Anasayfa > Birikim Arşiv > 76 - Ağustos 1995 > Bosna: Yağmurdan Sonra

Bosna: Yağmurdan Sonra

Tanıl Bora | (Sayı : 76 - Ağustos 1995)

Bosna-Hersek’te olanların lâneti uzun sözü gerektirmeyecek kadar âyan beyan artık - tıpkı Türkiye’nin ‘orası’nda olduğu gibi. Aslında nicedir öyle de, zaman zaman fecaat dozu Bosna’nın gündelik ortalamasını bile aşan bazı olaylar kanıksanan felâketi yeniden yeniden hatırlatıyor. Srebrenica’da, Zepa’da olanlar gibi, bu yazı yazıldığında Gorajde’de olmasından korkulanlar gibi...

BATI VE İNSANLIK KAYBI

Bosna’daki lânetin çarpıcı bir boyutu, “uluslararası topluluk” denen ve “insanlığı” temsil ettiği de düşünülen ‘merci’nin iflâsıdır. Bu itham, savaşı bitirecek bir ‘nihaî’ müdahalenin kotarılamaması gibi muğlâklık düzeyi yüksek bir ithama değil, şu basit olguya dayanıyor: İki yılı aşkın süredir kuşatma altında yaşayan Srebrenica’nın silahsız ve savunmasız insanları, Bosna Sırp Cumhuriyeti adlı faşist örgütün kuvvetlerince esir edildiklerinde, 1993 Mayıs’ından beri burayı resmen “güvenli bölge” ilan ederek himayesine almış olan Birleşmiş Milletler (BM) adlı örgütün güvencesindeydiler. BM örgütü, Yugoslavya’daki savaşların başlangıcından beri, dövüşçülerin birbirlerinin ağzını yüzünü dağıtmasını belirli bir nizama bağlamaya çalışan bir boks hakemi havasındaydı - üstelik bazı boksörlerin tartıya çıkarılmadan, siklet gözetilmeden ve icabında eldivenlerinin altında muştayla rakibinin üzerine vardığı bir ringde... Bizatihi bir milis örgütü niteliğindeki Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin milisi olan Çetniklerin Mayıs/Haziran’da BM askerlerini rehin almasının (yani hakemi itip kakması) yolaçtığı ilk tepki de, ringin köşesine kaçmak olmuştu. Saraybosnalılar UNPROFOR’a (United Nations Protection Force-Birleşmiş Milletler Koruma Gücü) bir ara SERBOFOR (Sırpları Koruma Gücü) adını takmışlardı, şimdi UNSPROFOR (United Nations Self-Protection Force-Birleşmiş Milletler Kendini Koruma Gücü) diyorlar - eski lâkap suçlayıcıydı, yenisi aşağılayıcı. BM’nin bu edası, başlıbaşına, Bosna’da ve dünyanın dört bir yanında insanları isyan ettiren bir etken.

