Anasayfa > Birikim Arşiv > 105-106 - Ocak/Şubat 1998 > Bir İktidar Söylemi Olarak “Sivil Toplum“

Bir İktidar Söylemi Olarak “Sivil Toplum“

Yael Navaro-Yaşın | (Sayı : 105-106 - Ocak/Şubat 1998)

Her tarihsel/toplumsal sistem gibi kapitalizmin de “düzenlenme” ihtiyacı vardır ve kapitalizm bu ihtiyacını hiç bir zaman gizlememiştir. Kapitalizmin kâr güdüsünün beslediği anarşik özü, bir yanıyla tekil ve toplu çıkarlar arasında ortaya çıkan çelişkilerde ifadesini bulmaktadır. Bu çelişkilerin kapitalizmin rasyoneline göre düzenlenmesi, sistemin önünü görememe riskini ortadan kaldırmaktadır. Bu bağlamda sistemin kendini yeniden üretme koşullarının oluşturulması ve böylece önünün açık tutulmasına dönük pratiğin en kritik aktörü devlettir. Söz konusu pratiğin nasıl ve hangi yollarla hayata geçirileceği ise zaman ve mekân bağımlı bir sorundur. Zaman ve mekana göre farklı kurguların söz konusu olduğu bu pratiğin karşılıklı içsel bağlara sahip olan iki ana bileşeni ise “egemen ideoloji” ve “resmî ideoloji” olarak tanımlanan esasa ilişkin iki temel kurgudur. Bu iki bileşen arasındaki ilişkinin sınır ve farklılıklarının belirlenmesi kapitalizm-devlet-devletçilik-liberalizm zincirinin ele alınması ve/veya anlaşılmasında hareket noktasını oluşturmaktadır.

Bu noktada ilk olarak teslim edilmesi gereken husus, her iki kurgunun da sürekli değişen, hareketli bir doğaya sahip olduklarıdır. Dolayısıyla süreç içinde değişen ideolojik kurgular ve bu kurguların farklı dışa vuruş biçimleri söz konusu olmaktadır. Işaret edilmesi gerekli olan ikinci önemli husus ise egemen ideolojinin resmî ideolojiyi içeren bir kurgu olduğudur. Bu anlamda egemen ideoloji esas itibariyle bir sistem olarak kapitalizmin meşruiyetinin sağlanmasına yönelik bir kurgu olarak karşımıza çıkmaktadır ve bu meşrulaştırma pratiğinin önemli bir unsuru da devlettir. Bu çerçevede resmî ideoloji tanımlaması, egemen ideoloji çerçevesinde anlam kazanmakta ve sınırları bu çerçevede belirlenmektedir. Devletin kendi meşruiyetini sağlamaya dönük kurgusu, zaman ve mekana bağlı olarak, egemen ideoloji ile tam bir uyum ve çakışma sergileyebileceği gibi belirli bir gerilim kaynağı da olabilmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de tek parti dönemi, iki kurgu arasında bir çakışmanın ve uyumun söz konusu olduğu bir süreçken, çok partili sisteme geçişle beraber bu iki kurgu arasındaki uyum ya da çakışma yerini gerilimli bir ilişkiye bırakmıştır. Ancak yukarıda da vurgulandığı gibi bu gerilimin sınırı sistemin topyekûn üretiminin gerekliliklerine bağlıdır.

Bu noktada söz konusu ilişkinin taraflarının adını koymak gerekirse, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne hüküm süren egemen ideolojisi en genel anlamıyla kapitalizmdir ve resmî ideolojinin sınırları bu gerçeklik içinde belirlenmektedir. Bu tespit yeni bir şey söylememektedir ancak, Türkiye’de sürmekte olan bir anlamda popüler tartışmalarda bu gerçeklik ihmal edilmekte ve böylece tartışmaların hedefi sapmaktadır. Dolayısıyla bu tespit basit, ama önemli bir hatırlatma olarak kabul edilmelidir. Özellikle resmî ideolojiye yönelik tartışmaların doğrudan doğruya, başı sonu belli olmamasına rağmen Kemalizm ve sanki kerameti kendinden menkûl bir devlet üzerinden yapılıyor olması hatırlandığında hedef sapması sorunu açık bir hal almaktadır. Bu çerçeveye sıkışan tartışmalar da doğal olarak suni bir gündem üzerinden sürdürülmektedir.

