Anasayfa > Birikim Arşiv > 138 - Ekim 2000 > Neo-Faşizmin Yükselişi... Anti-Faşizmin Krizi... MHP Tartışmaları

Neo-Faşizmin Yükselişi... Anti-Faşizmin Krizi... MHP Tartışmaları

Tanıl Bora | (Sayı : 138 - Ekim 2000)

Avrupa’da neo-faşist, “post-faşist” ya da gevşek ifadesiyle “aşırı sağcı”* partilerin yükselişi, yaklaşık onbeş yıldır daha ziyade akademik ya da entellektüel bir tartışmanın konusuydu. Son bir-iki yılda bu tartışma yaygınlaştı ve politik gündemde yer tutan, hattâ müesses nizamın paylaştığı bir tedirginlik halini aldı. Bu tartışmalarda kilit nokta; yeni-neo-faşizmin ya da post-faşizmin, “post-”lar çağına uygun esnekliği, gevşekliği, sisteme uyumluluğu/uyarlanabilirliği, “normalliği”, bütünlükten ve tutarlılıktan, “klasik” totaliter talepkârlıktan yoksunluğu itibarıyla, teşhis edilmesi de karşı çıkılması da zor bir olgu olduğu tespitidir. Müesses nizam açısından bu olgu, kapitalizmin muzafferiyetinin nişânesi olan “istikrar”ın önünde bir tehdit olarak görülüyor. Buna karşılık sol ve kapitalizme muhalif olan “geleneksel” anti-faşist çevreler, müesses nizamın yeni-neo-faşist tehdit karşısındaki tedirginliğinin gayrısamimî, gösterisel, kısmî ve araçsal, dolayısıyla en azından yetersiz olduğu kanısındalar. Solda, bununla beraber, neo-faşizmin yeni suretlerini, dinamiklerini kavramaya ve bunlara karşı direnç oluşturmaya dönük özeleştirel bir arayışın gerekliliğine dikkat çekenler de var.

Türkiye’de de “aşırı sağcı” bir parti olarak MHP, neo-faşizmi ve post-faşizmi tanımlayan karakter özelliklerini (ya da karakter değişimini) arzederek, uçtaki bir parti olmaktan çıkıp politik sistemin merkezine geldi, “normalleşti”. Türkiye müesses nizamın ve egemen ideolojinin bu durumdan ciddi bir tedirginlik duyduğu yok. Dahası, MHP’nin “normalleşmesi”, müesses nizamın ve bilhassa medyanın menajerliği, “süpervizörlüğü” altında yürüyor. Tedirginlik yaratan, “istikrar bozucu” olabilecek tatsızlıklar, bu süpervizörlük altında giderilmeye ya da gözden uzak tutulmaya çalışılıyor. Daha çok, MHP’nin tedirginlik kaynağı olan tutumlarını, yatkınlıklarını terk ettiği izlenimini verecek jestleri olağanüstü abartarak öne çıkarma usûlü izleniyor bu süpervizyonda. MHP karşısında bu sunum hilâfına belirtilen tedirginlikler ya da karşı çıkışlar ise, tepkiyle karşılanıyor; peşinen sol-bağnazlık suçlamasına marûz kalarak deyim yerindeyse bir anti-“anti-faşist” bağnazlık duvarına çarpıyor.

Sol anti-faşist muhitte ise, MHP’nin değişip değişmediği bahisleşmesine kitlenen carî gündeme bağımlılıktan da beslenen bir dogmatizm var. “Faşist” ya da “eskisi gibi” olduğunu ‘tanıtlamanın’ ezberi, gerçekten de MHP’nin yeni dinamiklerini kavramayı önlediği gibi, MHP’nin niçin bir problem olarak görüleceğini, neden “kötü” olduğunu anlatmayı -hattâ ‘bilmeyi’!- unutturabiliyor.

Aşağıdaki iki yazıda, görünürdeki zıtlığın berisindeki ortak zeminde, Avrupa’daki anti-faşizm teyakkuzu ile Türkiye’deki anti-“anti-faşizm” teyakkuzu daha geniş ele alınmaya çalışılacak.


Avrupa’da yeni-neo-faşizm: Post-faşizm[1]

Avrupa’da neo-faşist partiler yerleşikleşme eğilimindeler. Bu partilerin ya da ‘mutantlarının’, veyahut onların ‘klasik’ sağa aktardıkları tecrübenin, politik sistemin müesses unsurları haline gelebileceğini düşündürten bir manzarayla karşı karşıyayız.

Avusturya’da Haider’in “Hürriyetçi Parti”si (FPÖ), hızla kabaran iç ve dış protesto dalgasının yatışmasının ardından, başarıyla “normalleşiyor”, kendine alıştırıyor. Özellikle 31 yaşındaki Maliye Bakanı Karl-Heinz Grasser’in gaddar kemer sıkma politikası, “iş çevreleri”nin ve medyanın takdirlerini kazanmış durumda. Avrupa Birliği’nin Avusturya’ya uyguladığı tahditleri kaldırması da, AB mercilerince birtakım huzursuzluk jestleri eşliğinde duyurulmakla beraber, önünde sonunda bu normalleşmenin bir adımı oldu.[2]

“Aşırı sağ”ın 2. Dünya Savaşı sonrasındaki belki en çarpıcı çıkışı ise, sosyal refah devletinin, hoşgörünün, milliyetçi taassuptan arınmışlığın cennet vatanı İskandinavya’da mayalanmakta. Euro para birimine karşı referandum kampanyasında aşırı sağcıların refah şovenizmi temalarını başarıyla işlediği Danimarka’nın yanısıra, tam da, yaradılıştan sosyaldemokrat sayılan Norveç’te. Ekim’de yapılacak genel seçimler öncesinde geçtiğimiz ay düzenlenen bir ankette aşırı sağcı İlerleme Partisi % 24.8’e vurarak birinci parti göründü. Anket sonuçlarının açıklanmasından da önce, Başbakan Stoltenberg uyarmıştı: “Norveç ikinci Avusturya olabilir.” Popüler bir lider olan Hagen’in İlerleme Partisi, iki talebin cazgırlığını yapa yapa yükseldi: Yüksek gelir vergisinin düşürülmesi ve yabancı göçünün durdurulması. İlerleme Partisi’nin çizgisini, “otarşik neo-liberalizm” olarak tasnif edenler var. Yani: Azgın bir serbest piyasacılık, ama “kendi aramızda”, millî ekonomi içinde. Nitekim İlerleme Partisi Avrupa Birliği’ne karşı duran aşırı sağ partiler blokunda yer alıyor. Neo-faşist ve sağ popülizmin geleneksel “çalışkan halkın asalakları sırtında taşımasına son” şiarı, yabancı göçmenlere karşı düşmanlıkla birleştiğinde, İlerleme Partisi’ne şehirli orta sınıfların yanısıra işçilerden de kitlesel bir destek kazandırıyor.[3]

