Anasayfa > Birikim Arşiv > 76 - Ağustos 1995 > Küreselleşme, Bölgeselleşme ve Meksika

Küreselleşme, Bölgeselleşme ve Meksika

Levin Özgen | (Sayı : 76 - Ağustos 1995)

1. GİRİŞ

Kapitalist ekonomik sistem 1980’lerin başından beri dünya mekânı üstünde yeniden yapılanmasını sürdürmektedir. Diğer bir deyişle üretim, dolaşım ve paylaşım ilişkilerini, mekanizmalarını yeniden kurmaktadır. Kısaca, eskilerinden farklılıkları ile birlikte dünya mekânı üstünde yeni bir paylaşım süreci yaşanmaktadır.

Dünya krizini doğuran nedenler, krizin aşılması için uygulanan stratejiler ve 1980’lerin, 1990’ların konjonktürel özellikleri bağlamında bu seferki paylaşım süreci üretim ve paylaşım mekanizmalarının küreselleşmesini getirmektedir. Yeni işbölümü küresel bütünleşmeyi ve işbirliğini zorunlu kılmakta, Çevre Ülkeler’in (ÇÜ) bu sürece uyum sağlamasını ve küreselleşmeyle bütünleşmesini ve bölgesel işbirlikleri içinde yer almasını hayatî bir zorunlulukmuş gibi ittirmektedir.

Küreselleşme süreci kendi çelişkisini içinde taşır görünmekte ve özünde küreselleşmeyle zıt olarak bölgeselleşmeye ortam hazırlamaktadır. Özellikle Merkez Ülkeler (MÜ) arasında yoğunlaşan dış ticaret rekabeti, onları çevrelerinde ekonomik ve dolayısıyla politik bölgesel denetim alanları oluşturmaya yöneltmektedir.

Küreselleşmeyle içiçe bir bölgeselleşmenin yaşanmakta oluşu, 1980’li yıllarda yapılanan dünya ticaret ilişkileri ve kurumlarının, çok taraflı ticaret anlaşmalarının artan yetersizliğine ve kısıtlayıcı doğasına bağlanmaktadır. Bu yetersizliğin kaynakları arasında, GATT görüşmelerinin ağır işleyişi, taraf ülkelerin çok farklılaşabilen ve zıtlaşabilen çıkarları ve son olarak da GATT’ın, taraf ülkelerin kendi talepleri karşılanıncaya kadar görüşmeleri bloke edebilmelerine olanak sağlayan zoraki mutabakat kuralları olarak sayılmaktadır. Bunların özetinde, bölgeselleşmeye ortam yaratan temel sorunun, MÜ’nün dünya ticaretindeki paylarını arttırabilmek, ya da korumak çabalarından kaynaklandığı açıktır.

Kapitalist gelişmiş ülkeler bu sürece, dünya krizi sonrasında krizi aşma ve yeniden yapılanma çabalarını, üretim ilişkilerini köklü değişikliklere uğratmaya dayandırarak geldi. Üretim organizasyonunu, emek sürecinin teknolojik kompozisyonunu, emek ve kapitalin üretim akışındaki konumlarını ve üretimin dünya mekânı üstündeki organizasyonunu yeniden düzenlemeye yöneldi. Esnek üretim sistematiği ile emeği geriletmekle kalmadı. Kapitalin dünya mekânı üstünde yeni nüfuz ve dolaşım kalıplarını da kurdu.

Bu nedenle ortaya çıkan olayların esnek üretim sistematiği üzerinde biçimlenen çok boyutlu yeni üretim ve birikim ilişkileri ile etkileşimi daha güçlüdür. Diğer deyişle, birim işyerindeki yeni üretim organizasyonu çevresinde oluşan üretim ilişkileri, dünya çapında hızla toplumsallaşmaktadır. 1980’li yıllar bu toplumsallaşma sürecinin ulusal, uluslararası ve uluslarüstü düzeylerinin biraradalığını getirmesiyle tüm dünya bireyleri tarafından, genelde ekonomik, politik ve toplumsal kayıplarla, kuvvetle duyumsandığı bir dönem oldu.

Oluşan konjonktür esnek üretim sistematiğinin de doğasından yararlanarak, uluslararası yeni işbölümü bağlamında ülkelerin gündemine iki zorunluluk yerleştirmiştir: 1. Dünya pazarlarında kalite üstünlüğüne dayalı bir rekabeti sürdürebilmek için yeni ürünler geliştirme ve mevcut ürünleri çeşitlendirme zorunluluğu, 2. İmalat etkinliklerinin kolaylaşması ve her mekânda tamamlanabilme olanağının doğması üzerine bu etkinliklerin dünya mekânında yeniden yapılanma sürecinin oluşması, üreticilerle ya da üçüncü pazarlara köprü olabilecek ülkelerle coğrafî yakınlık veya bütünleşme gerekliliği. Bu durum esnek üretim sistematiğinin, benimsenmesine bağlı kalmaksızın tüm dünyaya yayılımına da yol açmaktadır. Uluslarüstü düzeyde küreselleşme sürerken, uluslararası düzeyde bölgeselleşmenin biraradalığı da bunun sonucudur.

Bu iki başlık, üreticilerin ve bağlı olarak ülkelerin geliştirdikleri üretim ve işbirliği stratejilerinde ya tek tek, ya da karma olarak kullanılmaktadır. Bir yandan da ürün ve üretimin uluslararasılaşmasına ve birikim mekanizmalarının, hizmet sektörleri gibi sektörlerde meta ilişkilerini yaygınlaştırabilmesine yol açmaktadır. Sonuçta bölgesel ekonomik bloklar ve işbirlikleri ve ÇÜ’nün bu bloklar içinde yer alma zorunluluğu doğmaktadır.

Senaryoların tümünde teknolojinin geleneksel anlam ve içeriğine göre değişen yeni kapsamının kavranması önem taşımaktadır. Yeni özellikleri bağlamında, özelde iletişim ve organizasyon teknolojileriyle sistemik gelişmenin sağlanması, olayların, olguların toplumsallaşma hızlarını yükseltmekte, bu da kendi içlerinde taşıdıkları zıtlarının da farklı düzeylerde ortaya çıkmasına ve bir bütün oluşturmalarına ortam yaratmaktadır. Yayılma düzeyi ne olursa olsun esnek üretim sistematiğinin doğası ile teknolojinin bu konumunun etkileşimi üç karmaşaya yol açmaktadır.