BM’nin aczinin ardında, sahiden de, “Batı”nın meşruiyet ve değer bunalımı var. “Batı”yla, topyekûn bir kültürel kimlik olarak “Hıristiyan-Batı”yı değil; pekâlâ Doğulularca da paylaşılabilen ve pekâlâ Hıristiyan-Batılı toplulukları da baskılayabilen, global kapitalist egemenlik sistemini kastediyoruz - bir başka isimle “Kuzey”i. Bu anlamıyla Batı, -kendine benzeyen- reel sosyalizm üzerindeki zaferinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmişken, bir ‘değer üretme’ zaafiyetinin sinyallerini veriyor. Reel sosyalizmin çöküşünü dünyayı ve insanlık halini değiştirme iddiasının ölümü olarak yorumlayan çehresiyle “Batı”nın zaten herhangi bir meşruiyet sorununu üzerine alınması beklenmezdi. Ne var ki, o denli sorumsuz ve küstah bir kayıtsızlığın uygunsuzluğunu idrak eden, daha önemlisi dünyanın ve insanlık halinin yaratacağı meşruiyet sorunları yığınının farkında olan Batılı iktidar eliti, galibiyetini bazı değerleri yücelterek taçlandırmadan da edemezdi, edemedi. Global kapitalist egemenliğin ahlâkîliğinin ve değerbilirliğinin amentüsü olarak “piyasa ekonomisi, parlamenter demokrasi, sivil toplum, insan hakları” manzumesi takdim edildi. “Uluslararası topluluk”un temsilî organları üzerindeki hakimiyetiyle -nüfus ve değer olarak- “insanlığı” temsile soyunan Batılı güçler; Kuveyt operasyonunda stratejik çıkarlarını koruma hamlesini ahlâkîlik ve insanîlik fiyakasına büründürdüler. BM, NATO, AGİK, BAB ve isimlerinin kısaltması gayet azametli olan sair uluslararası örgütlerin Bosna-Hersek’teki aczi, bu fiyakayı çok sarstı. Somali’de, maddî çıkarlardan öte, esas o fiyakanın bozulmasını tamir için, insaniyet nâmına olduğu görüntüsünü vermeye özen göstererek bir askerî müdahalede bulundular - ve iç savaş canlısı “yerlilerin” kadirbilmezliğine ilişkin sahneler eşliğinde geri çekildiler. Somali hakkında oluşan imaj, medeni dünyanın aklının ermeyeceği, gücünün yetmeyeceği, uzak durulup kendi haline bırakılması gereken kaotik barbarlar dünyasıydı aşağı yukarı. Batı sadece birliklerini değil değerlerini de, bütün insanlığa teşmil edilemeyeceğine dair zımnî bir inançla, Somali’den geri çekti. Şimdi de Bosna’ya dair tartışılan seçeneklerden biri, Balkanları kendine özgü marazi şovenizminin akıldışılığına terkederek geri çekilmektir. ABD’nin güçlenen sağının Boşnaklara uygulanan silah ambargosunun kaldırılması doğrultusundaki ateşli kampanyası, silah transferine açılan bu coğrafyadan BM’nin çekilmesi talebiyle bütünleniyor. (Geçtiğimiz yılın başlarında bir senatör silâh ambargosunun kaldırılmasını savunurken ne demişti?: Let them kill themselves; Bırakın birbirlerini gebertsinler...) Diğer seçeneğin, yani “insanlık değerleri”, eşittir “Batılı değerler” adına kararlı bir müdahalenin dayanakları pek muğlâk. Zira “piyasa ekonomisi, parlamenter demokrasi, sivil toplum, insan hakları” manzumesi, böyle kararlı ve enerjik bir misyona ve tavra zemin oluşturamıyor; en azından böyle bir tavır üretecek bir yorumla, ‘hava’yla birleşmiyor. “Piyasa ekonomisi ve sivil toplum”un, BM askerlerini uğruna ölüme göndermeye yetecek ‘şiddette’ değerler olmadığı meselesi... Bu sinik kuşkuda, insanları asker eden kudretlere özgü ölüme gönderme kipi esastır; tıpkı Türkiye’de milliyetçi söz ve kalem sahiplerinin kimsenin Güneydoğu’da bir ‘mozaik-Türkiye’ uğruna ölmeye gitmeyeceğini söylemesindeki gibi...

Velhâsıl, “uluslararası topluluğun” veya ona hükmeden “Batı”nın Bosna dolayısıyla bunca kargışa hedef olması, büyük ölçüde, Kuveyt ve Somali’de serdettikleri evrensel değerler bekçiliği iddiasının yarattığı beklentiden kaynaklandı. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde Slovenya ve Hırvatistan’ın “Batı”dan gördüğü hamiyetperverlik de bu beklentiyi pekiştirmişti - hele Bosna-Hersekli siyasetçilerin gözünde. Kabaca özetlenirse, “Batı”, zaten güçlü bir meşruiyet dayanağına sahip olmayan, zaten “dünya”nın dışlanmışlarını kaale almayan bir hukuk vaadetmişti ve o hukuku uygula(ya)mıyor: çift standartlılık suçlamasının berisindeki tek standart da matah bir şey değildi. Yugoslavya’ya yapılmayan askerî müdahale, Kuveyt’e ve Somali’ye yapılan asker^i müdahaleden ötürü sorun oldu. “Batı” çift standartlılığa düşmeyip Kuveyt standardını Yugoslavya’da da uygulasaydı, o tek standardın pekişmesinin yolaçacağı meşruiyet ve “insanilik” buhranı belki çok daha derin olacaktı! (Yugoslavya’ya yapılacak Kuveyt emsali bir müdahalenin teknik zorlukları ve muhtemel sonuçlarının ne denli kaldırılabilir olduğuna hiç girmiyoruz.)