Bu tabloya, FPÖ’ye benzer bir “normalleşme/alıştırma” stratejisi izleyen İsviçre Halk Partisi’ni, İtalya’da bahardaki seçimi bekleyen Forza Italia-Kuzey Ligcileri-“aşırı-liberaller”-klasik neo-faşistler yelpazesini ekleyebiliriz (burada esas kuvvetli unsur Berlusconi’nin Forza Italia’sı)...Sıkıntıda olan sadece, ’80’lerde bu çıkışa öncülük etmiş olan Fransız Millî Cephesi (Front National)... “Kaotik bir unsur” olarak görülerek müesses nizam ve merkez sağ tarafından dışlandıktan sonra, toparlanamayan, 1999’daki Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra bölünen, hâlâ da iç kavgalarla boğuşan[4] Front National’in temel zaafı, eski tip bir neo-faşist olması, yeni-neo-faşizmin esnekliğinden ve modernliğinden mahrûm bulunması. Front National’li Fransa, 1990’ların ortalarına dek, İtalya’yla beraber klasik neo-faşizmin anayurduydu. İtalya’daki neo-faşizm, modernleşti ve kendini yeniledi,[5] Le Pen bunu başaramadı. 2000’lerle beraber, yeni-neo-faşizmin ağırlık merkezinin, Orta ve Kuzey Avrupa’ya, kapitalizmin daha pürüzsüz refah devleti yapıları yarattığı bir coğrafyaya kaydığı gözleniyor.[6] İskandinavya’daki gelişmeler, bu eğilimin bariz göstergesi. Neo-faşizmin bu politik ve sosyal vasatta revaç bulması, onun yeni dinamiğini açığa vuruyor. Neo-liberal deregülasyonun (sosyal refah devletinin düzenleme ve sosyal telâfi yapılarının tasfiyesinin) yol açtığı kayıpların ve tedirginliğin sorumluluğunu yabancıların/göçmenlerin asalak varlığına yükleyen bir refah şovenizmine dayanıyor bu dinamik. Neo-liberal ilmihal, millî ekonomiyi uluslararası rekabette güçlü kılma önceliğini alabildiğine vurgulayan milliyetçi bir söylem eşliğinde, benimseniyor (Jean-Yves Camus bu tutumu “otarşik neo-liberalizm” diye tanımlamakta). Euro’ya, AB organlarının selâhiyetlerine karşı muhalefetin yanısıra kesif bir yabancı/göçmen düşmanlığı, millî iktisatçı hassasiyetleri maddîleştirmeye yarıyor. Sadece sağcı ve yüzer-gezer seçmen kamuoyları değil, istihdam ve gelir güvenceleri aşınan sendikalı işçi kitleleri nezdinde de desteklenen, hiç değilse anlayışla karşılanan bir politika oluyor bu.

Yeni-neo-faşist partilerin otarşik neo-liberalizmi, kapitalist globalleşmenin, sermayenin alabildiğine esnekleşmesine mukabil emeği millî sınırlara rapteden işleyişiyle fevkalâde uyumlu. Ulus-devlet aygıtlarının ve sermaye gruplarının, belirli bir coğrafyayı global sermaye akışından azamî faydalanabilmek için avantajlı kılma arayışıyla da uyumlu olabilecek bir yönelim. Avrupa Birliği bu nedenle, kalifiye işgücü ve “güçlü” tüketiciye dayalı profiliyle bir mukayeseli üstünlük faktörü olan nüfus yapısını bozacak ve “istikrarsızlık” faktörü olabilecek göçmen akışını önlemeye hayatî önem veriyor. Refah adası Avrupa’yı bir kale gibi insanlığın geri kalanından korumak, herhalde carî “Avrupa değerleri”nin en değerlisi. AB’nin çeperlerindeki “siper kazma” gayreti de bunun bir işareti. Örneğin şimdiye dek “göçmen sorunu” gibi bir meselesi olmayan İspanya, Kanarya Adaları “cephe” olmak üzere, Afrikalı göçmenlere karşı hem yasalarını hem de polis şiddetini katılaştırdı; ülkenin güneyinde siyahlara karşı ırkçılık serpilmeye başladı.[7] Eski Yugoslavya’yı Güney’den/Doğu’dan Avrupa’ya illegal göçün en önemli transit istasyonu olarak saptayan AB, örneğin Hırvatistan’a, “AB’nin genişlemesine dahil edilme” umudunu koruyabilmek için yabancı ve göçmen mevzuatını sertleştirmesini şart koşuyor.[8]

Yoksulluğun verdiği çaresizlikle yurtlarını terk eden göçmenlerden duyulan büyük korku ve onlarla refahı paylaşmak zorunda kalmamak için girilen teyakkuz hali, Avrupa’da müesses nizamla yeni-neo-faşist akımı buluşturuyor. “Avrupalılığın”, yani AB yurttaşlığının böylesine yalıtılarak korunan bir kazanım, bir ayrıcalık haline gelmesi ve böylelikle yurttaşlığın evrensel bir insanlık fikrinden koparılması, Budapeşteli siyasetbilimci G.M. Tamás’a göre, yeni faşizmin (post-faşizmin) yegâne dinamiğini oluşturuyor.[9] İktisadî, sosyal, politik hak sahipliğini dışlayıcı ve seçkin bir yurttaşlık statüsünde tekelleştirerek bu imtiyazı insanlığın geri kalanından korumaya koşullanan post-faşist tutumun yurdu esas olarak kapitalizmin gelişkin-müreffeh ülkeleri; ancak Tamás, klasik faşizmin mirasıyla ve totaliter iddiasıyla pek ilişiği kalmamış bu reaksiyonun, dünyanın her yerinde globalleşmenin açtığı toplumsal-politik çatlaklara sızdığına işaret ediyor.

Yurttaşlığı istisnâî bir statü/kazanım olarak tahkim ederken, “insan olmak”la ya da herhangi bir “doğal hak” talebiyle bağını kopartan müesses rejim ve post-faşizmin, bunu yaparken klasik (biyolojik) ırkçılığı kültürel ırkçılığa dönüştürüyor. Kültürel farkların aslîleştirilmesi, özselleştirilmesi; “demokrasi ve vatandaşlık kültürü”nün de dahil olduğu kültürel tecrübeden ve kazanımlardan mahrum sayılanların Ötekileştirilmesiyle, dışlanmasıyla ‘taçlanıyor’. Bu tavırda da bir doğallaştırma/biyolojikleştirme görmek mümkün; bu kez nesne (Öteki) itibarıyla değil, özne (“biz”) itibarıyla. “Öteki” olarak, “başka kültür” olarak konumlandırılan “kimliğe” karşı yadırgamanın, dışlamanın -olumlu bulunmasa bile- normal insanî tutum kabul edilmesi, “doğal” bir tepki sayılması, sorgulanmaması, ırkçı ayrımcılığı öznesi yönünden normalleştiriyor.[10]

ALMANYA’DA ANTİ-FAŞİST TEYAKKUZ VE DOĞURDUĞU ŞÜPHELER

Almanya’da, (yeniden-) birleşmenin ve yabancı/göçmenlere dönük Hoyerswerda, Rostock, Mölln, Solingen toplu cinayetlerinin onuncu yılına gelinirken, rejim, neo-nazilere ve “ırkçılık tehlikesine” karşı bir teyakkuz havasına girmiş bulunuyor. Bizzat muhafazakâr sağ partiler neo-nazilerin “klasik” partisi olan NPD’nin kapatılması talebini dillendiriyorlar. Ev baskınları vb. Anayasa-aşırı radikal önlemlerden söz ediliyor. Bazı sivil örgütler ve medya, halkı ırkçılara karşı “medenî cesaret” göstermeye çağırıyor. Özellikle ırkçı milliyetçiliğin gençlik içinde geniş taban bulduğu Doğu’da (eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti), aşırı sağa eğilimli gençleri “topluma kazandırmaya” dönük projelere, yılda 50 ilâ 200 milyon mark kaynak ayrılması önerileri dile getiriliyor. Ağustos sonunda, Mozambikli bir göçmenin yine Doğu Almanya’da bir küçük kentte öldürülmesiyle ilgili dava üç ayı bulmadan sonuçlandırıldı ve katiller, bu tür vakalarda ilk defa, ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Kabaralı pabuçlarla tekmeleme fiili, ilk defa, “cinayete kastetme” sayıldı. Son aylarda bazı yerel yönetimlerin Neo-nazi gösterilerini, ilk defa, yasaklaması da dikkat çekiyor.