Birincisi, eldeki kavramlar, gelişmelerin hızı, farklı düzeylerdeki zıttını içinde getirmesi ve sorunları değiştirmesi nedeniyle olanları açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Örneğin işsizliğin yükselmesi belki de artık sistemin bir sorunu değildir. Bir bütünün örneğin sanayinin, büyük, küçük gibi parçalarından birinin diğeri aleyhine önem kazanması izafî olgular olmaktadır, çünkü esnek üretim sistematiğinin ölçek ekonomilerini değişime uğratarak alan ekonomilerine önem kazandırması ve sistemik işbirliği, bütünün parçaları arasında yeni ilişkiler ve işbölümü tanımlamaktadır. Aynı biçimde bağımsızlık, ulusallık, ulusal çıkar, devlet ve sınırlar gibi olgular da eldeki kavramların açıklamakta yetersiz kaldığı dönüşümlere uğramaktadır. Bu durumda yeni analiz yöntemlerine ve kavramlara gereksinim doğmaktadır. İkincisi, kapitalin yer seçiminde ve yerleşmesinde, ekonomi, ölçek, mesafe, statik göreli üstünlükler gibi çerçeveler içerik değiştirmiştir. Artık dünya mekânı, minisaniyeler, bilgi otobanları, dinamik çok yönlü göreli üstünlükler söz konusudur. Bu durum kapitalin yeni coğrafî yayılımını, yeni mekânsal yer seçim stratejilerini ve mekânsal organizasyonlarını ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda mekân öne çıkmış görünmektedir. Diğer deyişle kapital, zaman ve mekân arasındaki etkileşimi ve ilişkiyi bu kez de mekân lehine kırmakta, yeni bir meşruiyet anlayışıyla tarihsel dinamiklerden ve çelişkilerden arınmış organizasyonlara yönelmektedir. Bunların kavranmasında zaman ve mekân arasındaki diyalektik etkileşimin kurulması önemli görünmektedir. Üçüncüsü, emek sürecinde ve üretim organizasyonunda rolü göreli olarak geriletilmiş göründüğünden, emek, kırsal emek de dahil, toplumsal ve politik olarak da sahneden inmeye çağrılmıştır. Sonuçta senaryo yalnızca kapital grupları arasında bölünmüş rollerle örülmüştür. Kısaca bu dönem ana sınıflar arasındakilerden çok, kapital ve zenginliklere sahip gruplar arasındaki ilişkiler ve pazarlıklarla biçimlenme eğilimindedir. Uygulanan bütün ekonomi politikalar buna ortam yaratmıştır. Sürecin tüm maliyetlerini yüklenmiş toplumsal katmanların yeni oluşumlarda pazarlık güçlerini arttırıcı, onların son biçiminde söz sahibi olabilecekleri ve bunları evrensel düzeylere taşıyıcı ilişkileri, mekanizmaları ve kurumlaşmaları sağlamaları için zaman hızla geçmektedir.

ÇÜ ise bütün bu süreci, dünya krizi eşiğinde bozulan dış ödemeler dengelerini yeniden kurmak ve olanaksızlaşan geri ödeme yükümlülüklerini yerine getirmek için istikrar ve uyum politikalarını uygulamaya koyarak yaşamaya başladılar. Giderek dünya ölçeğindeki yeniden yapılanma pratiklerinden etkilendiler ve oluşmakta olan işbölümü ve bölgesel bloklar içinde yer alma yollarına uyum sağlamaya yöneldiler. İstikrar ve uyum politikaları ülkelerin özelliklerine göre farklılaşmakla birlikte genelde tek tip hedeflere yönelik idi: Ekonominin sektörel yapısını ve işgücü oluşumunu değiştirerek yeni üretim ve birikim ilişkileri mekanizmalarını kurmak.

ÇÜ bu uygulamalar içinde krize girerken ekonomik ve giderek politik ve toplumsal yapıları altüst oldu. Konjonktür gereği dünya pazarlarında rekabet edebilmek üzere dışa dönük yapılanmak zorunda kaldıkları için, genelde 1950’li yıllardan beri uyguladıkları ithal ikamesini terkeden ÇÜ bir yandan da gelişmiş ülkelerin dünya mekânında yeniden yapılanma stratejilerinden birine veya birkaçına açık tutum benimseyerek, uyum sürecinde teknolojik yapılarında yaptıkları değişmenin düzey ve niteliğine bağlı olarak yeni roller üstlendiler. Yeni birikim mekanizmalarını, oluşmakta olan bölgesel bloklar içinde yer alarak küresel mekanizmalarla bütünleştirmeye çalıştılar. Bu ülkelerin geleceklerinin biçimlenmesinde teknolojiye ilişkin tutumları ve bu tutuma dayanan ekonomik ve toplumsal stratejileri belirleyici olmayı sürdürmektedir. Bu sonucu getiren istikrar ve uyum politikalarının ve uygulamalarının ana hedeflerinin kavranması bu nedenle anlamlıdır.

2. MERKEZ ÜLKELERİN KRİZİNİN

ÇEVRE ÜLKELERE MALİYETİ; İSTİKRAR

VE UYUM POLİTİKALARI

Gelişmiş ülkeler, kriz sürecinde, ekonomik durgunluk temeli üstünde başta ticaret akımlarının yönlerinin değişmesi, MÜ arasında dünya pazarları için rekabetin şiddetlenmesi ve yeni korumacılığın genişlemesi, buna bağlı olarak da doğrudan kapital yatırımlarının azalması gibi birikim sisteminin doğasından kaynaklanan sorunlarla karşılaştılar. Bu sorunlar ve bunları aşma çabalarının tümü ÇÜ için, kapitalist ekonomik sistemin yeni uluslararası işbölümü içinde yer alabilmenin değişen koşullarını oluşturdu. Böyle bir sürece girebilmek için öncelikle dış ödemeler dengelerini yeniden kurmak ve bu dengenin hem merkez, hem de ÇÜ’yü ilgilendiren yanları olduğu gerçeğine karşın tek yanlı olarak düzeltmek zorunda kaldılar. Ve bu konumları nedeniyle krize girdiler. İstikrar ve uyum politikalarını uygulamaya yöneldiler.

