DP, ANAP ve Sonunda AKP

Ömer Laçiner | (Sayı : 163-164 - Kasım-Aralık 2002)

Öyle anlar vardır ki; her biri tek tek sınırlı anlam ve öneme sahip, zaten beklenmekte olan bir dizi olay topluca gerçekleştiğinde, adeta birbirlerinin önem ve anlamını çoğaltarak, insanları birdenbire hiç beklemedikleri, hesaplamadıkları, hazırlıklı da olmadıkları, yepyeni bir durum yarattıkları, bir çığır açtıkları duygusuyla sarmalar. Toplum, farkına varmadığı bir gebelikten sonra doğum yapmış gibi şaşkınlık, sevinç ve ürküntü karışımı içindedir.

3 Kasım ertesinde Türkiye toplumunun durumu en kestirme biçimde böyle özetlenebilir.

Her ne kadar, Birikim’in bir önceki (Ekim, 162) sayısında

“...sonuçlar nasıl tecelli ederse etsin, 3 Kasım’dan sonra Türkiye’nin siyasal düzeninde -1950’lerden beri- süregelen ve giderek kaotikleşen geçiş döneminin sona erip, ‘taşların yerine oturduğu’ bir sürece girileceği şimdiden kesinlikle söylenebilir. Bu, yeni bir siyasal yapı ve düzenin teşekkül edeceği anlamına gelir.”

denmiş ise de; 3 Kasım’ın fiilî sonuçlarının yarattığı toplu durum, bu öngörünün de ötesine geçerek, Türkiye toplumunu önümüzdeki üç-beş yıla yayılacak gerçek bir yeniden kuruluş mecrasına sokmuştur.

Bu yeniden kuruluş sadece “siyasetin üst düzeyi” ile sınırlı olmayacaktır. Orada, AKP’nin odağında yer alacağı iktidar -paylaşım- mücadeleleri ve uzlaşmalarla genel siyasal yapı ve işleyiş yeniden düzenlenirken başta “siyaset”in yeniden içeriklendirilmesi olmak üzere siyasal-toplumsal olanın tümüne şamil bir iç hesaplaşma ve yeniden kuruluş ister istemez gündeme gelecek ve her siyasal akım kendini yeniden tanımlamak zorunluluğunu duyacak ve bunu başarabilmenin ölçüsünde bir gelecek umabilecektir.

3 Kasım seçimlerinden sonra nelerin olabileceğini, durumun hangi ihtimal ve gelişmelere kapı araladığını, potansiyel dönüşüm mecra ve imkânlarını gereğince tespit edebilmek için öncelikle 3 Kasım’da ne olduğunu görmek gerekir.

Olumlu ya da olumsuz bir değer yargısı yüklemeksizin, eğer 1946-50 seçimlerinde Türkiye’nin siyasal düzeninde bir devrim olduğu söylenebiliyorsa; 3 Kasım’da bundan daha kapsamlı ve derinlikli bir devrim gerçekleştiği pekâlâ ileri sürülebilir. Devrim kavramının ihtilale karşılık düşen anlamında değil elbette, ama inkılap -kalıp değiştirme- anlamında bir devrim vuku bulmuştur 3 Kasım’da.

Ancak bu tespitin gerekçelerine geçmeden önce 3 Kasım’ın benzetildiği çağrıştırdığı 1946-50 hareketi ışığında devrim profili ile çelişir gibi gözüken yanlarına değinmek gerekecek. Şüphesiz, 1946-50 devriminin “kahramanları, yani DP kadrosu ve onlara oy verenler, ne yapmak istediklerini bilen, tanımlayan, önceden düşünmüş ve hesaplamış, önlerinde geniş bir değiştirme planı, ufku olan ve bunun heyecanını, umudunu yaşayan “özneler” idi. Karşı safta yer alanlarla aralarında DP projesinin içeriği ile orantılı bir gerilim ve çatışma ortamı, aylar öncesinden beri oluşmuş ve nihai gün yaklaştıkça yoğunlaşmıştı. DP seçim zaferi kazananların coşkun sevinç patlamaları, kaybedenlerin karamsar çekilişleriyle yaşanmıştı.

Oysa “3 Kasım devrimi”, bu süreç ve görüntüden tamamen farklı, tarihimizin herhalde en az çatışmalı, gerilim ve polemikten, umut ve heyecan gösterilerinden neredeyse arındırılmış bir seçim öncesi döneminin sonunda sessizce vuku buldu. Gerçi seçimden en yakın rakibinin iki katına varan bir oy oranıyla, tek başına iktidar olarak çıkan AKP’nin yükselişi, iki yıl önceki kuruluşundan hemen sonra, seçimden aylarca önce hissedilir hale gelmişti; Ama ne dikkatleri çekecek kadar bir heyecan ve umut halesiyle çevriliydi bu “yükseliş’; ne de 1946-50 DP’sinin o ateşleyici “yeter, söz milletindir” gibi bir slogan dolaşıyordu ortada ve ne de AKP iktidarı ile yapılacak olanların parlak bir tasviri söz konusu idi. AKP, rakibi diğer büyük(çe) partiler gibi yürürlükteki iktisat politikalarını ana hatları ile sürdüreceğini yine onlar gibi AB’ye katılmayı hedeflediğini söylüyor ve sadece “tek başına, iş başına” geçerek dürüst, işbilir, çalışkan bir yönetim vaadediyordu. Bu fikir ve görüşleriyle ötekilerden hiç de farklı değillerdi, şahsi sicilleri ile onlardan daha inandırıcı bir kadro olmalarıydı onları “yükselten”. 3 Kasım’da AKP’nin şahsında, “1946-50 devrimi”nin “her mahallede bir milyoner” sloganıyla kitleleri zenginleşme yolları aramaya ve tek parti yönetiminin sosyal hayata empoze ettiği kalıpların dışına çıkmaya teşvik eden DP’si gibi bir “devrimci öncü” de söz konusu değildir. 1946-50’nin DP’si, insanlara şu andaki ekonomik-sosyal statüleri ile olduklarından daha başka bir şey olma-“zengin” olma, itildiği sosyo-politik varoluş kalıbının dışına, üzerine çıkıp, varoluş/hayat tarzını özgürce belirleyen “vatandaş” haline gelme potansiyellerini harekete geçirme imkânlarını açacak bir iktidar vaadediyor ve böylece o insanların bir DP iktidarı ortamında bizzat kendilerinin neler yapabileceklerini, ne olabileceklerini hesaplama, hayal etme imkânı veren bir perspektif sunuyordu. 1946-50 öncesinin sosyo-ekonomik-politik statüsünün bozulacağı, yeniden teşekkül edeceği vaadi idi bu. 3 Kasım’ın AKP’si ise, böylesi bir vaat ve perspektif sunmaktan özellikle kaçınmasına rağmen “yükselmesi”ni sürdürebilmiştir. Mevcut sosyo-ekonomik statüko ve gidişatın aynen korunacağını, yürürlükteki ekonomik düzenleme programını sürdüreceğini belirtmiş ve sadece daha dürüst, işbilir bir yönetim sözü vermiştir.