Bu neo-nazi karşıtı teyakkuz hali, nicedir kendini antifaşizme vakfetmiş -ağırlıkla sol- muhitlerde şaşkınlık, kuşku, biraz da alayla karşılanıyor. Bu derin şüphenin, dünya ahvaline ortalama bir ilgisi olan herkesin bildiği haklı sebepleri var. Soy esasına dayanan vatandaşlık anlayışıyla milyonlarca göçmeni gettolaştıran, üstelik 1993’te iltica hakkını ciddi biçimde kısıtlayarak üç kuşaktır orada yaşayan göçmenleri bile yurttaşlık haklarından mahrum bırakıp birçoklarını doğrudan doğruya “illegalize” eden, Doğu Almanya’yla birleşmeyi millî özgüveni şişirmek ve Nazi geçmişinin yükünü unut(tur)mak için fırsat bilen Almanya devleti ve resmî ideolojisi, ırkçı zihniyet kalıplarının bereketli toprağı olageldi. Son ayların ırkçılık karşıtı atmosferi içinde bile, geçtiğimiz hafta Alman basınında yer alan bir haber, Hessen eyaleti parlamentosunda CDU parlamenteri Clemens Reif, Yeşiller Meclis Grup Başkanvekilerinden Tarık El-Vezir’e “Yemen’e geri dön sen!” diye çıkıştığını yazıyordu. Yemenli-Alman evliliğinden olma El-Vezir, parlamenter olmasından da belli, Offenbach doğumlu bir Alman vatandaşı![11] Hele Doğu Almanya’nın sosyal ve iktisadî kriz içindeki taşra ortamında, kuşkucu bir otoriter rejimin nizam-intizam düşkünü Prusya habitus’uyla ve kültürel taassubuyla reaksiyona girdiği “reel-sosyalist” Demokratik Almanya Cumhuriyeti tecrübesinin mirası, “yabancı” sayılanlar için korkutucu bir atmosferi var ediyor.[12] Doğu’da aşırı sağcılığa yatkın gençleri “kazanmaya” dönük sosyal yardım çalışmasının da şimdiye dek skandal denebilecek sonuçlar verdiğine, birçok yerde Neo-nazilerin sosyal yardım mekânlarından ve finansmanından yararlanarak yapılarını güçlendirdiğine dikkat çekiliyor.[13]

Bu vasatta, NPD’nin kapatılmasının (ki bu yasal açıdan basitçe halledilecek bir formalite değil) yüzeysel bir önlem bile olamayacağı kuşkusu, haklı bir kuşku. Zaten NPD, formel şeması fazla bir şey ifade etmeyen karmaşık bir örgü. Bir ayağı partide bir ayağı dışarıda olup, kendi ilişki ağlarını ve eylem stratejisini oluşturan yığınla “yapı” var: Dernekler, gruplar, çeteler ve tabiî web siteleri. Almanya’da “aşırı sağcılığın” örgütlü yelpazesi esasen eski tip neo-faşizmle sınırlı. Nazi mirasının devamcısı olma iddiasındaki “otantik”/ortodoks grupçukların ve bu potansiyeli olabildiğince legal-meşrûiyetçi bir zeminde derlemeye çalışan NPD’nin kadimci neo-faşizmi, daha radikal, düzen-karşıtı bir görüntü sunuyor. Daha modern bir hat izlemekle ve post-faşist motiflere el atmakla beraber Front National’e benzetilebilecek görece ‘eski yüzlü’ partiler olan Cumhuriyetçiler (REP) ve son seçimlerde öne çıkan DVU (Alman Millî-Halk Birliği) ise, yeni-muhafazakâr söylemle uyumlu, merkeze yanaşabilir yapılar. İrili ufaklı dağınık örgütlü yapılardan daha önemlisiyse, “yapısız” unsurlar: Neo-nazi kimliğini hiçbir şekilde benimsemeyen, kendilerini ortalama bir “vatansever” olarak gören geniş bir kitlenin, “soy Alman” değerlerini tehdit altında görmenin (ya da kendi yaşam koşullarıyla ilgili tehditleri böyle kodlamanın) tedirginliğiyle, “yabancı”ları şiddetle ‘yabancılayarak’ yaşaması.

Resmî anti-faşist çıkışın ilk bakışta dikkat çeken açmazları, solda, bu kampanyanın saikleri hakkındaki kuşkuları derinleştiriyor. Rejimin ve medyanın faşizm ve ırkçılık tehlikesine karşı teyakkuza geçmesinin nedeni ne? Bir neden, bu yaz Düsseldorf’ta gerçekleştirilen -Yahudilere dönük- bombalı saldırı. Neo-nazi şiddetinin “kaba kuvvet”in ötesinde bombalı seviyeye geçmesi, asayiş-tutkunu Alman güvenlik aygıtını alarma geçirdi. İstihbarat görevlileri arasında neo-nazilerle bağlantılı elemanların deşifre edilmesi,[14] bu alarmın derecesini yükseltmiş olmalı. İlle fizikî şiddete dökülmeyen ırkçı tacizlerin gündelik hayatta, medyanın ve polisin ilgi alanı dışında, inanılmaz yaygınlaşması da, demokratik kamuoyunun sesini yükseltmesine ve “yetkilileri” sıkıştırmasına yol açan belirli bir basınç oluşturmuş mudur? “Belki”den fazlasını söylemek zor. Ancak anti-faşizmin bir tür millî kampanya halini almasıyla birlikte, sol çevrelerin, meselenin bu yanına dikkat çekmek için büyük gayret sarfettikleri görülüyor.

