Anasayfa > Birikim Arşiv > 163-164 - Kasım-Aralık 2002 > Olağanlaşan Demokrasi ve Modern Muhafakârlık

Olağanlaşan Demokrasi ve Modern Muhafakârlık

Ahmet İnsel | (Sayı : 163-164 - Kasım-Aralık 2002)

3 Kasım seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo, beklenmedik biçimde, 12 Eylül rejiminden çıkış kapısını araladı. Bu çıkışın ve dolayısıyla kapsamlı siyasal dönüşüm olanağının ne olduğunu değerlendirmek için, Türkiye toplumunun içinde yirmi yıldan beri debelendiği 1982 Anayasası ve ondan türeyen kurum ve geleneklere aslî özelliğini veren ana yapıyı bir kez daha kısaca ele almak yararlı olacaktır.

12 Eylül rejiminin mimarları, merkezinde devlet olan bir siyasal alan kurmayı arzuluyorlardı. Siyasetin farklı kanatları, solu ve sağı, bu merkeze göre belirlenecekti. Bunun için siyasal partilerin kuruluş ve işleyiş açısından tek tip olması, bir dizi yasakla siyasal partilerle diğer toplumsal örgütlenmelerin arasındaki organik bağların engellenmesi, yüzde on barajı gibi bir engelle merkez partileri etrafında toparlanmanın zorunlu kılınması öngörülmüştü. Buna, MGK’nın siyasal yetkilerinin güçlendirilmesiyle elde edilen askerî vesayet olanağı ilave edildi. Zaten bir askerî darbe gölgesinde yeni rejim meşrûlaştırıldığı için, geleneksel asker-siyaset ilişkisini kat be kat aşan bu yeni vesayet rejiminin yerleşmesi zor olmadı.

Siyasal yasaklarla boşaltılan alanda, yeni koşullara uyumlu siyasal aktörlerin çıkması umuluyordu. Hızla tırmanan PKK ile çatışmaların yarattığı olağanüstü hal ortamının da katkısıyla, devlet merkezli yapılanma pekiştirildi. Bu yapılanma içinde açılan gedikler, bazen kasıtlı olarak yaratılan olağanüstü durumlarla kapatıldı; üçüncü cumhuriyet rejiminin kalbini oluşturan otoriter siyaset anlayışının zayıflaması engellendi. Bu çerçevede siyaset yapmak zorunda kalan siyasal partiler, zaten Türk siyasal geleneğinde var olan otoriter refleksleri daha da pekiştirdiler. Böyle bir siyasal alanda ve görünür mevkilerde var olmak için, bu anlayışı büyük ölçüde benimsemek zorundaydılar. Böylece 12 Eylül rejimi, merkezinde devlet olan, merkezin çevresini kuşatan tehlike olarak toplumu gören, bu tehlikeye karşı kendini savunmak için otoriter yöntemleri meşrû kabul eden bir siyasal gelişme çizgisi içine hapsoldu. Bu gerçek bir gelişme çizgisi değildi, çünkü esas olarak siyasal ve toplumsal hareketsizliğin yeniden üretilmesine dayanıyordu. Neredeyse saplantılı biçimde tekrarlanan istikrar fikri, 12 Eylül rejimi kurumlarının ve bunların arasındaki hiyerarşinin bozulmayacağı bir durağanlık haliydi. Bu durağanlığın iktisadî hareketlilikle telafi edilmesi, siyasal ve kültürel mecralara akamayan toplumsal enerjinin iktisadî büyüme alanına boşaltılması amaçlandı. Siyasal ve kültürel alanda izin verilmeyen serbestliğe, iktisadî alanda izin vardı. Toplumsal aktörlerin mülklü kesiminin serbest davranabileceği bu alanda bir sınıf ittifakı oluşturulmaya çalışıldı. Ne var ki, siyaset, kültür, kimlik dünyalarında bastırılmış, kısıtlanmış toplumsal enerji, iktisat alanında uzun soluklu, yapıcı bir çekimgücü yaratamazdı. Saman alevi gibi parlayıp sönen hareketliliklerle sınırlı kalmaya mahkûmdu.