Bosna’daki açmaz, “Batı”nın “değerlerine” ilişkin tartışmayı Batı’da da alevlendirdi. Muhafazakâr düşünürler ve politikacılar sağcı bir ahlâkçılığın lüzumunu kanıtlamaya giriştiler. Sisteme muhalif düşünce erbâbı da artan bir hırsla piyasa-medya cemaatinin toplumsallık ve insanilik melekelerinden yoksunluğunun trajik tasvirlerini yapıyor. Ünlü “Körfez Savaşı aslında olmadı” sözüyle Kuveyt olayının medyatik ve “simülasyon” niteliğini vurgulayan postmodernist düşünür Baudrillard, Yugoslavya vesilesiyle “toplumsalın sonu” hakkında çok daha alarmcı ve öfkeli bir tavır takınmış görünüyor. (Belki de bu sefer hadise Avrupa’da -göbeğinde değilse de taşrasında- cereyan ettiğinden...) Özellikle Fransa’da eleştirel aydınlar, “Batı”yı, çift standardından öte tam da o tek standardından ötürü sorguluyorlar: Değerler, ilkeler, davalar, heyecanlar karşısında steril bir tarafsızlık vaz’eden ‘ruhsuz’ hesapçılığından ötürü.

BM’nin ve global kapitalist düzenin yapısal unsurları olan sair uluslararası kuruluşların “insanlığı” temsil edemeyeceği, belki herkesten çok sosyalist fikirli insanlarca veri sayılan bir husustur. Fakat Bosna’daki durum, bu gerçeğin açığa çıkmasından duyulan sinik bir eleştirellikle, “demiştik, biliyorduk”la geçiştirilemez.

Zira sonuçları haklı çıkma duygusuyla karşılanamayacak, “insanlık” rabıtasının geçersizleşmesi gibi bir gidişin parçasıdır. “Batılı değerler” diye özetlenen ve uluslararası hukuka da esas teşkil eden ilkeler sistemindeki erozyon, bütün insanları bağladığı -hiç değilse- varsayılan asgarî hukuksallığı da ortadan kaldırıyor. Böyle oldukça, taraf olma, sahip çıkma, dayanışma kıstası olarak geriye sadece ilksel mensubiyet şuurunu işleyen dinci ve milliyetçi kimlikler kalıyor. Bu vasatta, “Batı” bir üst-milliyetçilik söylemine dönüştüğü gibi başka evrensel söylemlerin de milliyetçi belirlenimleri güçleniyor.

BOSNA’NIN KIYMETİ

Bosna’daki tarafların haritasını çizerken, Bosna-Hersek ülkesini ve toplumunu (k)ayırmamızı gerektiren, uluslararası hukuktan (yasallığı uluslararası mercilerce kabul edilen bir prosedürle oluşmuş müstakil bir devletin sınırlarının kuvvet yoluyla ihlâl edilmesi) da, mağduriyetten (etnik kırıma başka topluluklardan daha büyük çaplı ve sistemli bir biçimde marûz kalmak) de, düşmanlarının nümunelik ırkçı ve faşist hüviyetinden de daha önemli bir neden var:* Milliyetçiliğin ve ırkçılığın en az bu ülkede ve toplumda kök salmış olması; bütün insanlığı içeren bir değerler zeminini (yani eşitlik fikrinin hammaddesini) bünyevi olarak reddeden veya kayda bağlayan milliyetçi zihniyete karşı eski Yugoslavya coğrafyasındaki en güçlü maddi ve sembolik tahkimatın burada bulunması.

Bıktırasıya kaydetmekte yarar var: “Bosna Sırp Cumhuriyeti”nin başlangıçta saflarında çarpışan az sayıdaki Müslüman askeri ordudan ve ülkeden ihraç etmesine, liderleri Karadziç’in uluslararası medyaya Müslümanları Bosna’dan süreceklerini ve kalmak isteyenleri ise “vaftiz veya başka bir şey...” edeceklerini açıklamasına, üstelik Banja Luka’da odaklanan muhalefetin Karadziç’i ılımlı ve tavizkâr bulmasına mukabil; Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da nüfusun % l0’una yakınını Sırplar oluşturuyor, Bosna ordusundaki binlerce Sırp askerin yanısıra Saraybosna savunmasının ve ordunun üst düzeyinde Sırp komutanlar görev yapıyor, üstelik muhalefet Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç’in çevresinde güçlenen Müslüman milliyetçiliğine karşı eleştirilerini eksik etmiyor. Irkçı ve faşist Bosna Sırp Cumhuriyeti ile, -en azından meşruiyet gerekçesi olarak- “çokdinli, çoketnili, çokkültürlü Bosna”yı telâffuzda ısrar eden Bosna-Hersek Cumhuriyeti arasındaki fark; bu ikisi arasındaki hukuki dayanak ve mağduriyet farkından da önemli bir ayraçtır.