Türkiye özelinde sürdürülen tartışmalarda resmî ideoloji-egemen ideoloji ilişkisi tüm yanlarıyla kurulduğunda birbirine karşıt söylemlerin aynı zemini paylaştıklarını görmek mümkün hale gelecek ve sürdürülen tartışmaların öze değil biçime ilişkin olduğu rahatlıkla izlenebilecektir. Elbette buradaki kriter kapitalizme karşı ya da taraf olmaktır. Bu, toplumsal tahayyülün kapitalizm içine hapis olup olmaması anlamına geldiği için yeni olmayan, ama önemli olan bir kriterdir. Diğer taraftan tartışmaların yalnızca “resmî ideoloji” üzerinden sürdürülmesi devletin dayandığı sınıfsal temeli göz ardı etmekte ve devlete toplumsal yapıdan bağımsız bir varoluş biçmektedir. Bu durumda tartışmanın eksenini bu çerçevede kurgulanan devlet-sivil toplum ikilemi oluşturmaktadır. Bu ikilem çerçevesinde ileri sürülen argümanların sahipleri “liberaller” olarak tanımlanırken, muhatabı ise “devletçiler” olarak ifade edilmektedir. Bu ayırım önemli bir noktaya işaret etmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana kendilerini liberal ya da devletçi olarak tanımlayan kişi ya da hareketler vardır, ancak, bugün atfedilen anlamlardan hareketle, Türkiye’de 1920’lerden bu yana yaşanan süreci devletçi ve/veya liberal sıfatlarla tanımlanabilecek dönemlere ayırmak mümkün görünmemektedir. Bu durumun nedeni ise bu kavramların sürekli olarak değişen ideolojik içeriklerinde ve dolayısıyla gevşek yapılarında yatmaktadır.

Karmaşık ilişkilerin belirlediği egemen ideoloji-resmî ideoloji bağlantısını anlayabilmek için her iki kurgunun belirli bir zaman ve mekanda sahip oldukları ve bu bağlam içinde geçerli olan bileşenlerinin tanımlanması gerekmektedir. Böyle bir tanımlama her iki kurgunun, aralarındaki gerilimi tanımlayan çakışan ve/veya çatışan yanlarını ayırt etmek için de gereklidir. Örneğin Türkiye’de son yıllarda resmî ideolojiye karşı muhalif tavır alan ve kendilerini liberal olarak tanımlayan unsurlar, geçmişe ve bugüne yönelik eleştirileriyle egemen ideolojik söylemin yeniden üretilmesine hizmet etmektedirler. Dolayısıyla muhalif pozisyonlarını tanımlayan, sisteme karşı olmaları değil, sistemin iç işleyişinde engel teşkil ettiğini düşündükleri yapılardır. 1920’li yıllarda varoluşu resmî ideolojiye endeksli bir liberal aydın tipi söz konusu iken bugünün yeni- liberal(liberal-muhafazakâr) aydını farklı neden ve kaygılarla olmakla birlikte egemen ideolojik söylemin sözcülüğünü yapan ve bu söylemden beslenen bir pozisyona ya da varoluş biçimine sahiptir.