1980’den bu yana, otoriter devlet merkezli anlayışta açılan yegâne ciddi gedik, Turgut Özal’ın ustalıkla öncülüğünü yaptığı, iktisadî plânda liberalleşme girişimiydi. 12 Eylül rejiminin siyasal mimarlarının pek içlerine sindiremedikleri, ama modern zamanların gereği olarak kerhen kabul ettikleri liberalizm, siyasette uzantısı cılız kalan, fırsatçılığı, işbitiriciliği öne çıkaran bir girişimci liberalizmiydi. Bunun toplumsal kurumlar tarafından dengelenmemesi ve siyasal alanın neredeyse yegâne özerk faaliyetinin rant dağıtımına indirgenmesinin de etkisiyle, iktisadî liberalizm bir tür ilkel sermaye birikimi anlayışı içinde, yani üreterek değer biriktirmek yerine, var olan değere el koymaya çalışmayı, siyasal güce dayanarak bu paylaşımdan daha büyük pay kapmayı ön plana çıkardı. Bu paylaşım mücadelesinin sınıfsal boyutları elbette vardı. Ücretli emeğin göreli değer ve güç kaybetmesinin yanında, taşranın yükselen girişimci kesimleriyle geleneksel cumhuriyet burjuvazisi arasındaki rekabet şiddetlendi.

Turgut Özal’ın pragmatizminde kendine en uygun ifade zeminini bulan bu muhafazakâr-liberal sentez, salt iktisadî dinamizmle toplumsal ve siyasal istikrarın/durağanlığın pekiştirilebileceğini umut ediyordu. Sonuçta, yegâne hareket alanı olan iktisat, siyaseti kendi içine çekip, onu araçsallaştırdı. Rejim açısından meşrû, dolayısıyla icazetli olan siyasal partiler iktisadî çıkar dağıtımının aracı kurumları olmak zorunda kaldılar. Bu ise, siyasetin iktisadî hareketliliğin devrevi çalkantılarına çok fazla tâbi olması ve bu hadım siyasetin giderek iktisadî yaşama da istikrarsızlığı taşımasına yol açtı. 2001 yılından sonra olduğu gibi, yegâne toplumsal serbest hareket alanı olan iktisadın bu kez bütünüyle ve tamiri zor bir biçimde çökmesi, rejimin de çökmesine yol açtı.


12 Eylül rejiminin siyaseten kısıtlı ortamında uygulanan iktisat politikası, korumacı politikaların gözettiği geleneksel orta sınıfları şiddetle sarstı. Kentli esnaf ve orta boy tüccarlardan, Batı Anadolu’nun orta boy çiftçilerinden, ağırlıklı kesimi kamu kesiminde çalışan ücretlilerden ve toplu sözleşme hakkı sayesinde alımgücünü arttırabilen büyük özel işletme çalışanlarından oluşan bu orta sınıf, uygulanan politikalarla merkez konumunu kaybetti. Onun yerini 1990’larda yeni bir orta sınıf almaya başladı. Daha çok orta boy kentlerde oturan, çoğunluğu küçük veya orta boy işletmelerde çalışan, bir kısmı hem işveren hem çalışan konumunda olan bu kesim, geleneksel taşra esnaf ve tüccar zümresiyle bütünleşerek, yeni orta sınıfı oluşturmaya başladı. Kültürel olarak muhafazakâr, siyasal olarak ılımlı otoriter ve milliyetçi, iktisadî alanda ise liberal ya da daha doğru tabirle serbest girişimci olan bu yeni orta sınıfın temsilciliğini ANAP’ın giderek kaybetmesinin yarattığı boşluk, 1995’ten 3 Kasım seçimlerine gelene kadarki siyasal belirsizlik ortamını yarattı.

