Anasayfa > Birikim Arşiv > 146 - Haziran 2001 > Hatemi'nin İran'ı ya da “Öteki İran“

Hatemi'nin İran'ı ya da “Öteki İran“

Coşkun Türkan | (Sayı : 146 - Haziran 2001)

SAMİ OĞUZ-RUŞEN ÇAKIR

Hatemi’nin İran’ı

İletişim Yayınları

İstanbul 2000

Hatemi’nin İran’ı ya da

“Öteki İran”

COŞKUN TÜRKAN

“... Dinin bugün ve gelecekteki toplumsal prestiji bizim, onu özgürlükle çelişmeyecek bir tarzda açıklamamıza bağlı olacaktır. Tarihte ne zaman bir din özgürlüğe karşı çıksa zarar gören taraf din olmuştur. Hattâ adalet bile özgürlükle çeliştiğinde, adalet zarar görmüştür. İlerleme ve gelişme özgürlüğü engellendiğinde, ilerleme ve gelişme zayıflamıştır.” Muhammed Hatemi (23.5. 1998)

Murat Belge, İran üzerine yazdığı bir makalede “Sekülerleşme”, “Modernleşme” ve “Batılılaşma” kavramlarına bu yüzyılda bütün azgelişmiş ülkelerin cevap vermek zorunda kaldığını, bu cevabın Müslüman toplumlarda daha zor ve karmaşık süreçlere bağlı olduğunu belirtmiş ve bu “üçlünün gerekleri toplumun geleneksel yapısıyla, iktidar mekanizmalarıyla nasıl eklemlenecek?” diye sorduktan sonra “... İran’ın bu yüzyıl başında, bu meydan okumaya verdiği ya da vermeye çalıştığı cevabın başarılı olmadığı yüzyılın son çeyreğinde Şah’ın soluğu Kahire’de almasıyla belli olmuştu” demektedir (Radikal, 26 Şubat 2000). 20. yüzyılın ortalarından itibaren Şah rejiminin siyasal baskılar nedeniyle halk desteğini kaybetmesi ve izlemiş olduğu dış politikanın ülkeyi Amerikan sömürgesi haline getirdiğine ilişkin yaygın düşünce, farklı ideolojilere sahip halkın Şah’a karşı örgütlenmesine neden oldu. 20. yüzyılın son çeyreğinde meydana gelen önemli sosyo-politik dönüşüm hareketlerinden biri olan İran İslâm Devrimi yaşandı. Şah’a karşı oluşan geniş tabanlı muhalefetin hedefi monarşiyi yıkmaktı. 1979’da monarşi yıkıldıktan sonra devrimin ilk aylarında çok seslilik yaşandı. Ancak bu durum kısa bir süre zarfında mollaların rakip güçleri tasfiye edip devrime egemen olmasıyla ortadan kalktı.

İran’daki gelişmelerin Türkiye’de yeterince anlaşıldığını söylemek güçtür. Türkiye’de her kesim İran’daki olayları kendi penceresinden gördüğü kadarıyla açıkladı ya da açıklamaya çalıştı. Sami Oğuz ve Ruşen Çakır’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Hatemi’nin İran’ı adlı kitabı İran’daki gelişmeleri çözümlemek açısından oldukça önemli bir çalışma. Yazarlar, Türkiye’de sıkça yapıldığı gibi, İran’daki rejimi ve şahısları ideolojik önyargılarla değerlendirmek yerine “anlamak” derdinde olduklarını şöyle açıklıyorlar:

“1980’li yıllarla birlikte İslâmî hareketlerin geniş bir coğrafyada, farklı koşullar ve farklı biçimler altında yükselişe geçmesini anlamada uluslararası medya tekellerinin, imdadına İran yetişti. Her türden siyasal İslâm faaliyeti ‘radikalizm’, ‘fanatizm’ ve hatta ‘terörizm’e indirgendi; bu hareketlerde şu ya da bu şekilde var olan İslâm Devrimi’nin etkisi alabildiğine abartıldı; bütün bunların Tahran’dan kotarıldığı senaryoları yazıldı. Sonuçta ortaya İslâm = İran = Humeyni = terörizm formülü çıktı. Türkiye dahil İslâm ülkelerinin hepsi Batı medyasının tahakkümü altında olduğu için, buralarda da bu formül itirazsız benimsendi. Bu ülkelerde yaşayan, sayıları az da olsa ‘Humeyniciler’ ise bu bayağılaştırmayı kırmaya çalışacak yerde, genellikle pekiştirdiler. Bunun sonucunda ne İslâm, ne İran, ne de Humeyni doğru düzgün anlaşılabildi” (s.16).

Günümüzde de bu durumun değiştiğini söylemek pek mümkün değildir. Nitekim Muhammed Hatemi’nin Cumhurbaşkanlığı’nı kazanması, Temmuz 1999’da yaşanan öğrenci olayları ve 18 Şubat 2000 seçimlerinde Hatemi yanlılarının Mecliste çoğunluğu elde etmesi, Türkiye’de “karşı devrim”, “devrim çocuklarının devrimi yemesi” ve “mollarşinin çöküşü” olarak yorumlandı. Yazarlar, haklı olarak bu vb. yargıların pek geçerli olmadığını, “işlerin hiç de sanıldığı kadar basit ve düz çizgide yürümediğini... aynı safta gözükenler arasındaki beklenti, üslûp, siyaset farklılıklarının; birbirlerine rakip olanlar arasındaki örtük benzerlikler”in (s.17) olduğunu dile getirmektedirler. Kitabın en önemli özeliklerinden biri de, İran üzerine yapılan diğer çalışmalarda pek görülmeyen, birincil kaynaklardan yararlanılmış olmasıdır. Yazarlar, Farsça’dan çevirdikleri metinleri “ek”, İran siyasetinin önde gelenleriyle yaptıkları röportajları ise “çerçeve” olarak sunmuşlardır. Bu durum da okuyucunun İran’daki tarafların görüşlerine doğrudan ulaşmasına olanak sağlamıştır.

Yazarlar, birinci bölümde “İran’ın Devlet Örgütlenmesi”ni ele almışlar ki, bu İran’daki gelişmeleri anlamak/değerlendirmek açısından oldukça önemlidir. İran’ın devlet yapılanması oldukça karmaşıktır. Bu yapıda doğal olarak mevcut güç dengeleri de aynı oranda karışıktır. “İran her ne kadar anayasalı bir devlet olsa da bu anayasada yasaların, anayasının yanı sıra şeriata da aykırı olamayacağı ve her şeyin üstünde bir dinî Liderin (Veliyi Fakih) bulunduğu belirtiliyor.” Bu durum, “aslında İran Anayasası’nda yapılan tanımı ve sayılan görevleri ile bir nevi anayasalı hale getirilerek sınırlanmış bir ‘Dinî Liderlik’ rejimi”dir. (s.35)

İran’da 1979 Devrimi’nden sonra oluşturulan siyasal sistemi belirleyen dört kurum vardır: Veliyi Fakih, Cumhurbaşkanlığı, Anayasayı Koruyucular Konseyi ve Parlamento. Ayetullah Humeyni’nin ileri sürdüğü Veliyi Fakih sadece adil bir müçtehidin yönetimindeki hükümetin meşrû otorite olabileceğini iddia eden bir teoridir. 1979 Anayasası’nın 110. maddesi Veliyi Fakih’in görev ve yetkilerini belirtmektedir. İ. Safa Üstün’ünde belirttiği gibi Veliyi Fakih çok geniş yetkilerle donatılmıştır. Buna göre Rehber; Anayasa’yı Koruma Şurası fakihlerini atar, Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığı yapar, Milli Savunma Yüksek Şurası’nı toplar, Milli Savunma Şurası’nın teklifi ile savaş, barış ve genel seferberlik ilân eder, cumhurbaşkanlığı’na aday olanları uygunluk açısından gözden geçirir, cumhurbaşkanlığı mazbatasını imzalar ve gerekirse cumhurbaşkanını azleder[2] Anayasa’ya göre Veliyi Fakih’ten sonra ikinci büyük otorite yürütmenin başındaki cumhurbaşkanıdır. Anayasa’nın 114. maddesi cumhurbaşkanının dört yıl için doğrudan halk oyuyla belirlendiğini ve üst üste en fazla iki defa seçilebileceğini belirtmektedir.[3] Ancak Oğuz ve Çakır’ın da belirttiği gibi,

