Anasayfa > Birikim Arşiv > 148 - Ağustos 2001 > Hesaplaşma Sürüyor

Hesaplaşma Sürüyor

Mete Çubukçu | (Sayı : 148 - Ağustos 2001)

Onyıllardır enflasyon-geçim-yoksullaşma meseleleri açıldığında, -ki yakın zamana kadar bu konulara girmek de pek mümkün olamıyordu-, derhal sökün eden kıyametvâri bir mittir: “Allah korusun, sosyal patlama olur.”

Zincirleme iktisadî kriz, mutlak ve göreli yoksulluğun gitgide büyümesi, dışlanmış, sınıfaltı kitlelerin çoğalması ve daha fazla göze görünür hale gelmesi, en azından, bu mitin kullanımında bir patlama yarattı. “Türkiye”, şu aralar kendini en çok Sodom-ve-Gomore olarak, utandırıcı zenginlik ve utandırıcı yoksulluk manzaralarıyla seyrediyor. Sosyal patlamadan konuşmak da bu seyre bakışın eşlikçisi.

Salt yoksulluk ve yoksunluk, sosyal patlama mitolojisinin ehemmiyet kesbetmesi için yeterli değildi. Gerçi 12 Eylül sonrasında bile ücretler ve emekçi hakları bastırılırken abartmamak gereğine dikkat çekme bâbında Sakıp Sabancı “aç it fırın yıkar” vecizesine başvurmuştu mesela. Ama şimdi dahası var: Yoksulluk ve yoksunluk şiddetleniyor, tahrik edici eşitsizlik uçurumları açılıyor, gerçekten “çıplak şiddet” olarak düşünülmeyi gerektiren bir insanî tahribat yaratıyor. Zaten klientalist şebekelerin rehini olan sosyal devlet, olduğu kadarıyla da aşınıyor hem; hem de geleneksel aile-hemşehrilik vd. dayanışma ilişkilerinin soluğu tükeniyor. Telâfi ve “idare etme” mekanizmalarından da yoksun, çaresiz, tutunumsuz kalmış nüfus kesiti, -“çokluk” hevesiyle sol söylemde üstünde düşünülmeden kullanılan sözcüklerle-, bir “kütleler”, bir “yığınlar” halini almış durumda. Şekilsiz, hakkında pek az şey bilinen, yokmuş gibi davranılan, ama bir karesi göründüğünde ya da içinde bulunuyor olması gerektiği akledilebilecek sefalet akla veya vicdana takılan, tekinsiz bir yığın... Tıpkı sıkışmış çöp dağları gibi, patlamasından korkulan... *

“Sosyal patlama”nın ihtimaliyâtını ve şekli-şemâline ilişkin tahmin ve tasavvurları bir kenara bırakalım, bizzat bu mit ve onun kullanımları üzerinde biraz duralım. Çünkü “sosyal patlama” imgesinin ve bu imgeyle oynamanın, -muhakkak, eşitsizlikle ve yoksullukla ilgili öznel samimî endişe payları saklı kalmak kaydıyla-, bir ideolojik işlevi var.