Solda yaygın olan bir başka yorum, anti-faşist teyakkuzun, “kapitalist rasyonalite”nin temsilcilerinin rahatsızlığını yansıtıyor olması. Almanya’daki büyük sermaye, neo-nazilerin Almanya’nın uluslararası itibarına zarar verdiğini, bir iktisadî dezavantaj faktörüne dönüşme istidadı gösterdiğini düşünüyor. Tıpkı yeni-neo-faşizm gibi yeni bir mutasyon olan yeni-sosyal demokrasinin başbakanı Schröder’in önayak olmasıyla Almanya, beceri ve maharet sahibi kalifiye yabancı işgücünü cezbetmeye dönük bir düzenlemeye yöneldi. ABD’nin ülkede ikamet ve çalışma serbestisi tanıyan Greencard’ına benzer ve o adla anılan bu düzenleme, gayet seçkinci ve “modern” (post-faşist) anlamda ırkçı bir mantığı yansıtıyor. Kısmî bir yurttaşlığı liyakata bağlı olarak bahşeden bu uygulama, “Avrupalı-olabilecek”, “Batılı-gibi” süper-yabancıları ayırdedip Batı-dışı dünyanın “avam”ını ise tamamen göze görünmez kılmak isteyen bir dışlayıcılığı kurumlaştıracak. İşte, bu teşviğin işlemesi için, “kaliteli” yabancılara, Almanya’da dazlaklarca taciz edilmeden yaşayabileceği güvencesini vermek gerekiyor![15]

Rejimin anti-faşizme merak salmasıyla ilgili solda yapılan daha sinik bir izahat ise, Avrupa Birliği’nin Avusturya’da Haider’in iktidara gelmesine gösterdiği büyük tepkiyle ilgili yorumların yinelenmesine dayanıyor. O dönemde başkalarının yansıra Slavoj Žižek’in letafetle dile getirdiği bu bakışa göre, Haider’e gösterilen büyük tepki, olağan/“normal” neo-liberal iktidarı neo-faşizm tehdidi karşısında sahip çıkılması gereken bir temel mutabakat olarak meşrûlaştırma stratejisine bağlıdır. Neo-liberalizmi ve kapitalizmi hedef almadan, sadece neo-faşizm tehlikesine kilitlenmenin yararsızlığı üstünde duran bu yorum; neo-faşizmin, neo-liberalizmin sağ kolu olduğu vurgusuyla birleşir: Neo-liberalizmin toplumsal tahribatının biriktirdiği hoşnutsuzluğu, düşmanlar/günah keçileri icat edip millî hıncı onların üzerine boca ederek oyalamaya yarayan neo-faşizm, ilâveten bizzat günah keçisi işlevi de görebilmektedir. Bu bakış açısı elbette hakikatin bir yanını gösteriyor. Ancak sol içindeki tartışmada bu yorumların aydınlatıcı yanını teslim etmekle beraber, her türlü ırkçı ve dışlayıcı pratiği birbiriyle eşleyen metafizik bir yaklaşımdan kaçınmak gerektiğini vurgulayanlar da bulunuyor.[16]

Devlet eliyle anti-faşizmle ilgili duyulan bir başka şüphe de, tasarlanan radikal önlemlerin sadece neo-nazileri hedeflemeyip, bir noktadan sonra dönüp dolaşıp yine “esas tehdit” olarak görülen radikal-sol antifaşist muhitlere yöneltileceği istikametinde. (Her ne kadar şimdilerde muhafazakâr medyada bile şiddete başvurmadıkları sürece antifaşist inisyatiflerden ve PDS’den bu kampanyada katkı alınması gerektiği söyleniyorsa da, “anti-faşizmin” rejim açısından tehlikeli bir “aşırı solculuk” alâmeti olarak gören resmî ideolojinin kalıplarının birdenbire değişmesi beklenemez.) Antinazizmin otoriter bir millî mutabakat hükmü olarak icra edilmesi, kültürel düzeyde de, çokkültürlülük-hoşgörü temalarını resmen çizilen bir çerçeve içinde yükümlendirici bir “biz” kimliğinin inşasına varabilecektir, bu yoruma göre.[17]

Bunların hepsi, bir kenara atılamayacak, haklı yanları olan kuşkular. Fakat müesses nizamın birdenbire anti-faşizmi iş edinmesini külyutmaz bir tavırla teşhir etmenin ya da alaya almanın şehveti, meselenin ciddiliğini, hayatîliğini unutturmamalı! Soldaki tartışmada birçokları da buna dikkat çekiyor; gözboyamalara, istismarlara âlet olmadan, bu ‘kampanya dönemi’nden azamî istifade etmenin kaçınılmaz bir görev olduğunu düşünüyor. Örneğin, yılların sol anti-faşist teşhir çalışması ürünlerinin, ciddi söylemsel ‘uyuşmazlıklara’ (en azından jargonun kapalılığına) rağmen müesses medyada ancak bu vesileyle ciddiye alınır hale gelmesi, “başkalarına lâf anlatma” işini daha fazla önemsemek için hem bir ders hem vesile sayılmalı.[18] Yoksa, faşizmle ve ırkçılıkla ilgili her daim uyanık olmuş olmakla böbürlenmenin ya da kendi radikalizmini ispata çalışmanın bir faydası yok. Başka bir problem, hummalı ve ‘obsesif’ anti-faşist çalışma içinde toplumsal ve tarihsel bağlamı gözden kaçırmak. Bu zaaf, anti-faşist solun sadece alan ve meşrûiyet kaybına değil, gerçeklik kaybına da sebebiyet verebiliyor.[19] Bunun başlıca göstergesi, birden peydahlanan anti-faşizm karşısında yaşanan şaşkınlık ve hazırlıksızlık olsa gerek.

Post-faşizmin karakteristik vasfını, yurttaşlığın dışlayıcı bir imtiyaza dönüşmesiyle evrensel bir insan hakkı tanımından/içeriğinden uzaklaşmasının teşkil ettiği düşünüldüğünde, Manuela Bojadzijev ile Serhat Karakayalı’nın (bkz. 16. dipnot) önerileri çok anlamlı ve somut: İltica ve çalışma izninden bağımsız olarak, göçmenlere temel yurttaşlık haklarının tanınmasını talep etmeyi savunuyorlar, anti-faşist kampanyanın odağının bu olmasını gerektiğini düşünüyorlar.

Anti-faşizmin sorunlarıyla ilgili bütün bu tartışmalar, Türkiye için de anlamlı mukayese olanakları sağlıyor olsa gerektir.

(*) Birikim’in 133. (Mayıs) sayısında yayımlanan “Faşizmin Halleri” başlıklı yazıda faşizm, neo-faşizm, post-faşizm kavramlarını ele alarak Türkiye’ye bu kavramsal donanımla nasıl bakılabileceğini tartışmıştım. Aşağıdaki yazıda tekrar bu kavramsal çerçevenin izahına girilmeyecek.

[1] Bu ve bir sonraki başlık altında yazılanların daha küçük çaplı ve ‘gevşek’ bir biçimi, Radikal İki’nin 10.9.2000 tarihli sayısında yer almıştır.

[2] Claudius Tiefendorfer: “Kein Feind, kein Ehr”, Jungle World, 23.8.2000. Ralf Leonhard: “Der weise Weisswäsche”, Wochenzeitung, 14.9.2000.

[3] Tageszeitung, 30.8.2000.

[4] Bernhard Schmid: “Vorletzter Tango in Paris”, Jungle World, 10.5.2000.

[5] Bkz. Tanıl Bora: “Avrupa Üzerinde Neo-faşizm Hayaleti”, Birikim 66 (Ekim 1994), özellikle s. 31-37. Güncel durum için: Anselm Jappe: “Freiheit, die sie meinen”, Jungle World, 13.9.2000.

[6] Jean-Yves Camus: “Europas extreme Rechte zwischen Marginalisierung und Salonfähigkeit”, Le Monde Diplomatique, 17.3.2000.

[7] Gaston Kirsche: “Diesseits von Afrika”, Jungle World, 30.8.2000.

[8] Xandi Korb: “Von Peking nach Zagreb”, Jungle World, 30.8.2000.