Yani -AKP ve en yakın rakibi CHP de- ne mevcut sosyo-ekonomik statükoyu bozmak ne de kendilerine oy vermiş kesimlere statülerini yükseltmek -ve elbette başka birilerinin statüsünü tehdit etmek- gibi bir vaad ve perspektif sunmuşlardır. Eğer her devrim bir sınıfı veya zümreyi karşısına alarak, onun statüsünü alaşağı etmek veya indirmek gibi olmazsa olmaz bir özellik taşıyorsa; 1946-50 CHP’nin temsil ettiği “devletlu” zümresini, bu zümre’ye dayanan mütegallibe ve büyük servet, imtiyaz sahibi kesimleri gerileteceğini açıkça ilân eden kimliğiyle bu özelliğe sahip denilebilir. Ama 3 Kasım’ın aktörlerinin ne “devirmek” istediği bir sınıf veya zümre söz konusudur ne de herhangi bir sınıf ya da zümre 3 Kasım arefesinde ve sonuçlarında kendi statüsüne karşı bir tehdit olduğunu açıkça ilân etmiştir. Çekirdeğinde 28 Şubat postmodern darbesine muhatap olan MNP-MSP-RP çizgisinden yetişme kadroların yer aldığı AKP, şüphesiz odağında ordunun yer aldığı “laik cephe”nin kesik kesik ve sert de olmayan saldırıları altında, karşı saldırıya asla yeltenmeksizin yürüyüşünü sürdürmüş, zaferinin ertesinde bile rövanşı alacağına dair en ufak bir imâda dahi bulunmamış, aksine liderinin ağzından “ordu ile aralarını açmaya çalışanlara izin verilmeyeceği” peşinen ilân edilmiştir.

Bütün bu söylenenler, 3 Kasım’ın bildik “devrim” profili ile çelişen, onu bu bağlamda kıyaslanabileceği 1946-50 hareketinden farklı kılan yön ve görünümlerdir. Ama öte yandan da tüm bu benzemezliklerine rağmen 3 Kasım seçim sonuçları, onunla kapanan bir dönemin sadece siyaset sahnesini altüst etmekle, birçok köklü siyasal parti ve akımı tam bir çöküntüye uğratmakla kalmayıp, bunu yapmakla siyaseti hattâ bizzat toplumu yeni baştan tanımlayıp ona göre hareket etmemizi zorunlu kılan bir ortam, bir iklim değişikliği yaratmış ise bu da farklı ama yine de bir devrim sayılmalıdır.

Özel bir öznesi olmayan bir devrimdir bu. Bildik devrimler gibi, sürükleyici bir kesimin, bir “devrimci özne”nin yönlendirdiği bilinçli, açık bir hedefi olan eylemcilerin ve eylemlerin sonucu olan, bunların damgasını taşıyan türde bir devrim değil; aksine AKP dahil kimsenin özne olmadığı, bilinçli, sonuçları iyice hesaplanmış bir eylemler zincirinin neticesinde değil, birbirinden çok farklı saiklerle, çoğu kez negatif seçimle, hattâ sonuçlarını düşünmeyi reddederek verilmiş oyların, taraf olmaktan ziyade karşı oluşların harmanlanmasından, bileşkesinden oluşan; dolayısıyla taşıyıcısı hiç kimse ve herkes olan bir “devrim”dir bu. Üzüleni, sevineni, yıkılanı yükseleni ile herkesin eseri olan, ama kimse tarafından da öngörülmeyen dolasıyla sonuçlarıyla ortaya çıktığında özne denmeye en yakın duranları bile şaşırtan; yapılırken değil yapıldıktan sonra bilincine varılan, varılmaya çalışılan bir “devrim” oldu 3 Kasım.

3 Kasım, en baştan da ifade edildiği gibi, tek bir olguya, örneğin AKP’nin 15 yıldır görülmemiş yükseklikteki bir oy oranıyla seçimi kazanmış olmasına indirgenemeyecek bir “devrim”, -bu abartılı geliyorsa- yeni bir durumdur. AKP’nin bu oy oranı ve tek başına iktidar imkânı edilebileceği CHP’nin ikinci parti konumuyla Mecliste yeniden yer alacağı ve 1950’den beri ilk kez iki partili bir parlamentonun oluşabileceği, seçim kararının alındığı Temmuz ayının epey öncesinden beri yapılan anketlerin de gösterdiği güçlü ihtimallerdi. DYP, MHP, ANAP ve DEHAP’tan en az ikisinin mutlaka baraj gerisinde kalacağı, tümünün de Meclis dışı kalmasının hiç de ihtimal dışı olmadığı konuşuluyordu. DSP, YTP, BTP ve sosyalist etiketli partilerin çok düşük oy alabileceği, SP’nin “Millî Görüş” çizgisinin çekirdek oylarını dahi koruyamayabileceği öngörülebilir gözükmekteydi. Beklenmedik, ya da hesapta olmayan tek olgu Genç Parti’nin ilk başlardaki hızlı yükselişiydi. Bazı partiler için ölümcül (çöküp gitmek) bazıları için başdöndürücü (daha iki yıl önce gerileyen bir partiden koparak kurulmuşken tek başına iktidar konumuna gelmek) ihtimaller söz konusu olmasına rağmen, böylesine hayatî bir dönemeç geçiliyorken, partilerin dişe diş bir yarışa girişmeyişleri, bu gerilimsiz gürültüsüz ortam da 3 Kasım sonrasının bize alıştığımız, ezbere bildiğimiz bir manzaradan pek farklı bir şey göstermeyeceği izlenimini vermiş olmalıdır.