Bu noktada bir diğer hususa dikkat çekmek gerekmektedir o da; sivil toplum-devlet ikilemine dayalı tartışmalara soldan katılanların muhalif pozisyonlarını bu ikileme göre değil, bu ikilemin dışında tanımlamaları gerektiğidir. Bu duruma özen göstermek Türkiye’de solun üzerinde etkisini halihazırda hissettiren devletçilik gölgesini kaldırmak için gereklidir. Diğer taraftan sivil toplum olarak tanımlanan alanın bir bütün olarak sistemin yeniden üretilmesindeki rolü solun göz önüne alması gereken bir husustur. Türkiye’de sivil toplum kavramlaştırmasından hareketle başlatılan tartışmanın egemen ideoloji ile resmî ideoloji arasındaki gerilimin arttığı bir döneme tekabül etmesi, solun bu tartışmadaki pozisyonunu belirlemesi açısından önemli bir hareket noktasına işaret etmektedir. Türkiye solunun özgül koşullardan kaynaklanan ehven-i şer’e mahkûm olmak kısır döngüsünden kurtulup kendi gündemini kendisinin belirlemesi için bu özen gereklidir. Solun bu tartışmadaki yeri, sistemin yeniden üretilme mekanizmalarının deşifre edilmesine yönelik olmalıdır. Çünkü tanım gereği solun muhalif pozisyonu esas olarak egemen ideoloji karşısındaki tavrıyla belirlenmektedir. Devlet ve bu bağlamda resmî ideoloji, solun gündeminde bu çerçevede yer aldığı zaman sol bir perspektif için anlamlı ve net sonuçlar çıkarmak mümkün olacaktır. Buradaki netlik, sol perspektifin neo-liberalizm ve Kemalizm ile olan dirsek temasının ortadan kalkması anlamında kullanılmaktadır.

Böyle bir perspektiften bakınca Türkiye’de 1920’lerden bu yana egemen olan ideoloji doğrudan doğruya kapitalizmin meşruiyetini sağlamaya yönelik bir içeriğe sahip olmuştur. Bu bağlamda egemen ideolojinin kapitalizmin dönemler itibariyle değişen gerekliliklerine bağlı olarak değişen kurgusu, resmî ideolojinin de bileşenlerini farklılaştırmıştır. Bu çalışmanın geri kalan kısmında, dönemler itibarıyla farklılaşan bu kurgunun İkinci Dünya Savaşı ertesine kadar geçen süreçte hangi bileşenler aracılığıyla oluşturulduğu ve sürekliliğinin hangi mekanizmalarla sağlandığı tartışılmaya çalışılacaktır.

KURULUŞ DÖNEMİNİN KAPİTALİST KURGUSU

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla somutlaşan kapitalist temelde örgütlenmiş, “Batı” tipi bir toplum projesinin hayata geçirilişi, 1920’li ve 30’lu yıllarda yaşanan pratiğin esasını oluşturmaktadır. 1920’li yıllarda ortaya çıkan ve CHF bünyesinde tek parti olarak örgütlenen siyasî irade, ileriye dönük olarak kurgulanan bu projenin taşıyıcısı durumundadır. Siyasî iradenin bu projeye meşruiyet sağlamaya ve sürekliliğini garanti altına almaya dönük uygulamaları, kapitalist sermaye birikiminin rasyoneli içinde anlam kazanmaktadır. Verili toplumsal yapı ve ilişkiler ağına bu rasyonel doğrultusunda yapılan müdahalelerin farklı düzeylerde ortaya çıkan ulusçuluk, halkçılık, devletçilik, laiklik gibi birbirini tamamlayan ve destekleyen ifade biçimlerinin nihai amacı bu projeye de rengini veren “muasır medeniyet seviyesi” olarak formüle edilmiştir. Bu formülasyonun referansı da bilindiği gibi en geniş anlamıyla “Batı”dır. Kurgulanan kapitalist rasyonele dayalı projenin meşruiyetinin sağlanmasında Batı imgesi olumlu ve olumsuz tüm olanaklarıyla kullanılmıştır. Bu durumun tipik ifadesi “Batı’ya rağmen Batı gibi olmak”tır. Kurtuluş Savaşı’yla somutlaşan uluslaşma süreci, bu anlamda, Batı’ya rağmen başlatılmış, ancak sürekliliğinin sağlanması bu modelin esaslarına sahip olmakla bağlı kılınmıştır.