Birincisi, “sosyal patlama” miti, devletlû ve sağ ideolojinin toplumsal olayları doğa durumu içinde tasavvur etme yatkınlığına uygun olarak, karşı karşıya olduğumuz toplumsal olguyu bir doğal âfet olarak kodluyor. “Sosyal patlama” denince imgelenen olayları, eylemleri (toplu şiddet ve saldırganlık, yağma, anlık ve “serseri” ayaklanmalar...vb.) anlamanın, müdahale etmenin, ilişki kurmanın zor olduğu, bunların gerçekten bir sel-seylap ânını andırabileceği açıktır. Fakat burada önemli olan, bu karakterin, bu muhtemel ânın odağa alınması ve olayın sebeplerinden, ilişkili olduğu başka olaylardan yalıtılarak bir âfet/kriz meselesine indirgenmesi. “Sosyal patlama”yı muhtemel kılan sebeplerin uyandırmadığı heyecanı ve “önlem” şevkini, “patlayıcı”nın kuvveden fiilen çıkması ihtimali uyandırıyor. “Sosyal patlama”, Millî Güvenlik Kurulu’nun gündem konusu olduğu zaman ‘huzura alınmış’ sayılıyor, resmen önemsenmiş oluyor. Milli Güvenlik Kurulu’nun “sosyal patlama” karşısındaki tutumu ise, bir âfet ve kriz merkezi tutumudur; yoksulluğu, eşitsizliği, adaletsizliği vb. esasen bir asayiş meselesi olarak kodlayacaktır. “Yetkili ağızlar”, görgüsüz zenginlik, sarfiyat ve sefahat görüntüleriyle oynayan TV sosyete-magazin programlarına “PKK’dan daha tehlikeli” demiyorlar mı? Devletin özünü asayiş sağlamak olarak gören bir refleks ve devlet otoritesini çiğnetmemeye verilen varoluşsal önemle “sosyal patlamaya” karşı teyakkuza girmek, her türlü protesto ve politik gösteri karşısında emniyet kuvvetlerinin daha da sertleşmesini getirecektir. Tabiî ki, “muhalif bile” olmayan “sosyal sapma” davranışları karşısında da...

“Sosyal patlama” heyûlası, hiç de “patlama” niteliği taşımayan halihazır örgütlü/’düzgün’ toplumsal muhalefet hareketlerinin hayatını zorlaştırmak üzere kol gez(diril)mektedir.

Türkiye toplumu, son yirmi yılda bütün toplumlar gibi, sosyal, iktisadî, politik süreçlerle, kamusal zeminlerin erozyonuyla, atomize oldu, lumpenleşti. Bu durumun, toplumu (daha dikkatli bir ifadeyle: toplumsallık oluşturan ilişki ağlarını) -karşıtlıklar, çatışmalar dahil- ilişkisellik içinde, müştereklik duygusuyla hareket etme yeteneğinden, kendini ve ilişkilerini bir toplumsal bütün içinde tasarlama itiyâdından, yani toplum olma halinden uzaklaştırdığı ortada. Kuşkusuz, sosyalliğini yitirmiş bir -o yabancılaştırıcı, soğuk tıp terimiyle söyleyelim- popülasyon, tekinsizdir; ondan eylem yapması, tepki göstermesi, isyan etmesi, direniş göstermesi, talepte bulunması vs. değil, irrasyonel hallere girmesi, “patlaması” beklenir. Zaten “sosyal patlama”sından korkulan popülasyon, ancak gıyabında konuşulan bir ‘varlık’/’mahlûk’tur. İlişki kurulamayacak kadar uzak bir yerlerdedir, adresi belirsizdir, temsil olunamaz, muhatap alınamaz... Toplumu -ya da yine ihtiyatla: toplumsallıkları- bu halde düşünüyor olmanın kendisi, o “sosyal patlama” fantazmasının içerebileceklerinden daha korkunç değil mi? Halkı bir magma tabakası gibi tahayyül etmek, ondan bir toplum olma, bir toplumsal inisyatif gösterme iradesini artık beklememeye, giderek artık hiç kimseden toplumsal endişe beklememeye, alıştırmıyor mu zihinleri?

“Sosyal patlama” miti, eşitlikçi-adaletçi bir toplumsal muhalefete olan talebin “sosyal patlama” heyûlasıyla mitleştirilmesi, toplumsal temasa, ‘tanışmaya’ açık olmaktan, toplumsallık endişesinden, yeteneğinden istifaya davettir.