Ve herhalde Türkiye toplumu olarak, tüm şu yukarıdaki ihtimallerin gerçekleşmesi halinde ülkede tam bir siyasal deprem yaşanmış olacağını, verdiğimiz oylarla yeni bir siyasal yapı ve düzenin teşekkül zeminini yaratmış olacağımızı görmüş olsak bile; onca deneyin kültürümüze, şuur altımıza kazıdığı “bilgi” depreşmiş ve bize, “milletin kendi iradesiyle böylesi bir sonuç durum yaratma”sına mutlaka dışardan “üstten” bir müdahale olur ve böylece her şey yine eski mecrasına döner” dedirtmiş, düşünmemizi, tahayyül ve beklentilerimizi kısa kestirmiş olmalıdır. O nedenledir ki seçim sonuçları ve yarattığı spektaküler durum besbelli olduğunda, bırakın AKP’ye oy verenleri örgüt çalışanlarını, başdöndürücü bir hız ve oranla iktidarın zirvelerine çıkmış olan AKP yöneticilerinde bile sevinç ve gururdan daha fazla şaşkınlık ve tevazu ile örtülmüş bir ürküntü göze çarpmaktaydı 3 Kasım gecesinde.

“Sivil iktidar”, tek başına temsil konumuna geleceği daha önceden aşağı yukarı belli olduğu için, seçimin bu sonucu şaşırtmış değildi AKP’yi. Şaşkınlığı, ürküntüsü onu bu konuma yükselten oy kaymalarının -umduğu kadar doğrulamamış CHP hariç tutulursa- diğer partileri ne hale düşürdüğünü görmekten ve bu durumda önüne açılan hareket imkânlarının genişliği oranında üzerine binecek yükün de ağırlaşacağını sezmekten dolayıdır.

3 Kasım seçimleriyle doğan durumun asıl anlam ve önemine, sosyo-politik mahiyetine işaret eden noktaya gelmiş bulunuyoruz.


Bu seçimde 1946’dan beri Türkiye’de siyasî hayata egemen olagelmiş, hemen tümü de toplumda derin kökleri olan geleneksel mecralar olarak bu siyasal hayat içindeki akışları, akımları, yönlendirmiş olan siyasal partilerin tümü de gayet ağır bir yenilgiye uğradı; birçoğu silinme derecesine düştü, çoğu birer enkaz haline geldi.

Tümü de en az yarım yüzyıllık bir maziye dayanan, kimi uzun yıllar %50’yi aşan bir çoğunlukla ülkeyi tek başına yönetmiş, tümü de %20’yi bulan veya aşan oy gücüyle koalisyon hükümetlerinde nazım rol oynamış, ülke siyasetine onlarsız düşünülemez biçimde damgalarını vurmuş bu kuruluşlar, daha üç yıl önceki seçimlerde oyların %80’den fazlasını toplamışlarken 3 Kasım’da bu oranın üçte birinden azını, çoğu da kerhen evrilmiş oylarla edinebilmişlerdir. Bunların arasında sadece MHP, yarım asırlık mazisinin ortalaması olan %5-8 civarındaki çekirdek oyunun 1999 seçimlerinin özel ortamında %18’e yükselebildiği, dolayısıyla şimdi yeniden % 8’lere inen oy gücüyle eski haline dönmüş sayılabilir. Ancak ulaştığı o noktadan çok büyük oy kaybıyla düşüşün bu partiyi ciddi iç hesaplaşmalara, kopuşlara gebe, çalkantılı bir sürece sokması da kaçınılmaz olacakır.

Türkiye koşullarında bile varlığı bir anomali olan, Ecevitler’in şahsıyla kaim bir kişiye özel “parti” olarak DSP’nin silinip gitmesi aslında yadırganacak değil, şu birkaç yıl içinde kaçınılmaz olarak karşılaşılacak bir sonuçtu. Şaşırtıcı olan, 1987’den beri girdiği her seçimde oy oranını arttırarak 1999’da % 22 oy oranına sıçramış bu partinin üç yıl sonunda % 1 (YTP’yi de eklersek) % 2 düzeyine düşerek, ardında hemen hiçbir iz bırakmaksızın silinip gitmesidir.

3 Kasım sonrası ortamın ve özel olarak AKP’nin anlam ve mahiyeti bağlamında asıl üzerinde durulması gereken, kökleri 20. yüzyıl başlarına kadar uzanan “merkez sağ” geleneğin partileri ile en son SP’nin temsil ettiği “İslâmi hareket”in, “Milli Görüş” çizgisinin geldiği noktadır.

Her şeyden önce belirtilmelidir ki; bu iki asırlık gelenek, dar anlamıyla birer siyasî görüşü, akımı parti örgütünü değil; dünya görüşü, yaşama tarzı, ilişkileri, çıkar-tahayyül ufku ve hesapları ile Türkiye toplumunun belirli kesimlerini, yani somut sosyo-politik varlıkları neredeyse birebir temsil eder, onların organik birer parçası, “uzanımı”dırlar. Bu köklü geleneklerin omurgasını oluşturan ve Türkiye toplumunun mülk-servet sahibi orta sınıfların büyük çoğunluğunu kapsayan bu iki kesim, partileri aracılığı ile dünya ve siyaset görüşlerini paylaşan öteki toplum kesimleriyle, “oy depoları” ile çevrelenmişlerdir.

1969 seçimlerine kadar aynı parti (DP-AP) çatısı altında yer alan ve “Millî Görüş”ün, bu tarihten sonra ayrılarak kendi parti geleneğini başlatmasından itibaren iki ayrı mecrada hareket eden bu iki orta sınıf kesimi, partilerinin siyasal programları üzerinden tüm mülk ve servet sahibi kesimlere, köylülük, küçük esnaf ve emekçilerin oluşturduğu “oy depoları”na, aslında orta sınıfların ülke siyasetinde nasıl, neye dayanarak ve ne ölçüde bir belirleyicilikle damgalarını vurabileceklerinin iki ayrı modelini, perspektifini sunmaktaydılar. Her biri o partilerin omurgasını oluşturan orta sınıf kesiminin hayat tarzının, mülk ve servet sahibi olarak varoluş koşullarının derin izini taşıyan bu iktidar modelleri şüphesiz “oy depoları”nca çekici bulunacak vaadleri, moral-manevi tatmin veya motivasyon argümanları da içermekteydi.

