Anasayfa > Birikim Arşiv > 75 - Temmuz 1995 > Tarih Zapatistalar ile Sürüyor

Tarih Zapatistalar ile Sürüyor

Özgür Gökmen | (Sayı : 75 - Temmuz 1995)

İşte biz, tüm zamanların ölüleri, yeniden ölüyoruz; ancak bu kez yaşamak uğruna.

Zapatistalar 6 Ocak, 1994

20. yüzyılın son on yılına girdiğimiz günlerde, ‘tarihin sonu’ argümanı gittikçe artan bir popülerlik kazanmaya başlamıştı. Eski bir RAND Corporation çalışanı ve dönemin bir Amerikan devlet memuru olan Francis Fukuyama, The National Interest (Millî Menfaat) adını taşıyan neo-muhafazakâr dergide yayımlanan makalesinde bize iyi bir haber veriyordu: Kazanmışlardı...

Newsweek bir köşe yazısıyla, Time yazarın bir fotoğrafını basarak bahsi geçen argümana hemen sayfalarında yer verdi. Fransız Commentaire dergisi, ‘Tarihin Sonu?’ için özel bir sayı hazırlayacağını duyurdu. Makale hızla çevrilerek Hollanda, Japonya, İzlanda ve İtalya’da yayımlandı. The National Interest’in Yaz 1989 sayısı, Washington’un Connecticut Bulvarı’nda pornografik dergilerden bile çok satmıştı...

Fukuyama’ya göre, “dünyada son birkaç yılda bir hükümet sistemi olarak liberal demokrasinin meşrûiyetine dair bir konsensus oluşmuştu,” ve bu hükümet sistemi “ ‘insanoğlunun ideolojik evriminin sonunu’ ve ‘hükümetin nihai biçimini teşkil edebilirdi’”. (Fukuyama, 1992:xi) Sovyetler Birliği yıkılmış, komünizm iflas etmişti. 20. yüzyılın totaliter güçleri, ABD ve müttefiklerince mutlak bir mağlubiyete uğratılmışlardı. Dünyada yaşananlar, “Batı’nın zaferi”ne işaret ediyordu. Liberal demokrasiye meydan okuyabilecek hiçbir tatminkâr alternatif yoktu. (Fukuyama, 1989) İktisadî ve siyasal liberalizm birleşmiş, iktidara yerleşmişti. Ya da er geç yerleşecekti. Teslim olmalıydık. Yapılacak hiçbir şey kalmamıştı. Tarihin sonu gelmişti; kazanmışlardı...

Ancak Hegel’in tarih tezini, Amerikan önderliğindeki Batı galibiyetini kanıtlamak için kullanmaya çalışırken, Fukuyama’nın gözden kaçırdığı bazı şeyler olmuştu: Özellikle Asya’da, pazar iktisadına bağlı, ama siyasal anlamda otoriter olan devletler vardı; ve bunlar iktisadî kalkınmada, siyasal alanda liberal olarak tanımlanan demokratik rejimlerden çok daha başarılıydılar. Ancak endişeye mahal yoktu. Artık kazanmışlardı ve böylesi tali durumlar, liberalizmin pak alnına leke süremezdi. Her şeyin olduğu gibi, bunun da bir açıklaması vardı. Yayımcıların kamuoyu ilgisini güvence altına alabilmek için tanıtım kampanyasına çokça para ve enerji harcadıkları The End of History and the Last Man’de (Tarihin Sonu ve Son İnsan) Fukuyama, pek de utanmadan, gerekli açıklamayı yaptı: “Otoriter rejimler, ilkesel olarak, büyümeyi kısıtlayan yeniden dağıtımcı hedeflerle tahrif edilmemiş gerçek iktisadî liberal politikaları daha iyi izlemeye muktedirdirler.” (Fukuyama, 1992:124)

Fukuyama’nın kapitalist demokrasiye düzdüğü methiye, ‘tarihin sonu’ argümanının geçerliliğine teorik düzlemde son veren gerekli cevapları aldı. (Miliband, 1992; Hobsbawm, 1992; Dunn, 1992; Atlas vd.) Ancak Fukuyama’nın argümanına pratik düzlemde de son verilebilmesi için iki yıl daha geçmesi gerekiyordu.

