Anasayfa > Birikim Arşiv > 118 - Şubat 1999 > Susurluk: İçimizdeki “Hiç“

Susurluk: İçimizdeki “Hiç“

Nizameddin Uygur | (Sayı : 118 - Şubat 1999)

“Sınırı çizmek için sınırın iki yanını da bilmek gerekir”

Schiller

“Susurluk devleti”, “toplum ne kadar temiz”, “temiz toplum değil, temiz devlet; çünkü toplum zaten temizdir” söylemleri birbirinin karşıtı gibi görülse ve gösterilmeye çalışılsa da, aslında bu söylemler belirlenimciliği zihinlere yerleştirmekten başka bir işleve sahip değillerdir. Bu söylemlerin en ilerisini söylediklerini düşünenler bile -ki bunu Ümit Kıvanç, Radikal’deki bir yazısında değinmişti- buraya sığınmışlardı. Oysa tüm bu söylemlerin başat kabul ettiği önerme, asıl mücadelenin her halükârda hükümet edenlere karşı yapılmasıyla çerçevelenmişti. Bu, kaçınılmaz olarak, hükümeti doğru insanların yapmasının gereğine endeksli bir siyaset tarzını da beraberinde getiriyordu. Bu, açıkça ‘iktidarın dili’nden konuşmak anlamına da geliyor elbette. Yani buradan yola çıkılarak gidilecek en mükemmel yer imgelemimizde bile çözemediğimiz, belki içimize de sinmeyen “adil yönetim”, “eşit hak” vs. mefhumlarının şekillendirdiği bir düzendir. Hattâ bunu Hegel’in “Tarihin sonu” dediği yani köle-efendi diyalektiğinin son bulduğu sistem düzeninin istenmesine kadar götürebiliriz. Neydi Hegel’in köle-efendi diyalektiği; Hegel, “insan özbilinçtir” der ve özbilinç olabilmek için hayatını tehlikeye atmak zorunludur diye devam eder. İnsan olabilmek için karşısında bulunan insan (özbilinç) tarafından kabul edilmen gereklidir. Bu kabul ediliş, karşındakini yok etmeden -çünkü karşındakini yok etmen aslında kendini yok etmendir- onun alanında “özerklik” elde etmek demektir. Köle-efendi arasında ‘savaşım’ içerisinde, efendi köle için insanaldır, yani özbilinçtir. Ve bu manada köle özbilinç olmaya ‘yakın’dır. Yakındır diyorum çünkü, köle efendinin varlığını kabul ederken, kendinin varlığının kabulü için hayatını tehlikeye atmayı göze alamamıştır. Efendi ise, görünürde ve özbilinç olma açısından bakıldığında zafer kazanmış gibidir. Ama olaya daha detaylı bakıldığında burada var olan karmaşıklığı ve grift bir durumu görmek de en azından mümkündür. Burada yatan karmaşa, göründüğünden farklı olma hali, Hegel’in dediği gibi bir özbilincin diğer ‘öteki’ özbilinç karşısında kabul edilişi açısından ortaya çıkar. Köle, efendi için insanal (özbilinç) değildir. O’nun için köle ‘şey’dir. Bu nedenle ‘kabul edilme’ hali yaşayamamıştır. Bu yüzden de ortada bir yengi değil, daha çok bir yenilgi vardır. Çünkü efendi ilk baştaki hedefine (bir başka özbilinç tarafından kabul edilme, “özerk” olma hedefine) ulaşamamıştır. Bu, konunun diğer boyutunda da böyledir. Yani, köle karşısında insanal (dünyayı görür ve onun hedefi insanal dünyaya dairdir. Ve bu manada kendini bir özbilinç olarak var etme hedefini besleyen efendidir). Efendi ise, karşısında bir özbilinç, insanal dünyayı göremediği için kendi yok oluşunu görür. Bunu düşünmesindeki temel etmen de köledir. Hegel, (negatif eylemin) diyalektiğin varoluşunun ortadan kalkmasının “tarihin sonu” anlamına geleceğini söyler. Buna göre Hegel, “tarihin sonu”nu, iki karşıt özbilincin birbirlerine rağmen birarada bulunmaları, her ikisinin birbirleri tarafından kabul edilmeleri ve bir “özerklik” sağlamaları anlamına geldiğini söyler. Kojevé bunu biraz ‘netleştirip’ ideolojilerin sonu fikrine, Fukuyama’dan çok daha tutarlı biçemde sunmuştu bize...