Peki, eski usûl “kriz derinleşsin, çelişkiler keskinleşsin” şablonuyla “sosyal patlama” ürküsünü bir sosyal devrim beklentisine tahvil edenlerin toplum tasavvurları çok mu farklı? Onlar da itilmiş-kakılmış, dışlanmış insan topluluklarını “kütle”, “yığın” olarak, bir tür tabiat kuvveti olarak görmüyorlar mı? İnsanlara öz-değer ve inisyatif kazandırıp kazandırmayacağından, hınç boşalımından öte bir umuda yönelip yönelmeyeceğinden ve hıncın kimin/neyin üstüne boşalacağından bağımsız olarak, özgürleşme otomatiğini işletecek bir aydınlanma ânı gibi özlenen bir “sosyal patlama” fantazması değil mi, onların da tahayyülündeki? Enis Öksüz’ün savaştan beklediği arınmayı, “sosyal patlama”dan beklemek...

Mistik bir “sosyal patlama” heyûlasına kapılmaksızın, gerçekten marjinalize edilmiş, sessizleştirilmiş, çaresizleştirilmiş insanların durumlarına tepki göstermesini, ses çıkarmasını, politize olmasını isteyenlerin, “Türkiye toplumunda tepki gösterme geleneğinin yokluğundan” yakınmaları da gelenekseldir. Burada da sorulacak sorular var... Birikim’in geçen sayısındaki hem ‘susturucu’ hem öğretici yazısında Cüneyt Akman, Celâli isyanlarına kadar uzanarak, köylülük hakkındaki bu önyargının hiç de isabetli olmadığını söylüyordu örneğin. Böyle mi? Bu memleketin en alttakilerinin unutulan/unutturulan ve gömüldüğü yerden çıkartılabilecek, canlandırılabilecek bir direnme/muhalefet geleneği var mı? Yoksa çalıyı dolanma pratikleri, “vaziyeti idare etme” yordamları, aşağıdakilerin marûz kaldığı basıncın havasını almakta mıdır? Devamla: Çalıyı dolanma, “idare etme” imkânları tükeniyor mu; tam da bunun tükenmesinden ötürü bir “patlama” beklenebilir mi? Başka açıdan bir soru: Anonim bir örgütsel ilişkiye de cemaat ilişkisine de uzak, ezilen, horlanan, kendiyle ilgili bir değerlilik duygusuna sahip olamayan, her bakımdan güçsüzleştirilmiş, imkânsızlaştırılmış insanların “sosyal patlamaya” dahi mecâli olur mu? Temel soru: Ezilen-horlanan-dışlanan-yok sayılan insan topluluklarını güçlendirmenin, gıyaplarında “sosyal patlama”larından konuşmaktan başka yolları ne olacaktır, bunu kim düşünüyor?

Tabii bir de beriki Türkiye var... “Sosyal patlama”nın lâf olsun diye bile olsa konuşulmasından tedirgin olan, vampire haç çıkartır gibi Laila’sına, Pacha’sına sarılan... Zelil bir sınıf ırkçılığıyla “fakirlik edebiyatı”na saldıran... Laila kentinde açlıktan kırılan, mahallesinden/evinden bir yere gidecek parası olmayan insanların varlığını usûlen bile olsa düşünmeksizin, fakrü zaruretten bahis açıldığında “moral ve güven” bulmak için gülüp eğlenme tavsiye eden... Onlara ancak “Tanrının diliyle” lânet edilir: “... ve bize azap edenler bizden meserret [sevinç, eğlence] talep ettiler...” *

(*) Yoksulluğun ve yoksunluğun yeni biçimleri ve yoksulluğu görme tarzları için, Toplum ve Bilim’in bu konuya odaklanan 89. (Yaz 2001) sayısına bakabilirsiniz.

(*) Ahdi Atik, Mezamir, 137-3. Türkçesi Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore’sinden.1991’de eski Yugoslavya’nın batısında yakılan ateş 10 yıl sonra doğu sınırına, şimdilik varabileceği son noktaya, Makedonya’ya vardı. Resmî adıyla Eski Yugoslavya’nın Makedonya Cumhuriyeti, bu ismini de değiştirmek zorunda kalıp kalmayacağını önümüzdeki aylar gösterecek.