12 Eylül darbesi sonrasında, 1983 seçimleri ile merkez sağ geleneğin DYP ve ANAP’la ikiye bölünmesi, merkez sağ ve “milli görüş”ün toplam %70’e varan oy potansiyeli üzerinde süren rekabetini üç parti arası bir yarışmaya dönüştürdü. Burada bu rekabetin sayısal sonuçlarının gidişatını yorumlamadan 3 Kasım’daki durumu kavrayabilmek için, önce her üç partinin orta sınıflar için hangi iktidar modellerine tekabül ettiği konusu üzerinde durmalıyız.

İlkin şu nokta belirtilmelidir ki; bütün bu orta sınıf omurgalı partiler, ekonomik-sosyal varoluşları ile modern burjuvaziye benzeyerek güçlendikleri, yaygınlaştıkları oranda, böylece “burjuvalaşan” toplumun siyasal iktidarını da o iktidarı halen elinde tutan kesimlerden almak, en azından iktidardaki paylarını tedrici olarak genişletmek isterler. Bu partilerin politik diskurlarındaki “demokrasi mücadelesi” deyiminin asıl kasdettiği budur. Ancak ne var ki, devlet iktidarını elinde tutmakta olan zümreler de (Türkiye özelinde “devleti kuran” ve arada yuvalanan asker-bürokrat-elit) egemenliklerini, orta sınıflardan gelen bu atağa karşı, kendilerine sosyal destek ve takviyeler edinerek tahkim etmeye çalışırlar. Konuyu, Türk orta sınıfları, burjuvazisi bağlamında ele aldığımız için burada işaret etmemiz gereken nokta, Türkiye’de devleti elinde tutan zümrenin, 1930’da Serbest Fırka ile başlayan orta sınıfların ilk iktidar atağının ertesinde uyguladığı genel “devletçi” politika ile, “devlet eliyle ve devlete bağlı, bağımlı” bir orta sınıf yaratma yoluna girmiş olmasıdır. Hızla zenginleştirilen, mülk ve servetinin büyüklüğünün yanısıra “modern-monden” yaşam tarzıyla da henüz pre-modern ve modern arası eşikte yalpalayan Türk orta sınıflarından koparak bir yüksek-büyük burjuvazi profili gösteren bu kesim, 1946-50 DP’sinin karşısında, CHP’nin yanında yer aldı ve bu desteğini 1970’lere kadar büyük ölçüde korudu.

1946’dan günümüze merkez sağ geleneğin kendini bir “halk hareketi” olarak sunma ve geniş kitleleri de buna inandırabilmesinin aslî gerekçesi budur. Türkiye’nin bu “büyük burjuvazi”si 1970’lere kadar CHP’nin temsil ettiği asker-bürokrat zümre ile birlikte bir tür “aristokrasi” görünümü verebilmiştir.

Dolayısıyla, 1950-70 döneminin çok büyük bölümünde tek başına iktidar olmuş “merkez sağ” , DP-AP geleneği, her ne kadar bu “yerleşik” büyük sermaye ve mülk sahibi kesimin ekonomik çıkarlarına dokunmaksızın, asıl temsil ettiği orta sınıfların hızla zenginleşip güçlenmesine dönük politikalar izlemeye ağırlık vermiş ise de, bu kesimlerin CHP dolayımında asker bürokrat elitle açık veya zımni birlikteliğinden doluşan iktidar-devlet gücünü esaslı olarak geriletememiştir.

12 Eylül’den sonra ANAP’ın yürürlüğe koyduğu iktidar stratejisi, merkez sağın omurgasını oluşturan orta sınıf kesimleri ile o büyük -“yüksek”- burjuvazinin ittifakını, “kaynaşma”sını sağlayarak orta vadede “devlet” (lular)ın iktidarını geriletebilme hesabına dayanıyordu. Neo-liberal iktisat politikalarının orta sınıflara kazandırdığı dinamizm ve “ihracat ekonomisi” ile açılan hızla zenginleşme yolları, gerçekten de “ANAP dönemi zenginleri”ni temsil eden Türk yuppieleri ile Türk yüksek burjuvazisinin genç kuşakları arasındaki köprüyü kurmaya, “kaynaşma”yı sağlamaya yetti ama, bu sürecin vahşi kapitalizm ortamı, “merkez sağ”ın “oy depoları”nda ağır hasarlar da yarattı. 1987 seçimleri sonrasında, ilk yapılan mahalli seçimlerde ANAP’ın büyük oy kaybı ve SHP’nin (sonradan CHP) birinci parti konumuna yükselmesi, “merkez sağ”ın geleneksel çizgisine, DP-AP’nin uzanımı olan Demirel’in DYP’sine hamle yapma, 1950-70’lerin o “oy depoları”nı da gözeten “popülist” politikaların devreye sokulması yolunu açtı.

Demirel’in DYP’si, 1991 seçimlerinden birinci parti olarak çıkma başarısını gösterse de; ANAP üzerinden sağlanan orta sınıfın bir kesimiyle büyük sermayenin kaynaşmasını partisi hesabına geçirme yönündeki çabaları sonuçsuz kaldı. ANAP o kaynaşmanın partisi olarak, DYP ise bu kaynaşmayı mümkün kılan neo-liberal iktisat politikalarına ayak uydurmakta zorlanan orta sınıfların, bu zorlanma arttıkça “oy depoları”na ekonomi dışı argümanlarla sarılarak ayakta durmaya çalışacak kesimlerin partisi olarak ayrı mecralarda yollarına devam ettiler. Ancak her iki mecranın da tıkanması kaçınılmazdı.