Brezilya, Arjantin, Şili, Meksika gibi Latin Amerika ülkeleri, Afrika ülkeleri, İsrail, Türkiye, Hindistan gibi tüm ÇÜ’de uygulanan, istikrar ve uyum politikaları ve uygulamaları, ülkelere göre farklılaşmakla birlikte tek bir temel çerçeve taşır: MÜ’de gelişen ekonomik krizin yükünü tek taraflı olarak ÇÜ’ye yüklemek ve onları, birikim düzeninin dünya mekânının tümündeki işleyişine organik bağlarla birleştirmek. 1970’li yılların sonlarından itibaren tüm ÇÜ’de uygulamaya konulan istikrar ve uyum politikaları da bu işlevleri yüklenmiştir. Ana amaçları, bu ülkelerdeki enflasyon artışını azaltmak, fiyat dengesini kurmak, iç talebi kısmak ve ithalatı serbestleştirmek olarak toplanabilen bu politikaların temel hedefleri, ödemeler dengesinde kalıcı istikrar sağlamak, uluslararası işbölümünde makro hedeflere ulaşmak ve kapital hareketlerini ve akışlarını serbestleştirmek olarak biçimlenir.

Bu ülkeler 1950’lerden bu yana kapitalist ekonomik gelişmenin dünyadaki altın çağı boyunca ithal ikamesine dayalı ve koruma altında içe dönük bir ekonomik yapılanma sürdürdüler. Geleneksel ve emek yoğun mal üretiminde uzmanlaştılar. Bu ülkeleri bu uygulamaların eşiğine getiren beş özellik gösterilir: 1. yüksek enflasyon, 2. dış borçlar, 3. çok sınırlı yerel pazarlar ve kontrolsüz faiz oranları, 4. yüksek ticaret engelleri, 5. ülke içi ve ülke dışı kapital hareketleri üstündeki kontroller.

İstikrar önlemleri öncelikle birikim mekanizmalarının rahat işlemesine izin veren bir ortamın yaratılması, uyum uygulamaları ise geniş olarak dışa dönük bir çevrede sürdürülebilir bir büyüme için, tüketim kalıplarının koşullara göre yeniden biçimlendirilmesi, kaynakların yeniden dağıtımı ve ekonomik aktörlerde değişikliklerin gerçekleştirilmesi yönünde biçimlenir.

Bu politikaların uygulaması önce emek, faiz oranları, iç talep ve tüketim üstünde sıkı bir kontrol kurmakla başlatılır. Daha sonraki adımlar, kamu sektörünün yeniden yapılandırılması, özel sektöre yeni kaynak aktarımları ve yeni yatırımlar, bu bağlamda kamu sektöründe özelleştirmeler, kapital pazarında ve sanayi yapılanmasında dünyaya açık hale gelmekten geçer.

1980’li yıllardaki uygulamalar da bu süreçler içinde biçimlendi. Sonuçları her ülkede farklı sürelere yayıldı, ama genelde toplumsal maliyeti bu ülkelerin halkı tarafından omuzlandı. Toprak sahipliğinin daha yoğunlaştığı, nüfusun çoğunluğunu düşük ücretli kentsel alan çalışanlarının oluşturduğu ülkelerde daha yüksek bir toplumsal maliyet ortaya çıktı.

Uygulamaların sonuçları ise şu başlıklar altında toplanabilir: Birincisi, üretim ilişkilerinin ve emek pazarlarının revizyonu; hem özel sektörde, hem de kamu sektöründe hızlı bir işgücü azaltımından, kitlelerin ve tüketimin ekonomik ve poliitik denetim altına alınmasından sonra olanaklı hale geldi. İkincisi, sektörlerin iç yapılanmalarında ve sektörler arası işbölümünde değişiklikler, yeni üretim organizasyonu ve yeni pazar ilişkileri ile olanaklı hale geldi. Üçüncüsü, yeni emek süreci ve üretim organizasyonları, ilgili mevzuatın oluşumu, çalışan kitlelerin denetim altına alınmasından sonra olanaklı hale geldi. Ve sonuncusu, ülke içi üretimin ve ilişkilerinin uluslararası pazarlara uyumu ve bütünleşmesi olanaklı hale geldi. Bu süreçte ülkenin küreselleşme ve bölgeselleşme içindeki konumu, uyum sürecinden itibaren üretim teknolojisindeki tercihleri ve yapılanmasına göre biçimlenmeye başladı. Ve bu süreçte üretim teknolojilerinde köklü değişime ve yeni sektörel yapılanmaya yönelen ÇÜ, yeni sanayileşen ülkeler grubunu oluşturacak denli dönüşen bir yola girerken, bu tutumda geç kalan ya da yönelmeyen Meksika, Arjantin, Brezilya, Türkiye gibi ÇÜ’nün önlerindeki gündem bir büyük yapbozun bir parçası gibiymişçesine biçimlendi.

3. MEKSİKA’DA NE OLDU?

Meksika da bu uygulamaları yaşadı. 1950’li yıllardan itibaren ekonomik gelişme kaydeden Meksika’da 1970’li yıllar boyunca dış borçlar yükseldi. Kişi başına gelir durgun bir seyir izledi. Gerçek ücretler düştü. Kapital verimliliği azaldı. Yeni petrol yataklarının bulunması ve petrol ihracatının artması da ülkenin ekonomik performansında bir iyileşmeye yol açamadı. Dünya konjonktüründe ortaya çıkan MÜ’nün krizi ile yakından ilişkili olan bu durum, gelişmiş ülkeler uzmanları nezdinde Meksika’nın esnek olmayan bir ekonomik yapıya sahip olmasına bağlandı. Sorunun çözümü için istikrar ve uyum paketi önerildi.