Makedonya’daki “düşük yoğunluklu savaş”ın yanı sıra Balkanlar’ı bir kez daha dünya gündeminin ilk sırasına taşıyan asıl gelişme Yugoslavya’nın eski lideri ve son 10 yılda bölgede yaşananların en büyük sorumlusu olarak gösterilen Slobodan Miloseviç’in Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne götürülmesiydi. Bu iki gelişme Balkanların hâlâ durulmadığını ve hattâ daha karmaşık bir sürece gireceğini, bölgede etnik çözülmenin tamamlanmadığını gösteriyor.

Balkan uzmanlarından Misha Glenny’e göre Balkanlar’ı anlamak için üç noktaya dikkat etmek gerekiyor: Balkanlar’da yaşananlar her şeyden önce demokratikleşme sorunudur, çünkü azınlık hakları ile doğrudan ilgilidir. İkincisi, sorunlar, oluşumlarında sorumlulukları göz ardı edilemeyecek ‘büyük güçler’in etkin ve adil müdahaleleri olmaksızın çözülemez. Üçüncüsü ise sorunlar o kadar içiçe geçmiştir ki, tek tek çözüm girişimleri hüsranla sonuçlanmaya mahkûmdur.

Bu üç saptamadan yola çıkacak olursak bölgede ve Makedonya’da yaşananları daha iyi anlayabiliriz.

1991’de Slovenya’dan başlayarak, Hırvatistan ve Bosna’yı kaybeden Yugoslav lider -Bosna’da bu telaşla 200 bin kişinin hayatına mal olacak bir savaşa neden oldu- kendi ülkesinde katliam gerçekleştirmişti. Ve sıra Kosova’da uzun süre ertelenen hesaplaşmaya geldi. Kosova’da Arnavutlar, Türkler, Goralılar ve diğer azınlıklara karşı girişilen katliam-sürgün sonucu NATO bu bölgeye müdahale etmiş, sonradan ortaya çıkan belgelere göre harekat fiyasko ile sonuçlanmasına rağmen Sırplar Kosova’dan çekilmek zorunda kalmışlardı. Ama etnik hesaplaşma tamamlanmamıştı. Çünkü Arnavutluktan başlayarak, Kosova, Makedonya ve hattâ Yunanistan’ın bir kısım da dahil olmak üzere bir Arnavut coğrafyası ortaya çıkmıştı.

Kosova savaşı sırasında Miloseviç’in başını çektiği Sırp milliyetçiliği kadar, “büyük Arnavutluk hayali” taşıyan Arnavut milliyetçiğinin de ileride tehlikeli olabileceğini yazmıştık. NATO’nun Kosova’ya müdahalesi sonrası Arnavutlar da ezilen ulus milliyetçiğini tipik örneklerini hayata geçirmiş, Kosova’yı “Arnavutlaştırmaya” başlamıştı. Örneğin Arnavutça dışındaki diller gayriresmî sayılmış, yasaklanmış, başta Türk okulları olmak üzere azınlıklar üzerinde baskılar artmış, Boşnaklar da konuştukları dil nedeniyle silâhlı saldırılara uğramışlar, tarih yeniden yazılmaya çalışılmıştı. Açıkça telaffuz edilmese de Arnavutluk’tan başlayarak Kosova’yı da içine alan ve Makedonya Arnavutları’na kadar uzanan bir tarihî özlem dile getirilmeye başlandı ki -Makedon Arnavutları’nın yasal olarak karşılaştıkları tüm eşitsizlikler ve haksızlıklar yanında- Makedonya’daki etnik savaşı ateşleyen nedenler arasında Büyük Arnavutluk hayalini taşıyan milliyetçilerin de rolü büyüktü.

