Anasayfa > Birikim Arşiv > 108 - Nisan 1998 > Körfez'de İnat Savaşı: Bu Kez de Olmadı

Körfez'de İnat Savaşı: Bu Kez de Olmadı

Mete Çubukçu | (Sayı : 108 - Nisan 1998)

Artık sayısını unutmaya yüz tuttuk; 1991’den bu yana başını Amerika Birleşik Devletleri’nin çektiği, müttefiklerle “Irak”ı topyekûn mahkûm etme yarışı 8. senesine girdi. CNN’i seyretmenin bir ayrıcalık olduğu, ancak o yılların tek özel televizyonu aracılığı ile bu imkândan mahrum kalmadan, ilk canlı yayın savaşımızı televizyonlarımız karşısında ailecek izlemiştik.

Heyecanlıydı, gecenin karanlığını aydınlığa dönüştüren, Bağdat “semaları”nda uçuşan ateş topları kimilerine göre çok “romantik”ti. O görüntülerin üzerinden yıllar geçti. Hattâ Peter Gabriel’in Passion’u bile unutuldu. Artık daha hard jenerik müziklerimiz var. Belki daha “sıkı” daha kanlı sahnelere ihtiyacımız olduğu için.

Ama asıl önemlisi sayısını tüm dünya ve Türkiye medyasının unuttuğu ve biraz da sıkıcı hale gelen “kriz”leri daha iğrenç hale getirmek için topyekûn bir çaba içine girildi. Çünkü krizler de “şeyleşti”, “eskidi”, “eskitildi”, “tüketildi”. Saddam’ın yine uzun menzilli füzeleri, kimyasal silahları olduğu söylendi. Ama kimse evine yiyecek stoku yapmadı. Savaş çıkınca oynarız diye iskambil kâğıdı almadı. Kriz kelimesi bile zaman zaman krizi açıklayamaz hale geldi. Ama her şeye rağmen bir Amerika-Irak ortak yapımı senaryo hayata geçirilmeden sona erdi; bir sonrakine kadar...

Geçtiğimiz ay sona eren gerginliğin en belirgin özelliği eskisi kadar ilgiye mazhar olamamasıydı. Hem uluslararası arenada, hem de dünya kamuoyundan beklediği destek ve ilgiyi göremedi. Tabiî ki bu ilgisizliğin nedeni ABD başkanının uçkurgate’i değildi. Yani “seks skandallarıyla bunalan başkanlarını Irak’la rahatlatmak” teorisi -fazlası ile komplo teorilerine düşkün hale geldiğimiz bugünlerde- çok anlamlı değildi. Çünkü ABD’nin Irak’a veya dünyanın herhangi bir ülkesine saldırmak için hiçbir gerekçe göstermesine neden yoktu. Bu da yeni dünya düzeninin bir cilvesi belki de. Yeni dünya düzeninin “vicdanı” haline gelen Washington yönetimi, dünyada hangi liderin tehlikeli, hangi ülkenin cezalandırılması gerektiğine karar veriyor. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu belirliyor. Kabul etmek zor gelse de, bir süre daha bu tavra alışmamız gerekiyor, kabul etmemiz değil. Kısacası Amerika’nın Irak’a saldırmak veya Ortadoğu’da ipleri tekrar germek için “seks skandalından dikkatleri başka bir yöne çekmek” gibi bir komplo teorisine ihtiyaç yoktu. Doğal olarak seks skandalı-Irak krizi parelelliği çabuk unutuldu. Çünkü Amerikan başkanlarının bir prestij meselesi haline getirdiği Saddam’ın varlığı ve varlığını sürekli olarak güçlendirmesi Amerika’nın saldırgan bir tavır takınmasına yeterliydi.

TİMSAH GÖZYAŞLARI

Bu kez de krize neden olarak Birleşmiş Milletler Komisyonu (UNSCOM) görevlilerinin bazı binalara özellikle Başkanlık Saraylarına sokulmayışı bahane edildi; tıpkı bir öncekinde olduğu gibi, ABD’nin elindeki tek ve son koz olan Başkanlık Saraylarının açılmaması krizin görünür nedeniydi. Saddam Hüseyin’in elinde olduğu iddia edilen kimyasal ve biyolojik silâhları saklayıp saklamadığı hep merak konusuydu, ama bu kez bu argüman dünyanın ilgisini çekmedi. Amerikalı diplomatlar dünya başkentlerinde giriştiği destek arama turlarından eli boş döndü. Ama asıl önemlisi bu kez Körfez ve Arap ülkelerinin çekimser tavrıydı. Çünkü, ABD’nin sorunu Irak’la değil, lideriyleydi. Washington için “tek hedef” Saddam sultasının sona ermesiydi. Yoksa Irak halkını Saddam’dan özgürleştirmek değil.