“¨Özellikle 1997 seçimlerinden sonra ‘rejimin ve devrimin temellerinden’ biri olarak görülen Rafsancani’nin Düzenin Yararını Teşhis Heyeti başkanlığına ismen atanmasından sonra, cumhurbaşkanının ülke yönetiminde ancak üçüncü sırada geldiği spekülasyonları ağırlık kazandı. Çünkü bu ana kadar cumhurbaşkanı, Düzenin Yararını Teşhis Heyeti’nin de Başkanı oluyordu” (s. 44).

İran’daki sistem içerisindeki oldukça önemli bir konuma sahip olan bir kurum da Şura’yı Nigehban-ı Kanun-i Esasi’dir (Anayasa’yı Koruyucular Konseyi). Yazarların da belirttiği gibi Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi’ni andıran bu konsey, Meclis’ten geçen kanunların İslâm hukukuna uygunluğunu denetliyor. 12 kişiden oluşan konseyin 6 din adamı üyesini Dinî Lider atarken, diğer altı kişiyi ise Şura-yı Ali-yi Kazai’nin (Yargı Erki Başkanı) önerdiği adaylardan Meclis seçiyor. Milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığına aday olacakların adaylıklarını bu konseyin onaylaması gerekiyor. Konsey Meclis üyeliğine aday olanlarda dindarlık kıstası aramaktadır.[4]

Bu arada İran’daki siyasî yapının tek parçalı olduğunu da söylemek mümkün değildir. Yazarların da belirttiği gibi,

“Bu ülkedeki din adamları sınıfı da sanıldığının aksine bölünmez bir bütün oluşturmuyorlar. Diğer bir deyişle İran’da bir tarafta medyanın amiyane deyimiyle düzenin değişmemesini isteyen ‘devrimci mollalar’, onların da karşısında İslâmî rejimi yıkmak isteyen ‘kravatlı laikler’ bulunmuyor” (s.18).

İran’da mevcut siyasî yapıyı ‘liberal’, ‘muhafazakâr’, ‘radikal’, ‘solcu’ ve ‘sağcı’ gibi terimlerle açıklamak mümkün olmakla birlikte bu durum İranlı siyasetçilerin tepkisini çekmektedir. Ancak,

“Kanatların muhafazakâr, liberal, geleneksel sol, fundamentalist vb tanımlarla sınıflanması - bu tanımların doğru olup olmadığını bir tarafa bırakacak olursak- öncelikle siyasal iktidardaki güçler arasındaki yoğun çatışmanın sonucu ve bu güçlerin ayrışmasının bir işareti. Bildiğimiz gibi, daha önce rejimin fraksiyonları için böyle tanımlar yapılmıyordu.”[5]

Olivier Roy’un belirttiği gibi, “İran Devrimi, ulusal, devletçi ve kurumsal bir çerçeveye sahiptir. Devrim kurumlarla donandı ve hiçbir zaman gerçek bir tek parti tanımadı.”[6] Nitekim 18 Şubat 1979’da kurulan Humeyni taraftarlarının örgütü Cumhuri İslâm Partisi de 2 Haziran 1987’de parti üyeleri olan Rafsancani ve Hamaney tarafından örgüt içerisinde ikilik yarattığı gerekçesiyle, Humeyni’nin onayı alınarak, kapatıldı. Ancak bu durum da ulema içerisinde bölünmeyi engelleyemedi. Bugün İran’da Came-ye Ruhaniyet-i Mübariz (Militan Din Adamları Topluluğu), Mecme-yi Ruhaniyun-u Mübariz (Militan Din Adamları Birliği), Hodmatgozaran-ı Sazendegi-yi İran (İran Hizmetkârları Teşkilatı) ve Cemiyet-i Kıyamı’s Sevra (İhtilalin Değerleri Cemiyeti) gibi birçok cemiyet vardır.[7]

NEDEN HATEMİ?

1979 Devrimi, kendini her zaman için mustaz’if’în yani yoksulların sesi olarak lanse etti ve monarşi döneminde zenginleşen sınıfları tamamen -bir şekilde- ortadan kaldırdı. Ancak İslâmî devrimin toplumdaki eşitsizlikleri ortadan kaldırdığını söylemek pek mümkün değildir. Kaldı ki, Şah döneminde nemalanan sınıfların yerini çarşıya, vakıflara ve devrimci kurumlara bağlı yeni zenginler topluluğu aldı. İran halkı, devrim ve Irak’la yapılan sekiz yıllık savaş için katlandığı fedakârlığın karşılığını göremedi. Rafsancani’nin “onarım cihadı” ile birlikte ekonomide liberalleşme başladıysa da gerek “çarşı-bazar”ın gerekse devrimci kurumların çıkarlarına ters düşen iktisadî reformlar tam olarak yürütülemedi ve Şah döneminde olduğu gibi ekonomi petrol gelirlerine bağımlılıktan kurtarılamadı. Bunun yanında petrolden elde edilen gelirler devlet tarafından yönlendirildiği için sanayi sektörü merkezileşti/devletleşti. Nitekim İran’da ekonominin % 80’inin devlet kontrolünde olması bu durumun bir göstergesidir. Petrolden elde edilen gelirlerin büyük bir kısmının da Irak’la yapılan savaş için harcanması sanayi alanında önemli adımların atılmasını engelledi. Ekonomik alanda atılım yapılamamasının bir nedeni de geleneksel çarşının elde ettiği kazancı hiçbir zaman üretime dönüştürme gereği duymamasıdır. Devrimin anti-emperyalist yönü yabancı yatırımlara engel oluşturduğu için, bunun da ekonomik alanda sıkıntısı çekildi. Yazarların da belirttiği gibi,

“İran halkı Şah zamanındaki kadar, hattâ ondan da fazla yoksul ve baskı altındaydı. Zengin ve fakir kesimler arasındaki uçurum Şah zamanındakinden de belirgindi. Ortalama işçi ve devlet memuru ücretinin 70-80 dolar düzeyinde olduğu, güneydeki geleneksel ticaret merkezi Büyük Pazar’da bir işçinin ayda 40 dolar ücretle çalıştığı Tahran’ın zengin ve mutena kuzey kesimindeyse dairelerin fiyatı milyon dolardan başlıyordu” (s.84).