Bu paket diğer tüm ÇÜ’ye önerilenlerden farklı değildir. Tarihsel, ekonomik ve toplumsal açılardan kendine özgülükler taşıyan Meksika bir ÇÜ olarak ithal ikamesini erken terkedenlerden biridir. 1977’ye kadar sürdürdüğü ithal ikamesi altında yapılandırdığı ekonomisi ana hatlarıyla üç adımdan geçmişti. 1920’den 1960’lara kadar yerli sanayi koruma altında geliştirilmeye çalışılırken, ithal ikamesi uygulamaları, Çok Uluslu Şirketler’in (ÇUŞ) firma sahipliği ya da yerli ortaklık yollarıyla ülkeye yerleşmesini getirdi. 1960’dan sonra ithal ikamesi uygulamaları, yabancı kapitalli firmalara üretim sınırı getirilmesiyle sıkılaştırılırken bir yandan da yerli firmaların kuruluşu desteklendi. Bu dönemde yerli yan sektörler biçimlendi. Ancak ihracatta hiçbir başarı elde edilemediği ve teknolojik yapılanma geliştirilemediği için yabancı firmaların yerli üretim sınırları gevşetildi. Sektörel yapı netleşmeye başlamakla birlikte, üretim yine de ülke içi pazara dönük kaldı. Dış borç ödemelerinde zorluklar yaşanmaya başlandı. 1977’de yüksek bir devalüasyon eşliğinde ithal ikamesi uygulamalarına son verildi ve dışa dönük yapılanmaya geçildi.

1980’lerin başında istikrar politikaları uygulamaya kondu. 1982’de yüksek oranlı bir devalüasyon daha yapıldı. Arkasından ürün, para ve emek pazarlarında serbestleşmeyi sağlamak için bir dizi ekonomik reform gerçekleştirildi. 1985’in yarısında daha radikal uyum önlemlerinin uygulanması zorunluluğu doğdu. 1986 en yüksek enflasyon ve gayrisafî millî hasılâ düşüşüne tanık olduğundan, 1987’de hükümet, işverenlerin ve işçilerin örgütleriyle enflasyonu altetmek ve borç krizini aşmak için bir ekonomik dayanışma planı imzaladı. Plan asgarî ücret düzenlemelerini, aylık ücret ayarlama sistemini, fiyatları istikrara kavuşturma önlemlerini, özelleştirmeyi, vergi değişikliklerini ve kamu harcamalarını ve borçlarını kontrol önlemlerini içerdi. 1987’de süren hiperenflasyon nedeniyle heterodoks istikrar programları uygulanmaya başlandı. Bunların hedefleri, fiyatlar, ücretler ve faiz oranları üzerinde sıkı bir kontrol kurmaktı. 1988, 1989 yılları enflasyonun hızını kesmenin, ekonomik toparlanmayı yeniden sağlamanın yüksek maliyetli çabaları ile geçti. 1990’lı yıllarda da benzeri uyum önlemleri sürdürüldü.

Günümüze kadar sürdürülen istikrar ve uyum politikaları ve uygulamaları Meksika ekonomik performansında umulan iyileşmeleri ve kalıcı sonuçları getirmedi. Yerine, 1976’daki ekonomik göstergelerin altında kalan kısmî düzelmeler ve yeniden düşüşler elde edildi. Gayrısafî millî hasılâ 1982-1988 arasında yüzde 15 düştü. Gerçek gelir, yüksek dış borç ve ticaret açığı nedeniyle daha çok geriledi. 1987’deki gerçek ücretler 1981’deki düzeyinin yüzde 41 altına geriledi. Ve bütün bu senaryolara yol açmış bulunan ve temel nedeni yüksek ücretler ve kamu harcamaları olarak gösterilen enflasyon bu değerler gerilemiş olmasına karşın yüksek düzeylerini korudu.

Uygulamaların maliyeti Meksika halkı tarafından hem de oldukça ağır bir biçimde yalnızca ekonomik değil, toplumsal bedellerle ödendi ve ödenmeye devam etmektedir. Bu dönemde kırsal alanlardan kentlere doğru bir boşalma yaşandı. Özellikle 1982-85 arasında kentsel işsizlik arttı. Düşük verimli işler artarken marjinal sektör büyüdü. Emek verimliliği düştü. Gerçek ücretler sürekli geriledi. Yaklaşık olarak 1980’lerde 22 milyon, 1990’larda 30 milyon toplam işgücüne sahip Meksika’da sendikal hareketin ve emek pazarı düzenlemelerinin geleneksel olarak güçlü temelini oluşturan büyük ölçekli modern sektörlerdeki istihdam 1980’lerin ikinci yarısında temelini yitirmeye başladı. Hükümetin ücret ve çalışma ilişkilerine müdahalesi arttı. Anlaşılmış ücret artışlarına sınırlar, görüşmelere kontroller ve taleplere kısıtlamalar getirildi. İstihdamda kamu sektörünün payı azaltılmaya başladı. Özelleştirme sağanağı altındaki, göreli olarak kapital yoğun, bu bağlamda zaten az istihdamlı kamu sektörü ücretleri, yeniden yapılanmaya yönelen özel sektördeki ücretlerin gerisinde kaldı.

Ülke dışına kaynak transferleri arttı. Dışa dönük yapılanmada kaydedilen başarılar ülke sanayiinin daha yoğunlaşmasını getirmekle birlikte sektörlerde hızlı bir ulusallıktan uzaklaşmayı da ittirdi. Yerel rekabet ilişkileri değişti. Yabancı üreticilerin verimlilikleri ve kâr oranları yerli üreticiler aleyhine artış kaydetti. Bu ÇUŞ’a rekabet üstünlüklerini pekiştirme olanağı verdi. 1990’larda Meksika üreticilerinin çoğu ÇUŞ’un denetimine ya da sahipliğine geçmiş duruma geldi. Artan ihracat aslında bu ÇUŞ’un Meksika üzerinden üçüncü pazarlara yaptığı ihracat bağlamındadır. Böylece Meksika ÇUŞ tarafından ucuz ihracat kaynağı ve tedarikçi ülke olarak görülmeye başlandı. Bu bağlamda ÇUŞ Meksika’daki üretim organizasyonlarını teknolojik açıdan yalnızca rasyonalize ettiler.