Çünkü ANAP noktasından bakıldığında; ona hayat vermiş olan neo-liberal politikalar, her ne kadar başlangıçta geniş kesimlerde “ben de zengin olabilir, köşeyi dönebilirim” izlenimi vermiş, böylece geniş bir kitlesel destek sağlanabilmiş ise de, çok geçmeden bu politikaların sınırlı bir kesimi zenginleştirirken yoksulluğu ve yoksulların sayısını, oranını çok daha hızlı arttırmaktan başka bir sonucu olamayacağı açıkça görülmüştür. 1990’larda tüm dünyada bir seri ağır ekonomik krizle birlikte neo-liberal fırtınanın dinmeye başlamasının ve tüm ekonomilerin bir restorasyon sürecine girmelerinin nedeni de bu olmuştur. Bu fırtınanın dinmesiyle ANAP hem 1980’lerde kazandığı kitlesel desteğin önlenemez çekilişiyle yüz yüze kaldı; hem de kapitalist mantığın bile şaibeli saydığı yöntemlerle zenginleşmeye cevaz veren neo-liberal yaklaşımla özdeşleşmiş kesimlerle, bundan sıyrılmaya çalışanlar arasında 1990 sonrası başgösteren ayrılık ANAP’ın omurgasını oluşturan yeni orta sınıflar-yüksek burjuvazi (büyük sermaye) “kaynaşması”nı giderek çatlattı.

Türk büyük burjuvazisi -herhalde “devlet ana”sının sürekli himayesinde büyüyüp beslenmesinden ötürü- egemen sınıf/zümre haline gelmenin sosyo-politik yükümlerinden, bedellerinden kaçınarak sadece bu konumun rantına talip, kastımsı karakteriyle temayüz etmiştir. Bu vasfıyla 1960’lardan itibaren devlet=CHP formülü silikleşmeye başladığında o da CHP ile ilişkilerini gevşetmeye, 1970’lerin CHP’si döneminde ise neredeyse koparmaya yönelmişti. Bu tarihlerden itibaren tüm -orta sınıf omurgalı- büyük merkez partileri ve ordu gibi güç odakları ile özerk, konjonktürel ilişkiler çerçevesinde ekonomik iktidarı ve nüfuzu ile siyasal gidişatı etkilemeye matûf bir tutum izledi. ANAP’ın “hızlı dönemi”nde Özal’ın orta ve üst burjuvazi katmanlarını neo-liberalizmin potasında kaynaştırma projesine meyleden bu zümrenin genç kuşakları, ANAP iktidarı ve hortumlamaya dayalı Türk neo-liberalizmi tökezlemeye başladığında ve 1990’lı yıllar konjonktüründe ANAP’a yakınlıklarını sürdürmekle birlikte, zümrenin örgütü TÜSİAD üzerinden yine o özerk ilişkiler moduna geçmişti. Büyük sermayenin ANAP’la arasına koyduğu bu mesafe, o partiyi “İstanbul dükalığı”nın gölgesi altında göstermeye yetecek kadar kısa, ama aynı zamanda ANAP’ın büyük sermayeden ziyade 1980’lerin hızla ve şaibeli yollarla zenginleşmiş hırslı yeni burjuvaların partisi olduğunu bildirecek kadar da uzundu. Böylece ve bu kimlik kartıyla ANAP, yürürlükteki iktisat politikalarından canı yanan, ama tepkisini bunların “yan ürünü” olan yolsuzluklara, vurgunlara yöneltebilen kesimlerin ilk hedefi olarak, değil seçmen kitlesini tutmayı, dayandığı kesimin firarını da önleyemeyeceği bir tükeniş sürecine girmiş oldu.

DYP, daha ikinci iktidar döneminden itibaren hızlı bir yıpranışa mahkûm olduğu belli olan ANAP’ın dayandığı yeni, dinamik burjuva katmanlarını ve bu partiyi destekleyen büyük burjuvaziyi geleneksel merkez sağa -1980’lerin ekonomik gidişatına uyarlanma zorluğu çektikleri için- sadık kalmış, böylece “taşralı”laşmış orta sınıflarla kendi bünyesinde biraraya getirmek için, Çiller gibi vitrin malzemeleri de kullanarak epey uğraştıysa da; 1990’larda iktidarda olmasına ve bizzat Çiller’i başbakanlığa getirmiş olmasına rağmen başarılı olamadı. İlk geldiğinde DYP’yi “ağzı çorba kokanlar” partisi olmaktan çıkarma sözü veren Çiller, daha iki yıl geçmeden büyük burjuvaziye-“creme de la crema”e veryansın ediyor, iktidarın verdiği “fırsat”ları kaçırmamak için ANAP’tan DYP’ye yamanan birkaç yuppie ile DYP’nin geleneksel DP-AP rotasına dönüyordu.

Bir krizler sarmalına gireceğinin işaretlerini vermekte olan ülke ekonomisinin 1990’lı yılları boyunca bu rotada yürümenin mümkün olmadığı çabucak anlaşıldı. 1994 Nisan krizinde ekonominin batağa saplanmasından çok daha önce DYP, Demirel’le başlayıp Çiller’le hız verilen bir “proje”yle, o zamana kadar sürdürülen “seçmeninden aldığı destekle politik gücünü arttırma” yöntemini geri plana atıp gücü doğrudan temsil edenlerle ilişkilerini öne çıkararak bunları bünyesine, vitrinine yerleştirerek politik gücünü sürdürme yoluna girdi. 1995 seçimlerinde RP ve ANAP’ın gerisinde oy oranıyla üçüncü parti konumuna geriledikten sonra çark ettiği bu politikanın gereği olarak DYP, Doğan Güreş gibi generallerle ordunun, Mehmet Ağar ve bazı üst düzey polis şefleri ile Emniyet kuvvetlerinin de “temsilini üstlendiği”ni kuvvetle ima etmekteydi. “Ülkücü hareket”ten yetişme “Komando Ayvaz” gibi figürler de ihmal edilmemişti. O yıllarda tam gaz sürdürülen “Kürt sorununa askerî-polisiye çözüm” stratejisinin, bu “devlet politika”sının yürütücü güçleri, toplumun her alanına yaydıkları “icraat”ları ile özerk birer politik güç-parti gibi görünme ve davranma imkânını bulmuş olmaktaydılar.