Makedonya sorununun ilk işaretleri Yugoslavya’nın dağılmasının ardından, yeni cumhuriyetin kuruluşunda verilmişti. Ülkedeki çok karmaşık etnik yapıya rağmen Yugoslavya’dan barışçıl bir şekilde ayrılma başarısını gösteren Makedonya benzerleri ile karşılaştırıldığında azınlıklara çeşitli kültürel haklar sağlamış durumda. Ama ayrımcılık da yok değil. Makedonya Anayasası ülkenin %33’ünü oluşturan Arnavutları görmemezlikten geliyor; Arnavut azınlık, Makedonya’nın kurucu unsurları arasında sayılmıyor. Ülkedeki farklı dinî yapılara rağmen sadece Ortodoksluğa ve Ortodoks Kilisesi’ne vurgu yapılıyor, yani anayasa “Makedonyalılar için değil, Makedonlar” için hazırlanmış.

Kamusal alanda ise Arnavutlar hiçbir zaman nüfuslarına oranla eşit bir şekilde temsil edilemiyor. Memurların ancak %10’u Arnavut, poliste bu oran daha az, ordunun üst kademelerinde ise Arnavut kökenli komutan yok. Ancak, kendi dillerinde televizyon, radyo istasyonlarına sahipler. Okullarda Arnavut dilinde eğitime olanak tanınıyor.

Yani Glenny’in söylediği gibi sorunu bir bütün olarak görmeyen ve alttan alta yanan ateşi fark etmek istemeyen Makedonlar, Yugoslavya’dan barışçıl bir çözülüş sonrası sanki sorunu bir daha alevlenmeyecekmiş gibi yok saymış, köklü çözümler yerine ertelemeyi tercih etmişlerdi.

Kosova’da Sırplar’dan “özgürleşen” Arnavutlar ise Batı’nın kendilerine vaad ettiği bağımsızlığı hâlâ yerine getirmemiş olmasının hayal kırıklığını yaşıyor. Kosova’da Arnavutların yarım kalan başarısı, “İşkodra gölünden Üsküp’e büyük Arnavutluk” hayalini gerçekleştirmenin ne kadar güç olduğunu ortaya koysa bile, Makedonya Arnavut milliyetçileri için yeni bir atlama taşı olarak görülüyor. Özellikle Kosova’da NATO ve Batı’dan aldıkları destek ile biraz da “cesaretlenen” Ulusal Kurtuluş Ordusu (UÇK) önce Kosova-Sırbistan sınırını oluşturan Preşevo Vadisi’nde boy gösterip, yasaklanmasına rağmen varlığını hissettirmesinin ardından Makedonya’ya sızmaya başladı. Kosova’da mücadele veren Kosova Kurtuluş Ordusu UÇK, Makedonya’da Ulusal Kurtuluş Ordusu olarak ortaya çıktı. Uzun süre denetimden uzak kalan Kosova-Makedonya sınırını, coğrafi koşullara alışkın olmanın verdiği tecrübe ile çok kolay aşan gerillalar şu anda ülkenin hemen her yerine yayılmış durumda. Özellikle kent merkezlerinin uzağında, dağlık bölgelerdeki tüm köyler Arnavut militanların denetimi altında. Eğitimli, deneyimli 1000 kişilik çekirdek kadro dışında şehir merkezlerinde de binlerce hazır sempatizanı var; Makedon Arnavutları’nın koşulsuz desteğine sahip. Ancak bazılarının iddia ettiği gibi UÇK bir “çete”, “çapulcular ordusu” değil; sayıları az bile olsa, kitlesel bir desteğe sahip, askerî güç olarak ve diplomasi masasında ciddiye alınması gereken bir oluşum.

Eğitimsiz ve eski model silâhlara sahip Makedon ordusu ise Ulusal Kurtuluş Ordusu gerillaları ile başa çıkmakta zorlanıyor. Bulgaristan’dan alelacele alınan eski Sovyet teknolojisi ürünü tanklar, zırhlı araçlar ve silâhlar, Ukrayna’dan alınan birkaç eski savaş uçağı ile, üstelik 5 aydır 2-3 cephede gerillalarla savaşmak zorundalar. Bırakın düzensiz savaşı tekniğini, düzenli bir ordusu bile olmayan Makedonya’nın Arnavut gerillalarla daha çok işi var gibi görünüyor.