[9] G.M. Tamás: “On Post-Fascism”, Boston Review, Yaz 1999. Bu makaleye dikkatimi çeken Levent Kavas’a teşekkür borçluyum. (O “post-” değil “artçı-”faşizm diyor.)

[10] Dilek Çınar: “Alter Rassismus im neuen Europa? Anmerkungen zur Novität des Neo-Rassismus”, Gegen-Rassismen içinde (der. Brigitte Kossek), Argument Verlag, Hamburg-Berlin 1999, s. 65-66.

[11] Tageszeitung, 2.9.2000.

[12] Eski reel-sosyalist rejim partisi hüviyetini demokratik-sosyalist bir doğrultuda evriltmeye çalışan ve federal parlamentodaki varlığını Batı Almanya tarafından kapitalistleştirilen, “sömürgeleştirilen” eski Doğu Almanya’daki tepkiye, hoşnutsuzluğa yaslanan bir bölge partisi olarak sürdüren PDS’in (Demokratik Sosyalizm Partisi) şimdiye dek bu coğrafyadaki ırkçı potansiyeli sorun etmekten, hattâ kınamaktan bile kaçınması, bizzat parti kamuoyunun içinde tartışmalara konu oldu. Örneğin: Mathias Gärtner: “Demo-Tourismus oder Kranzschleifen?”, Freitag, 25.8.2000. Bu yazıya dikkat çeken Mithat Sancar’a teşekkürler.

[13] Schorsch Kamerun: “Antifa heisst Szene”, Jungle World, 30.8.2000.

[14] Burkhard Schröder: “Von Schönbohm lernen”, Jungle World, 9.8.2000.

[15] Analyse&Kritik, 31.8.2000.

[16] Manuela Bojadzijev-Serhat Karakayalı: “Licht aus, Kopf an”, Jungle World, 23.8.2000.

[17] Mark Terkessidis: “Das neue deutsche Wir”, Jungle World, 16.8.2000.

[18] Alfred Schobert: “Antifa heisst subito”, Jungle World, 6.9.2000.

[19] Canto di Pajaro: “Antifa heisst Zeitgeist”, Jungle World, 30.8.2000.

ÇERÇEVE(25-32)

MHP tefsirleri ve

MHP muhipleri

TÜRKİYE’DE ANTİ-FAŞİZMİN KAVRAMSAL STRATEJİ SORUNLARI

Türkiye’de faşizmin düzlemlerinin, suretlerinin tanımlanması ile ilgili, Birikim’in 133. (Mayıs 2000) sayısındaki makaleden uzun bir tekrar yapmak yerine, Levent Kavas’ın 3 Temmuz’da Star gazetesinde yayımlanan yazısından bir paragraf aktaracağım:

“Tamás’ın (bkz. yandaki diğer yazıdaki 9. dipnot - T.B.) çizdiği yarı kuramsal çerçeve, içinde yaşadığımız, duyumsadığımız gündelik faşizmin neden ‘küreselleşmeye direnen geleneksel faşizm’ değil de küreselleşmeye eklemlenen artçı faşizm olduğunu, daha doğrusu birinden öbürüne tuhaf bir geçiş olduğunu ‘anlamamızı’ sağlıyor. Yalnızca tek tek ‘işkence’den ‘F tipi cezaevi’ne geçiş süreci, ‘Avrupa Birliği’ne kimlerin girebileceği ‘tartışması’, ‘yabancı sermaye girişinin kolaylaştırılması’, dolayısıyla Gümrük Birliği ile sağlanan mal dolaşımı doğrudan doğruya sermayenin dolaşımıyla bütünlenirken emeğin ‘serbest dolaşım’nın nasıl kısıtlanabileceğinin araştırılması, büyük bir hızla artan insan ticareti, ülkenin dört bir yanında bedenlerini kullanıma sunan başka ülkelerin eski yurttaşları falan değil, bu süreci yürüten siyasî araçlar, iletişim araçları, düşünsel güçler de yerli yerinde: DSP-MHP-ANAP ortaklığı, basın savaşı, ‘sivil toplum’ - ‘üst kimlik’ - ‘yeni anayasa altında anayasal yurttaşlık’ - ‘altı milyon ayrıcalıklı yurttaş’ tartışmaları ‘kimin yurttaş sayılacağı’nı belirlemeye uğraşan bir faşizmi gösteriyor; düzünden ya da tersinden. Bu göstergeleri hem ayrı ayrı hem birlikte çözümlememiz gerek. Kentsoylu sınıfın, doğrudan iletişim araçları üzerinden yürütülen, iç savaşının baskısı altında ‘yurttaşlığımızı’ yitirmek üzereyiz; bundan daha önemlisi yok.”

Faşizmin düzlemlerinin, suretlerinin ‘çoğullaştığı’, ‘esnekleştiği’, yaygınlaştığı bir çağda, bu durumu bir sorun olarak tespit etmenin ya da bu durumdaki sorunları tespit etmenin zorlukları var. Ama asıl zorluk, burada sorun görenlerin, sorunu faşizm gibi tahripkâr bir gücün geniş bir nüfuz yeteneği kazanması gibi vahim bir sorun olarak görenlerin bunu duyurmadaki, sorun olarak kabul ettirmedeki zorluğudur.

Faşizm kavramını bir hakaret, bir slogan, bir şifre olarak değil de bir analiz aracı, bir kavram olarak kullanıyorsak, zorluk iyice artar. İlkin, faşizm kavramının hakaret/slogan olarak kullanımı (ki böyle kullanılması da elbette ‘durup dururken’ ya da ‘saplantıdan’ değildir) ve bu kullanımın ‘psikolojik’ tesiri, bununla anlatılmak istenen içeriğe karşı bir sağırlığa yol açar: Ya içeriği ve ötesini önemsemeyen bir onay, ya düşmanca bir tepki, ya da “faşizm” lâfzının kullanımında tehlikeli bir solculuk yahut radikallik sezen bir reddiye. İkincisi, faşizmin biyolojik ırkçılık, paramiliter ve hiyerarşik örgütlenme, düşman ve iç savaş retoriği, tenkil-kırım tasavvurları vb. klasik, harcıâlem çağrışımlarının ‘yeni’-faşizmde (“post-”, “artçı”-faşizm) tam karşılığı olmayabilir ve bu yokluğun tespiti, faşizm kavramının tamamen işlevsizleştiği yanılgısını besler. Üçüncüsü, faşizmin ‘var olduğu’ görüşünde olanlar arasında, ‘yeni’-faşizmin özgül dinamiğini kavramaksızın güncel olguları ‘tümdengelimci’ bir klasik-tarihî faşizm resmine oturtma eğilimi yaygındır. Belki bir dördüncü mahzur daha vardır: “Cesur yeni dünya”da faşizmin, 1950’lerin, ’60’ların, ‘70’lerin dünyasındaki gibi “ürkünç” bir imge teşkil etmemesi, ya da bulutsu bir tarih-öncesi imge olarak algılanması...

