Ama bugüne kadar inanılmaz baskı altında yaşayan Filistin halkının, İsraillilerle yanyana olmasa bile komşu olarak yaşamaya alışması gerekiyor; İsraillilerin de Filistinlilerle. Aksi takdirde karşılıklı ekilen düşmanlık tohumları, İsrail’in yıllardır sürdürdüğü katliamlar, baskı politikaları, Filistinli İslâmcı örgütlerin sivillere karşı giriştiği bombalı saldırıların sonu gelmeyecek. Üstelik bölgedeki Filistinliler Arap ülkeleri için bir kullanım aracı, İsrail’e karşı bir koz olmaktan çıkacak. Çünkü İsrailliler kadar Filistinlilerin geleceğinde önemli rol oynayan Arap ülkelerinin, İsrail kadar olmasa bile, benzer yöntemlerle Filistin halkına yaptığı “ihanet”ler biliniyor. Bu kozun, artık Filistin halkının eline geçmesi gerekiyor. Evet, reel dünyada Filistin halkı Arap dünyası olmadan hareket edemiyor, çünkü gücü yok. Ama en önemlisi halkının kendine olan güvenini kazanması. Bu yüzden 13 Eylül tarihi Filistin halkı kadar bölge için de çok önemli. Filistin devleti o tarihte kurulur ya da kurulmaz ama Filistin halkının kendi topraklarında , kendi sınırları içinde, kendi yasaları ile demokratik bir ülkede yaşamaya hakkı yok mu artık?

Ama yine de Ortadoğu halklarının birlikte oluşturacakları bir ütopyadan da vazgeçmek niyetinde değiliz. Tıpkı Filistinli aydınlardaN eski FKÖ temsilcisi İbrahim Souss’un sözlerinde olduğu gibi: “Ortadoğu Birleşik Devletleri, bölgenin etnik, dinsel ekonomik ve siyasal nitelikteki pek çok sorununu çözecektir. Kudüs kenti bir tutkunun hedefi olmaktan çıkacaktır! Psikolojik ve kültürel engeller kendiliğinden devrilecek. İsrail’de olsun, Filistin’de olsun, iki dili birden konuşmak durum gereği zorunlu olacaktır. Arapça konuşan İsraillilerin sayısı giderek artacaktır Karma evlililikler de çoğalacaktır. Ortak bir manevi mirasa sahip olduğumuzdan, hayallerimizi ve beklentilerimizi birleştirebiliriz. Somut olarak , barış yapmak için ne bekliyoruz?”

METE ÇUBUKÇU