Ayrıca güney mahallelerin kuzeye göre daha büyük işsizlik oranı ve nüfus yoğunluğuna sahip olduğu da bir gerçek. Bugün İran nüfusu yaklaşık 65-70 milyon ve bunun hemen hemen yarısı 25 yaşın altındadır. Bu yüzden her yıl yaklaşık bir milyon kişi için istihdam alanı gerekiyor ki bu gerçekleştirilmiş değildir. Şah yönetimini ve devrim coşkusunu bilmeyen bu genç ve enerjik kitlenin büyük hayal kırıklığı yaşadığı ortada. Gençlik kesimi yalnızca daha az baskıcı ve daha az dogmatik bir rejim düşlüyor. İslâm, devrim ve bağımsızlık gibi çeşitli sloganlarla yetişen bu genç kitlenin eğim, iş, ifade özgürlüğü ve daha iyi yaşam standardı konusunda büyük beklentileri var. Oğuz ve Çakır’ın belirttiği gibi,

“Hatemi ... diğer vaadlerinin yanı sıra, özellikle gençlerin sorunlarına çözüm bulmayı da vaadetmişti. Gençlerin sorunlarının en başında yer alan, kültürel hayatta ve sokakta, özel hayatta artık dayanılmaz noktalara gelmiş baskı ve kontrollerin gevşeyebileceği umudunu verebiliyordu. Bu baskılardan kadınlardan sonra en çok etkilenen toplumsal kesim olan gençlerin de kitlesel desteğini almayı bildi. Bazı İranlı yazarların son cumhurbaşkanlığı seçimlerini ‘Gençlik Seçimi’ olarak adlandırmaları böylece daha iyi anlaşılacaktır.” (s.86)[8]

Bunun yanında İran’daki ‘ideolojik devletin’ toplumu yeterince kendi ideolojisine göre dönüştürdüğünü söylemek de mümkün değildir. Nitekim Uzmanlar Meclisi üyesi Muhammed Hücceti Kermani’nin şu sözleri bunu doğrular niteliktedir:

“Devrimin ilk yıllarında insanlara söyleyecek çok şeyimiz vardı. Bugün ülkede 40 milyon genç var. Bunların çoğu o zaman ya çocuktu ya da doğmamıştı. Onlara söyleyecek bir şeyimiz yok. Yapabileceğimiz tek şey onlara düşünce gıdası temin etmektir.” (s.120)

İran’ın önde gelen düşünürlerinden Abdülkerim Suruş’ta “İran toplumuyla devletini birbirinden ayırın. İkisi arasında çok ama çok fark var” (s.123) diyerek reformcuların tercih edilme nedenini ve İran’ın farklı yüzünü ortaya koymaktadır.

“Ey İran, Ey cevher dolu ülke, / Ey toprakların, sanatın kaynağı / Kötülerin düşüncesi senden uzak olsun / Daim kalasın....” (s.114).

Bugün İran’daki değişimin en somut göstergesi 1979 Devrimi sırasında ideolojileri, beklentileri farklı bütün grupların Şah’a karşı okuduğu yukarıdaki marşın aynı duygularla bu kez Hatemi yanlılarınca muhafazakârlara karşı okunmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu durum, İran’da Şah’ın otoriter yönetimiyle muhafazakâr kanadın bir tutulduğunun göstergesi sayılmaz mı?

Muhafazakâr kanat, 1993’te Rafsancani’nin ikinci kez Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden sonra yeni aday olarak dönemin Meclis başkanı olan Natık Nuri’nin etrafında toplandı ve 1997’de yapılacak seçimlere neredeyse iki yıl önceden başladılar. Yazarların da belirttiği gibi,

“... Natık Nuri’nin kazanacağına o kadar kesin gözüyle bakılıyordu ki, kendisi ve taraftarları .... belki bunu bir tür meşrû hak olarak da görüyorlardı. Çünkü İran İslâm Cumhuriyeti’nin son Cumhurbaşkanı Rafsancani ve ondan önceki Cumhurbaşkanı, şimdiki Dinî Lider Ali Hamaney’de, bu göreve Meclis Başkanlığı’ndan geçmişlerdi” (s.67).

Muhafazâkar ulemanın temel örgütü olan Came-ye Ruhaniyat-ı Mübariz, Natık Nuri’yi aday gösterince ulemanın sol kanadı İran’ın son başbakanı olan Mir Hüseyin Musavi’nin etrafında birleşti, ancak Musavi kabul etmeyince yeni aday arayışına girildi ve Mecma’yı Ruhaniyun-u Mübariz (Militan Din Adamları Birliği) üyesi Kültür ve İslâmî İrşad Eski Bakanı Muhammed Hatemi adaylığa ikna edildi. 1982’de Başbakan Mir Hüseyin Musavi tarafından İslâmî İrşad ve Kültür Bakanlığına getirilen Hatemi görevde kaldığı on yılda yaptığı çalışmalarla aydınların, sanat ve kültür çevrelerinin desteğini kazanmıştı. Reformcuların adayı Hatemi, seçim çalışmaları sırasında hukuka, özgürlüklere dayalı, sivil toplumun gelişimine yönelik daha toleranslı bir politika izleyeceğini kitlelere duyuruyordu. Seçimler yaklaştıkça,

“.... rejim tarafından ‘hastalıklı Batı kültürünün piçleri’ olarak tanımlanan gençler ..... Hatemi’nin propaganda çalışmalarına aktif ve kitlesel biçimde katıldılar. Bu gençlerin dağıttığı el ilânlarından birinde tek slogan yer alıyordu: ‘Piruzi-yi Hatemi = İstiklal-i Endişe’. Yani, ‘Hatemi’nin Zaferi=Düşünce Özgürlüğü” (s.80).

Muhafazakârların sokaktaki vurucu gücü olan Ensar-ı Hizbullah’ın tüm engellemelerine rağmen 23 Mayıs 1997’de (2 Hordad) katılımın % 98 olduğu seçimlerde geçerli oyların % 69.63’ünü alan Hatemi Cumhurbaşkanlığı’na seçildi.[9]

İRAN’DA HATEMİ’Lİ GÜNLER

“İslâmi İran için Daha İyi Bir Yarın” sloganıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerini reformcuların kazanması birçok çevre için şaşırtıcı oldu. Gerek gözlemciler, gerekse seçmenler rejimin Hatemi’nin kazanmasına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı. Nitekim seçimlerde Hatemi’yi destekleyen Asr-ı Ma (Asrımız) dergisinin yorumu bunu doğrular niteliktedir:

“Tabiî biz Hatemi’yi Cumhurbaşkanı adayı olarak desteklediğimizde onun kazanacağını ümit ediyorduk; ama yine de hiçbir şekilde oyların böyle hızla artacağını, böylesine açık ara ve yüksek bir yüzdeyle sandıktan çıkacağını kestiremiyorduk” (Oğuz-Çakır, s.96).

23 Mayıs seçimlerinde halkın büyük çoğunluğu Hatemi’ye verdiği oylarla rejimden hoşnut olmadığını ve değişim istediğini ortaya koydu. Seçim, muhafazakâr kanat için büyük bir yenilgiydi. Yazarların da belirttiği gibi

“Hatemi, İran siyasî sahnesine hakim olan bıktırıcı İslâmî retorikten farklı bir retorik, farklı bir gündem, farklı bir bakış açısı getirebilmişti”(s.83).