Kolay değil onca CIA operasyonuna, Irak’taki Kürt ve Şiiler’in ayaklanmasına, milyarlarca dolar harcanmasına rağmen, Saddam bir türlü devrilememişti. Her seferinde ABD bir fiyasko ile karşılaşıyordu. Kuzey’i kaybetmişti, Kürtlerin bir kısmı Washington’la değil, Bağdat’la anlaşma yoluna girmiş, deyim yerindeyse ABD, Kuzey Irak’tan fiziksel olarak silinmişti. Şiiler ise ortada kalmıştı. Çünkü ABD, Şiilere vereceği desteğin sonucunu kestiremiyordu. Dünyanın ilgisizliğinin bir başka nedeni ambargo nedeniyle yıllarca yolları kesilen Irak pazarı ile yavaş yavaş flört etmeye başlanmasıydı. Ayrıca birçok Avrupa ülkesi Irak’a yönelik silahlanma iddialarına kulak asmıyordu. Çünkü eğer varsa, Saddam Hüseyin’in elindeki silâhlar bölgedeki dengeleri bozacak nitelikte değildi.

Halepçe’de 5 bin Kürdün kimyasal silahlarla katledildiğindeki suskunluk noktasına tekrar geri dönmüştü Avrupa. Üstelik eğer iddia edildiği gibi, Irak kimyasal silâhlara sahipse, bunun kaynağının Avrupa ve özellikle Almanya olduğu ortadaydı. Yeşil milletvekili Clodia Roth da bunu açıkça deşifre etti zaten. Ama bunların ötesinde sorun bölge halkını düşünen Batılıların, onları kimyasal silahlardan koruma sorunu değildi. Çünkü Irak’ta yıllardır âtıl bir şekilde duran pazarın çekiciliği artık dayanılmaz hale gelmişti. Milyarlarca dolarlık yatırımlara ihtiyacı vardı Irak’ın. Zaten İngiltere dışında hemen hiçbir Avrupa ülkesi bu kez destek vermedi ABD’ye. İngiltere ise tipik sömürgeci tavrını -dışişleri bakanının bir dil sürçmesi olarak açıklansa da- da ortaya koydu. Robin Cook’un “Irak”ın parçalanması bize memnun eder” sözleri, bizim politikacıların da tepkisini çekti. Ama I. Dünya Savaşı’nın ardından bölge haritasını çizen ve bugünkü sorunların temelini oluşturan bilançaltındaki tipik İngiliz politikası bakanı ele verdi. Nasıl bir Ürdün yaratıldıysa, başka ülkeler de yaratılabilirdi, Körfez ve Ortadoğu’nun “güvenliği” için!

ABD yönetimi yine timsah gözyaşları döktü. “Bizim sorunumuz, Irak halkını bir diktatörden kurtarmak istiyoruz” açıklaması inandırıcılığını yitirmiş olmasına rağmen, yine de çok kullanılan motifti. Irak liderinin nemenem bir diktatör olduğu, halkına nasıl baskı yaptığı, tüm Ortadoğu ve hattâ dünya için ne kadar tehlikeli olduğu vurgulandı. Bir canavar portresi çizildi. Psikologlar Irak liderinin psikolojisini inceledi. Saddam-Hitler benzetmesi yine en gözde temalardandı. Ama ABD kendi eliyle besleyip büyüttüğü bir “canavar”a söz geçiremez olmuştu. Araplar ise bu kez “red” cevabı verdiler Amerika’ya. Aslında bu “diplomatik” bir reddi. Çünkü pratikte bir çatışmanın yaşanması halinde özellikle Körfez ülkelerinin Amerikan üslerinin saldırı amaçlı kullanılmasına izin vereceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

Körfez ülkeleri her ne kadar Saddam tehlikesinin geçtiğini düşünse bile, bir yandan da güçlü bir Saddam Hüseyin’in varlığı onları ürkütüyordu, hâlâ da ürkütüyor. Arap ülkeleri Irak liderliğinin “Arap aleminin uslu bir çocuğu” olarak kalmasını istiyor. Ama Arap kamuoyunun gözünde Saddam Hüseyin gizli bir kahraman, sokağın nabzı Körfez ülkelerinin kraliyet saraylarından farklı atıyor. Irak lideri Arapların prestijini kurtaran, emperyalist dünya karşısında Arapların varlığını hissettiren bir lider. Körfez ülkelerini biraz da ürküten bu zaten. Ancak Irak lideri tüm anti-demokratik, baskıcı tavırlarına rağmen, halkının yine kendi etrafında toplanmasını sağladı.

Rusya ve Çin’e gelince; özellikle Rusya bir önceki krizde olduğu gibi ağırlığını koydu. Bu ağırlık sembolik dahi olsa -çünkü Ruslar’ın, Amerikan savaş makinası ile boş ölçüşecek düzeyde olmadığı biliniyor artık- bundan sonraki krizlerde kendisine danışılması gerektiğini hatırlattı. İlk başlarda Amerikan yönetimi Rusya’nın bu çıkışını kaale almıyor gibi görünse de, pek de yabana atılamayacağını fark etti.