Burada bir parantez açarak bir noktaya daha işaret etmek gerekmektedir. “Muasır medeniyet seviyesi”ni temsil eden Batı’ya bu niteliğini veren kapitalizmdir. Kapitalizm, Batı Avrupa’nın coğrafi ve kültürel sınırlarında, bu ortamın sahip olduğu belirli türde ilişkiler sonucu süreç içinde olgunlaşmış ve toplumsal bir sistem olarak yerleşik bir hal almıştır. Bu süreç aynı zamanda, kendi içinde farklılıklar olmakla birlikte, Batı Avrupa’da bir bütün olarak kurumsal yapının yeni sistemin gereklerine göre dönüşmesi/değişmesini de içermektedir. Bu anlamda Batı medeniyeti kapitalizmin yeni bir toplumsal sistem olarak ortaya çıkmasını mümkün kılarken, kendisi de bu süreçte yeni bir kültürel/kurumsal kimliğe sahip olmuştur. Birbiriyle karşılıklı etkileşim halinde ortaya çıkan bu iki yeni durumun biraradalığı kapitalist modernleşme olarak adlandırılmaktadır. Bu anlamda kapitalizmle tarih sahnesine çıkan yeni üretim ilişkileri Batı medeniyetini ’modernleştirmiştir’. Modernleşen Batı’nın siyasî, hukuksal, iktisadî bileşenlerinin tanımladığı kurgunun TC’ nin kuruluş sürecinde ilk etapta ifadesini bulan yansıması, modern bir yapılanma olarak ulus-devlet modelidir.

Dönemin dünya genelinde hâkim olan sermaye birikimi dinamiği, uluslararası kapitalist sistemin ulus-devletler şeklinde örgütlenmesini mümkün ve gerekli kılmaktadır. Sistemin farklı güçteki siyasî iradelerin egemenlik alanlarına dayalı olmasının mantığı, kapitalist sermaye birikiminin rekabete, eşitsizliğe ve dolayısıyla bu iki alandaki koşulları kendi lehine çevirmenin esas pratiği olarak korumaya dayalıdır. Bu süreçte etkili olan diğer koşullar saklı tutulup sadece kapitalist sermaye birikiminin gereklilikleri çerçevesinden bakıldığında uluslaşma sürecinin sermaye birikimiyle doğrudan ilişkilisi açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Ulus-devletin egemenlik haklarının kullanılabildiği, denetlenebilen coğrafi sınırları bu çerçevede tüm olanakları kullanılabilecek potansiyel bir pazara tekabül etmektedir. Sermaye birikiminin eşitsizliğe dayalı doğası gözönünde tutulduğunda, Türkiye’de yaşanan sermaye birikimi sürecinin eşitsizliğe dayalı doğasının işleyiş sonuçlarını ilk etapta bölgeler arası ve dolayısıyla etnik eşitsizliklerde izlemek mümkün hale gelmektedir. ’İktisat dışı zor’ olarak ifade edilen mümkün tüm mekanizmaların kullanıldığı bu süreçte şekillenen kurguyla bastırılan tüm gerilimler bugün Kürt sorunu ve siyasal İslâm vakasında ifadesini bulmuştur. Olabilecek en üst aşamada sağlanmaya çalışılan siyasî, kültürel homojenleşmeye ve bütünselliğe dönük bu kurgunun tamamlayıcısı ise devletçilik olarak ifade edilmektedir. Dönemin yönetici kadrosunun, ’siyasal bağımsızlık ancak iktisadi bağımsızlıkla desteklendiğinde gerçek anlamına kavuşur’ yönündeki vurguları, uluslaşma sürecinde iktisadi boyutun öneminin kavranmış olduğunu ortaya koymaktadır. Kapitalist semaye birikiminin iradi müdahalelerle düzenlenip yönlendirildiği bu sürecin esas aktörü devletin yaptırım gücünü elinde tutan siyasal kadrodur.