3 Kasım seçimlerinden çıkan sonuç, bu yeni orta sınıfın temsilcisi olma mücadelesini açık bir üstünlükle AKP’nin şimdilik kazandığını gösteriyor. Bu yeni orta sınıfın en büyük özelliği, geleneksel cumhuriyet elitlerinin hegemonyasına tâbi olmaması. Hattâ siyasî önderlerinin bir bölümünün geçmişlerinin, bu geleneksel cumhuriyet elitleri tarafından dışlanmış olmakla belirlenmiş bir gelişim gösterdiği görülüyor. AKP ve onun temsil ettiği siyasal duruş karşısında bu laikçi elit kesimin gösterdiği içgüdüsel tepkiler, korkular, esas olarak bu hegemonyacı konumu kaybetmenin huzursuzluğundan kaynaklanıyor. Bir tür sınıf tavrını yansıtıyor.

AKP sadece yeni orta sınıftan oy almadı. Yukarıda belirtilen siyasal ve kültürel değerlerin de harmanladığı bir aidiyet duygusu, orta sınıf konumunda olmayan, ama buna öykünen geniş bir emekçi kesiminin de yüzünü AKP’ye çevirmesine yol açtı. Tayyip Erdoğan’ın şahsında ifadesini bulan bu yeni orta sınıf aidiyet duygusunun, onun alttan gelmiş, hakiki bir “halk çocuğu” olmasının ötesinde belirleyenleri var. Erdoğan, geleneksel cumhuriyet elitlerinin geçtiği yollardan büyük ölçüde geçmemiş bir figür olarak bu aidiyet duygusunu pekiştirdi. Çoban Sülü olarak lanse edilen Süleyman Demirel’den farklı olarak, bu siyasal konuma Devlet Su İşleri Başkanlığı’ndan gelmiyordu. Turgut Özal gibi, DPT müsteşarı da olmamıştı. Erbakan, Çiller, Yılmaz, Ecevit ve Bahçeli’nin farklı biçimlerde sahip oldukları geleneksel cumhuriyet eliti imajına uymayan bu yeni figür, göreli olarak devlet dışı büyüyen bu yeni orta sınıfın rahatlıkla aidiyet ilişkisi kurabileceği bir figürdü. Asaf Savaş Akat’ın yerinde ifadesiyle, Ecevit, Demirel, Baykal ve elbette Derviş, ancak “halkçı” olabilirlerdi. Erdoğan ise “halk”tı. Halk olduğunu ayrıca ifade etmesine de gerek yoktu. Beden dilinden diğer tüm özelliklerine kadar, doğal olarak böyleydi. Türkiye Cumhuriyet tarihinde sivrilmiş siyasal önderler arasında en fazla, otantik biçimde “halk” olan kişiydi. Halktan gelmiş olsalar da, devlet tornasından geçmiş, “ehlileşmiş” diğer cumhuriyet elitlerinin önüne bileğinin hakkıyla geçmiş bir yeni orta sınıf eliti Erdoğan. Daha kabadayı, daha otoriter ifadeli, nobran delikanlı muhafazakârlığıyla bezenmiş bir pragmatizm ve icraatçılık tavrı bu. Her şeyden daha önemlisi sahici ve mütevazı ya da böyle algılanmaya çok müsait bir duruş, Erdoğan ve yakın çevresine damgasını vuruyor. O ve onun etrafındaki çekirdek AKP yönetimini oluşturanların çoğunda, bu sahicilik ve mütevazılık unsurunun bu muhafazakâr modernleşmeci yeni orta sınıf nezdinde önemli bir cazibe gücü oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan bakınca, AKP’nin “önlenemez iktidar yürüyüşü”, Özal’la başlayan sürecin sahicileşmesi ve mütevazılaşması olarak ele alınabilir. Bu nedenle, Erdoğan etmeninin ötesinde, 3 Kasım seçimleriyle siyasetin merkezini AKP’den ziyade, bu yeni orta sınıfın işgâl ettiğini söylemek daha doğrudur.