Muhafazakâr kanadın baskıcı anlayışına olan tepkiyi ve reformcuların seçimi kazanmasına ilişkin, belki de, en iyi yorumu Humeyni tarafından azledilen ve rejim tarafından siyaset yapması yasaklanan Ayetullah Ali Montazeri yapıyordu. Montazeri Hatemi’nin seçilmesini “halkın gerçekleştirdiği bir devrim, olağanüstü bir olay” (s.83) olarak yorumluyordu. Hatemi’nin cumhurbaşkanlığına seçilmesinden sonra İran’da özgürlükçü söylemler daha da fazlalaştı ve birçok konu tartışma platformuna çekildi: İnsan hakları, sivil toplum, hukuk devleti gibi. Zaten Hatemi, hukuka dayalı bir politika izleyeceğini, adaletin önündeki engelleri kaldıracağını ileri sürüyordu. Farhad Khosrokhavar ve Olivier Roy, Hatemi’yle başlayan bu yeni süreci şöyle açıklamaktadır:

“Mayıs 1997’de yapılan başkanlık seçimleriyle ortaya çıkan yeni durumun özelliği tartışmaların açık hale gelmesi ve bu tartışmalarda entellektüellerin ve halkın bir bölümünün de yer almasıdır. Hatemi’nin becerisi yeni bir çizgi önermekten çok kamu sahnesine çok partililik gibi, hukuk devleti ve ABD’yle yakınlaşma gibi büyük sorunları getirmesidir.”[10]

Hatemi’yle birlikte ülkede sosyal değişiklikler gözle görülür bir şekilde ortaya çıktı. Tahran’ın kuzeyinde, ekonomik anlamda daha rahat olan yerlerde yaşayan kadınlar, giyilmesi zorunlu olan çadorları çıkarıp daha açık renkli ceket ve bulicinler giyinmeye başladılar; üstelik Devrim Muhafızları’nın korkularını pek de dikkate almadan. Şüphesiz İran, Tahran’ın kuzey kesimleriyle sınırlı değil, ancak değişim yaşadığı da bir gerçektir. Bu değişimle gençler ve kadınlar kendilerini daha rahat ifade etmeye başladılar. Hatemi kadınlara verdiği önemi cumhurbaşkanlığı yardımcılığına iki kadın yönetici atayarak gösterdi. Bununla da yetinmeyerek 1979 İslâm Devrimi’nden sonra ilk kez 18 kadın hakimliğe atandı. Siyasî, toplumsal ve kültürel alanda özgürleşme hareketi ivme kazandı. Yazarların da belirttiği gibi Hatemi,

“ülke ortamının tamamen siyasîleşmesine yol açtı. Bunun sonucunda İran, neredeyse tamamen siyasî bir toplum haline geldi; ekonomik sorunlar giderek ağırlaşmakla birlikte ikinci plana itildi.” (s.203)

Hatemi ile birlikte Rafsancani’nin “korku ve gölgeler imparatorluğu”nun aşılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Hatemi’nin değişik dönemlerde yaptığı konuşmalar bunu göstermektedir:

“Uluslararası toplum içinde onurlu, kalkınmış ve bağımsız bir İran’ın varlığı, inançlı ve şerefli tüm İranlıların arzusudur... En iyi hükümet sistemi düşüncelerin hiçbir sınır olmadan ifade edilmesine izin veren hükümet sistemidir... Muhalefetin var olma hakkı vardır... Toplumun bütün üyelerinin İslâmî davranış bakımından aynı düzeyde olmasını beklememeliyiz, zaten böyle bir toplum da yoktur. Söyleyin bana, ahlâki çürüme bakımından en kötü şey nedir? Hicabi konusunda özenli olmayan genç bir kız mı, yoksa kişiler hakkında yalan ve yanlış suçlamalar yaparak onların adını ve onurunu zedeleyen biri mi?.. Özgürlüğün olmaması İslâm’ı yok eder... Bu halk bizi bu makama getirdi ve bizden ne yapıp ettiğimizi sormaya hakkı var”(s.164).

Hatemi’nin konuşmalarında modern siyasal düşüncenin hukuk devleti, özgürlük, çoğulculuk halk egemenliği ve toplumsal sözleşme gibi bütün temalarını görmek mümkündür. Hatemi, bu sözlerini mümkün olduğunca yaşama geçirmeye çalıştı. Hatemi kabinesi, güvenoyu aldıktan sonra o döneme kadar yasaklanmış kitap, gazete, dergi gibi yayınların yanında gösterimi yasaklanmış filmlerin de hemen hemen tümünü serbest bıraktı. Bu da “korkusuz bir reformcu basının” doğuşunu gündeme getirdi. Basın, halkın bilgilenmesi ve bilinçlenmesinde önemli bir unsur oldu. Oğuz ve Çakır, basının İran’daki önemi konusunda şunları söylemektedir:

“1994 sonunda tüm ülkede yayınlanan gazete ve dergi sayısı 410 kadar iken, bu rakam 2000 Ağustos’unda 900’ü buldu... ‘Reformcu basın’ veya ‘2 Hordad basını’ denen gazeteler grubu doğdu. Reformcu basının en önemli özelliklerinden biri, o zamana kadar doğru dürüst bir haber kaynağından büyük ölçüde yoksun olan İran kamuoyuna, hemen her şeyin konuşulduğu ve yazıldığı, dokunulmaz denilen tabu kişi ve konuların birbiri peşisıra ele alınıp ifşa edildiği bir mecra sunmasıydı. Bu, reform hareketinin, kendi haklarını bilen, kanunun egemenliği çerçevesinde ülke siyasetinin ve kaderinin belirlenmesine aktif biçimde katılan kamuoyunun bağlarının çözülmesi ve yetiştirilmesi misyonuna da uygun bir adımdı” (s.218).

Basının güçlenmesi ve yaygınlaşmasının muhafazakârları frenlediğini söylemek mümkün olduğu gibi, siyasî alanda da kutuplaşmaya katkıda bulunduğu ileri sürülebilir. Çünkü;

“1997 seçiminin akabinde henüz siyasî partiler yokken gazeteler sanki birer siyasî parti, gazeteciler ve muhabirler de birer siyasî parti önderi veya militanı haline geliyorlardı” (s.204).

İran’da reformcuların en önemli sloganlarından biri sivil toplumun güçlendirilmesiydi. Bunun için basının gelişmesi yanında siyasî partilerin kurulmasına da önem verildi. Siyasî partiler, muhafazakârlar tarafından Batı emperyalizmin bir uzantısı olarak görülüyordu. Muhafazakâr kanat siyasî partilere hem örgütlenmelerini aşındıracağı için, hem de 1906 Meşrutiyetinde olduğu gibi, liberallerin egemen olacağını düşündüğünden tepki gösteriyordu. Buna karşılık reformcular bu imkânı kaçırmak istemediler ve örgütlenmeye hız verdiler. Nitekim Hatemi’yi destekleyen ve G-6 grubu olarak adlandırılan Kargozaran-i Sazendegi grubu “Onarım Hizmetkârları Partisi”ni kurdu. Bunun yanında çoğu üst düzey bakan ve yöneticinin oluşturduğu Hatemi’ye yakın bir başka grup “İslâmî İran Katılım Cephesi” adıyla yeni bir parti kurdu.

İran’da 1997’de cumhurbaşkanlığını ele geçiren reformcular, 18 Şubat 2000 seçimleriyle de parlamento da çoğunluğu ele geçirdiler. Bu seçim aynı zamanda “reformcu zaferin perçinlenmesi” anlamına geliyordu. Halk, 1997’de Hatemi’ye oy vermekle değişim ve reform istediğini ortaya koyarken, 18 Şubat’taki 6. Meclis seçimlerinde de reformcu milletvekillerine vermiş olduğu oylarla reformların daha da hızlanmasından yana olduğunu ortaya koyuyordu. Yazarların da haklı olarak belirttiği gibi,

“Bu seçimleri diğer meclis seçimlerinden ayıran özelliklerin başında, belki de ilk kez seçmenin rejimin tanınmış kişilerine ve gruplarına değil de, siyasî partilere ve onların sunduğu listelere oy vermiş olmasıydı” (s.230).