Söz konusu siyasal kadronun bu süreçte yerine getirdiği kuruculuk misyonu birbirine bağlı iki meşruiyet sorununa bağlıdır. Bu kadronun verili toplumsal koşullarda iradi müdahalelerle işleyiş mekanizmalarını oluşturduğu kapitalist kurgunun meşruiyetinin sağlanması bu misyonun bir yüzünü oluşturuken, bunun başarılması kendi iktidarlarının da meşruiyetine hizmet edecektir. Diğer bir deyişle siyasal iktidar devlet adına hem egemen ideojiyi ve hem de resmî ideolojiyi kurgulamak durumundadır. Bu süreçte formüle edilen cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik, devrimcilik, ulusçuluk ve devletçilik gibi ilkeler, hem oluşturulmaya çalışılan sistemin yeniden üretimini sağlayan ve hem de siyasal iktidara meşruiyet sağlayarak iki ideolojik alanın üst üste çakışmasına hizmet eden bir niteliğe sahiptir. Kapitalistleşme projesinin başarısı, siyasal iktidarın kendini yeniden üretebilmesinin koşullarını oluşturacaktır. Bu başarının yakalanmasında üzerinde en çok konuşulan devletçilik ilkesidir. Diğer ilkelerin tartışılmasına tahammülü olmayan siyasal iktidarın iktisada ilişkin bu ilkede gösterdiği esneklik, döneme hâkim olan pragmatizm ile ilişkilidir. Mümkün tüm olanakların ve alternatiflerin sermaye birikimi sürecine hizmet etmesini sağlamak, bu doğrultuda sisteme içermek kapitalizmin kendi mantığında var olan bir özelliktir. Bu anlamda siyasal iktidar mevcut güç dengelerini kendi lehine çevirdiği bu süreçte verili toplumsal yapıda ve uluslararası konjonktürde kapitalist sermaye birikiminin gereklerine cevap verecek biçimde devletçilik olarak adlandırılan uygulamalara başlamıştır.

Bu uygulamalarla başlayan devletçilik-liberalizm tartışmaları ve bu tartışmalarda taraf olanların kendilerini devletçiler-liberaller olarak tanımladıkları pozisyonlar konusuna biraz dikkatli bakıldığında bu ayırımın hangi düzeyde anlamlı olduğu netlik kazanacaktır. Bu ayırımın başlangıç noktasını dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün Sivas Nutku’nda devletçiliğin resmî bir politika olduğunu ilân etmesi oluşturmaktadır. Ancak bu tanımlamanın zamanlaması ilginçtir. Bilindiği gibi 1930’da yaşanan Serbest Fırka denemesinin mimarı Mustafa Kemal’in temsiliyetinde mevcut siyasal iktidardır. Kuruluş aşamasında partinin adının Serbest Fırka olmasından kimlerin partiye üye olacağına kadar kararları veren mevcut iktidar, bu suretle yaptıkları toplumsal nabız yoklamasıyla elde ettikleri olumsuz sonuçlardan sonra partinin kapatılmasına da karar vermiştir. Siyasal iktidarın kendisini tanımlamak için böyle bir manevrayı kullanmış olması devletçiler-liberaller ayırımının hareket noktası itibariyle yapaylığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken iki husus vardır. Birincisi, devletçiliğin resmî bir hüviyet olarak tanımlanmasının önceki dönem uygulamalarının liberal olduğu anlamına gelmediğidir. Bu süreçte TC kendi kuruluşunu geçekleştirirken aynı zamanda toplumu öngördüğü kapitalist pojeye göre yeniden biçimlendirmektedir. Toplumsal kuruluşu en ince ayrıntısına kadar düzenleyen ve denetleyen devletin sadece, Lozan Antlaşması hükümlerince 1929’a kadar gümrüklere müdahale edememesi dönemi liberal olarak tanımlamaya yetmez. Çünkü liberalizm kapitalizmin mümkün tek ideolojisi değildir.