Önümüzdeki dönemde AKP’den seçmen almaya çalışacak diğer sağ partiler, bu muhafazakâr modernleşmeci dünyaya yönelik siyaset yürütmek zorunda kalacaklar. Devletle sıkıntısı ilkesel olmaktan ziyade, tarihsel olan bu yeni orta sınıfın tepki ve beklentilerinin sağ partileri devlet merkezli siyaset alanını terk etmeye ve burada MHP ve çevresi türünden kemik milliyetçi-muhafazakâr-otoriter akımı yalnız bırakmaya yol açabilecek. Sol-sosyal demokrat çevrelerin de devlet partisi olmaya öykünmemeleri koşuluyla, bu “devlet partisi” misyonunun dar bir arkaik ulusalcı çevreyle sınırlı kalması belki gerçekleşebilecek. Bunun sonucunda, Türkiye’de siyasetin ağırlık merkezinin askerî-sivil bürokrasiden uzaklaştığı, besin kaynaklarını toplumsal tabandan alan siyasal hareketlerin siyasetin merkezine oturdukları olağan demokratik rejime, sessiz, yumuşak ama sonuçları itibarıyla radikal bir geçiş mümkün olabilecek.


12 Eylül rejiminin iç çelişkilerinin giderek yoğunlaştığı, rejimin neredeyse bütünüyle tıkanmaya başladığı, iktisadî bunalımla siyasal bunalım devrelerinin birbirlerini besleyerek hızlandıkları bir sürecin sonunda, 12 Eylül paşalarının sivil akıl hocalarının empoze ettikleri bir seçim sistemi, 12 Eylül’den çıkışın koşullarını birdenbire olgunlaştırdı. 12 Eylül siyasal felsefesiyle yoğrulmuş, kalıplaşmış partilerin hemen hemen tümünün silindiği, geleneksel siyasal liderlerin onulmaz biçimde yara aldığı, çoğunun siyaset sahnesinden çekildiği veya çekilmeye zorlandığı bir temizlik dalgası siyaset sahnesini silip süpürdü. Seçmen kitlesinin açık biçimde öngördüğü bir sonuç değildi elbette bu. Ama muğlak biçimde bile olsa, dilediği, gönlünden geçirdiği bir sonuçtu. 12 Eylül rejiminin empoze ettiği katı ve dar siyasal yapı, her katı yapı gibi, esnemeye, eğilip bükülmeye müsait değildi. Devletin siyasetin merkezine yerleşmesini güvence altına almak için öngörülen katı seçim mühendisliği önlemleri, rejimin iç çelişkilerinin yoğunlaşmasıyla, beklenenin tam tersi sonucu yarattı. Devletle en mesafeli parti, parlamentoda ezici bir çoğunluk elde etti. Temsilde asgari bir adalet sağlanması kaygısı olmayan, icazetli istikrar saplantısıyla monte edilmiş böyle bir seçim sisteminin bu biçimde geri tepmesi ilk değildi. Tayyip Erdoğan İstanbul belediye başkanlığı koltuğuna, %30’un altında oy alarak, tek dereceli çoğunluk sistemi sayesinde oturmuştu. Ama 1990 ortasından itibaren 12 Eylül rejiminin kendini reforme etme yeteneği kalmadığı için, seçim sisteminin değişmesi gereğinin bilincinde olunmasına rağmen, bunu yapacak bir taşıyıcı güç ortaya çıkmadı. Rejim artık kendisini yargıyı zorlayarak, kanunları amaçlarından saptıran zorlama yorumlara başvurarak ve 28 Şubat müdahalesinin gölgesine sığınarak savunabilecek durumdaydı. Adil bir seçim sistemi getirilerek, örneğin Erdoğan’ın oyların üçte birini alarak yeniden belediye başkanı olması koşullarını ağırlaştırmak yerine, duvar takvimi manisi türünden bir manzume okuduğu için cezalandırıldı, hapsedildi, ömür boyu siyaseten yasaklandı. Bu bile, rejimin artık kendini kendi koşulları içinde yeniden üretme soluğunun kalmadığını gösteriyordu.