Sektörel yapılanma, işgücü ve sendikaların dinamikleri bu gelişmelere bağlı olarak değişmeye yöneldi. Önemli sanayi dallarında devlet destekli gelişmiş teknolojik yapı ve geri teknolojik yapı olmak üzere ikili bir yapı ortaya çıktı. Yabancı kapital ülke içindeki yapılanma stratejilerini değiştirmeye başladı. Bu süreç, Amerika Birleşik Devleti ve Japonya’nın özellikle stratejik sanayi dallarında yeni üretim ve işbirliği stratejileri deneyimlerini Meksika’da sınadıkları bir dönem oldu. Kuzey Amerika ülkelerinin Japonya’yı Meksika’ya sokmama çabaları baskın çıktı. Meksika, bu ülkeler indinde büyük bir pazar olma ve düşük üretim maliyetli üretim mekânı olma özelliğini korudu. Bazı ÇUŞ, Meksika üzerinde bölge içi işbirliği kurdular.

Büyük bir petrol üreticisi ülke olmasına ve bu süreçler içinde kırsal yapısında ortaya çıkan değişikliklere rağmen, Meksika tarımsal bir ülke olma özelliğini sürdürdü. Daha 1910’larda toprakların kamulaştırıldığı Meksika’da genelde tarih, köylü ayaklanmalarıyla yazıldığı kadar, ekonomik yapı da onlar tarafından biçimlendi. İstikrar ve uyum sürecinde tarımsal etkinliklerdeki devlet desteği daha da azaldı. Tarımdaki ücretli istihdam payı azalmaya başladı. Kentsel alanlara göçün yanı sıra dış göç artış gösterdi. 1970-85 arasında yaklaşık 8 milyon kişi Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Göçmenler genel olarak Amerika’daki diğer etnik azınlıklarca sürdürülen ekonomik etkinliklerde ve üçüncü sektörlerde yer aldılar. Hem ekonomik önlemlerin yarattığı olumsuz koşullar, hem de sürekli işgücü kaybı sonucunda yerli tarımsal üretim dış rekabete açık hale geldi.

Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen gereken düzeylerde bir toplumsal muhalefetin ortaya çıkmaması, dahası, Meksika’daki istikrar ve uyum politikalarının, tüm istikrar ve uyum politikası uygulamalarını yalnızca içi boş vaadlerden oluşan mutabakat söylemleriyle uygulayan ÇÜ’den farklı bir üslûp içinde, politik güçler, işçiler, köylüler ve kapital grupları arasında sağlanan resmî mutabakat belgesiyle yürütülmesi; ve tüm bu uygulamaların yalnızca sonucu niteliğindeki işsizlik, tarımsal ürünlerin uluslararası rekabete açılması ve gelirin gerilemesi olgularına, 1994’de ülke bölgesel bütünleşmeye fiilen başlarken, yalnızca Zapatistaların sesinin yükselmesi düşündürücüdür.

Umulan ve topluma açıklanan beklentilere karşın oluşan sonuçlar analiz edildiğinde, Meksika istikrar ve uyum politikaları uygulamalarının hedefe ulaşmış olduğu söylenebilir. Çünkü uygulamaların ilk adımlarından itibaren temel hedef olarak, görece yükselmiş bulunan sanayi, tarım ve kamu çalışanlarının ekonomik ve örgütsel kazanımları kesin bir biçimde geriletildi. Çalışanların örgütlenme temelleri değişmeye yönlendirildi. Sistemin işlemesini engelleyebilecek ana sınıflar üzerinde ekonomik, politik, toplumsal ve ideolojik olarak yoğun bir kontrol kurulabildikten sonra ülkenin dışa dönük olarak yeniden yapılanma sürecinde yalnızca kapital grupları ve tarımsal zenginliği ellerinde tutan grupların yeni üretim ve paylaşım ilişkilerinin mekanizmalarına ortam hazır hale getirildi. Bunların kararlı bir yapı kazanması süreci, yalnızca bu grupların kendi içlerinde sürdürecekleri paylaşım sürecine dönüştü. Bu süreç içinde ülkenin teknolojik yapılanmasında ve üretim organizasyonunda yeni bir tutum gözlenmez. Yerine dış kapitalin ülkede uyguladığı yeni üretim stratejilerine uyum sağlama çabaları ve bunlara uygun teknolojik rasyonalizasyon görülür. Bu da yalnızca elektronik, otomotiv, tekstil gibi sektörlerde gözlenir. Bu durum ülkenin küresel bütünleşme sürecinde bölgesel işbirlikleri içindeki konumunu biçimleyen köşe taşı olmuştur.

“Ülkenin bu süreçleri yaşamaması olanaklı mıydı?” sorusu tarihsel olarak anlam taşımaktadır. Ancak bir ölçüde de tarih tarafından yanıtlanmış bulunmaktadır. Yine de eğer bu uygulamaların yükünü çeken ve ülke çıkarına kendi çıkarını feda eden toplumsal kesimler, uygulamaların uzun vadede kendilerine getireceklerini görebilse idi, aralarında ve diğer ÇÜ’le oluşturabilecekleri işbirlikleri ile en azından bu süreçte daha fazla ve farklı pazarlık gücüne sahip olabilirlerdi.

Bu dönemde Meksika’nın ülke coğrafyasının yeniden biçimlenmesinin ön plana çıkartılmasının nedenleri, sürecin kentsel ve kırsal kapital grupları arasındaki etkileşime ve bunların gelişecek dış ilişkilerde elde edecekleri yeni konumlara yoğunlaşmış olmasıyla ilişkilidir. Bu sürecin yalnızca bu gruplar arasında sürüp giden ve diğer toplumsal güçleri soyutlayan dinamiklere nasıl sahip olduğu, ülkenin ekonomik, politik ve toplumsal dinamiklerinin oluşumunun zaman ve mekân arasındaki diyalektik etkileşim içinde gözlenmesiyle olanaklıdır.