1 Ocak 1994’te NAFTA’nın yürürlüğe girdiği gün Meksika’nın Chiapas eyaletinde Zapatistalar, hem tarihin sürdüğünü, hem de modernizmin hâlâ önemli olduğunu kanıtlar bir şekilde, kendi tarihlerini yazmaya muktedir olduklarını göstermek ve yaşadıkları dünyayı kendilerinin kılmak için ayaklandılar.

Zapatistalar ayaklandıklarında, Meksika’nın en zengin eyaletlerinden biri olan Chiapas, neo-liberalizmin ve NAFTA’nın da bir parçası olduğu liberal devrimlerin yerli halk üzerinde yarattığı tahakkümün altında yaşıyordu. 500 yıl önce olduğu gibi, en temel ürünleri ihraç eden Chiapas, karşılığında kapitalizmin en temel sonuçlarını, ölüm ve sefaleti ithal etmeye devam ediyordu. (Marcos & The Zapatistas, 1994:5) Ülkede gelişmekte olan burjuvazi ve yabancı pazarlar lehine politikalar uygulayan Meksika Hükümeti, Chiapas’ı bir iç sömürge olarak kullanıyor; eyaletin zenginliklerini gözü doymaz bir şekilde emerken, bölgenin insanlarını her zamankinden daha da yoksul kılıyordu. Latin Amerika’daki demokratikleşme eğilimlerine yüz vermeyen Meksika’daki “mükemmel diktatörlük”te, (Laurell, 1992) dönemin başkanı Harvard mezunu bir teknokrat olan Carlos Salinas de Gortari’nin 1988’den beri uygulamakta olduğu neo-liberal rüzgarlar esiyordu. Salinas başkanlığındaki Kurumsal Devrimci Parti (Partido Revolucionario Institucional, PRI) ülkeye ‘glasnost’u olmayan bir ‘perestroyka’ (Cooper, 1994:2) getirmişti. Yerliler açlık, sefalet ve marjinalleşmeden muzdariptiler. Yaşamak için üzerinde çalışıp işleyecekleri topraklardan, kendi kaderlerini belirlemek için ihtiyaç duydukları özgürlükten ve demokratik süreçlerden yoksundular. Ürünlerini ve emeklerini satarken de, en temel ihtiyaçlarını alırken de sömürülüyorlardı. Yerlilerin birçoğu kırsal bölgelerde doğuyor, eğitimsiz, sağlıksız ve aç bir şekilde Chiapas’ın turistik, bakımlı bölgelerinden çok da uzakta olmayan ormanlık bölgelerde ölüyorlardı. Tüm yerliler, tahammül edilemez bir adaletsizlik ve insan hakları ihlalleri ile karşı karşıyaydılar. Meksika Hükümeti, yerlilerin her türlü talebine, baskı, sürgün, hapis, işkence ve cinayet ile karşılık veriyordu. (Marcos & The Zapatistas, 1994:17, 18)

Kendilerinin hazırlamadığı bir anayasanın tüm yükü yerlilerin üzerindeydi. PRI hem kendi yasalarını ilk ihlal eden taraf oluyor; hem de en küçük bir hatadan yerlileri sorumlu tutuyor, onları cezalandırıyordu. 1917 Anayasa’sının toprak reformu öngören 27. maddesi Salinas iktidarınca yürürlükten kaldırılmıştı. Aynı anayasanın 4. maddesi Meksika’yı çok etnili bir devlet olarak tanımlıyor ve yerlilerin dillerini ve kültürlerini koruma haklarını saklı tutuyordu. Ama aynı zamanda, Meksika’da etnik birlik, ulus-devletin ve pazar ekonomisinde birliğin yaratılması için bir önkoşul olarak görülmüştü. Bu yüzden, yerliler 60 yılı aşkın bir süredir kendilerini asimile etmeye yönelik politikalarla birarada yaşamışlardı. Meksika toplumunda onurlu bir yerleri yoktu. Kollektif bir bütün olarak yaşama hakları bir yana, insan hakları bile tanınmıyordu. PRI’ın uyguladığı ve bu durumdan istifade eden mestizoların (melez) desteklediği neo-kolonyal bir baskı altında yaşıyorlardı. (South and Meso American Indian Rights Center, 1995)