12 Eylül rejiminden çıkış misyonunu ister istemez üzerine almış olan AKP’nin, bunu gerçekleştirebilme kabiliyetini, onun temsil ettiği toplumsal oluşumların özelliklerini dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Aksi takdirde, karşılığı olmayan bir aşırı beklentinin ardından, daha büyük bir hüsran ve yılgınlık dalgasının gelme koşulları hazırlanmış olur. AKP, içinde güçlü otoriter eğilimler barındıran, milliyetçi damarı canlı, kültürel olarak muhafazakâr bir oluşumdur. Türkiye topraklarının aile geleneğinin ataerkil otoriter refleksleri, muhafazakârlık olarak AKP kadrolarının değerlerine ve davranışlarına yansımıştır.[1] Bu ataerkil otoriter reflekslerin milliyetçi-devletçi bir muhafazakârlığa dönüşmesine yol açacak eğilim, Türk-İslâm sentezi geleneğinden gelen kadrolar tarafından AKP içinde temsil de edilmektedir. Diğer yandan pragmatik bir orta sınıf partisi olma özlemlerinin bu yapıda önemli bir ağırlığı da gözleniyor. Bu pragmatizm, girişimcilik, icraatçılık olarak, iktisadî anlamda liberal değerlerle örtüşüyor. Türkiye toplumunun ezici çoğunluğunun kültürel değerlerini yansıtıyor olma inancının verdiği rahatlık, pragmatizmin hoşgörü olarak da tezahür etmesine yol açabiliyor. Bütün bunların harmanlanmasından çıkan baskın profil, Amerikan cumhuriyetçi muhafazakârlığını andırıyor. Zaten AKP elitlerinin önemli bir bölümünün gerek formasyonları, gerek özlemleri itibariyle kendilerini Türkiye dışında en yakın hissettikleri siyasal oluşumun, Cumhuriyetçi Partinin kalbini oluşturan ABD muhafazakâr çevresi olması bir rastlantı değildir.

Bütün Batı toplumları içinde en fazla dindar olanlar Amerikalılardır ve bu yeni bir olgu değildir. Bu olgu, 18. yüzyılın ortasından bugüne kadar süreklilik arz eder. Amerikalıların dindarlığı, Comte, Weber gibi sosyologların ifade ettikleri, modernliğin gelişmesiyle “dünyanın büyüsünün bozulması” kanununa uymaz. Bu anlamda, Amerikan istisnası sosyologlar için bütünüyle yanıtlanmamış bir soru olmaya devam eder. Bir yanda, modern bilimin en ileri uygulamalarını gerçekleştiren, bilimin gereklerine uyum sağlayan, bazı cepheleriyle son yüzyılın sürekli en modern toplumu olan, maddiyatçı değerlerin günlük yaşamda hâkim olduğu bir toplum, yani Weber’in tesbiti uyarınca, dünyayı, varoluşu yorumlamakta dinî kerteye en az başvuracak toplum olması lazım gelen Amerikalılar, iktisaden gelişmiş modern Batı toplumları içinde en dindar olmaya devam etmektedirler. Boudon, bu muammaya Adam Smith, Alexis Tocqueville ve Max Weber’in verdikleri yanıtların hâlâ geçerliliğini koruduğu ve aşılamadıkları kanısındadır.[2] ABD’deki muhafazakârlık uç noktaları dışında (bazı dogmatik Protestan tarikatları veya Ku Klux Klan hareketi gibi), dinî dogmanın cisimleşmiş hali olarak değil, bir ahlâk kuralları bütünü olarak yaşanır. Amerikan laikliği bu nedenle, insanların dinî inançlarını bütünüyle ve hakkıyla yaşamaları konusunda son derece müsamahakâr ama dinî dogmanın gereklerinin, kendilerine rağmen insanlara empoze edilememesi konusunda ise son derece katıdır.

Dinî değerlerin toplumsal davranışlara yön veren ahlâk değerleri olarak yorumlandığı, vicdan özgürlüğü konusunda son derece hassas, milliyetçiliği devlet sevgisi değil vatan sevgisi olarak yorumlayarak yücelten bu anlayış, AKP oluşumuna kıta Avrupa’sı Hıristiyan-demokratlarından daha yakındır. ABD’de Cumhuriyetçi Parti bünyesinin taşıdığı muhafazakârlık, Hıristiyan köktendinci küçük nüveleri, beyaz insanın üstünlüğüne inanmış ırkçı oluşumları da içinde “maseder”, ama bunların son derece marjinal kalmalarına dikkat eder. Bu muhafazakârlık, Hıristiyan geleneği çerçevesinde kürtaja şiddetle karşı olduğu gibi, doğum kontrolüne de sıcak bakmaz. (Erdoğan’ın “bol çocuk yapın” önerisi benzer bir tınıda değil mi?) Merkezî devlete vergi vermeye karşı şiddetli bir alerjisi vardır. Buna karşılık iç ve dış güvenlik harcamalarının artmasını hep onaylar. Girişim özgürlüğüne mutlak üstün bir değer atfeder. Toplumsal dayanışmanın devlet aracılığıyla düzenlenmesinin tembelliği, asalaklığı teşvik ettiğine inanır. Sosyal devlete değil, bireysel himmete ve vakıflar aracılığıyla yürütülen hayır işlerine önem verir.