SİYASİ DURUM

Saraybosna’ya dönük bombardımanın yoğunlaşması ve Srebrenica’nın Bosna Sırp Cumhuriyeti kuvvetlerinin eline geçmesinin ardından 30 bin kadar erkeğin esir edilip binlerce insanın sürülmesi; Bosna’daki savaşın bu yılın ilkbaharından beri izlediği genel seyre zıt gelişmeler, aslında. Bosna Ordusu (ciddiyet derecesi henüz belirsiz Hırvat-Boşnak Federasyonu çerçevesinde Hırvat askerî kuvvetlerinin de kimi yerlerde verdiği destekle), son birkaç ayda 200 kilometrekareye yakın toprak kazandı. Bu harekât, kuzeydeki Tuzla çevresini tamamen ele geçirerek, ülkenin Batı yakasındaki Sırp bölgesi ile Doğu yakasındaki Sırp bölgesi arasındaki bağlantıyı kesme yolunda yavaş ama istikrarlı bir biçimde ilerliyor. Zaten Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin denetimindeki toprakların büyüklüğü askerî takatinin üstünde. Birçok askerî uzman, Bosna Sırp Cumhuriyeti askerî kuvvetlerinin Saraybosna’ya saldırılarını yoğunlaştırmasını ve Srebrenica-Zepa-Gorajde atağını, aleyhlerine olan gidişi dengeleme doğrultusunda bir hamle olarak yorumluyor. Biraz da ‘karambol’ yaratmaya ve çaresiz kalırlarsa her yeri yakıp yıkabileceklerine dair gözdağı vermeye dönük bir hamle... (Hatırlatalım: Srebrenica, Zepa ve Gorajde Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin denetimindeki toprakların ortasında yeralan cepler; Bosna ordusunun erişimi ve hedefleri dışında yeralan, BM’nin koruma güvencesi karşılığında silahsızlandırılmış şehirler.)

Sırbistan yönetimi de, gerek savaşın yükünü taşımakta zorlandığı için (işsizlik % 70’lere yaklaşmakta, iki milyondan fazla insan mutlak yoksulluk koşullarında yaşıyor) gerekse uluslararası ilişkilerini rehabilite etme kaygısıyla, Bosna Sırp Cumhuriyeti’yle arasına biraz mesafe koymaya yöneliyor. Sırp insan hakları örgütlerinden öğrenildiğine göre son aylarda Hırvatistan ve Bosna kökenli Sırplar, Sırbistan polisince koğuşturuluyor; yakalananlar “ülkelerine” iade ediliyor, genç erkekler zorla askere alınarak Bosna’ya cepheye sürülüyor. Gündelik milliyetçi dilde Bosnalı Sırpların Sırbistan’a yük oldukları hattâ anavatanı tehlikeye düşürdükleri kanısı güçlü yankı buluyor. Sırbistan yönetimi, Hırvatistan’da Krayina bölgesinde kurulan Sırp Cumhuriyeti’ne de artık fazla yüz vermiyor.* “Bütün Sırplar bir ve aynı ülkede yaşamalıdır” şiarıyla Yugoslavya çapında etnik çatışmayı fitilleyen Miloşeviç, Hırvatistan ve Bosna’daki Sırp cumhuriyetlerinin ana-Sırbistan’la birleşmesi hülyasını nicedir ağzına almıyor. Öte yandan Sırbistan’da otoriter rejim “bütün dünyanın düşmanlığına karşı başını dik tutan mağdur ve kahraman Sırplık” mitosu etrafındaki kesif şovenizmi yeniden üretmeyi sürdürüyor. Sancak, Kosova ve Voyvodina’daki gayrı-Sırp topluluklar rehin muamelesine tabiler ve ağır eziyet görüyorlar. Ama bu gevşeme yanıltmamalı; Sırbistan tabiî ki hâlâ Bosna’daki faşist örgütlenmenin arkasında duruyor.