Öte yandan Amerikan yönetiminin Soğuk Savaş sonrası dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, Ortadoğu’da da net bir tavır belirleyememiş olması. İran ve Irak’a yönelik “double containment” politikası da bunlardan biriydi. “Çifte baskı”nın iflasının ardından Amerikan yönetimi şu anda ne Saddam Hüseyin’le ne de Saddam Hüseyin’siz bir Irak arasında tercih yapıyor. Çünkü Saddam Hüseyin sonrası için herhangi bir öngörüsü yok. 1991 krizinin heyecanı içinde ayaklandırabileceği kitleler de. Çünkü Saddam Hüseyin’siz bir Irak, İran’ı güçlendireceği, zayıf bir Irak’ın güçlü bir İran doğuracağını düşünüyor. Ama ortada olan bir gerçek, Amerika’nın savaş makinası çalıştığı takdirde Irak halkının bir katliama uğrayacağı ve Amerikan savaş makinasının vereceği zararın faturasının yine Irak halkına çıkaracağı.

MEDYA

Bu kez de Batı medyası da Amerika ile birlikte Saddam Hüseyin’e savaş açtı. Türkiye medyasının “beyaz Türkler” blokundan aşağılamalar içeren yazılar yazanlar da yok değildi. Batı medyası Irak halkının acılarından Irak liderini sorumlu tuttu, karikatürlerden yazılara kadar “bir diktatörü eleştirmekten” çok, aşağılayıcı tavır sergilendi. Neredeyse savaş suçlusu ilân edildi Irak lideri. Bosna’da -kapısında NATO askerleri beklerken, nasılsa yakalanamayan- 250 bin kişinin katledilmesinden sorumlu faşist liderler Karadziç ve Mladiç’in elini kolunu sallayarak dolaştığı bir dünyada adaleti Saddam Hüseyin’in kellesi ile sağlamaya çalıştı Batı medyası.

Bir önceki krizde Bağdat yönetimi ile anlaşıp başka hiçbir medya kuruluşunun başkente girmesine izin verdirmeyen CNN, bu kez tüm ekiplerini Körfez ülkelerine yığdı. Amerikan dış politikası ile paralel bir yayın çizgisi izleyen CNN, önce krizi körükledi, ardından süreç uzayıp Amerika bir türlü Bağdat’ı vurmayınca Kuveyt Hayvanat Bahçesi’nde, hayvanların olası bir kimyasal silah saldırısı karşısında nasıl korunacağını haber yapmaya başladı.

Hem Amerika’nın vurması için elinden geleni yaptı, hem de Irak’ta ilaçsızlıktan ölen çocukları ekrana getirdi. Iraklı bebeklerin kurtulması için Amerika’nın ambargoyu kaldırması gerekiyor kısmına girmedi, giremezdi de. Türkiye medyası dünya kamuoyunu CNN kadar belirleyemese de kendi kamuoyunu savaşa “özel savaş muhabirleri” ile hazırladı. Bağdat’ta mideleri bozulacak korkusu taşımadan kebap yiyebilen, olmayan savaşın muhabirleri yaratıldı. Dünya basın literatürüne katkıda bulunuldu.

IRAK

Krizden bu kez Saddam Hüseyin “kazançlı” çıktı; Irak halkı değil. Bir önceki krizde olduğu gibi önce krizi tırmandırdı, ipleri kopma noktasına getirdi ve son anda bıraktı. Bu kez de mazlumu oynadı. Dünya ülkelerini masum olduğu konusunda ikna etmeye çalıştı. Ama bunu doğrudan yapmadı. Amerika’nın tavrını deşifre etmek için son ana kadar bekledi. Bir anlamda dünyayı bıktırdı. Son anda Birleşmiş Milletler’le masaya oturarak hem dünyaya “masum” olduğunu gösterdi, hem de Birleşmiş Milletler’in son yıllardaki itibar kaybını biraz olsun “düzeltti”. Ama krizin sonuna kadar halkının milliyetçi duygularını körükledi. Zaman zaman da kendi halkını komik durumlara düşürdü. Bağdat sokaklarında ellerindeki silahlarla eğitim yapmaya çalışan halk, aslında iki arada kalmanın çaresizliğini yaşadı. Saddam gibi “diktatör”ün karşısında yapacak çok bir şeyleri de yoktu. Ama Saddam Hüseyin konumunu bir kez daha güçlendirdi. Halkını yine kendi yöntemleriyle “ikna” etti. Bu kez kimyasal silâh kullanmadan yaptı bunu!

Bir kriz daha ertelendi. Ancak bu erteleme çok uzun sürmeyeceğe benziyor. Çünkü Amerika herhangi bir sonuca varmış değil. Irak’ın elinde kimyasal silah olup olmadığı pek de umurunda değil. Karar veremediği Saddam Hüseyin’le yaşamaya alışıp alışmayacağı. Kısa vadede yaşamaya alışmak gibi bir niyeti yok. Herkes bir sonraki krizi bekliyor artık; yani Kurban Bayramı ve Hac mevsiminin sona ermesini. Ama açlıktan avurtları çökmüş Iraklı bebeklerin beklemeye tahammülü olmadığı kimsenin umurunda değil. Amerika’nın değil, Saddam Hüseyin’in ise hiç değil.

METE ÇUBUKÇU