Türkiye tarihi içinde Amerikan muhafazakârlığının tüm katmanlarını ve özelliklerini AKP gibi bir siyasal oluşumun içinde aramak elbette nafile bir çabadır. AKP’nin kültürel kodları kadim Amerikan muhafazakârlığıyla benzer esintiler taşımaktadır, bu anlamda sekülerleşme sürecindeki Türkiye Müslüman geleneğinin modernleşmeci muhafazakârlığı önemli bir eşiktir. Kıta Avrupası Hıristiyan-demokrat oluşumlara da benzemekle beraber, AKP’nin genç yönetici kuşaklarının Amerikan cumhuriyetçi muhafazakâr akımıyla daha yakın bir içerik rezonansı içindeler. Bu anlamda Turgut Özal’la kısmen başlayan, Amerikanvari liberal muhafazakâr gelişmenin, olgunlaşmış, daha tutarlı ve daha sahici halini temsil ediyor AKP.

Bu özellikleriyle AKP’nin düzen partisi olarak sivrilmesi gerekirdi. Ama geleneksel cumhuriyet düzeninin siyasal temsil çarpıklığı, devletçi-laikçi güçlerin tahakkümüne dayalı yapısı, toplumun büyük çoğunluğuna karşı bu güçlerin duyduğu derin kuşku ve, daha genel biçimde, cumhuriyetle neredeyse yaşıt, tepeden ve otoriter modernleşme projesinin daha katı bir muhafazakârlığa dönüşmesi, AKP’ye bugün kendi muhafazakâr duruş ve değerleri içinde demokrat bir hareket olarak hamle yapma, toplumsal çekimgücü oluşturma olanağı veriyor. Serbest girişimcilikle muhafazakâr değerleri birleştiren, kalkınmacı, ılımlı dayanışmacı bir sentez oluşturma iddiasını yeteri inandırıcılıkla savunabiliyor.

12 Eylül rejiminden parlamenter yollardan ve toplumun siyasetin merkezine oturması yoluyla çıkılmasının koşullarını sadece %10 barajı nedeniyle parlamentoya çarpan etkisiyle yansıyan AKP’nin seçim başarısı yaratmadı. Yeni sosyal-siyasal yapılanma sürecini bulanıklaştırıp engelleyecek, zümre ve hattâ şahısların iktidarları için var olan siyasal partilerin siyasal pazarlık dışı kalmaları da, bu kapının aralanmasında büyük bir rol oynuyor. Hattâ siyasal yetersizliği ve hazırlıksızlığı bariz olan, bir türlü bölge partisi olmaktan çıkamayan HADEP-DEHAP’ın da Mecliste yer almamasının, bu siyasal konjonktürde Meclis meşrûiyetini güçlü biçimde yıpratmayacağı görülüyor.

Meclisin bu kompozisyonuyla 12 Eylül rejiminden çıkışın gerçekleşmesi elbette yüzde yüz kesin değildir. AKP kadar CHP’nin de bu perspektif çerçevesinde alacağı tavırların, uygulayacağı muhalefet tarzının yanında, devlet kanadının ve parlamento dışına düşmüş partilerin benimseyecekleri stratejiler, 12 Eylül rejiminden çıkışın ritm ve yönünü belirleyeceklerdir. Bugün sadece, bir devrin sona erişinin olağan demokratik rejim yönünde sivil siyasal güçlerin inisyatifinde ve parlamenter irade önderliğinde gerçekleşmesinin nesnel koşulları var.