İşte Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (Ejercito Zapatista de Liberacion Nacional, EZLN) tüm bunlara, kendilerine NAFTA ile dayatılan liberal devrimlere ve yeni dünya düzeninin diğer yaptırımlarına karşı koymak için 1994’ün yılbaşı günü “sefiller ve mülksüzler” adına Meksika Hükümeti’ne savaş ilân etti. Chiapas ormanlarında ortaya çıkan Emiliano Zapata’nın hayaletinin San Cristobal’da dolaştığı söylentisi tüm dünyaya yayıldı. Oysa gerçek çok daha farklıydı. Ne Zapata’nın hayaleti dolanıyordu ortada; ne de onu hiçbir zaman unutmamış olan yerliler bir mücadele başlatmışlardı. Zapata bu yerlilere bir insanı çağrıştırmıyordu; mücadeleyi ifade ediyordu. Aslında Meksika’nın derinliklerinde hiçbir zaman sona ermeden süren direniş, EZLN’nin varlığını hissettirmek için silahlı mücadeleyi seçmesiyle daha belirgin bir hale gelmişti.

EZLN 100 bine yakın insanın yaşadığı San Cristobal gibi bir Birinci Dünya şehrini ele geçirdiği gün tüfeklerinden çıkan kurşun sesleri, global pazarın tüm köşelerinde duyuldu. (Cooper, 1994) O güne dek hiçbir isyan hareketinin başaramadığı bir şeyi başarmışlardı. Salvador’da gerillalar en güçlü oldukları dönemlerde bile, nüfusu birkaç bini geçen yerleşim birimlerinde denetim sağlayamamışlardı. EZLN’nin ayaklanması Latin Amerika’da iktidarların alışık olduğu türden fococu bir isyan değildi. Yerliler yalnızca kendilerini sömüren zenginleri tasfiye edip topraklarını geri almaya çalışmıyorlardı. EZLN’nin ayaklanması, bir avuç gerilla peşine düşmüş köylülerden müteşekkil ve dağlardan inerek şehirleri işgal etmeye çalışan iktidar heveslisi bir hareket de değildi. Devlet denetimini ele geçirmeye çalışmıyordu. Sosyalist bir devlet kurmaya da çalışmıyordu. EZLN’nin amacı, Chiapas’ta ve Meksika’nın geri kalan kısmında ülkeyi temelden dönüştürecek geniş tabanlı bir sivil toplum hareketi başlatmaktı. Bir kehaneti gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Yukarıdan, iktidar koltuğundan esen rüzgara, yerden esen rüzgarla karşı koymaya çalışıyorlardı. İsyanları global pazara karşı başlatılan ilk silahlı mücadeleydi. (Burbach, 1994; Cooper, 1994; Marcos & The Zapatistas, 1994)

EZLN’nin ayaklanma için seçtiği tarih ve uyguladığı savaş stratejisi, tüm bunlara kanıt teşkil eden niteliktedir. 30 yıl önceki avanguard gerilla hareketleriyle çok fazla ortak noktası olmayan EZLN’nin Meksika Hükümeti’ne ve yeni dünya düzenine karşı teşkil ettiği ölümcül tehdit şu olmuştur: EZLN, San Cristobal’da asla başaramayacağı ve tüm Meksika halkını karşısına almasına neden olacak bir şeyi, iktidarı ele geçirip bir devrimci diktatörlük kurmayı hedeflemek yerine, adil seçimlerin düzenlenmesini ve Meksika’da gerçek bir demokratikleşme sürecinin başlatılmasını istemiştir.