DYP’nin bu “parti”lerle eklemlenme projesi, -ki birkaç yıl sonra Refahyol hükümeti ile bundan da çark edilecektir- 1946’dan beri iktidar mücadelesi vermekte olan -kapitalizme, moderniteye ilk geçiş safhasının özellikleriyle yüklü, makûl, bu anlamda geleneksel- orta sınıfların, bu süreçteki sonuncu ve tükeniş hamlesidir.

Çünkü, kapitalizmle birlikte -orta sınıfın- burjuvazinin verdiği iktidar mücadelesi, dar anlamıyla bir devleti ele geçirme, o gücü kullanabilme mücadelesi değil, orta sınıfın, burjuvazinin temsil ettiği -ekonomi kökenli- değer, öncelik, kurum ve ilişkilerin topluma egemen kılınması, o sırada egemen olan düzenin ve iktidar sahiplerinin temsil ettiği -en genel ifadeyle- pre-modern, din ve fiziki-askerî güce, değişmez hiyerarşiye odaklı değer, öncelikler ve kurumlar düzenini yıkmak, değilse ikincilleştirmek mücadelesidir. DP ve AP çizgisinin “her mahallede bir milyoner yaratma” yüceliğiyle asker-bürokrat zümrenin “devlet”ine karşı yürüttüğü mücadele, tüm kısırlıklarına rağmen bu perspektif içine yerleşir. ANAP’ın “devletlu”ların şemsiyesi altında eğleşen büyük burjuvaziyi saflarına çekerek kadim muktedirleri izole etme stratejisi de öyle.

DYP’nin yaptığı ise ekonomi üzerinden savunabileceği, en öncelikli diye güvenle ilân edebileceği değeri ya da bunu yapacak mecali kalmamış olanların sırf var kalabilmek için daha dün çarpıştıklarının kılıç gölgesine sığınmaktan, pes etmekten başka bir şey değildir.


Türkiye orta sınıflarının iktidara ikinci hamlesinin ANAP’ı Türkiye kapitalizminin neo-liberal evresine tekabül eden yeni, ayrı bir mecra saydığımızda üçüncü “tarz”ını temsil eden MNP-MSP’den RP-SP’ye uzanan -Milli Görüş- çizgisi, başlangıcından 1980’lere kadar bu orta sınıfların pre-modern/kapitalist özelliklerini koruyarak var olmak isteyen kesimlerinin hareketi kimliği ve görünümündedir. 1960’ların sonlarına kadar DP-AP çizgisinin bir bileşeni olarak -ya da onun kanatları altında- yer aldıktan sonra partileşmiş, % 10 civarında -çekirdek- bir oy gücüyle 1970’leri geçtikten, 12 Eylül darbesini atlattıktan sonra 1980’ler sonunda parti olarak yeniden faaliyete geçmiş, 1987 seçimlerinde %4 civarında oy alabildiğinde marjinalleşmekte olduğu izlenimini vermiş, MHP ile ittifak yaparak girdiği 1991 seçiminde alınan % 16 oy, çekirdek oylarının tekrar bu partiye döndüğü şeklinde yorumlanmış; fakat dört yıl sonra % 25’e varan bir “oy patlaması” yaparak ülkenin birinci partisi konumuna yükselmişti.

1995 seçimlerinin bu sonucu sürpriz değildir. 1990’ların ilk yıllarından itibaren “İslâmî hareket”in güçlenip yaygınlaştığı açıkça görülebilir hale gelmiş 1994 mahalli seçimi (RP adayları R.T. Erdoğan’ın İstanbul, M. Gökçek’in Ankara Belediye başkanlıklarını kazandığı seçim) ile bu gözlem çarpıçı biçimde doğrulanmıştı.

Ancak çok daha dikkatli gözlemciler, “İslâmi hareket”in 1980’lerin ortalarından itibaren yükselişe geçtiğini tespit etmekle kalmayıp; bu “yükseliş”in “Milli Görüş”ün pre (veya anti) modern/kapitalist çekirdeğinin bu özelliği ile genişlemesinin bir sonucu değil; modernist yaklaşımı olmasa bile onun işlevsel yöntemlerini, kapitalizmin değer ve önceliklerinin birçoğunu İslâm -bir ideoloji- içinde harmanlayan veya tersinden ifade edilirse, İslâmiyeti o yöntem, değer ve öncelikleri onaylayacak hattâ öne çıkaracak biçimde “anlayan” yeni unsurların o çekirdeğe “eklenmesi”nin, bu sonuncuların kazandırdığı dinamizm ve ivmenin sonucu olduğunu da belirtmekteydiler.

Bu “yeni unsurlar”, endüstriyel üretimden pazarlamaya, bankacılıktan medyaya kadar ekonominin bütün alanlarında modern rakiplerinden kalite ve perforans olarak hiç de aşağı kalmayan işadamları, üstdüzey uzman, teknisyenlerden, bu konum ve işlevlere aday üniversite öğrencilerinden oluşan, büyük çoğunluğu genç bir orta sınıf kesimidir, ileride AKP’yi onun çekirdeğini oluşturacak olanlar bunlardır.

Şüphesiz bunların yanısıra aynı RP eksenli “İslâmi hareket” içinde ve çevresinde Osmanlı son döneminin İslâm/Batılılaşma geriliminin problematiğine kapanmış, bu çatışmayı bir yaşam tarzının zorla egemen kılınması, amacı bu olan bir güç (iktidar) mücadelesine indirgeyen, bu perspektifi rövanşist bir anlayışla uygulamaya çalışan, örgütlenenler de dahil olmak üzere çeşitli akım ve eğilimler de sıralanmaktaydı. Ancak İslâmi harekete özellikle metropollerde ve 1980’lerin “ihracata dönük ekonomi”sinin hareketlendirdiği Anadolu kentlerinde genişleyen bir kitlesel destek sağlayanlar bu “radikal İslâmcı” grupçuklar değildi. İktidarlarına, “devlet”e yönelik aslî tehdidin bunlardan gelmediğini, en kolay ve gayet iyi bildikleri biçimde onları bertaraf edebileceklerinin de bilincinde olan Türkiye’nin muktedirleri, görünürdeki tüm heterojenliğine rağmen genel İslâmi hareketin ortak paydasını o radikal grupların özetlediğini empoze etmenin politik yararlarının da elbet farkındaydılar.