1970’li, 1980’li yılların doğal kaynaklarca zengin, büyük orta gelir grubu ülkesi Meksika üç yüzyıllık sömürgelikten kurtuluşunun ilk 50 yılını, topraklarının yarısını ABD’ye kaptırmakla, Amerikan ve Fransız maceracılarının akınlarıyla geçirdi. 1980’lere kadar benzerleri içinde en yüksek ekonomik büyüme gerçekleştirerek ilginç bir örnek oluşturdu. Bu büyümenin temel kaynağı hızlı kapital birikimi ve emek arzı oldu. Bu her ne kadar hızlı nüfus artışıyla özdeşleştirilse de, ülkenin tarımsal yapısının bir anlamda hızlı çözülüşünün sonucuydu. Hızla çözülen bu yapı ilginç tarihî özellikler sergileyegelmiştir.

Meksika’yı tanımanın ana yolu, ülkenin tüm ekonomik, politik, toplumsal, ideolojik ve kültürel yaşamını boydan boya halı gibi örten partinin anlaşılmasından geçer. Parti 1920’lerde, 1910-1920 Meksika devriminin yarattığı sol atmosfer içinde Ulusal Devrimci Parti (PNR) olarak doğuşundan, güçlü devlet olgusunu oluşturmaya girişmesinden itibaren politik gücün tekeli haline geldi. 1946’da Kurumsal Devrimci Parti haline (PRI) dönüşmesi sürecinde de sol hava ve başkanın bütün gücü elinde tutması hep görüntüye egemendi. Bu arada kilise ve ordu politik güç olarak geriletilmiş olduğundan, partinin karşısında hiçbir kurumsal güç oluşmadı.

Parti içi güç yelpazesi toplumsal ekonomik yapılanmada somutlandı. Partiyi üç kanat oluşturdu; politik kanat, sendika kanadı ve köylü kanadı. Politik elit, tek parti egemenliği nedeniyle kalıcılık kazanmış durumdadır ve başkanlık çevresindeki bürokratlar, ulusal ve eyalet düzeyindeki politikacılar ve sistemi işleten iyi eğitimli iyi aileden gelme teknokratlardan oluşur. Solcu retoriğe rağmen devlet ve özel kapital grupları arasındaki özel işbirliğini yürüten bu kesimdir. Generallerinin, ABD ordusundakilerden bile fazla sayıda olduğu ileri sürülen ordu, süreç içinde apolitikleştirilmiş ve bütçeden yüzde 0.5 düzeylerindeki payıyla yalnızca uyuşturucu ve kaçak işçi peşindeki sınır polisi durumuna getirilmiştir. Kilisenin de benzer konumda olması nedeniyle politik elit günlük yaşamın akışını tümüyle kontrol altında bulundurur.

Meksika, tüm süreçler boyunca çok düşük asgarî ücret ve yoğun baskıya rağmen işçilerin hükümete karşı düzenlediği grev ve gösterilerin çok az sayıda olmasıyla da bilinir. Bunun nedeni parti içinde ikinci güçlü kesimin işçi ve sendikalar kanadı olmasıdır. Bir anlamda devlet aygıtıyla işçiler ve sendikalar arasında izafî bir sahiplik ilişkisi var gibidir. Sömürge döneminin kölelerinden köklerini alan işgücünün üçte biri 11.000 sendika içinde örgütlenmiştir. Bu sendikaların çoğu da 1930’da solcu ve bağımsız olarak kurulan ve hemen partiye içerilen Meksika Sendikaları Konfederasyonu’na (CTM) üyedir. Konfederasyon, 1960’larda Latin Amerika’ya komünist sızmaya karşı Amerikan Emek Federasyonu ile işbirliği yapmış, 1968 öğrenci ayaklanmasını, olası yeni ittifakları önlemek amacıyla torpilleyerek hükümete sadakatını perçinlemiştir. O zamanlardan beri sendikalı işçiler her türlü hükümet desteği ve olanağı ile ödüllendirilmekte, Konfederasyon ise bütün iyi gelirli işlerin, sosyal güvenlik gelirlerinin kontrolünü elinde bulundurmaktadır.

Konfederasyon içinde en ayrıcalıklı durumdaki Meksika Petrol İşçileri Sendikası’nın (STPRM) ekonomik ve politik gücü sendikaların ülke yaşamındaki rolünün niteliğine çok iyi bir örnek oluşturur. 1935’de ulusal bir tutumla kuruluşundan itibaren petrol sanayiinin ulusallaştırılması sürecinde ayrıcalıklı koşullarla ödüllendirilen bu sendika 1960’lardan sonra işleri kontrol etmeye, petrol çıkarma hakkına ve kendi tankerleriyle taşıma olanaklarına, arazilere, kentsel gayrımenkullere, uçaklara ve süpermarketlere sahip oldu. 1983’de varlığı 670 milyon doları aştı. Bu tür örneklerin dışında çeşitli partilere de ve sayısız, küçük, bağımsız sendikaya da uzanan emek hareketinde daima solcu saçaklanma olmuştur ve kongrede temsil de edilmişlerdir. Bütün buna benzer örneklerle partinin sendika kanadı en bağımsız kanattır ve parti, politik elitin veya köylü kanadının üyelerini fiilen uzaklaştırabilir, gücünü kırabilirse de sendika üyelerine bunu yapamaz.

Partinin köylü kanadı ise hükümetin toprak dağıtımlarıyla yaratılmış ejidatario’lardan oluşur. Ejido sisteminin gelişmesi, Meksika politik sisteminin temel elemanını oluşturmuştur. Tarımın, toplam nüfusun dörtte birini istihdam ettiği Meksika’da tarım işçilerinin yaklaşık yüzde 60’ı ejidatario’lardır. Resmen sahibi olmadıkları ve satma haklarının bulunmadığı, yerel yönetimlerin denetimindeki ejidolar’da, ekonominin en düşük verimlilik düzeyli üretimini gerçekleştirirlerken bir anlamda nesilden nesile geçen bir yoksulluk döngüsü kurarlar. Ejido sisteminin gelişmesi, bir anlamda toplum üstünde yerel politik kontrol zincirlerinin kurulabilmesinin de temel aracını yaratmıştır. 1970’lerin ortalarına kadar ulusal toprağın yaklaşık yüzde 60’ı kişisel ve kollektif ejido’lara dağıtılmışken, 1980’lerde toprak dağıtımı sona erdirilmiş ve ejido mülkiyet ve kullanım mevzuatı değiştirilmeye çalışılmıştır. Ekonomik gelişmişlik ve devletten sağlanan destek düzeyleri bakımından aralarında çok farklılaşabilen beş bölgeden oluşan ülkede bu uygulamalar da bölgeler, iller hattâ kişiler arasında farklılıklar gösterdiğinden karmaşalara neden olmuştur.