MHP’yi yorumlamak, ‘anlamlandırmak’, bu zorluklar içinde iyice müşkülleşiyor. MHP, zaten ‘yeterince’ özgün olan kendi tarihsel gelişmesinin güncel evresinde bir dizi iç gerilimleri, özgül yanları olan karmaşık bir olgudur. Sadece politik değil, sosyal bir olgudur. Klasik/geleneksel faşizm öğeleriyle ‘yeni’-neo-faşist öğelerin geçişliliğinin hızlı olduğu bir olgudur. Rejimle ve partiler sistemiyle alışverişinin, etkileşiminin -emsali denebilecek oluşumlara kıyasla- oldukça yüksek olması önemlidir.

Bu durumda MHP’yi “değişti-değişmedi” falıyla anlamaya çalışmanın fazla verimli olamayacağı açık. MHP’nin geçmişiyle ilgili yaygın kabul görmüş bir vuzuh [açıklık] yokken, (böyle bir vuzuhu ‘arayacak’ bir kamuoyu yapısı da yokken), az evvel anlatılmaya çalışıldığı üzere kavramsal bir vuzuh hiç yokken, bu tartışmanın kısırlaşması kaçınılmaz. Yapılacak üç iş olabilir. Bir: “Değişim” tartışmasını önemseyenler için, MHP’nin “değişmemiş”/eski haliyle ilgili yeni kuşakların (ki çoklar!) bilgi açığını gidermek. Bir politik terbiye ve “tarih şuuru” işidir. İki: MHP’yle kayıtlı olmaksızın, faşizmi kavramsal bir araç olarak vuzuha kavuşturmaya çalışmak. Asla küçümsememek üzere, entellektüel bir iştir ve bunun sayesinde politik-ideolojik bir iş olabilir. Üç: Evveliyatını, onun analizine ve “teşhirine” ilişkin geleneksel avadanlığı ‘başka bir dilde söylenmiş’ varsayıp, MHP’yi yeni karşılaşılmış bir olgu karşısındaki merak ve hayretle, yeni bir dille (elbette kavramları, düşünsel tecrübeleri ‘eski’ diye bir kenara bırakmadan ama onlarla da ‘yeni baştan tanışarak’) tahlile çalışmak. Bu entellektüel ve politik-ideolojik bir iştir. Ezber bozmayı gerektirir. Sadece kalıp-dillerin ezberini değil kendi ezberini de bozmayı gerektirir, dolayısıyla aynı zamanda özeleştirel bir iştir.[1]

Soldaki faşizm ezberi bu (öz)eleştirinin öncelikli nesnesidir. Bu ezberin yol açtığı zaafların bir kısmını yukarda da imâ ettik: Anti-faşizmi, karşıtına tâbi bir ‘anti’ciliğe indirgemek... Faşizm potansiyelini MHP’ye indirgememe adına, “sömürge tipi faşizm” teoremiyle, faşizmin düzlemlerini/kertelerini/hallerini ve bunların özgül anlamlarını, etkilerini ayırdetmeksizin her ‘fenalığa’ faşizm damgası vurmak; faşizmi bir “dış faktör” olarak kavranan emperyalizme bağlamak ... “Kapitalizmden söz etmeden faşizmden söz edilemeyeceği” uyarısını ifrada vardırıp, faşizmi doğrudan doğruya sermayenin bir komplosu olarak açıklamak...

MHP MUHİPLİĞİ VE ANTİ-“ANTİ-FAŞİZM”

MHP’yi yorumlama, tartışma konusunda belki en ciddi engel, büyük-endüstriyel medyadır. Özellikle bu filonun amiral gemisi olarak Hürriyet, esasen de bu kudretli gazetenin yayın politikasını yönlendiren Ertuğrul Özkök, 1990’ların ortalarından beri, MHP-perver bir çizgi izliyor. Milliyetçiliği bireyin ve toplumun ergenliğini atlattıktan sonra barıştığı, keşfettiği bir manevî güç, bir ‘iyi enerji’ gibi güzellemesine paralel... Milliyetçiliği bir sosyal-psikolojik ‘sağalma’ olarak, bir medeniyet belirtisi olarak, bir ‘millî güç’ unsuru olarak güzellerken; böylelikle milliyetçiliğin bir toplumsal-kültürel ‘refleks’ haline gelmesinin, ‘doğallaşmasının’, MHP’nin aşırılıklarını da sağalttığını, onu da güzelleştirdiğini anlatıyor. MHP’nin merkez-sağda konumlanmaya, “normalleşmeye” dönük stratejisine birkaç adım önünden giderek refakat eden bu halkla ilişkiler performansı, önyargıları, klişeleri, tabuları yıkma avâzeleriyle, kendi önyargılarını, klişelerini, tabularını yaratıyor.

Tabulardan biri de anti-faşizm. Anti-“anti-faşizm” denebilecek bir tabu, bu. MHP’yle ilgili, “değişti güzelleşti” destanından gözü kamaşmamış her türlü yorum, içeriğini ölçüp tartma gereği duymaksızın, bağnaz bir MHP karşıtlığı, dogmatik bir anti-faşistlik hamâseti olarak damgalanıyor: “Türk solcusunun vazgeçemediği klasik, neredeyse genetik reflekslerden biri de ‘MHP karşıtlığıdır’” (Hürriyet, 6 Eylül 2000). (Tabiî, neredeyse genetik demeli ki, sağlam, ‘özlü’ bir izahat olmuş olsun!) Ya da Avni Özgürel’in deyişiyle: “MHP’ye karşı çıkışı hayatının ekseni haline getirmiş insanlar” (Radikal, 12.9.2000) söz konusudur.

Bu asabî MHP muhipliği son olarak, Neşe Düzel’in Kemal Can ve benle yaptığı, 4 Eylül’de Radikal’de yayımlanan söyleşi üzerine kendini gösterdi. Ertuğrul Özkök, MHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli’yle HADEP’li Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Feridun Çelik’in görüşmesini ve bu görüşmedeki nezaket jestlerini, MHP’nin Türkiye’deki “huzur ortamına” katkısını anlamak istemeyenlere ibretlik olarak sundu.[2] İbret alması gerekenler, -isim verilmeden-, söz konusu söyleşide “Türk solunun bir bölümü”nün “saplantılarını” açığa vuran Kemal Can’la ikimizdik. Şöyle bir sözü sarfetmekle, “tahrip edici inkârcılığa” düşüyorduk: “Kürt meselesinde bir iç savaş çıkarmadığı için birçokları MHP’ye neredeyse şükranlarını sundu.” Özkök’e göre tam da işte bir gerçeği inkâr etmenin, bir nankörlüğün ifadesiydi bu. MHP gerçekten de bir iç savaşı önlemişti ve gerçekten de bunun için ona şükran borçluyduk.

Ertuğrul Özkök yazısında ne diyor?

“Güneydoğu’daki bölücü hareket, bir iç savaş olarak bütün Türkiye’ye yayılmadıysa, bunda Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt kökenli vatandaşlarının büyük çoğunluğu olduğu kadar, Türkeş’in bunu siyasî bir amaçla sömürmeme politikası da etkili olmuştur.”