Ayni İslâmi dili kullanmak, aynı kitabi referanslara başvurmak ve bu ortaklığa dayanarak tümünü aynı potaya yerleştiren yerleşik muktedirlerin “laikliği koruma” adına başlattıkları karşı saldırı, sadece “Milli Görüş” eksenindeki legal hareketle illegal gruplar arasındaki çok yönlü farklılıkların anlaşılmasını değil; bu yöntem farklılığı koordinatını dikey kesen alt sınıflara özgü İslâmîyet yorum ve talepleri ile -sınıf veya konumunu yükseltmeye odaklı- orta sınıf İslâmiyet yorumu arasındaki derinleşmeye açık farklılıkların da su yüzüne çıkmasını imkânsızlaştırdı.

Öte yandan, yükselen İslâmi hareketin odağında ekseninde yer alan RP’yi yönlendiren “Milli Görüş” ve onun Erbakan liderliğindeki yönetici kadrosu, içinden geldikleri geleneksel merkez sağın siyasal kültürü, deneyimleri ve perspektifinden hiç de uzak olmadıkları için, iktidar mücadelesi vermeyi devlet fonksiyonları alanına dönük, bu fonksiyonların icrası üzerinde nüfus veya pay sahibi olmaya odaklı bir mücadele olarak görmekteydiler. ANAP çizgisi de dahil geleneksel merkez sağın, bu perspektifte davranması normal sayılabilir; çünkü devlet aygıtında yerleşik asker bürokrat muktedirler zümresi ile benzer bir yaşam tarzını, çoğu noktada benzer veya ortak bir modernleşme diskurunu paylaşan kadroları ile, muktedir zümrenin üstün konumuna ve önceliklerine dokunulmadığını gösteren formel taviz ve uzlaşmalar yapmak, böylece iktidar payını tedricen arttırmak mümkündür.

Oysa yüzyıllık hesaplaşmaların yükü bir yana; “sahibi” olduğu modernleşme projesi ile Türkiye toplumuna yaşam tarzları ile tarif edilen bir toplumsal hiyerarşi empoze eden, “çağdaş yaşam tarzı” kalıplarına aykırı gündelik hayat davranışlarını bile birer “sosyal düzeni tehdit” işareti olarak algılayan, kendi muktedir konumunu -özellikle ’80’lerden itibaren- neredeyse sadece bu tür tehditlerin varlığıyla meşrûlaştıran, “çağdaş yaşam tarz”larını böyle yaşamayanlara karşı bir üstünlük duygusuyla sürdürmeye alışmış kesimlerin desteğini o meşrûlaştırmanın -resmî- ideolojisiyle sağlayan “Atatürkçü” asker-bürokrat zümrenin Millî Görüş çizgisi ile böyle bir mecraya girmesi, kendi konum ve meşrûiyetini reddetmek anlamına geleceği için imkânsızdır.

Erbakan liderliğindeki Millî Görüş çizgisi, ülkenin en çok oya sahip partisi olma kozundan ziyade, kritik “Kürt” sorunuyla başı dertte olan, bu soruna “askerî çözüm” yolunu dayatmanın yol açtığı karanlık, şaibeli yöntem ve sonuçlar nedeniyle konum ve meşrûiyeti yıpranan, sorgulanabilir hale gelen asker-bürokrat zümrenin bu durumda, kendisine tüm icraatı konusunda her türlü tavizi de veren RP ile uzlaşma kapısını -nihayet- aralayabileceğini, onu da diğer “merkez” partiler gibi “hükûmet edebilir” kategorisine alabileceğini düşünerek Refah-Yol deneyimine hevesle atıldı.

Sonuç 28 Şubat ve ertesindeki bozgundur. Bu bozgun “Milli Görüş”ü 1999 seçimlerinde oylarında % 40’a varan bir kayba uğrattı; 3 Kasım’da ise başdöndürücü bir düşüşle % 2.5’luk bir oy oranıyla bir enkaza dönüştürdü.

Bu bozgun sürecinde RP’nin, ardından kurulan FP’nin içinde üst-orta düzey kadrolar olarak yer almış bir ekibin kurduğu AKP’nin, daha iki yıl bile geçmeden 1983’teki ANAP’tan beri hiçbir partinin erişemediği bir oy oranı ile birinci parti ve tek başına iktidar konumuna ulaşmasını konjonktürel koşullarla, o pek moda “tepki” oyları argümanıyla açıklamak en hafif deyimiyle sığlık, yüzeyselliktir.

Daha Birikim’in 149. (Eylül 2001) sayısında AKP’nin ciddi, yeni bir orta sınıf hareketi olduğu özellikle belirtilmiş ve bu partinin

“...içinden geldiği İslâmi-Sûnni haraketin MNP-MSP...FP’de somutlaşmış siyasallaşma mecrası içinde ele alınmaktan çok, 1930’ların Serbest Fırkası 1946-50’nin DP’si, 1965 AP’si gibi kurulu -devlet- düzene karşı kitlesel bir tepkinin mecrası olabilmiş hareketlerin bir devamı, son halkası...”

olduğuna özellikle işaret edilmişti.

O yazıda AKP’ye yön veren kadronun, kurucu çekirdeğin ideolojik açıdan homojen olduğu da vurgulanmış, bu homojen ideolojinin ne arkaik, pre-modern dönem İslâmiyeti, ne “Milli Görüş” çizgisinin MNP-MSP evresinde sunduğu mühendislik, sanayi fetişizmi ve ilmihali eklemleyen ideolojisi ne de 1990’lardaki RP-FP evresindeki adil düzen retoriği ile Kur’anı ve İslâmı yeniden yorumlayan -popülist- ideoloji olmadığını, bu çizgiden hemen hemen koparak -kestirme bir ifadeyle- Avrupa’da Protestanlığın yaptığı, Batı kapitalizminin, burjuva dünya görüşünün mayasında yer alan, din ve kapitalizm sentezinin bir benzerini andıran otantik bir Türk burjuva ideolojisidir. Biraz daha ileri gitmek pahasına AKP’de temsil edilen ideolojinin daha önce DP-AP ve ANAP tarafından formüle edilmiş ideolojilerden çok daha pür bir burjuva ideolojisi olduğunu da söyleyebiliriz.