Bu ana unsurların dışındaki, kapital gücüne sahip özel toprak sahipleri, iş ve sanayi kesimleri partinin sadık destekçileri değillerse de hükümetle ayrıcalıklı ilişkiler yürütürler. Sistemle nasıl çalışılacağını çok iyi bilirler. Toprak sahipliğinde, büyük toprak sahipliğinden çok, küçük topraklı özel çiftlikler daha yaygındır. Özel sektörü oluşturan bu kesimler kapitallerini kısıtsız bir biçimde ülke dışına taşıma olanaklarına sahiptir. Bunların yanında yaklaşık olarak nüfusun yarısını oluşturan, Fransa’nın Louis dönemi orta sınıfını andıran, kendine özgü bir orta sınıf vardır. Ülkenin önceki dönemlerde sergilediği büyümeden en çok yararlanan kesim budur. Tablo, sömürge döneminin zorluklarını en fazla yaşamış, Porfirio diktası altında toprak haklarından çok şey yitirmiş, devrim döneminin de bir şey kazandıramadığı ve sistemin biçimlenme süreçleri içinde nesiller arası yoksulluk tuzağına düşürülmüş yerlilerle tamamlanmaktadır.

4. MEKSİKA’NIN UYUMU VE KUZEY

AMERİKA SERBEST TİCARET ANTLAŞMASI

1990’larda 86 milyona varan nüfusuyla Meksika, çoğu ekonomik göstergede 1980’lerin başındaki düzeylerini yakalamaya çalışırken, dünya hızlı bir bölgeselleşme süreci yaşıyordu. Etki alanları kendini kapsayan 7 bölgesel ekonomik işbirliği örgütünden yalnızca Latin Amerika Entegrasyon Birliği (LAIA) içinde yer alan Meksika, kendi içinde bölgeler arası derin bir eşitsizliğe sahipti. Japonya ve Avrupa ülkelerinin çoğu Meksika’nın üretimdeki kalite sorunları ve hükümet politikalarında ve uygulamalarındaki kararsızlıklar nedeniyle Meksika yerine Doğu Asya ülkelerine yönelmişlerdi. Latin Amerika’nın diğer ülkeleri arasında arayışları sürmekte olan bölgeselleşme sürecinin temel mantığı, görece küçük ulus-devlet ekonomileri yerine daha büyük çapı ve etkileşim alanı olan bölge ekonomisinin gerekli olduğuna dayanmaktadır. Süreç, büyük şirketlerin tek bir ülkeye bağlı kalmış dinamikler üstünde egemenlik kurması biçiminde somutlanmaktadır. Bölge dışında kalmış ülkelere karşı koruma önlemleri ve giriş engelleriyle çerçeve tamamlanmaktadır.

Meksika uluslararası işbirliği arayışlarını 1985’de GATT bünyesinde başlatmıştı. Toplumsal muhalefete rağmen gerçekleşen işbirliği içinde ülke gümrük oranlarını düşürdü. 1986’da en yüksek azalmayı gerçekleştirdi ve 1986-1988 arasında gümrükleri yüzde 45’den yüzde 20’ye indirdi. Kuzey Amerika ülkeleri arasında gelişen bölgeselleşme gelişmiş-gelişmekte olan pazar arasındaki etkileşim mantığına dayalıdır. Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Meksika arasında 1980’lerin sonlarında başlayan görüşmeler Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) olarak 1992’de kesinleşerek 1994 başında yürürlüğe kondu. Buna göre daha çok serbestleştirme, faiz oranlarının dolar karşısında günlük ayarlanması, tekstil gibi ülke için stratejik öneme sahip sanayilerin ihracat ve ithalat rejimlerinde ayarlamalar, en önemlisi Meksika halkı için büyük önem taşıyan mısır üretiminin ve halkın temel yiyeceği olan tortillaya sağlanan devlet desteklerinin ve korumasının kaldırılması söz konusudur.

Bu işbirliği çerçevesinde, taraflar arasında bir eşit güçler dengesi olmadığı için Meksika diğer iki ülkenin yakın pazarı olma durumundadır. Bir yandan da ucuz işgücü deposu olma durumu sürecektir. Dahası Kanada ve ABD’nin çevresinde geliştirdiği diğer Serbest Ticaret Birliklerinin yarattığı rekabetle yüzyüzedir. Oysa, Salinas hükümeti 1990’larda dünyada gelişen eğilimlere uyum sağlamak amacıyla çabalarını yoğunlaştırırken ortaya konan uygulamalar, marjinal düzenlemeler, çabuk, tümüyle ve hükümet önderliğinde serbestleştirme biçiminde gerçekleşti. Bu uygulamalar içinde yeni ithalat ve ihracat kuralları, yabancı firmalara yönelik üretim kısıtlamaları, vergi artışları gibi değişiklikler ve özelde NAFTA’nın varlığı, Mexico City kenti çevresinde yoğunlaşmış bulunan sanayi yerleşmelerinin kuzeye hareket etmelerini getirdi. Kısaca yerli ve Meksika içi yabancı kapital yeni yerleşim stratejileri geliştirdi.

Çoğu firma eski işyerlerini bırakırken işgücünü azalttı. Bazıları, fabrikalarını kapatarak, kuzeyde sınırda yeni teknolojik donanımlı, esnek üretim sistematiğinin doğasına uygun olarak daha az sayıda çalışana sahip yeni fabrikalar açtı. Bu oluşumlar, oldukça karmaşık yapıya sahip Meksika sendikal yapılanmasında daha çok karmaşaya yol açtı. Bir işyerinde bile birden çok sendika ortaya çıkabildi. İşgücünün pazarlık ve toplu iş sözleşmesi haklarında gerilemeler sağlandı. Kısaca işgücünün uzun yıllar boyunca ekonomik ve politik mücadeleleri içinde kurmuş olduğu meşruiyet temelini yitirdi. Toplumsal yapıda oluşan altüst oluşlar yanında, bölgede girişilen yeni yapılaşmalar bir dizi değişikliği beraberinde getirmeye başladı. Kırsal alanlarda ise hem kırsal nüfusun toplam nüfus içindeki payı hem de, tarımda çalışanların toplam işgücü içindeki payı azalmasını sürdürdü. Kırdan kentsel alanlara ve dış ülkelere göç sürerken, mevsimlik kırdan kıra göç hareketleri de önemli bir sorun olma durumunu korudu. Yoksul topraksızlar ülke içinde çeşitli yönlerde dolanırken, emek pazarlarındaki parçalanma en üst düzeylere tırmandı. Bunlara karşın ülkenin yeniden yapılanmasında açık bir sektörel öncelikler stratejileri ortaya çıkmadı. Bölgesel ilişkiler içinde rekabet üstünlüğü sağlamaya yol açabilecek ulusal teknolojik yapılanma girişimleri gerçekleştirilmedi.