Evet, artık “İran siyasetinin yatağının başka yere kaydığı” görülüyordu. Bunun somut göstergesi 23 Mayıs seçimlerinde muhafazakâr kanadı temsil eden Natık Nuri’nin, 18 Şubat seçimlerinde ise üçüncü bir yol tasarlayan Rafsancani’nin yenilmesiydi. Meclisin % 80’inin yenilendiği 18 Şubat seçimleriyle halk muhafazakâr kanatla aynı frekansta olmadığını, otoriter İslâmlaştırmaya ve ahlâksal zorlamalara karşı çıktığını gösterdi. Reformcuların cumhurbaşkanlığı seçimlerinden parlamento seçimlerine kadar geçen sürede topluma kendi düşüncelerini iyi anlattığı ortaya çıktı. Zira, 18 Şubat seçimlerinde kırsal kesim seçmenleriyle Tahran ve Meşhed gibi önemli büyük kentlerin seçmenlerinin reformculardan yana oy kullanması bunun göstergesi sayılabilir. Bu da toplumun reformcular etrafında bütünleştiğinin ve “giderek homojenleştiğinin” bir göstergesidir.[11]

“MUHAFAZAKÂRLARIN DİRENİŞİ”

Hatemi önderliğindeki reformcuların cumhurbaşkanlığından sonra parlamento seçimlerini de kazanması ve artık İran siyasetinin yatağının başka bir yere kaydığının anlaşılması, muhafazakârların tepkilerini de arttırdı. Hatemi’nin yürütmenin başı sıfatıyla cumhurbaşkanı oluşunu pratikte iktidara ait tüm yetkileri ele geçirdiği anlamında algılamamalıyız. Daha önce de belirtildiği gibi İran’da hemen hemen tüm yürütme, yargı, askerî ve ekonomik güçler ya doğrudan ya da dolaylı anlamda Dinî liderin (Hamaney) kontrolü altındadır. Reformcularla muhafazakârlar arasındaki en önemli tartışma konularından biri Dinî Liderin statüsüyle ilgilidir:

“Muhafazakârlar, Veliyi Fakih’in, yani Dinî Liderin, mutlak ve sınırsız yetkilere sahip olduğunu, toplumun ve devletin her alanında son sözü söyleyeceğini, bu kişiyi din adamlarının (bugünkü durumda üye sayısı 86 olan Uzmanlar Meclisinin) seçebileceğini, liderin seçiminin halka bırakılamayacağını halkın liderlik için istenen niteliklerin kimde olduğunu bilemeyeceğini savunurken, reformcular Veliyi Fakih’in mutlak yetkileri olmadığını, yetkilerinin Anayasa’da belirtildiğini, her şeye karışmaması gerektiğini, hatta mümkün olması durumunda halk tarafından seçilmesi gerektiğini savunuyorlar” (s.149).

İran’da muhafazakâr kanadın önde gelenlerinden Uzmanlar Meclisi üyesi Ayetullah Muhammed Taki Mesbah Yezdi’nin farklı zamanlarda yaptığı konuşmalar muhafazakârların söylemlerini ve tepkisini ortaya koyması bakımından önemlidir:

“Halkın oyu, ancak Allah’ın hükmüne karşıt, onunla çelişkili olmadığı zaman geçerlik kazanır.... İslâm tehlikede olduğu zaman şiddete başvurmaktan başka yol yoktur ve bu koşullarda şiddet vaciptir. İslâm tehlikede olduğu zaman binlerce kişi de ölecek olsa, yeridir, ölmeleri gerekir.... Acaba biz camileri yakanlar ve kadınların çarşafını parçalayanlara karşı şefkat mi göstermeliyiz?... İslâm dinînin çeşitli versiyonları yoktur. Birden fazla İslâmî anlayış yoktur. Tek anlayış da Peygamber ve imamların anlayışıdır.” (s.141-145)[12]

Yezdi’nin görüşleri muhafazakâr söylemin hangi boyutta olduğunu gösterirken İran’ın önde gelenlerinden ‘sakıncalı Ayetullah’ Montazeri,

“2-3 kişinin oturup, ülke için karar vermesi şimdiki dünyada yürümez. Cumhuriyet, halkın hükümet etmesi (iktidarı) demektir.... Anayasamızda bir ‘Velayet-ı Fakih’ var. Ama bu ‘Veliyi Fakih her iş yapar’ anlamına gelmez” (s.150)

diyerek muhafazakâr söylemlere ve Velayet-i Fakih’in geniş yetkilerine tepkisini dile getiriyor. Muhafazakârlar, reformcuların sistemi revize etme yolundaki çabaları karşısında mevcut sistemi devam ettirmek için şiddet dahil her yolu deniyor. Bu durum, muhafazakârların teslimiyetçi bir politika izlemeyeceğinin bir göstergesi olduğu gibi Cumhurbaşkanı Hatemi’ye de meydan okuma anlamına gelmektedir. Muhafazakârlarla reformcular arasındaki çekişme gerek iç gerek dış politikada kendisini göstermektedir. İç politikada Hatemi yanlılarıyla muhafazakârlar arasındaki çatışma cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra daha da belirginleşti. Seçim çalışmaları sırasında Hatemi yanlılarına yönelik saldırılarda bulunan Ensar-i Hizbullah’ın lideri General Allah Kerim ve diğer önde gelenleri seçim sonrası görevinden alındılar. Bundan daha da önemlisi 16 yıl Devrim Muhafızları Komutanlığı yapan General Muhsin Rezai’nin, Hatemi’nin baskılarıyla Dinî Lider Hamaney tarafından görevinden alınmasıydı. Hatemi, cumhurbaşkanlığı seçildikten sonra istediklerini gerçekleştirebilmek için bürokraside kendi anlayışına uygun bir kadro oluşturmaya çalıştı. Nitekim Avrupa’da İran’ın uluslararası terörizme verdiği desteğin arkasındaki kişi olarak görülen İstihbarat Bakanı Ali Fallahan, Hamaney ve muhafazakârların tepkilerine rağmen görevinden alınarak yerine Kurbanali Duri Necefabadi getirildi. Muhafazakârlarla reformcular arasındaki mücadele sokağa da taştı. Bunun belkide ilk önemli örneği devrim sonrası dönemin ilk Başbakanı olan Mehdi Bazergan’ın Ocak 1998’deki ölüm yıldönümünde yapılan törenler sırasında yaşandı. Tahran sokaklarında anma törenlerini engellemek isteyenler, “Hamaney, Hamaney, hepimiz askeriniz” diye slogan atarken, Bazergan’ı anmak isteyenler de “Hatemi, Hatemi hepimiz askeriniz” diye karşılık veriyorlardı. Reformcularla muhafazakârlar arasındaki mücadele Hatemi’nin en önemli destekçisi olan Tahran Belediye Başkanı Gulam Hüseyin Kerbasçi’nin tutuklanmasıyla doruğa ulaştı. Muhafazakârlar bir bakıma seçimlerdeki “yenilginin mimarlarından intikam alma” yoluna gidiyorlardı. Kerbasçi, görevini kötüye kullanmak, rüşvet almak ve belediyenin paralarını kendi çıkarları için kullanmakla suçlandı. Bunun sonucunda Kerbasçi hakkında yolsuzluk davası açıldı. Mahkeme, böyle bir gelenek olmamasına rağmen, 1998’de yapılan duruşmaların televizyon ve radyodan yayımlanmasını kabul etti. Amaç,

“Yolsuzluğun ve ekonomik krizin pençesindeki ülkede geniş yığınlar[ın] Tahran belediye yetkililerinin ‘çaldığı’ paraların miktarını duyunca reformcu kanattan” (s.241)

soğumalarını sağlamaktı. Ancak muhafazakârların beklentisi gerçekleşmedi. Tek kuruş rüşvet aldığı kanıtlanamayan Kerbasçi “mazlum bir kahraman” olarak cezaevine girdi. Muhafazakârlarla reformcular arasında önemli bir mücadele de “Müslüman Sokrates” olarak anılan İçişleri Bakanı Abdullah Nuri’nin görevinden alınmasıyla yaşandı. Hatemi’nin en yakın adamlarından olan Abdullah Nuri’nin bakanlığı döneminde muhafazakâr kadroları görevden uzaklaştırması ve muhalif öğrencilere yumuşak davranması muhafazakârların tepkisine neden olmuştu. Abdullah Nuri’nin görevden alınmasına Hatemi’nin yanıtı gecikmedi ve Abdullah Nuri, cumhurbaşkanlığı yardımcılığına getirildi. 1998 Kasım ve Aralık aylarında ülkede bir dizi seri cinayet başladı. Bu durum,