Bunlar gerekli ama tek başına yetersiz koşullardır. Onları yeterli kılacak diğer amillerden birisi, demokrasiyi yasal çoğunluğun mutlak egemenliği olarak (1950 -özellikle 1954 sonrası- 1960 DP’si gibi) algılamayan anlayışın parlamenter iradeye kalıcı biçimde hâkim olmasıdır. Bunun tamamlayıcısı ise, kültürel değerlerdeki otoriter-muhafazakâr ağırlığın gerilemesidir. Biraz önce verdiğimiz örneğe bir kez daha başvurarak, “büyüklerine saygı” kadar, hattâ ondan daha fazla diğerlerine hoşgörüyü önemseyen bir anlayışın, yani köklü bir siyasal-toplumsal kültür dönüşümünün tohumlarını atmakla bu dönüşümün uzun vadede kalıcılaşması mümkün olacaktır. İşte o zaman Türkiye’de “kutsal devlet” anlayışının manipülatörleri siyasal alanda kendilerine tutamak noktaları bulmakta giderek zorlanacaklardır.

AKP’den bir radikal demokrasi şampiyonu davranışları ve icraatları beklemek, hayalciliktir. Ama ondan, üzerine aldığı misyonla uyumlu, yani 12 Eylül rejiminden Türkiye’yi emin ve sakin biçimde çıkarma, Türkiye’de demokrasinin taşlarını yerli yerine koyma misyonu elbette beklenecektir. Bu da, Türkiye yakın tarihi ve bugün yol ayrımında olduğu uluslararası siyasal gündem dikkate alındığında, çok mütevazı olmayan bir “aşağıdan dönüşüm” olanağı demektir. Türkiye seçmen kitlesinin siyasal ağırlık merkezi dikkate alındığında, böyle bir aşağıdan dönüşüme Türkiye sol geleneklerinin önderlik etme olanaklarının az olduğu zaten görülüyordu. 3 Kasım seçim sonuçları, solun Türkiye toplumunda hareket alanının daha da daraldığını gösterdi.[3] Bu nedenle, muhafazakâr dünyanın içinden gelen, onu asrileştirerek demokratikleştirme iddiasında olan AKP türü bir aşağıdan dönüşüm hareketi, olağanlaşmış bir demokrasi rejiminin başlatıcı gücü olma şansına sahip olabildi. Yakın yıllarda devletçi-laikçi seçkinlerin siyasal meşrûiyet alanında demokrasiyi giderek dışlayarak, otoriter tınıları yüksek bir cumhuriyet kavramını öne sürmeleri, AKP türü muhafazakâr-liberal hareketi demokrasi hattında kendini yenilemek olanağı verdi.

Bütün bunlara rağmen, AKP iktidarının esas olarak söz ve duruşla durumu idare etmesi, “hizmet üretmekle” sınırlı bir icraatçılıkla yetinmesi, dolayısıyla toplumun muhafazakâr değerlerini demokratik değerlerle harmanlayan ve bu yolla demokrasiyi Türkiye koşullarında olağanlaştıran bir siyasal dönüşüm icraatı gerçekleştirebilecek beceri ve enerjiyi göstermemesi ihtimali de var. İşte bu noktada, kilit soru, demokrat sol hareketlerin devletçi-laikçi çevrelerin kışkırtmalarına kulaklarını tıkayarak, demokratik dönüşümün yol göstericiliğini yapmak, demokratik içerik ve pratikleri olağanlaşmış bir siyasal rejimin ortak ebeliğine talip olma sorumluluğunu gösterip gösteremeyecekleridir. Türkiye’de demokratik bir cumhuriyet rejiminin yerleşmesi, olağanlaşması ve istikrara kavuşması, genel olarak solun ve özel olarak sosyalistlerin uzun vadede önlerini açacak, aslî işlerine kendilerini teksif etmelerini sağlayacaktır ve bu da iyi olacaktır. Bu nedenle solun, AKP’ye karşı kurulacak gerginlik tuzaklarına karşı uyanık olması, kendini milliyetçilik, devletçilik, otoriter laikçilik alanlarında değil, demokrasinin genişlemesi, toplumsal dayanışmanın güçlenmesi, iktisadî büyümenin ehlileştirilip amaçlarının toplumsallaştırılması hedeflerine angaje etmiş bir toplumsal muhalefet hareketi olarak kabul ettirmesi beklenir. Demokratik dönüşüm perspektifinin muhafazakâr-demokrat bir eşikten öteye gitmesi AKP’nin değil, solun sorumluluğundadır. Bu ise Türkiye’de solla sağın gerçek sosyolojik tabanlarına oturmaları demektir.