İşin bir başka yönü ise Arnavutların hakları için mücadele ettiği iddia edilen Arnavut gerillaların niteliği ilgi ilgili. Arnavut militanların Amerikalılar tarafından eğitildikleri yönünde doğruluk payı da taşıyan bolca spekülasyon var. Ayrıca Arnavut militanların bir kısmının, Avrupa’da isminden çok söz edilen Arnavut mafyasından devşirildiği biliniyor. Birçok yasadışı malın Avrupa’ya, denetimin yok denecek kadar az olduğu Balkanlar üzerinden, Arnavut mafyası aracılığı ile geçirildiği biliniyor. Makedon yetkililere göre Arnavut mafyası, çatışmaları, köy işgâllerini kendi kirli işlerinin örtmek için, kalkan olarak kullanıyor ve dikkatleri başka yöne çekmek istiyorlar. Avrupa ülkeleri de bunu yadsımıyor ve Kosova’daki denetimsizlik nedeniyle Kosova’daki mafyanın gerillalara destek verdiklerini doğruluyor, Arnavut nüfusun yaşadığı coğrafya üzerinden Avrupa Birliği ülkelerine insan, uyuşturucu, sigara, silâh kaçakçılığının arttığının altı çiziliyor.

Ancak tüm bunlar tartışmanın farklı bir noktasını oluşturuyor. Çünkü gelinen noktada ipler kopmuş durumda. Makedon ordusunun, gerillaları gerekçe göstererek Arnavut köylerini bombalaması sonucu 70 bine yakın sivil, mülteci durumunda; bu kez tersine, Kosova’ya doğru bir göç yaşanıyor. Büyük şehirlerdeki siviller tedirgin, Makedon sivillere silâh dağıtılması üzerine Arnavut siviller de elde silâh nöbet bekliyorlar. Başkent Üsküp geceleri sessizliğe bürünüyor. Vardar nehri sanki iki toplum arasında doğal bir sınır oluşturmuş durumda. Zaten en tehlikelisi de bu. Yani çatışmaların sokağa sıçraması ve sivillerin de bu işe karışıp çatışmaların bir iç savaşa dönüşmesi ihtimali. Bosna ve Kosova tecrübelerinden yola çıkarak komşunun komşuyu “kestiği” bir ortamın tohumları yavaş yavaş atılıyor.

Özellikle Makedon faşistlerinin Manastır, Üsküp gibi kentlerde aralarında polislerin de bulunduğu kalabalıklarla gerçekleştirdikleri provokatif saldırılara Arnavut sivillerin karşılık vermemesi en azından şimdiye kadar mahalle savaşlarının başlamasını önledi. Her ne kadar her iki toplum arasında köprüler tam olarak atılmasa bile, birbirlerinden uzaklaştıkları da günlük hayatta kendi çok net olarak hissettiriyor.

Makedonların, Arnavutlarla olan etnik kökenli savaşı, Hıristiyan-Müslüman çatışmasına dönüştürüp, dinî boyuta indirgenmesi de her zaman mümkün, ki zaten ülkedeki diğer Müslüman azınlıklar, etnik köken dikkate alınmadan Arnavutlarla aynı kategoride değerlendiriliyor. Ve safların daha da keskinleşmesi durumunda aynı saflarda buluşmaları muhtemel.