Ne demek bu? Türkeş Kürt Meselesini siyasî bir amaçla sömürebilir, bir iç savaş olarak bütün Türkiye’ye yayılmasını sağlayabilirmiş - bunu yapmama, “sömürmeme” lütfunu göstermiş! Ertuğrul Özkök bu “argümanı” çok daha “renkli” bir şekilde tâ 15 Mayıs 1994’te yazmıştı:

“Neredeyse her ilinde, her ilçesinde haftada bir iki şehit cenazesi kaldırılan beldeleri seyrediyorum. Bir zamanlar Hitler’in Türk versiyonu olarak kabul edilen bir lider için bulunmaz bir fırsat tarlası görüyorum. (...) Böyle bir millî kasırgada, Türkeş gibi bir liderin istese ülkeyi bir anda yangına çevirebileceğini tahmin ediyorum. Miloseviç’in Yugoslavya’yı ne hale getirdiğini düşünerek,. sorumsuz bir milliyetçi liderin Türkiye’yi nasıl bir felâkete götüreceğini kendim kadar biliyorum. (...) ‘Haydi’ dese milliyetçilik bir anda ırkçılık haline dönüşecek ve belki de Türkiye bir Saint Bartelemeo gecesi yaşayacak.” [Saint Bartelemeo gecesi: 16. yüzyıl Fransası’nda birkaç gün içinde onbinlerce Protestanın öldürüldüğü kıyım. -T.B.]

Ne demek bu? Birisinin “haydi” diyerek bir milliyetçi-ırkçı kıyıma yol verebileceği bilgisine, düşüncesine sahipseniz, sadece “haydi” demekten imtina edişinden ötürü şükran mı hissedersiniz ona karşı? Bir liderin/partinin elinin altında böyle bir “potansiyeli” bulundurmasından hiçbir tedirginlik duymaz mısınız? Bir lider ya da parti, kıyım, iç savaş gibi ihtimalleri düşündürecek türden bir milliyetçiliğin potansiyelini oluşturmuşsa, buna önemli katkıda bulunmuşsa, bu “enerjinin” kuvveden fiile çıkmaması bizi rahatlatmaya yetecek midir? Rahatlatmak ne kelime, gönlümüzü takdir ve şükran hisleriyle doldurmaya... Liderini/partisini bırakalım - “haydi” denmekle kıyıma girişebilecek, ülkeye iç savaş yaşatabilecek bir “potansiyel”in var olması, başlıbaşına problem edilecek bir şey değil midir? “Normal” midir bu? “Milliyetçi refleksler”, hem de “ülkeyi yangına çeviresiye” milliyetçi refleksler, tabiî âfet midir?

Kürt meselesi Türkiye’ye iç savaş benzeri bir atmosfer yaşattı. Hâlâ bu travmaya mâruzuz. Bunun kâmilen, topyekûn bir iç savaş halini almamış olmasına elbette şükretmeliyiz. Burada sinisizme yer yok. Şükürler olsun! MHP’nin üst yönetimi de, devlet politikasının çizdiği sınırlar doğrultusunda, bu atmosferin “düşük yoğunluklu iç savaş” düzeyinde kalması istikametinde hareket etmiştir. Ancak bu, bir politik-ideolojik hareket olarak MHP’nin, PKK saldırıları ve cinayetleri sonucunda oluşan tedirginliği, tepkiyi, öfkeyi, iç savaş ve sivil çatışma mantığını körükleyecek doğrultuda besleyen, işleyen bir âmil (tek âmil değil ama önemli bir âmil) olduğunu gözden kaçırtamaz. PKK ile savaş döneminde Kürt meselesiyle ilgili MHP’nin politikasında, partinin asimilasyoncu resmî görüşü ile, özellikle tabanda ve iç propagandada dışlayıcı (hattâ kimi noktada tenkilci) bir ırkçı eğilim arasında bir gerilim vardı. MHP’lilerin 1990’lı yıllarda Ege’de, Akdeniz’de, Erzurum’da Kürt göçmen topluluklarına ya da mahallelerine yönelik ‘münferit’ saldırıları, linç girişimleri, bu gerilimin açığa çıktığı anlardır. Ayrıca MHP/ülkücü söyleminin ‘toplam kalitesi’nin, sivil çatışma potansiyelini gerileten bir etkiye sahip olduğunu kim iddia edebilir?[3]

Evlât acısı, ölüm korkusu, savaş tedirginliği doğal insanî (en azından ideolojik-politik koşullanmaları daha dolaylı, ‘güdüsel’ dinamiklere daha yakın) tepkilerdir. Ama “milliyetçi refleksler” doğal değildir; ideolojik ve politik biçimlendirmelere bağlıdır. (“Doğal” olanın normatif açıdan iyi/doğru olduğunu da söylüyor değiliz.) Doğal-insanî tepkilerin milliyetçi reflekslere dönüştürülmesi, milliyetçiliğin, milliyetçilerin koşullandırmasıyla olur. Onyılların birikimiyle, kurumsal bir süreklilikle oluşan ve bir dizi ideolojik aygıtın yanısıra bilhassa medyanın gayretiyle gün be gün yeniden üretilen bu koşullanmanın, bütün çatışmaların anası olabilecek korkunç bir tahrip kalıbı, bir mayın olduğunu anlamak için Ertuğrul Özkök’ü okumak yetmiyor mu? Milliyetçi bir tepkinin özselleştirilmesi, normalleştirilmesi, doğallaştırılması (“neredeyse genetik”), yeni-ırkçılığın nesneyi (“öteki”/düşman) değil özneyi (“biz”im yapıp ettiğimizi) biyolojikleştiren karakterini hatırlatmıyor mu (bkz. yandaki diğer yazıdaki 10. dipnot)?

MHP’nin Kürt Meselesine bakışta yumuşaması ya da HADEP’i ‘tanıması’, sinisizme gerek yok, gocunulacak bir şey değildir. Fakat Kemal Can’ın 8 Eylül’de Milliyet’te yazdığı gibi, MHP’nin bu meseleye bakışında esaslı bir değişiklik yok. Feridun Çelik ile Devlet Bahçeli’nin bir toplantıda barış içinde birarada yaşamış olmalarını, Kürt Meselesinde herhangi bir reform ve politika düşünmeyi gereksiz kılacak bir büyük jest gibi takdim etmek ise, gerçekten zalimce bir sinisizmdir.

Ya Avni Özgürel’in, “Güneydoğu meselesinde kalıcı ve kimsenin itiraz edemeyeceği çözüm üretme imkânına sahip siyasî hareketin sadece MHP olduğu” yolundaki şantajvâri düşüncesi ne anlama gelebilir? Ancak MHP’nin, bazı kısmî serbestilerin tanınmasının önündeki bir milliyetçi “veto”nun kalkmasını sağlayacağı, “millî refleksi” yatıştırabileceği imâ ediliyor burada. “Bahçeli’nin “evet” diyeceği her şeyin Türk toplumunun ‘evet’i olacağından da kimsenin şüphesi yok” gibi ‘süper’ bir iddiayla bu kastediliyor herhalde! Özkök’ün, millî refleksi MHP’nin güdümünde bir doğal âfet olarak özselleştiren yorumunun daha ‘ileri’, ‘pozitif/yapıcı’ bir örneği. Belki zımnen, rejimin partileri çift yönlü ajan olarak kullanma alışkanlığı da hesaba katılıyordur: Düşük yoğunluklu savaşın CHP’ye yaptırtılması, 28 Şubat’ın RP’ye imzalatılması, “Apo’nun asılmaması”yla ve AB’yle ilgili işlerin MHP’ye gördürülmesi...