Burada ikinci önemli husus liberalizm tanımının nasıl yapıldığıdır. Tanım üzerinde anlaşılamaması devletçilik-liberalizm gibi yapay bir tartışmayı beslemekte, tartışmanın bir sistem tartışması gibi ifade edilmesini ve algılanmasını beraberinde getirmektedir. Devletçiliğe yönelik eleştiriler iktisadi süreçlerle siyasal süreçlerin ayrılığına dayalı ve bu bağlamda rasyonel/serbest bireyden hareket etmektedir. Batı’da yaşanan pratikte de pür karşılığı olmayan, Batı modelinin idealleştirildiği böyle bir liberal ütopyadan hareketle yapılan tartışmaların karşılığı o günün Türkiye’sinde olmadığı gibi, bugünün Türkiye’sinde de yoktur. Dönemin aydınları arasında “liberalizm”-“devletçilik” ekseninde sürdürülen tartışmalarda verili olan sistem kapitalizmdir ve tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin tüm gelişme süreçlerinde devlet önemli bir yer ve işleve sahip olmuştur. Bu anlamda liberalizm devlet müdahalesini dışlamamaktadır. Kapitalizmin ortaya çıktığı ve yayıldığı alanlardaki pratikler liberalizm-devlet müdahalesi ilişkisinin içiçeliğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu çerçevede sürdürülen tartışmalara esas olan konu, devlet müdahalesinin nitelik ve sınırlarının ne olması gerektiği ve muhtemel müdahale biçiminin toplumsal sonuçlarıdır. Müdahalenin nitelik, sınır ve öngörülen sonuçları ise esas itibariyle kapitalist sermaye birikiminin zaman ve mekan bağımlı gereklilikleriyle doğrudan bir ilişki içindedir. Diğer bir deyişle devletin dayandığı sınıf kompozisyonu, bu kompozisyonu dengede tutan bileşenler ve dolayısıyla verili iktisadi yapı, müdahalenin niteliği ve sınırları için verili iç ortamı oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Türkiye’de yaşanan devletçilik uygulamaları ve bu uygulamaların süreç içinde farklılaşan sınır ve niteliğiyle sağladığı süreklilik, öncelikle sermaye birikiminin gereklilikleriyle ilişkilendirildiğinde gerçek anlamına kavuşacaktır. Burada kıstasın sermaye birikiminin dönemden döneme değişen gereklilikleri olması devletçilik uygulamalarını etkileyen diğer unsurları önemsizleştirmemektedir. Bu unsurların devreye girdiği ve etkili olduğu süreçler söz konusu gerekliliği takip eden uygulama aşamalarında ve bu uygulamaların ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlar açısından önemli bir yer ve işleve sahiptir. Türkiye’de ’20’li ve ’30’lu yıllarda kurgulanan projenin esas bileşenlerini oluşturan ulusal burjuvazi ve buna bağlı olarak ulusal sanayi ve ulusal pazar yaratma amacına yönelik olarak devlet, sadece birikimin koşullarını yaratmak ve düzenlemekle yetinmemiştir. Ulusal burjuva olmaya en güçlü aday, kendi birikimlerini bu olanaklar çerçevesinde kullanan yerli unsurların dışında, devlet olanaklarını kullanabilme koşullarına sahip olan bürokratlar ve herhangi bir birikime sahip olmayan, ancak bürokrasiyle ilişkileri dolayısıyla ayrıcalıklar sağlayan kişilerdir. Bu durum gözönüne alındığında ’30’lu yıllarda başlayan devletçiler-liberaller ayırımı esas yerine oturmaktadır. Bu ayırımla ortaya çıkan tartışmanın görünen yüzünün arkasında tarafların temsil ettikleri çıkarlar ve birikim sürecinin olanaklarından faydalanmak yatmaktadır. Kendilerini liberal olarak tanımlayan aydınların devletçiliğe yönelik eleştirilerinde öne çıkardıkları vurgu, birtakım kişilerin devlet eliyle zenginleştirilmesi ve bu ilişkinin getirdiği çürümüşlüktür. Aslında çürümüşlük olarak ifade edilen bu durum o koşullarda geçerli olan kapitalist birikim mantığına uygundur.