Makedonya Ulusal Bilimler Akademisi ise telaş içinde yeni haritalar üretiyor. Çünkü Makedonların bir kısmı şimdiden ülkenin ikiye bölünmesine razı gözüküyor. Yugoslavya’nın bu parçalanmasında pay sahibi olan Avrupa Birliği ne yapacağını tam olarak kestirebilmiş değil. Tarafların masa başında, anayasal çerçevede anlaşmalarını ister gibi görünüp, çatışmaların da bir yandan devam etmesine, en azından Temmuz ayının başına kadar müdahale etmeyerek her iki tarafı da yıpratmaya çalıştılar. Gerçi masada pazarlığa oturan Arnavut görüşmeciler, Makedonları sıkıştırmış olmanın ve Amerika’dan aldıkları destekle daha fazla hak koparabilmek için sonuna kadar diretiyorlar. Amerika ve Avrupa Birliği ise “çatıştır, sıkıştır ve masaya oturt” taktiğini Makedonya’da da hayata geçirmeye çalışıyor. Makedon ordusunun Üsküp yakınlarındaki Araçinova kasabasını günlerce bombalamasının ardından Amerikan askerlerinin korumasında bu kasabadan çıkarılan Arnavut gerillalar ya da “teröristler” bu taktiğin en somut örneğiydi. Ayrıca bu örnek, bir gerilla grubunun NATO’nun koruması altında açılan koridor aracılığı ile çatışma bölgesinden uzaklaştırılması anlamında bir ilkti.

Koşulları yerine getirilemeyen birçok ateşkesin ardından son olarak NATO 3000 kişilik bir askeri kuvvetle Makedonya’ya girmeye hazırlanıyor. Bu operasyon Arnavut gerillaları silâhsızlandırma adına gerçekleşecek olsa bile Makedonya için yeni bir dönemin ve NATO’nun bu ülkeye de yerleşecek olmasının habercisi. Bu arada sonsuz ve sonuçsuz görüşmeler de devam ediyor. Arnavutların masa başındaki direnişleri muhtemelen bir süre sonra Batı ülkeleri tarafından kırılacak. Ama, Arnavutlar Kosova’da edindikleri tecrübeden yola çıkarak, masa dışında uygulanan şiddetin, masada ellerini kuvvetlendirdiğini biliyorlar. Bu yüzden son kerteye kadar Ulusal Kurtuluş Ordusu aracılılığı ile Makedon Ordusunu yıpratmaya çalışacaklar. Muhtemel bir NATO müdahalesi de işlerini daha kolaylaştıracak, çünkü Kosova’da olduğu gibi NATO şemsiyesi, kimine göre sömürge görüntüsü altında olsa bile Arnavutlar için daha rahat hareket edebilecekleri alanlar yaratacak.

Muhtemel bir NATO müdahalesi uzun vadede Makedonya’ya barış değil daha karmaşık ve içinden çıkılması zor sorunları beraberinde getirecek. Ve neredeyse tüm Yugoslavya coğrafyası ABD ve Avrupa’nın şemsiyesi altına girip, Kosova’da olduğu gibi Makedonya’da da sorun palyatif tedbirlerle geçiştirilecek, etnik bölünmeler ve iç savaş ihtimali her zaman var olacak. Ama son kertede Makedonya için görünen ya masa başında, anayasal çerçevede anlaşma, yani Arnavutların haklarının verilmesi ya da bölünme ile sonuçlanacak bir savaş.

Makedonya’da bunlar yaşanırken, eski başkentinde alttan alta yapılan pazarlıklar, Balkanların yeni olaylara gebe olduğunun habercisi gibiydi. Eski Devlet başkanı Slobodan Miloseviç herkesin gözlerinin önünde Belgrad’dan alınıp, Lahey’e götürüldü. Gerçi Yugoslavya Cumhurbaşkanı bu pazarlığa razı olmayıp, Miloseviç’in yurtdışında yargılanmasının anayasaya aykırı olduğunu iddia etmişti, ama başbakan Cinciç, bazı Yugoslavlara göre “Miloseviç’i satmıştı”. Miloseviç tabiî ki satılmadı, ama Lahey’e götürülmesinin hemen arkasında söz verilen 1.3 milyar dolarlık yardım paketinin açılması, bu kanıyı güçlendirdi. Başbakan Cinciç, Yugoslav halkının üstündeki “Miloseviç markalı bir ağır sorumluluğu” belki de “suç ortaklığını” bir anlamda Lahey’deki mahkemeye devretti. Amerika’nın uzun vadeli planları arasında sadece Sırbistan’ı içeren bir Yugoslavya’nın daha ılımlı liderlerle terbiye edilerek, Rus-Ortodoks ekseninden koparılarak sisteme entegre edilmesi de var. Uzun zaman alacak gibi görünse de böyle bir plan mümkün görünüyor. Ayrıca, Miloseviç diyetinin karşılığında Sırbistan uluslararası gündemde Kosova’nın önüne geçebilecek ve Kosova’nın statüsü konusundaki belirsizlik daha uzun süre devam edecek, Kosova konusunda Sırbistan’ın şartları biraz daha fazla kaale alınacak gibi görünüyor.