Sözünü ettiğimiz mülakata bir başka tepki, Kemal Can’la ikimizin şahsında (tabiî ki yine isim vermeden - yoksa fazla önemsemiş mi görünürler, nedir?) “sol aydın”ın kepazeliklerini teşhis eden Avni Özgürel’den geldi (Radikal, 12.9.2000). Bu yazı, “sol”u öncelikle “yabancı/ecnebi” göstererek gayrımeşrû kılmaya talimli, “aydın”ı da ancak millîlikle kaim sayan bir zihniyetin tipik bir şablonuydu:[4]

“Marksizmi ‘suçlama tekniği’ ve ‘politik argo’ olarak öğrenmiş orta sınıf sol aydını”... “Öğrenim gördüğü alanda aradığını bulamamanın bilinçaltına yığdığı öfke ve sokulmak istediği aydın katlarında uzun süre alt sıralarda dönüp dolaşmanın hayal kırıklığını [taşıyan] küskün sol aydın”... “Analiz yapmak yerine ‘ses ve ton efekti’ yaratmaya önem veren bu ikinci sınıf sol aydının Hacivat’ı hatırlatan tavrı, çok şükür ki, tıpkı gölge oyununda ahaliyi temsil eden Karagöz’ün ezelî rakibinin suratına ‘Hak-tuu’ deyişiyle perdenin kapanması gibi belirleyici olma ve ciddiye alınma vasfını yitirdi.”... “Günümüzde fikrî katkısından ziyade ahbaplık ilişkileriyle tutunmaya çalışan bu tip...”

Ne kadar ayıp bir karaçalma, bu! Avni Özgürel adına bile utandırıcı. Bu ‘zelil sol aydın’ tasviri, o “tiplerin” her söylediğini yanlışlamaya yetip artıyor olmalı; zira herhangi bir sözümüzü yorumlama gereği duymamış.

Yaradılıştan yanlışlığımız içinden yine de iki doğru çıkmış kendisine göre; “bunlar bile böyle diyor” üslûbuyla yazıyor bunları. Birincisi, “Türkeş’in ölümüyle değişim fırsatının kaçırılmış olmasından gelen hayıflanmamız”mış. Yanlış. Bu konulardaki herhangi bir yazımıza bakan, bu tefsirin de, “değişim fırsatı” lâfının da, “fırsat kaçırma” lâfının da, “hayıflanma” lâfının da yersiz olduğunu görür. Avni Özgürel’in bulduğu diğer doğru ise, MHP’nin taban dinamiğiyle ilgili tasvirimiz. Söylediklerimizi “Bu parti Anadolu insanını temsil ediyor” (ya da “bu parti Türkiye’nin partisidir”) diye tefsir ederek onaylıyor. Biz, MHP’nin toplumun dışlanan ve alt kesimlerinden güç aldığını söylüyoruz da; bununla ilişkili bir şey daha söylüyoruz: MHP’nin/ülkücülerin kendilerini Türkiye’nin (mağdur ve mazlum) “esas sahibi/ta kendisi” olarak özselleştirdiklerini, başkalarını ve özellikle hasımlarını millî kimliğe yabancılaşmış, ecnebileşmiş unsurlar olarak görmeye yatkın olduklarını söylüyoruz. Avni Özgürel de öyle görüyor: Bizim gibi “tip”lerin bile nihayet yapabildiği bir “doğru tespit”e şükrederken, MHP’yi “memleketin Anadolu’nun bağrından kopup gelen öz partisi” diye kutsamaktan geri kalmıyor. Çizdiği “sol aydın” karikatürünü Hacivatlaştırması ve dobra halk çocuğu Karagöz’e rezil ettirtmesi, hep aynı şablon: “Özümüz”e yabancı, süflî çıkarlarının ve şahsî komplekslerinin hıncıyla “biz”e ait değerlere saldıran “sol aydınlar” - bu “tipleri” kaale bile almayan saf, temiz halk çocukları ve onların has temsilcisi olarak MHP. MHP’yi “anlamak” gizemlileşir, “bu topraktan olmak”la ilgili bir tür “mistik deneyim”e dönüşür bu ideolojide. Böylece de tartışılmazlaşır. MHP’yi “bilmek”, bu milletin/Anadolu’nun evlâtları için ve bu arada Avni Özgürel için bir imtiyazdır; MHP’yi bizatihî bir otantik millî kültür değeri olarak, bir benimsememek de başlıbaşına bir yozlaşma/yabancılaşma/Tanzimatkafalılık/halktankopukluk alâmetine dönüşüverir kolayca.

Teslim edilen bir de üçüncü doğrumuz var tabiî: “Faşist” kelimesini kullanmamış olmamız. Evet, bu kavramı enflasyona uğratmayı anlamsız bulduğumuza 21. dipnotta da değindim. Avni Özgürel’inki gibi bir metin, teknik manâda “faşist” kavramını tatbik etmek için gayet uygun bir örnek sözgelimi; ama yine de bu kavramı olur olmaz kullanmamayı tercih ediyoruz.[5]

[1] Avni Özgürel, aşağıda da bahsedeceğimiz gazete yazısında (Radikal, 12.9.2000) Kemal Can’la ikimizi menhus bir Tanzimat kafalı sol aydın karikatürü olarak resmederken, MHP’yle ilgili yorumlarımızda sol aydın tipi adına “olumlu” bir ilerleme olarak “faşizm” kelimesini kullanmayışımıza değindi. Faşizm kelimesini enflasyonist bir şekilde kullanmaktan imtina etmemizin izahı, bu dipnotun öncesindeki üç paragrafta bulunabilir. Okuduğunu “yorumlama” konusunda pek itimat telkin etmeyen Avni Özgürel’e değil, üçüncü şahıslara hitaben belirtiyorum.

[2] Ertuğrul Özkök’ün 6 Eylül’deki yazısı hakkında aşağıda söylediklerimin ilk versiyonu, “medyanın kronikleşmiş hallerine eleştiri” sitesi www.medyakronik.com’da 11 Eylül’den itibaren yayımlanmıştır.

[3] Bu konuyla ilgili bkz.: Kemal Can’la birlikte yazmakta olduğumuz “Yeni MHP” kitabının “MHP’nin güç kaynağı olarak Kürt Meselesi” başlıklı bölümünün Birikim’de yayımlanan ilk hali: 134/135. sayı, Haziran/Temmuz 2000, s. 56-72.

[4] Murat Belge, 12 Eylül haftasında Radikal’deki köşesinde, bu zihniyetin bir başka ekolünü temsil eden Gündüz Aktan’ın ‘aklı’ (‘Devlet Aklı’) hakkında ‘nazik’ eleştiri yazıları yazdı. Aktan’ın meşrebi de “aydın” olmayı “devletine sadakat”le koşullar.

[5] Söz konusu söyleşiyle ilgili olarak MHP basınında yayımlanan tepkilerdeki, eleştirilerdeki tahrifat, karalama ve ‘değersizleştirme’ düzeyinin, MHP muhiplerininkinin gerisinde kaldığını da gözden kaçırmıyoruz! Özellikle Alişan Satılmış, Ortadoğu’da 6 Eylül’de yayımlanan yazısında (“Kadrolaşmaya ve avamlığa dair”), elbette karşıt bir konum almakla beraber, -en azından yer yer- pekâlâ doğrulanabilir-yanlışlanabilir, mütalaa edilebilir, tartışılabilir bir üslûpla konuşuyor.