Bu çerçevede liberalizm-devletçilik tartışması, iktisadi bir politika tartışmasından ziyade birikim koşullarında ortaya çıkan paylaşım mücadelesinin siyasal yansıması olarak değerlendirilmelidir. Bu tartışma aynı zamanda temelleri oluşturulmaya çalışılan sistemin meşruiyetinin hangi yollarla sağlanması gerektiğine ilişkin bir tartışmaya da tekabül etmektedir. Tartışmanın tarafları durumunda olan aydınların devletle olan ilişkilerinde bu durum açıklık kazanmaktadır. Tarafların ortak hareket noktaları, kurgulanan kapitalist temelde örgütlenmiş projeye bir ideoloji sağlamak ve bu ideoloji aracılığıyla sistemin meşruiyet ve sürekliliğini garanti altına almaktır. Liberal ya da devletçi olarak tanımlanan aydınlar kendi projelerinin meşruiyetini sağlamak kaygısıyla aynı hedefe yönelmişlerdir, o hedef de siyasal iktidar nezdinde devlettir. Bu eksendeki tartışmanın öne çıkan isimleri Ahmet Ağaoğlu, A. Hamdi Başar ve Ş. Süreyya Aydemir ile beraber Kadro dergisi etrafında toplanan aydınlardır. Kapitalistleşme projesinin rasyonelini kendi devletçilik ütopyaları adına zorlamaya dönük projeksiyonlar üreten Kadrocular, bu süreçte ütopyalarıyla olmasa bile pratikleriyle resmî idoloji kurgusunu besleyen bir aydın hareketiydi. A. Ağaoğlu’nun temelde bir medeniyet tercihiyle biçimlenen “liberal” tezleri bir taraftan birey merkezli pür bir liberalizm önerisiyle ortaya çıkarken, diğer taraftan devlete olan bağlılığı ve güçlü hükümet talebiyle eklektik bir yapıya sahipti. A. Hamdi Başar ise hareket noktası itibarıyla Kadroculara, çözüm önerileriyle de Ağaoğlu’na paralel düşen, birey ile devlet arasında birinin diğerine feda edilmeyeceği ilkesine dayalı orijinal tezlere sahiptir. Ancak aydınların bu yönelişlerine siyasal iktidarın cevabı her iki taraf için de hayal kırıklıklarıyla sonuçlanmıştır. Bir ideoloji yapılacaksa onu biz yaparız anlayışından hareket eden siyasal iktidar, dayandığı pragmatist felsefeyle, aydınlarla bu çerçevedeki ilişkisini tek yanlı bir denetime dayalı olarak sürdürmüştür. Siyasal iktidarın kendi içindeki liberalizm-devletçilik eksenli tartışma ve gerilim ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan dengeler siyasal iktidar ile aydınlar arasındaki mesafeyi belirleyen önemli bir unsur olmuştur. Değişen dengelere bağlı olarak zaman zaman öne çıkan aydınlar kendilerinden bekleneni gerçekleştirdikten sonra geri çekilmek durumunda kalmışlardır. Tek yanlı bağımlılığa dayalı bu ilişki aracılığıyla aydınlar, söz konusu dönem için çakışan bileşenlerden oluşan egemen ve resmî ideolojinin kurgulanmasına destek vermişlerdir.