EZLN’yi kendinden önceki gerilla hareketlerinden ayıran unsurlardan biri de, mücadelenin Batista ya da Somoza gibi tipik bir diktatöre karşı değil, ülkede siyasal, iktisadî ve toplumsal yapıyı denetim altında tutan PRI iktidarına karşı yürütülüyor olmasıdır. EZLN’nin hedefi, bir tiranı devirmekten çok, ülkedeki insanların devrimci düşüncelerini yeniden harekete geçirmektir. Geçmiş ulusal kurtuluş hareketlerinin, daha çok merkeziyetçilikle sonuçlanan demokratik merkeziyetçi tutumlarının ötesine geçmeye çalışan EZLN, liderleri mit haline getirilen klasik gerilla hareketlerinin çok daha ötesinde bir öneme sahiptir. (Burbach, 1994)

EZLN’nin liderlerinden Subcommandante Marcos, artık tüfeklerinin başarmak için yeterli olmadığını, bugün yeryüzündeki baskıcı rejimlerin korkulu rüyasının bir iletişim uzmanı olduğunu biliyor. İletişim teknolojisinin potansiyel bir devrimci güç sağladığını bilen EZLN, bugüne dek kendisine kurşunlardan çok daha büyük başarılar sağlayan onlarca bildiriyi Internet aracılığıyla tüm dünyaya ulaştırdı. Meksika Ordusu Lacandon ormanlarına girdiğinde EZLN’nin teçhizatının büyük bir kısmının kamplarda bırakılmış olduğunu gördü. Ancak EZLN’nin laptop bilgisayarları ve bilgisayar disketleri yanlarındaydı. Disketler ile insan hakları kuruluşlarına ulaştırılan bildiriler çok kısa bir süre sonra, bir Amerikan üniversitesinin ya da ODTÜ’nün ya da Meksika’ya karşı dünyada kamuoyu baskısını örgütlemeye çalışan kuruluşların Internet’e bağlı bilgisayar terminallerinden okunabiliyordu.

Halefi Salinas gibi bir teknokrat olan Ernesto Zedillo’nun Aralık 1994’te iktidarı devralmasından sonra da değişen pek bir şey olmadı. Zedillo iktisadî alanda, Yale’de öğrendiği ortodoks monetarizmin yılmaz bir savunucusuydu. Ancak Meksika siyasetinin azgın sularında kürek çekmek için yeterli donanıma sahip değildi. Zapatistalar’ın adil seçimler düzenlenmesine yönelik isteğini yerine getirmesi mümkün değildi. İktidar partisinin seçim yolsuzluğunu gelenekselleştirmiş olduğu Meksika gibi bir ülkede yapılacak ilk adil seçim, PRI’ın sonunu getirirdi. Adil seçim düzenlemek yerine, Subcommandante Marcos’u terörist ilân edip isyancıları da “ne yerli, ne Chiapas’lı” olan bir avuç gerilla tarafından yoldan çıkarılmış yoksul köylüler olarak nitelemekle, rejimin sınıf temelli, ayrımcı siyasetini ifşa etmiş oldu. Zedillo, adil seçim düzenlemek yerine, Meksika Ordusunu Zapatistaların denetimindeki Lacandon ormanına sürdü ve “kandırılmış yoksul köylüler” olarak nitelediği yerlilerden binlercesinin Zapatistalar ile birlikte dağlara geri çekildiğine tanık oldu. Subcommandante Marcos yerli ya da Chiapas’lı olmayabilirdi. Ancak en az Amerikan silahları ile teçhiz edilmiş, Arjantinli danışmanlara sahip olan Meksika Ordusunu Zapatistaların üzerine süren Yale mezunu Başkan kadar Meksikalı’ydı. (Gunson, 1995)

Zedillo, Subcommandante Marcos’un gerçek adının Rafael Sebastian Guillén Vicente olduğunu ilân ederek, bu gizemli adamın sahip olduğu gücü kırabileceğini düşünmüştü. Guillén olarak tanıtılan adam, kibar, zeki, eğitimli ve kendini davasına adamış bir adam olduğu anlaşılınca, Mexico City sokaklarında binlerce insan “Başkan Guillén” diye slogan atarak gösteri yapmaya başladı. Bugün kullandığı çoğulcu retoriğe rağmen ülkede her türlü sol söylemin önünü kesmek için inanılmaz manevralar yapan Zedillo’ya karşı Subcommandante Marcos, geleneksel olarak her şeyin ve herkesin bir fiyatı olan bir ülkede, dürüstlüğü ve mücadeleyi simgeliyor.