Ciddi gözlemciler, Bosna ordusuyla Hırvatistan ordusu arasındaki ‘kırılgan’ koalisyonun bir ilâ iki yıl içinde savaşı kazanacağını düşünüyorlar. Ama “savaşı kazanmak” ne demek? Her şeyden önce, askerî dilin asla gözetmediği bir şekilde, bir ilâ iki yıl boyunca insanların ölmesi ve sefalet çekmesi demek. Dahası, “millî” kinlerin bilenmesi, düşmanlıkların kökleşmesi demek. Dinî ve etnisist taassubun en az maya tuttuğunu vurguladığımız Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde de, savaş sürdükçe, Müslüman milliyetçiliği* güçleniyor, çoğulcu söylem aşınıyor. Bosna ordusunun ve Hırvat ordusunun ilerlemelerini sürdürerek (muhtemelen özellikle ülkenin Batısındaki) Sırp topraklarını ele geçirmeye başlaması halinde “uluslararası topluluk” muhtemelen bölgedeki güç dengesini gözeterek bu harekâtı bir noktada durdurmaya çalışacak; bu da Müslüman milliyetçiliğinin Batı karşıtı infialini körükleyecektir. Saraybosna’nın onca maddi ve manevi direncine rağmen ‘düşmesi’ halinde bu çerçeve sadece coğrafi olarak değil, siyasî olarak da daralacak; çoğulcu şehir kültüründen mahrum kalmış bir Bosna-Hersek devleti şimdikinden daha otoriter, baskıcı ve milliyetçi olacaktır. Savaş sonrası Bosna-Hersek devletinin içinde yeralacağı çerçeve zaten bir başka meçhûl. Bosna’daki Hırvat devletinin Hırvatistan’la, Bosna Sırp Cumhuriyeti’nin Sırbistan’la birleşme ‘kozları’ ellerinde kaldıkça, Müslüman çoğunluklu Bosna-Hersek devletine kalan oyun sahası ne kadarcık olur; ve aynı milliyetçi ideolojilerin ve yöneticilerin egemenliğindeki bu oyun barışa ne kadarcık benzeyebilir?

Hırvat-Boşnak Federasyonu kalıcı bir formüle dönüşür mü? Federasyon Batılı güçlerin ve özellikle ABD’nin telkiniyle kalıcılaşırsa, Hırvat milliyetçiliğinin Bosna üzerindeki hegemonya iddiası nasıl gemlenir? Hırvatistan+Hırvat-Boşnak Federasyonu’nun oluşturacağı blokla Sırbistan+Bosna Sırp Cumhuriyeti bloku arasındaki duvar yükselirse, hele bu iki blokun bağlanacakları ittifak silsileleriyle Balkanlar’da ve Güneydoğu Avrupa’da çok daha büyük bir çatışma potansiyeli oluşmaz mı?

Bu sorular aslında çok daha çetrefil. Çünkü gerçeklik, toplumsal ve siyasî tanımların yerine geçen etnik tanımların dümdüz edip apaçık kıldığı gibi yekpâre değil; çok cepheli ve karmaşık. “Boşnaklar” diye anılıp geçilen insanlar (Bosna-Hersek Cumhuriyeti yurttaşlarının tamamının Boşnak olmadığını bir yana bırakıyoruz) farklı siyasî durumlara tâbi olarak ve farklı tasavvurlarla yaşıyorlar. Saraybosna’da yerleşik şehirli kültürünün en ağır savaş koşullarında bile ayakta kalan çoğulculuğu ile Müslüman milliyetçiliğinin otoriter görünümleri yanyana. Orta Bosna’da (Zenica ve çevresinde) Müslüman milliyetçiliği politik İslâmcılıkla karışıyor. İktidardaki Demokratik Eylem Partisi’ne muhalif sosyal demokrat-liberal ittifakının yönetimde olduğu (ve Hırvat, Sırp, Yahudi azınlıkların belki Saraybosna’dakinden bile sıkıntısız yaşadığı) Tuzla’da çoğulculuk damarı daha güçlü. Bosna-Hersek’in Kuzeybatısında Hırvatistan ile Sırp bölgesi arasında bir cep oluşturan Bihaç bölgesinde ise Fikret Abdiç vak’ası var. Muktedir bir politikacı olduğu eski rejim yıkıldıktan sonra patronaj politikasıyla Bihaç’a hâkim olan Abdiç, iki yıl denge politikasıyla burayı çatışmalardan uzak tutmayı ve bölgenin çoketnili yapısını ‘temizlikten’ korumayı başarmıştı. Ancak 1994 yılı başında Bihaç’ın özerkliğini ilân etmesinin ardından Saraybosna’daki yönetimle arasındaki ihtilâf tırmanınca Abdiç Çetniklerle işbirliğine yöneldi ve pragmatist politikasıyla topladığı sempati desteğini yitirdi - ama yine de Bihaç’da bir vak’a olarak duruyor. Bir etnik-millî kimlik (Boşnaklık) Saraybosnaları, Tuzla’yı, Zenica’yı, Bihaç’ı ancak bu farklılıkları -büyük ihtimalle bunlardan birisi adına- massederek, ‘düzleyerek’ yapıştırabilir. Aynı şey, faşist Ustaşa nostaljisi peşindekilerden Bosna’yı ilhak etmeyi arzulayan Hersekliler Mafyası’na, Dalmaçya’daki özerklik hareketine, Bosnalı Hırvatların çoğulcu bir Bosna isteyen kesimine ve anti-faşist muhalefete uzanan geniş bir yelpazede farklılaşan “Hırvatlar” için de geçerli... Çetniklerden, açık hapishaneye çevrilmiş Kosova’nın boykotçu Arnavut çoğunluğunu tahrik edercesine Kosova milletvekili seç(tir)ilen profesyonel katil Kapetan Arkan’ın çetesinden, “Büyük Sırbistan” heveslisi milliyetçi entelijensiya mensuplarından, 200 bin asker kaçağına, ağır baskı altında Bosna’daki savaşa karşı propapanda yürüten 140 bin üyeli bağımsız sendika Nezavisnost’a, Saraybosna’yı “faşizme karşı savunduğunu” söyleyen General Jovan Divjak’a kadar ‘çeşit çeşit’ olan “Sırplar” için de... “Boşnakları”, “Sırpları”, “Hırvatları” yatay kesen bir siyasal hat galebe çalmadıkça, Yugoslavya’daki etnik çatışma ‘seçenekleri’ asla tükenmeyecektir.