“Derin iktidar odaklarının reform cephesi ile mücadelede çaresiz kalıp teröre başvurmalarının ilk örneği oldu. Bu cinayetlerin, ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyip doğacak kargaşa ortamında reformculara ve onları destekleyen halk kesimlerine gözdağı vermeye yönelik bir komplo olduğu sonradan” (s.240)

ortaya çıkacaktı.[13] Bu olaylarla birlikte muhafazakâr kanat, özellikle 18 Şubat seçim sonuçları açıklandıktan sonra, reformcu kanadı destekleyen gazete ve basın mensuplarına karşı baskıcı ve şiddete dayalı bir politika izlemeye başladı. Muhafazakârlar, basını susturmakla reformcuların etkinliğini kıracaklarını düşünüyorlardı. İstihbarat Bakanlığı basında çalışan devrim karşıtlarını araştırdıklarını ve onlara fırsat vermeyeceklerini bildiriyordu. Nitekim muhafazakârlar çoğunlukta oldukları 5. Mecliste çıkardıkları basın yasasıyla birçok gazete ve dergiyi kapatmayı başardılar. Reformcular, bir yandan buna tepki gösterirken diğer yandan muhafazakârların çıkardığı basın yasasını değiştirmeyi amaçlıyorlardı ki, Dinî Lider Hamaney’in “şeriat ve düzenin çıkarlarına aykırı gördüğünü” belirten mektubu Meclise geldi ve basın yasası değiştirilemedi. Gazetelerin kapatılmasına yönelik tepkiler sürerken 8 Temmuz 1999’da öğrenci olayları patlak verdi. Selam gazetesinin kapatılmasından sonra başlayan protestoların ardından öğrenci yurtları silahlı güçler tarafından basılmış ve birçok öğrenci öldürülmüştü. Hatemi hükümetine karşı “yarı darbe” olarak adlandırılan bu gelişmeler sonunda Tahran Güvenlik Güçleri Komutanı General Ferhad Nazari ve üst düzey polis şefleri görevlerinden alınarak mahkemeye verildiyse de mahkemelerden beraat kararı çıktı.[14] Hatemi’nin önderliğindeki reformistler dış politikada da önceki dönemden farklı bir politika izlemektedir. Hatemi’nin Tahran ile Batılı güçler arasındaki tansiyonu düşürme gayreti ve uygarlıklar arası diyalog söylemi muhafazakârlar tarafından, “emperyalist ve Batı, hatta Amerikan uşağı” olmakla suçlanmasına neden olmuştur.

TÜRKİYE’DE RADİKAL İSLAMCILIK VE İRAN

Oğuz ve Çakır, çalışmalarının son bölümünde “Türkiye’de Radikal İslâmcılık ve İran Bağlantısı”nı ele almaya çalışmışlar. Bu konu başlıbaşına ayrı bir araştırmayı gerektirdiğinden, yazarlar bu bölümü kısa tutarak ağırlıklı olarak UMUT operasyonu üzerinde durmuşlardır.

1979’da meydana gelen İran Devrimi, Türkiye’de büyük bir yankı uyandırdı. İran’da mollaların Şah’a karşı birlikte hareket ettikleri diğer grupları tasfiye ederek iktidarı ele geçirmesi, bir anda bütün dikkatlerin buraya çevrilmesine neden oldu. Türkiye’de dahil diğer İslâm ülkelerinde, İslâmî hareketlerin kitlelerden uzak ve iktidar perspektifinden yoksun mücadeleleri İran’daki İslâmî devrimin başarısıyla terk edilmeye başlandı. Bu durum, 19. yüzyılın sonlarında teorize edilen İslâmî devlet kavramının bir anlamda İran Devrimi’yle hayata geçmesi anlamına geliyordu. İran’da İslâmî grupların yönetimi ele geçirmesi, özellikle İslâmcılar için İslâm devriminin olabilirliğini gündeme getirdi.

İran’da yaşananlar Türk basını ve kamuoyunda farklı değerlendirmelere yol açtı. Özellikle Türk basınının devrim sürecine ait gelişmelerde büyük bir kafa karışıklığı yaşadığı söylenebilir. Zira Cumhuriyet ve Aydınlık gibi gazeteler monarşiye ve onun destekçisi olarak gördükleri ABD’ye karşı yürütülen hareketi olumlu bulurken, İslâmcı basında muhalefet farklı yorumlanıyordu. Milli Gazete, Şah’a karşı yürütülen gelişmeleri İslâmî grupların bir mücadelesi ve başarısı olarak görüp alkışlarken, Nurcuların önde gelen grubunun yayın organı olan Yeni Asya, monarşi karşıtı muhalefet içerisinde sadece İslâmî grupların olmadığını Tudeh ve Halkın Mücahidleri gibi sol fraksiyonların olduğunu ileri sürerek, İran’da Marksist bir yapının kurulacağını belirtiyordu.

İran’da devrimin gerçekleşmesiyle birlikte Türkiye’den birçok genç İran’a giderek buradaki coşkuyu yaşamaya çalıştığı gibi, İran’ın önde gelen düşünürlerinin kitapları da, başta Ali Şeriati ve Humeyni olmak üzere, Türkçe’ye çevrildi. Zaten bu tarihlerden sonra İslâmî yayınlarda büyük bir patlama yaşandı.

İran’da yaşananlar Türkiye’de benzer rejim kurmak isteyenleri çok fazla umutlandırmışken 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi yaşandı. Askeri darbe İslâmî kesimlerde her şeyin bittiği şeklinde yorumlandı. Ancak, sol ve ülkücü hareketler büyük bir baskıyla tasfiye edilirken, İslâmcı camia bu süreci en az kayıpla geçiştirdi. İslâmcılar çok geçmeden durumun o kadar kötü olmadığını, darbeyi yapanların neredeyse kendilerinin yapmak istediklerini yapar hale geldiklerini görmüşlerdi. Zaten sol ve ülkücü grupların ağır şekilde cezalandırılmasıyla oluşan ideolojik boşluk İslâm tarafından doldurulmaya çalışıldı. Yazarların da dile getirdiği gibi bu dönemde Başbakan olan Turgut Özal, İslâmcı grupların büyük bir kısmını sisteme entegre etmeyi başardı. Devrim sonrası Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler daha çok ekonomik boyutta gelişti. Bu bir bağlamda Özal’ın ekonomik bağlantıların zamanla politik sorunları çözeceğine olan inancından kaynaklanıyordu. Ancak İran-Irak Savaşı’nın bitmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Körfez Savaşı’nın çıkmasıyla Türkiye ile İran arasındaki ticari ilişkilerde belli bir düşüş gözlenmeye başlandı. ’80’ler boyunca yönünü İran’a ve Lübnan’a çevren radikal İslâmcı çevrelerin ciddi boyutta bir eylemi de olmamışken, 90’ların başında Türkiye’de bir dizi siyasî cinayetler gündeme geldi. İlginç olan ise 1990’daki bu cinayetlerin Türkiye ile İran arasındaki ekonomik ilişkilerin düşüşe geçtiği döneme denk gelmesiydi. Bütün bu cinayetleri İran bağlantılı İslâmcı grupların işlediği iddia edildi. Bu iddialar, Türkiye’de devletin üst kademelerinde bulunan görevliler tarafından da dile getirildi. Bu iddiaları doğrulayan etken ise suikastlarla ilgili olduğu ileri sürülen kişilerin verdiği ifadelerdi. Nitekim, Çetin Emeç suikastıyla ilgili yakalanan İslâmi Hareket adlı grubun lideri İrfan Çağrıcı, ifadelerinde bu cinayetlerin büyük bir kısmının İranlı diplomatların emriyle gerçekleştirildiğini söyledi. Suikastların İran bağlantılı olduğunu ileri sürenlerden bazıları, bunun İran’ın devrim ihracı politikasıyla ilgili olduğuna dikkat çekti. Bütün bu siyasî cinayetlerin arkasında İslâmcı grupların olması ya da olduğunun ileri sürülmesi, Oğuz ve Çakır’ın da belirttiği gibi, İran Devrimi ve siyasal İslâm üzerine araştırma yapan Fransız araştırmacı Olivier Roy’u doğrulamaktadır. Roy, bu konuda şunları söylemektedir:

“80’ler boyunca siyasal İslâmcılığın ‘yeni-fundamentalizme’ kaydığı gözlendi. O güne kadar İslâm devrimi için çalışan militanlar, artık aşağıdan yukarıya bir yeniden İslâmileştirme sürecinin içine giriyorlar; bireylerin İslâmi amele geri dönmesini savunuyorlar ve şeriat lehindeki kampanyalarında geleneksel fundamentalist mollalarla buluşuyorlar. İslâmcı hareketin bütünü yavaş yavaş strateji değiştirmekte ve böylece Hasan El Benna gibi üstadlarda her zaman var olan püriten ve biçimci esine geri dönmektedir. İslâmcılık, İslâm ile siyasal modernlik arasında bir andı, kırılgan bir sentezdi, sonuçta kök salmadı”[15]

Yazarların da belirttiği gibi, ’90’larda başta ekonomik nedenlerden dolayı radikal İslâmcılık başarısızlığa uğradı. Ancak, “kuşkusuz yok olmadı. Bugün mevcut sistemin karşısında böyle bir tehdit yoksa, bu sistemin başarısından ziyade radikal olmayan İslâmî kesimlerin becerikliliğinden kaynaklanıyor. Dönem dönem radikal çıkışlar yapsalar da, tarikat ve cemaatler, devlet aygıtının devrim yada darbe yoluyla ele geçirilebileceğine inanmıyorlar”dır. (s.269) Buna rağmen yine bu yıllarda “artık İslam devriminden umudunu kesmiş bu arada kayıtsız şartsız İran’a bağımlı hale gelmiş bazı İslâmcıların, taşeron terörist olma dayatmasına karşı koyamadıkları” (s.271) 2000 yılı başında radikal İslâmcı örgütlere karşı yapılan operasyonlarla ortaya çıktı. 90’larda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşanan “düşük yoğunluklu savaş” ve “devlet içindeki gizli iktidar odakları”yla bir şekilde bağlantılı olan bu gruplara yönelik yapılan operasyonlarla (Hizbullah ve UMUT) bir kez daha İran’ın adı gündeme geldiyse de, özellikle UMUT operasyonuyla ilgili tutuklananların verdiği çelişkili ifadeler kafa karıştırmaktan öteye gitmedi. Oğuz ve Çakır’ın da belirttiği gibi,

“Türkiye’deki siyasî cinayetlerin arkasında da siyasî görünümleri ne olursa olsun bir takım operasyon birimlerinin bulunduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla bütün bu olayları temelde birer ‘irticai faaliyet’ yani toplumsal bir sorun olarak değil, birer ‘casusluk faaliyeti’, bir güvenlik sorunu olarak görmek gerekiyor; tabii bütün bunları arka planındaki siyasî, toplumsal ve ekonomik bağlamı gözardı etmeden” (s.270).

SONUÇ

Muhammed Hatemi’nin 23 Mayıs 1997’de cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle birlikte İran’da büyük bir dönüşümün yaşandığı görülmektedir. Hatemi ile başlayan “üçüncü cumhuriyet”in[16] ideolojik devletten demokratikleşmeye geçmek istediği açık, ancak bu dönüşümün demokrasiye doğru evrilebilmesinin, ülkenin iç dinamikleri gözönünde bulundurularak, kolay olmayacağı da görülmektedir. Burada önemli olan reform hareketi içerisinde yer alan kişilerin, Said Haccariyan gibi, hedeflerinin açık bir şekilde demokrasi olduğunu belirtmeleridir. Bu durum, İran’ın geçirmiş olduğu dönüşümü göstermesi açısından önemlidir. Çünkü devrimin lideri Humeyni,

“Milletimizin istediği İslâmî Cumhuriyet’tir. Yalnızca ‘cumhuri’ yönetim; yoksa demokratik cumhuriyet değil, sadece İslâmî Cumhuriyet! Aziz şehitlerimizin kanını heder etmeyiniz, ‘demokratik’ terimini kullanmayız”[17]

diyerek Batılı rejim ve kavramlara olan tepkisini dile getirmiştir. Hatemi önderliğindeki reformcuların “özgürlük, güvenlik ve demokrasi”den söz etmesi önemli bir adım, ancak bunların gerçekleştirilmesi, kısa vadede, oldukça zor görünmektedir. Çünkü, ellerindeki iktidar tekellerinden vazgeçmek istemeyen “derin devlet yanlıları” her fırsatta Hatemi ve çoğulcu reformlara karşı duydukları tepkiyi dile getiriyorlar. Muhafazakârların amacı Hatemi’nin verdiği daha geniş özgürlükler sözünü geçersiz kılarak popülaritesini yok etmektir. Bunun için şiddet dahil her yolu deniyorlar. Bütün bunlara rağmen, Hatemi önderliğindeki reformcular bugüne kadar, itidal tavsiye ederek bu saldırıları başarıyla engellediler. Bunun yanında Hatemi’nin bu tutumuna tepki gösteren ve zamanla umutları azalan reformcular da yok değil. Ancak İran’ın önde gelen düşünürlerinden Abdülkerim Suruş

“Başından beri kendisine güveniyorum ve hayal kırıklığına uğramış değilim. İnanıyorum ki çok şeydeğiştirilebilecek. Her şey bir yana rakiplerinden çok çok iyi olduğu kesin” (s.125)

diyerek umutlarını koruduğunu dile getirmektedir. Kısaca “demokrasinin İslâmi havzada test edildiği” bugünkü İran’da yaşanan süreç, Türkiye’de sıkça vurgulandığı gibi, dinin siyasal ve sosyal alanda etkisini ortadan kaldırmak değildir. İdeolojik devletten vazgeçilmek istendiğinin ve demokrasinin temelde muhafazakâr bir İslâm anlayışıyla yürüyebileceğinin, ancak ideolojik bir İslâm anlayışıyla yürümeyeceğinin bir göstergesidir. Muhammed Hatemi, “Ayetullah Gorbaçov mu, yoksa “Ayetullah Dubçek” mi bunu zaman gösterecektir. Ancak 2001 Mayıs ayında yapılacak seçimler, İran’da politik havanın iyice ısınacağının bir göstergesidir.

[1] İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, s.21 (çev. Abdullah Ünlü), Evrensel Yay. İstanbul,1996.

[2] İsmail Safa Üstün, Humeyni’den Hamaney’e İran İslam Cumhuriyeti Yönetim Biçimi, s.27, Birleşik Yay. İstanbul,1999.