Önümüzdeki dönemde bu karmaşaların süreceğine ilişkin göstergeler fazladır. Yalnızca enflasyonu düşürmek ve borç kıskacından kurtulmak için girişilen ekonomik düzenlemelerin ülkenin çıkarına çalışan bir kararlı yapılanmayı getiremediği görülmektedir.

5. SONUÇ OLARAK

Meksika, benzer ülkeler için 1980’li, 1990’lı yıllarda tüm dünyada gelişen olayların ve bunların önümüzdeki yıllarda izleyeceği seyrin kavranmasında iyi bir örnek oluşturmaktadır. ÇU’nun yeniden yapılanan ve paylaşılan dünyada şanslarının ne olduğuna, buna uyum sağlamaya da değiştirme seçeneklerinden hangisini benimseyeceklerine, sonuçta ülke çıkarı için ne elde edeceklerine ilişkin ipuçları barındırmaktadır.

Küreselleşme ve bölgeselleşme bir kader gibi gündemlerine girmiş olsa dahi, ülkelerin, bu süreçlerde, hangi dinamik kıyaslamalı üstünlükleri, hangi sektörlerde, hangi teknolojik yapılanma ve insan kaynağı kullanımıyla yakalayarak, yer alabileceğini çok yönlü olarak netleştirmelerinde kalıcı yararlar bulunmaktadır.

Arrau, P., P., Oks, D. F. 1992. “Privine Saving in Mexico”, 1980-90. WB Working Papers, JPS 361.

Braga, C. A. P., Yeats, A. 1992. “How Minilateral Trading Arrangements may Attect the Post-Urugay Round World”, WB Working Papers, WPS. 974.

Brid, J. C. M. 1992. “Structural Change in Mexico’s Motor Vehicle Industry, 1977-89”, Industry on the Move içinde. (ed) Gijsbert van Liemt. ILO.

Chaudhry, S. A., Reid G. J., Malik, W. H. (ed.) 1994. “Civil Service Reform in Latin America and the Caribbean; Proceedings of a Conference”, WB Technical Paper. 259.

Eggerstedt, H., Hall, R. B., Wiinbergen, S., Van. 1993. Measuring Capital Flight; A Case Study of Mexico. WB Working Papers. WPS 1121.

Erzan, R., Yeats, A. 1992. Free Trade Agreements with the United States; What’s in it for Latin America? WB. Working Papers. WPS 827.

Hamilton, C. B. 1990. The Urugay Round; Textiles Trade and the Developing Countries; Eliminating the Multi-Fibre Arrangement in the 1990s. WB Publication, Washington D.C.

Heath, J. R. 1990. Enhancing the contribution of Land Reform to Mexican Agricultural Development. WB Working Papers. WPS 285.

Kaplinsky, R. 1989a. “Industrial Restructuring in LDC; The role of Information Technologies” presented to the Conference of Technology Policy in the Americas, Americas Program. Stanford University. December (çev. L. Özgen. Birikim’de çıkacak).

Kaplinsky, R. 1989b. “Technological Revolution and the International Division of Labor in Manufacturing; A place for the Third World.” The European Journal of Development Research. V. 1, No.1, pp. 5-37.

Kaplinsky, R. 1987. Microelectronics and Employment Revisited; A Review. ILO.

Kat, A. T. 1993. Industrial Development and the Environment in Mexico. WB Working Papers. WPS 1125.

Larson, D. F. 1993. Policies for Coping with Uncertainty for Mexican Maize. WB. Working Papers. WPS 1120.

Leyy, S., Winbergen, S van. 1992. Transition Problems in Economic Reform; Agriculture in the Mexico-U.S. Free Trade Agreement. WB. Working Papers. WPS. 967.

Maddison, A. et al. 1992. The Political Economy of Poverty, Equity, and Growth; Brazil and Mexico. A World Bank Comparanive Study.

Melo, J. de., Dhar, S. 1992. Lessons of Trade Liberalization in Latin America for Economies in Transition. WB Working Papers. WPS 1040.

Melo, J. de. Montenegro, C., Panagariya, A. 1992. Regional Integration; Old and New. WB. Working Papers. WPS. 985.

Musalem, A. R. 1989. Private Investment in Mexico. WB Working Papers. WPS 183.

Oks, D. F. 1992. Stabilization and Growth Recovery in Mexico; Lessons and Dilemmas. WB. Working Papers, WPS 833.

Özgen, L. 1994. Laborforce Formation and Spatial Organizations; Restructuring of the Automotive Industry in Turkey and Its Nepercussions on the Laborforce Formation and Spatial Organizations in the years of 1980s. (özellikle Bölüm II) Doktora Tezi.

Revenga, A., Riboud, M., Tan, H. 1992. “The Impact of Mexico’s Retraining Program on Employment and Wages”, WB Working Papers, WPS 1013.

Safadi, R., Yeats, A. 1993. “The North American Free Trade Agreement; its Effect on South Asia”, WB Working Papers, WPS. 1119.

Warner, A. M. 1993. “Did the Deht Crisis of Derlining Oil Prices Cause Mexico’s Investment Collapse?”, WB Working Papers. WPS 1102.

Wijnbergen, S. Van. 1989. “Growth, External Debt, and the Real Exchange Rate in Mexico” WB Working Papers, WPS 257.

World Labour Report, 1992, 1993.