Bosna gibi olma korkusuyla yaşayan Makedonya’nın yetiştirdiği yönetmen Milcho Manchevski’nin büyüleyici filmi Yağmurdan Önce’deki mesel neydi?: “Çember yuvarlak değildir - zaman beklemez.” Yugoslavya’da zaman ve mekân, Escher’in desenlerini düşündüren bu ‘kural’a göre dönüyor. Tarih dairevi bir şekilde değil ama, habire tekerrür ediyor, coğrafyalar aynı millî devlet altında olmasa da birbirine bağlanıyor. Bir başka Yugoslavyalı -ve Bosnalı- sinemacının, Emir Kusturica’nın -belki Bosna’yla ‘özel’ bir duygudaşlığı bile ihmal edip- ısrarla Yugoslavyalılığını vurgulayarak anlatmak istediği de aynı şey...

(*) Dinî ve tarihsel ‘akrabalık’ gibi bir nedenimizin olamayacağı açıktır.

(*) Krayina Sırp Cumhuriyeti’ndeki Sırp milliyetçileri de Sırbistan’la birleşecek bağımsız bir Sırp devleti hülyasını usul usul terkediyorlar ve uzlaşma arıyorlar. Şovenizmi resmileştirmekte ve yaygınlaştırmakta Sırbistan’dan geri kalmayan Hırvatistan devleti ise ülkedeki Sırp azınlığa demokratik ve kültürel haklar veren yasaları çıkartmamakta direniyor.

(*) Bosna’da Müslüman kimliği üzerine bina edilen siyaseti tanımlamak için, Müslüman milliyetçiliği kavramı ezbere kullanılan “fundamentalizm” kavramından daha anlamlıdır. Müslüman milliyetçiliği, eski Yugoslavya’daki kullanımıyla küçük harfli (dinî mensubiyeti ifade eden) müslümanlığa değil büyük harfli (millî kimliği ifade eden) Müslümanlığı yeniden üretiyor. Boşnakçayı Sırbo-Hırvatçadan ayrıştırma, kendilerini ülkenin ‘esas’ otokton halkı ilân etme gibi çabalarla Sırp ve Hırvat milliyetçiliğinin âdetlerini yineleyen laik Boşnak milliyetçiliği; aslî millî kimlik unsuru olarak Müslümanlığı vurgulayışıyla, politik İslâmdan farklı, ama onun kimi motiflerini de eklemleyen etkili bir ideolojik söylem oluşturuyor. Bu konuda bkz.: Tanıl Bora, Bosna-Hersek: Yeni Dünya Düzeni’nin Av Sahası, Birikim Yayınları, İstanbul 1994, 1.Bölüm.

TANIL BORA