Özellikle 1930’lu yıllarda gerçekleştirilen “devletçi” uygulamalar, hem dünya genelinde yaşanan kriz sürecinin sunduğu sermaye birikimi olanaklarına, hem de ulusal düzeyde verili toplumsal yapının sunduğu olanaklara cevap verebilen bir içeriğe sahip olmuştur. Tespit edilen ilkeler ve/veya bileşenler doğrultusunda yaşanan pratik, kapitalistleşme sürecinin kurumsallaştırıldığı bir sürece işaret etmektedir. Bu süreci takip eden savaş koşulları ticari sermaye birikiminin olanaklarını arttıran bir süreç olmuştur. Savaşın bitmesiyle beraber mevcut kurgunun bileşenleri, kapitalizmin uluslararası yeniden yapılanma sürecine entegre olmanın dayattığı koşullara göre dönüşmeye başlamıştır. Bu dönüşümün ilk hayata geçtiği alan siyasal kurumsal yapının tek partiye dayalı işleyişinin yerini çok partili bir işleyişe bırakmasıdır. Bu dönüşümle beraber liberalizm-devletçilik tartışması görüntüde iki farklı siyasal oluşum aracılığıyla temsil edilmeye başlanmıştır. DP’nin kendisini CHP’den ayırmak kaygısıyla öne çıkardığı “liberal” kimliği siyasî bir manevranın ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Aynı durum CHP’nin “devletçi” kimliği için de geçerlidir. Her iki partinin programları karşılaştırıldığında aralarındaki benzerlik bu duruma açıklık kazandırmaktadır. Asgari müşterekleri kapitalizm olan her iki oluşumu birbirlerine karşı farklı kılan devleçilikleri ya da liberallikleri değil, toplumla kurdukları ilişki ve dolayısıyla dayandıkları sınıf kompozisyonudur. Bu dönüşümle beraber kapitalistleşme kurgusunun bileşenleri de farklılaşmaya başlamıştır. Tek parti döneminin meşruiyet kanallarından birisi olan ve bu dönemde ’ulvi’ anlamlar yüklenen halkçılık, artık yerini en geniş kitlelere prim vermek anlamında popülizme bırakmıştır. Kuruluş döneminin ’halk için halka rağmen’ dayatmasının yerini ’Yeter Söz Milletindir’ aldatmacası almıştır. Böylece egemen ideolojiyle resmî ideoloji arasındaki gerilim açığa çıkmaya başlamıştır. DP’nin kurulmasıyla ordu-bürokrasi ve bu kanadı destekleyen unsurlarla, köken itibarıyla bunların dışında kalan kanat arasında netleşmeye başlayan gerilimin uzantıları, değişen görüntülerle bugüne de yansımaktadır.

Sonuç olarak şu söylenebilir; TC hüviyetiyle kurgulanan kapitalist projenin gerekliliklerine uygun bir biçimde bu projenin sürekliliğini sağlıyacak meşruiyet kanalları, değişen koşullara uyum sağlayan egemen ideolojiyi başından bu yana beslemektedir. Türkiye’de söz konusu dönemde bir sistem olarak kapitalizmin meşruiyetinin sağlanmasında verili koşullar nedeniyle kritik unsur devlet ve ideolojisidir. Dolayısıyla kapitalistleşme kaygısı güçlü bir geleneğe sahip devlet anlayışını besleyen ve bu anlayıştan beslenen bir içeriğe sahip olmuştur. Devletin resmî ideolojisi bu kurgunun içinde gerilimli bir alan oluşturmakla birlikte var olan bu karşılıklı ilişki yaşanan süreci tanımlayan bir öze sahiptir. Bu ilişki bugün de geçerlidir. Ancak, bugün gelinen aşamada egemen ideolojinin kendini yeniden üretme koşulları, kapitalizmin dünya genelinde kendi yeniden üretiminin yeni eğilimlerine ve bununla ilişkili olarak Türkiye’de yaşanan kapitalist sermaye birikiminin sahip olduğu olanaklara bağlı olarak farklılaşmıştır. Egemen ideoloji, tek başına devletin sağlayacağı olanaklara bağlı olamayan, kendi yeniden üretim mekanizmalarını oluşturabilen bir potansiyele sahip olma noktasına gelmiştir. Bu durum Türkiye’de yaşanan dönüşümün, kapitalistleşme sürecinin rasyoneline uygun bir seyir izlediği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla resmî ideolojinin egemen ideoloji ile olan gerilimli ilişkisi de farklılaşmaya başlamıştır. Bu farklılaşma, devletin ve dolayısıyla resmî ideolojinin işlevinin, sistemin yeniden üretimini sağlayan egemen ideolojinin “kurulmasından” ziyade kurgulanan yeniden üretim mekanizmalarını “kollaması” yönündedir. Elbette buradaki kolluk görevi sadece sınır bekçiliği anlamına gelmemektedir. Sistemin bir bütün olarak yeniden üretiminin düzenlenmesinde ve uluslararası entegrasyonunun sağlanmasında, devlet ve dolayısıyla siyasal iktidarlar, değişen koşullarda “gerekli” işleri gerçekleştirmektedirler.