EZLN ayaklandığında yayımladığı 10 Nokta adı altındaki pakette toplanmış temel insanî haklar için mücadele ediyor. Yalnızca Meksika’daki yerlilerin değil, tüm dünyadaki insanların insanca yaşamak için ihtiyaç duyduğu haklar için mücadele ediyor: İş, toprak, gıda, konut, sağlık, eğitim, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, adalet ve barış için... Meksika’da 20. yüzyılın başında iyimserlik ve umutla başlayan devrim, yüzyılımızın diğer tüm devrimleri gibi felaket ve kederle sonuçlandı. Ancak Zapatistalar Fukuyama ve onun gibilerin söylediklerine pek itibar etmiyorlardı. Herkes “umutsuzluğun ve konformizmin sesine kulak vermiyor”du. (Marcos & The Zapatistas, 1994:12) Tarihin sonu’nun ardından tarih sürmeye devam etti. Zapatista hareketinin önemi, yalnızca EZLN’nin mücadelesiyle değil, aynı zamanda bu insanların içlerinde taşıdıkları güç ve umutla kendisini kanıtlıyor. Zapatistalar, Berman’ın (1992) söylediği gibi, modern dünyada insanların kaybettikleri dünyalardan daha iyi bir dünya kurmak için gerekli güce sahip olduklarını kanıtlıyorlar. Daha derin ve radikal yenilikler sağlamak için mücadele ediyorlar. Modern dünyada insanların, kendilerini değiştiren ve nesneleştiren dünyayı değiştirmek ve o dünyanın özneleri olmak için mücadele etme gücüne sahip olduğunu gösteriyorlar. Zapatistalar, modernizmin yarattığı hayal kırıklıklarına ve umutsuzluklara rağmen, insanlara umut kaynağı ve güç veren bir yapıya sahip olduğunu kanıtlıyorlar. Amaçlarının gerçekleşebileceğini biliyorlar. Dünyanın bugüne dek bunca değişmiş olduğu gerçeği, bundan sonra da değişebileceğine dair bir kanıt teşkil ediyor.

Zapatista ayaklanması, modern dünyada her şeyin mümkün olabileceğinin simgesidir. Zapatistalar, ölmek pahasına, cesaret ve umutla, evrensel nitelikteki isteklerini hayata geçirebilmek için, yaşadıkları dünyanın özneleri olabilmek için, bir fark yaratabilmek için, dünyayı kendilerinin kılabilmek için savaşıyorlar.

Atlas, James What is Fukuyama Saying and to Whom is He Saying It?

Berman, Marshall 1992: “Why Modernism Still Matters”, Modernity and Identity içinde, ed. S. Lash, J. Friedman. Oxford: Blackwell.

Burbach, Roger 1994: “Roots of the Postmodern Rebellion in Chiapas”, New Left Review, 205.

Cooper, Marc 1994: Spreading Hope For Grassroots. Westfield, New Jersey: Open Magazine Pamphlet Series.

Dunn, John 1992: “In the Glare of Recognition”, TLS, 24 Nisan, 46.

Fukuyama, Francis 1989: “The End of History?”, National Interest, Yaz.

Fukuyama, Francis 1992: The End of History and the Last Man. New York: The Free Press.

Gunson, Phil 1995: “The Poetic Revolutionary”, The Guardian International 2, 21 Şubat.

Hobsbawm, Erich 1992: “The Crises of Today’s Ideologies”, New Left Review, 192.

Laurell, Ana Cristina 1992: “Democracy in Mexico: Will the First be the Last?”, New Left Review, 194.

Marcos & The Zapatistas 1994: Mexico: A Storm and a Prophecy. Westfield, New Jersey: Open Magazine Pamphlet Series.

Miliband, Ralph 1992: “Fukuyama and the Socialist Alternative”, New Left Review, 193.

South and Meso American Indian Rights Center 1995: Six Principles for a New Mexican State. 10 Ocak.