[3] Bu arada 1989’da Anayasa’da bazı değişiklikler yapıldığını belirtmek gerekir. Bu değişikliklerden biri Başbakanlık makamının kaldırılmasıdır. Yapılan değişikliklerle Veliyi Fakih’in yetki ve otoritesi iyice arttırılmıştır. Veliyi Fakih’in aynı zamanda merce-i taklid (Şia mezhebine bağlı bir kişinin müçtehidi taklid etmek suretiyle hayatını düzenlediği müessese) olma zorunluluğunun bulunmadığını bildiren ve Rehber’in fetva verecek derecede bilgi sahibi olmasını yeterli bulan bu düzenlemelerde yasama, yürütme ve yargı arasında meydana gelebilecek tıkanıklığı ortadan kaldırmak ve çözümlemek de Veliyi Fakih’in görevleri arasına getiriliyordu (Üstün, 41). Bu düzenlemelerin İran’da birçok tartışmaya yol açtığını belirtelim. Bu durum, ileride de belirtileceği gibi, muhafazakârlarla reformcuları karşı karşıya getirecektir.

[4] Nitekim Konsey, 1997’de Cumhurbaşkanlığına aday olmak isteyen 234 kişiden sadece dördünün adaylığını uygun gördü. Konseyin uygun gördüğü dört kişiden biri olan Muhammed Hatem’i de Cumhurbaşkanlığı’nı kazandı.

[5] Ali Aşgar Cevadi, “İran Rejimi ve Değişme Eğilimleri Üstüne”, s.54, (Çev.Tanıl Bora), Birikim, Sayı 96 (Nisan1997).

[6] Olıvıer Roy, Siyasal İslamın İflası, s.229, (Çev.Cüneyt Akalın), Metis Yay. İstanbul,1994.

[7] Bu cemiyetler içerisinde de çeşitli konularda görüş ayrılıklarının yaşandığını belirtmek gerekir. Zira gündemde olan bir konu üzerinde cemiyet içerisinde sertlik yanlıları, muhafazâkarlar ve pragmatistler gibi çeşitli alt gruplar çıkabiliyor. Öyle ki ekonomide ılımlı bir politika izlenmesi gerektiğini belirten grup dış politikada tamamen radikal bir politikadan yana olabiliyor. Oğuz ve Çakır’ında belirttiği gibi bu oluşumlar “97 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce daha çok mesleki-siyasî temelde örgütlenirken, bu tarihten sonra, Hatemi hükümetinin ‘siyasî gelişme’ sloganı çerçevesinde siyasî parti niteliği almaya başladılar” (s.182).

[8] Bugün İran’da değişimden yana olan gençlik kesimi bir şekilde Humeyni’nin verdiği “sandık hakkı” ile değişim talep ediyor. Zira Humeyni, İran yönetim biçiminin “İslami Cumhuriyet” olması için 30 Mart 1970’de yapılacak oylamadan önce halkın katılımını ve İslam Cumhuriyeti’nin meşrûiyetini arttırmak için seçmen yaşını 16’ya indirmişti.

[9] Muhafazakârların seçimde başarılı olamamasının en önemli nedeni toplumun değişimden yana tavır almasıydı. Ancak muhafazakârların adayı Natık Nuri’nin, Meclis başkanı sıfatıyla hemen her gün televizyona çıkıp –bir şekilde- propaganda yapması toplumda ters tepki yarattı ve Hatemi’ye olan ilgiyi arttırdı. Ayrıca seçime katılan diğer iki adaydan Muhammed Reyşehri (İstihbarat Eski Bakanı) ve Muhammed Zavari (Yargı Erki Eski Başkan Yardımcısı) muhafazâkar tutum sergilediklerinden Natık Nuri’nin oylarında bölünme yaşandı ve bu durum Hatemi’yi avantajlı konuma getirdi. Hatemi’nin başarılı olmasında da genç ulemanın, yani devrim sonrası kuşaktan dinî öğrencilerin etkili olduğunu belirtelim. Nitekim önemli bir dinî merkez olan Kum kentinde Natık Nuri % 32, Hatemi % 58 oy almıştı.

[10] Khosrokhavar, Roy, İran: Bir Devrimin Tükenişi, s.33, (çev. İsmail Yerguz), Metis Yay. İstanbul, 2000.

[11] 18 Şubat Meclis seçimleri İran’da basının ne kadar etkili olduğunu gösterdi. Öyle ki, reformcu basının toplum üzerindeki etkinliğini gören muhafazakâr milletvekili adayları bile seçim kampanyalarını reformcu basına ait gazetelere yapmayı uygun gördüler. Büyük kentlerde halkın haber almasında reformcu basın etkili olurken, gazetelerin yeterince ulaşamadığı küçük yerleşim birimlerinde uluslararası radyoların Farsça programlarını dinleyen halk, reformcuların çalışmalarından haberdar oluyordu. Bunun sonucunda da 18 Şubat’ta muhafazakârların umut bağladığı kırsal kesimlerde bile reformcular daha fazla oy aldılar.

[12] Yezdi, 17 Eylül 1999’da İslâm’ın birden fazla anlayışı olmadığını söylerken, bu sözlere reformcu kanadın en önde gelenlerinden, Cumhurbaşkanı Hatemi’den, 22 Mayıs 2000 tarihinde adeta yanıt geliyor: “İslâm tektir demeyin. Evet İslâm tektir, ancak İslâm hakkındaki anlayışlar ve bakışlar acaba tek midir? Acaba İmam’ın yönetimine karşı olan ve onu İslâm ve İslâmî değerlere aykırı görenler yok muydu” (s.165).

[13] Hatemi, bu suikastları çözmek için siyasî danışmanı Said Haccariyan başkanlığında bir komisyon oluşturdu. Haccariyan bu suikastların Said İmamı adlı İstihbarat Bakan Yardımcısının önderliğinde yapıldığını ortaya çıkardı. Said İmami’nin cezaevinde bir süre sonra ölü bulunması kafalarda soru işareti oluşturdu. Bu olaydan sonra Said Haccariyan bir suikast girişimiyle ortadan kaldırılmak istendi.

[14] Halbuki aynı olaylardan yargılanan öğrencilere 15’er yıl hapis cezası verildi. Bu da reformcuların yargı gücünü ele geçiremediklerinin bir göstergesidir. Yargı sistemi Anayasa’ya göre Dinî Lider’in kontrolünde olduğu için reformcular bunu değiştirmeyi amaçlıyorlar. Zira, Dinî Özel Mahkemeler ve Basın Mahkemeleri yargı gücü dışında ve Dinî Liderin denetimindedir.

[15] Roy, a.g.e., s.107.

[16] Kenan Çamurcu, I. Cumhuriyet’in 1979 Devrimi ile başlayıp Rafsancani’nin Cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle sona erdiğini, II. Cumhuriyet’in Rafsancani ile başlayıp 23 Mayıs 1997 seçimleriyle bittiğini; III. Cumhuriyet’in ise, Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle başladığını söylemektedir. Çamurcu, I. Cumhuriyet’te devrim ve savaştan kaynaklanan hamaset ortamının diğer alanlara egemen olduğunu ve I. Cumhuriyet’in ideolojik düşünce üzerine yükseldiğini belirtirken, II. Cumhuriyet’te ‘ülkü cumhuriyeti’ ya da ‘semavi cumhuriyet’ yerine, ekonomik kalkınmanın hedef alındığını; III. Cumhuriyet’in ise demokratik bir “Ümmül Kura’ya aday olduğunu belirtmektedir. Kenan Çamurcu, Firuze Köprüde Üçüncü Cumhuriyet, Şehir Yay., İstanbul, 2000.

[17] Ayetullah Humeyni, İslam Fıkhında Devlet, s.218, Objektif Yay., İstanbul, 1991.