12 Eylül’den çıkışın, Türkiye cumhuriyet tarihinin başat kutuplaşmasının etkisini kaybetmesiyle, yerini daha olağan kutuplaşma ve çatışma dinamiklerine bırakmasıyla birlikte gerçekleşmesi, çok önemli bir dönüşüm eşiğidir. Sol hareket ve çevrelerin bu eşiğin atlanmasında, özellikle son dönemde Türkiye toplumuna önderlik ve rehberlik edememiş olması hazindir. İster beğenelim ister beğenmeyelim, istediğimiz kadar üzülüp, hayıflanalım, Türkiye solunun genetik özelliklerinden de kaynaklanan bu tarihî yetersizlik nesnel bir olgu olarak karşımızda durmaktadır. Sol hareketler, ya bu nesnel durumu soğukkanlılıkla, ama tavizsiz bir kararlılıkla değerlendirip, kendi dönüşümlerini bu değerlendirme ışığında gerçekleştirecekler ya da giderek folklorik oluşumlar olarak siyaset sahnesinde yer alacaklardır.

Bütün bu olasılıklar içinde en kötüsü, solun kendi kapalı dünyası içine daha fazla gömülürken, AKP’nin de olağan demokratik rejim hamlesinde soluğunun, gücünün veya iradesinin yetersiz kalması olacaktır. Çünkü böyle bir durum, 12 Eylül’den çıkışın değil, onun yeni zamanlara uyarlanmış bir restorasyonunu mümkün kılacaktır. Türkiye’yi 12 Eylül rejiminden çıkarmak, sadece AKP’nin değil, hepimizin sorumluluğundadır.

[1] Yılmaz Esmer’in yönettiği kamuoyu araştırmasında, çarpıcı sonuçlardan birisi, farklı partilere oy vermiş seçmen gruplarının hepsinin “bir çocuğun yetişmesinde büyüklere saygılı olmayı”, “çalışkan, başkalarına karşı hoşgörülü veya kendi menfaatlerini korumasını bilmeli” hususlarından önce sıralaması, ataerkil muhafazakârlığın toplumsal yaygınlığını yansıtmaktadır. AKP seçmenlerinin 2/3’ü, CHP seçmenlerinin %41’i bu görüştedir. Milliyet, 16/11/2002.

[2] Raymond Boudon, Université de tous les savoirs konferansları, Paris, 29.11.2001.

[3] Solun oyları (DEHAP dahil) %30’u biraz geçiyor. 3 Kasım sonuçlarının eksiksiz bir nisbi temsil sistemindeki ifadesinde, bütün solun, bugünkü CHP’nin milletvekili sayısından daha az milletvekili olacaktı. Bugün Mecliste temsil edilmeyen oyları kaba bir sol ve sağ ayrımına tâbi tutarsak, sağ eğilimli seçmenlerin verdikleri toplam oydan daha az temsil edildiğini görürüz. Elbette barajsız bir nisbi temsil sisteminde seçmen davranışları da aynı olmazdı. Diğer yandan bu Meclisin ikiden çok partili yapısı içinde milletvekilinin marjinal ağırlığı ile, bugünkü yapı içindeki ağırlığı da karşılaştırılamaz. Birinci durumda bir milletvekilinin çok daha büyük bir ağırlığı vardır. Ama her şeye rağmen, 3 Kasım seçiminde solun parlamentoda, aldığı toplam oydan daha az temsil edildiği söylenemez. Sağ-sol kavramlarının ayırmakta yetersiz kaldığı siyasal akımların parlamentoda temsil edilmedikleri ise bir gerçek.