Nasıl Serbest Fırka’dan -MNP-MSP’yi de içererek- 1970’lerin AP’sine varan orta sınıf hareketi Türkiye’nin pre-modern safhadan modernizme. kapitalizmin başlangıç evresine, ilk gelişme, ivme kazanma evresine tekabül ediyor, bu sınıfın kendisi ve iktidar mücadelesi perspektif(ler)i böylesi geçiş dönemlerinin kaçınılmaz pre-modern kalıntıları, pre-modern iktidar anlayış ve kültürü ile malûl ise... ANAP, neo-liberalizme uyarlanmış katmanlar öncülüğünde bu sınıfın postmodernizme geçiş sürecinde, önceki “çarpık modernleşme” döneminin kalıntılarıyla yüklü safhaya tekabül ediyorsa; şimdi AKP’de çoğunluğuyla (diğer kanadı -bu yazıda bağlam gereği yeterince ele almadığımız- CHP’de kümelenen) Türkiye postmodernizminin dinamik orta sınıfı da bu yeni dönemin siyaset ve iktidar anlayışına büyük ölçüde oturan bir politik hareketle iktidara gelmiştir.

Bu, sadece çatışma gürültülerinin, sert polemiklerin, kapışmaların yaşanmadığı, sakin bir seçim öncesi süreç yaşandığı için “sessiz” bir devrim değildir. Daha önceki orta sınıf hareketleri, siyasal mücadeleyi önceki -halihazır- muktedirlerin işlev alanlarına -“devlet fonksiyonları”na, “devlet politikaları”na- ve mevzilendikleri bürokratik aygıda dönük bir perspektifle yürüttükleri, “mücadele alanını” yöntem ve başarı kıstaslarını böylece belirledikleri için, aslında “rakip”lerinin sahasında onun kurallarını ve güç mantığını kabullenmiş oluyorlardı.

Oysa AKP-ANAP’ın başlattığı perspektifi olgunlaştırarak mücadelenin alanını, bu ilk kritik safhada, sadece “burjuva toplumu”nun aslî unsurlarının yer aldığı, bu topluma özgü dinamiklerin belirlediği ekonomi alanı ile sınırlayarak, “ekonominin sorunları”na teksif ederek, öncelikle “devlet”in müdahil olamayacağı onu dışarıda tutan bir zemine yerleşti ve rakip partilerin onu çekmeye çalıştığı “devlet”le ilgili, “devletin hassas olduğu” alanlara asla girmedi. Ve herhalde hükümet olduktan sonra da epeyce bir süre girmeyecektir. Bu noktada ne denli bilinçli olduğunun kanıtı içinden geldiği “İslâmi hareket” ve seslendiği seçmen kitleleri için gayet hassas olan “türban sorunu”nda bile “öncelikli sorunumuz değil” diyebilmiş olmasıdır.

Bu, aşırı bir ılımlılaşma, taviz ve çekinme gibi görünüyorsa da aslında otantik Türk orta sınıf temsilcilerinin bu ve benzeri sorunlara kendi içinde tutarlı, tam bir burjuva mantık içinde yaklaştıklarını, bu mantığın gereklerine uygun bir yol izleyeceklerinin kanıtı olarak değerlendirilebilir.

AKP, bu ve benzeri “devlet”le ilgili sorunları kendi koyduğu bir öncelikler sırası içinde, vakti ve koşulları olgunlaştığında mutlaka çözüme kavuşturma kararlılığından geri adım atmış değildir.

AKP, temsil ettiği sınıfın (burjuvazinin) varoluş etkinliğinin ekonomi olduğunu, güç ve iktidar -dolayısıyla devlet- kavramlarına ekonomi kaynaklı bir içerik, meşrûiyet referansı kazandırdığı oranda egemenliğini kurabileceğini; bu içerik ve referansa yaslanarak, devlette mevzilenmiş ekonomi dışı-üstü addedilen fonksiyonlarıyla hükmeden pre-modern kalıntı iktidar sahiplerini ya gerilemeye ya da tâbi olmaya zorlayabileceğini esas almış gözüküyor şimdilik. Krizlerden, artan yoksullaşmadan bunalmış toplum çoğunluğunun, “güç ve iktidarın ekonomik sıkıntıları azaltmaktan daha değerli bir içeriği ve meşrûiyeti olamaz” demeye en yatkın olduğu; dibe vurmuş ağır hasarlı halihazır ekonomik düzenin kaçınılmaz bir restorasyondan başka çaresinin kalmadığı ve zaten bu yola girdiği önümüzdeki dönem koşulları, eğer şu yukarıda özetlenen yaklaşımı esas almış ise, AKP’ye gayet uygun bir zemin sunacak demektir. Son seçimlerde yalnızca alt sınıfların “tepki oylarının çoğunu değil, DYP ve ANAP’ın omurgasını teşkil eden orta sınıf katman ve kesimlerinin -o partilerin çökmesine, enkaza dönüşmesine yol açacak ölçüde- desteğini almış olan AKP, ülke ekonomisine -ilân ettiği düzeyin bir hayli aşağısında da olsa- bir sağlamlık, verimlilik ve dinamizm kazandırdığında, kazandırdığının işaretleri görülebilir olduğunda tarihsel bir eşiğe varmış olacaktır. Böylece “nihai hesaplaşma”yı arkaikleşmiş bir devlet anlayışının değil, dinamik bir orta sınıfın “öz” değer ve güç kıstaslarının egemen olduğu bir zeminde yapmanın koşulları oluşmuş olacaktır. Bu durumda toplumun “asıl” gücünü göstermiş ve iyi yönetmiş olarak AKP ve Türk orta sınıfları, toplumun büyük çoğunluğu ile birlikte bu toplumun kadim egemenlerine “hesap veren” değil, “hesap soran” konumuna geçmiş olacaklardır. Ve bu noktada eğer AKP’liler, bu “hesap sorma”yı yalnızca kendi boyunlarındaki -türban gibi- “namus borçlar”ı ile kısıtlamaz, diğer demokratik güçlerle birlikte Türkiye’nin demokratik gelişiminin önüne tüm “borçlar”ın gündeme geleceği “çoğul” bir ortam yaratılmış olursa... işte o zaman Türkiye’nin pre-modern tarih öncesi nihayet bitiyor diyebileceğiz.