Yakında, Yugoslavya Federasyonu’ndan kopması muhtemel Karadağ’ı saymazsak sadece Sırbistan’dan menkûl bir Yugoslavya’nın 10 yılda geldiği noktanın sorumlusu, Lahey’de Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanacak.

Miloseviç’in böyle bir mahkemede yargılanması, sonuçta ne getirecek belli değil, ama hukuki açından çok önemli. Her ne kadar Miloseviç Lahey’deki “mahkemeyi tanımadığını ilân etse de yargılanması gerçekleşecek ve ceza alacak. Miloseviç, Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı ile kurulduğunu, bu yüzden tanımadığını söyledi, mahkemenin BM Genel Kurul kararı ile kurulması gerektiğini iddia etti.

Aslında ne BM Genel Kurulu’nun ne de Güvenlik Konseyinin böyle bir mahkeme kurma yetkisi var. Ancak, Miloseviç’in Dayton Barış Anlaşması gereği bu mahkemenin varlığını kabul ettiği de biliniyor.

Mahkemede Miloseviç’in “Bu mahkeme NATO’nun Yugoslavya’da işlediği suçları örtmek için kuruldu” sözleri Türkiye’de de bazı sol çevreler tarafından haklı bulundu. Hattâ Miloseviç’in bazı sözlerinin Batı medyası tarafından iletilmediği iddia edildi. Ve Miloseviç’in kendinden menkûl sosyalistliği öne çıkarılarak, mahkemenin eski liderin şahsında sosyalizmi mahkum etmek istediği bile söylendi. NATO’nun Yugoslavya’da işlediği suçlar tabiî ki tartışılır ama, Miloseviç’in son 10 yıldaki uygulamalarının ne tür bir “sosyalizm ” olduğunu biliyoruz. Sırp milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan ve Yugoslavya’yı Sırplaştırmak isteyen Miloseviç ile ilgili Birikim dergisinin 1999 yılında yayımlanan 121. sayısında şunları yazmıştık: “Sırbistan Sosyalist Partisinin başına geçer geçmez Tito’yu gözden düşürmek için onun bir Hırvat ve federalist olduğu fikrini işledi. Diğer ulusları Sırplaştırarak, Sırp ulusunun tek ve benzer olmasını savundu; hem de ilericilik adına”.

Miloseviç’in “sosyalizminde” yüzlerce benzer örnek bulabiliriz. Ama NATO’ya karşı olmakla Miloseviç’i savunmak arasındaki çizgiyi hâlâ karıştıran “ilericiler”e mahkemede daha çok malzeme çıkacak gibi görünüyor. Çünkü Miloseviç Bosna savaşı sırasında muhtemelen kendisi ile “işbirliği” yapan, Batılı ülkelerin isimlerini açıklayacak. Şimdiden dönemin İngiliz dışişleri bakanlarının isimleri gündeme gelmiş durumda. Fransızlar, Serebrenica katliamında binlerce insanı Sırp general Mladiç’e teslim eden Hollanda’nın isimleri de sırada. Balkanlar’da defter henüz kapanmış gibi görünmüyor. Çünkü hem uluslararası senaryolar hem de etnik bölünmeler hâlâ tamamlanabilmiş değil. 10 yıl önce açılan “Pandora’nın Kutusu”u hâlâ açık..

METE ÇUBUKÇU