Şimdi yaşananlar bakımından bu negatif eyleme/diyalektiğe baktığımızda bir dönem solun -belki bilmeden- son dönem İslâmî kesimin ve asıl RP-FP’nin siyaset arenasında yaptığı, amaçladığı, üzerine strateji çizdiği asıl şeyin bu olduğu ben tarafından rahatça söylenebilir. Bunun böyle olduğunun farkına varamayanlar bence yanılırlar ve bunun dışında yapılacak analizler, analiz olma bahsinde tartışmalıdır...

Dikkat edilirse ortada bulunan temel öge ve argüman ‘merkez’ olgusudur. Hemen herkes(im) ya merkezi tümüyle elde tutma ya da orada yer alma üzerine uzlaşırlar. Aslında burada başat uzlaşma “özerkleşme” mefhumu üzerindedir. Ve pek tabiî bu yönetim, hükümet etme isteği herkes(im)in gönlünde yatan aslandır. Ve bu yüzden bugüne kadar önerilen analiz dahilinde (hep) tutulan ‘temsil siyaset’ tarzıdır. Bu siyaset tarzı üzerine şekillenen çözümlerimiz bizi Hegel’in periferisinde tutmaktadır zaten. Belki biz bu nedenle söze: “Biz Hegelyanlar” diye başlar isek, daha tutarlı olabiliriz.

İşte “Biz Hegelyan”lar, Susurluk üzerine bir şey söylerken, ya “Susurluk devleti” tanımını kullanır, ya da Suat Özadalı gibi “Toplum ne kadar temiz” tanımını sadece ülkede dönen paranın ve olanakların toplumu beslediğine, yani sistemin ekonomi-politiğini yazmakla sınırlanırız. Oysa olayı, besleyen-beslenen ikilemine çıkarmak gereklidir artık ve bunu Foucault’nun söylediği; “İktidar aşağıdan gelir, yani iktidar bağlantılarının ilkesi ve genel kalıp olarak egemen olanlarla, onlara bağımlı olanlar arasında ikili bir karşıtlık, yukarıdan aşağıya ve toplumsal bünyenin derinliklerine değin, gitgide daha kısıtlı gruplar üzerinde etkisini gösteren o ikilik yoktur. Daha çok, üretim aygıtları, aileler, kısıtlı gruplar, kurumlar içinde oluşan ve rol oynayan güç dengelerinin, toplumsal bünyenin bütününü arşınlayan geniş ayrılık (clivage) etkilerine destek oluşturduklarını varsaymak gerekir. O zaman bu dengeler, yerel çatışmaların içinden geçen ve onları birbirine bağlayan genel bir güç çizgisi oluştururlar; tabiî aynı zamanda da, yeniden dağıtım, aynı çizgiye getirme, türdeşleştirme, seri ayarlama, aynı odakta birleştirme gibi işlemleri yapmaya girişirler. Büyük egemenlikler bu çatışmaların yoğunluğunun sürekli desteklediği hegemonyacı sonuçlardır”a oturtursak, sınırın hem “Susurluk nedir”e (Cinselliğin Tarihi, Foucault, s.100) yanıtımız daha sağlam olur, hem de siyaset biçemimizde yeni bir kulvar açılır...

Şimdi Susurluk nedir sorusuna benim farklı bir açıdan vereceğim yanıt, işin içine sadece toplumsalı, devleti değil, bu duruma muhalif olduğunu söyleyenleri de katarak, gündelik seviyede işleyen iktidar mekanizmaları değiştirilmedikçe hiçbir şeyin değişmemiş olacağının anlatımını kapsayacaktır. Yani iktidar güzergâhında yürümenin işin içine toplumsalı da katma stratejisinin bir biçimidir Susurluk... Devlet-toplum, halk-devlet ikilemlerince yapılan siyasetin beslediği ve bunlarca beslenen olaylar zincirinin kristalizasyonudur Susurluk... İnsan unsurunun insanlığınca kalmasına değil, ‘iktidar özneleri’ olmalarınca “insanlaştırıldığı” uzamın adıdır... Gladoio’nun vb. oluşumların evrenselliğinin bir ayağıdır ve evrenselliğin de krizidir... Makro analizlerin, makro işlemselciliğin, mikro analizlerin/mikro işlemselciliğin devinimselliğine ket vuruşu ve makro analizlerin determinantının dekadansıdır Susurluk... Çünkü hepimiz belirlenimlerin (belirleyenle belirlenenin) sınırlarınca varkaldığımızı görmezden gelip, içimizde işleyen militarizasyonun doğruluğuna ikna ediyoruz kendimizi ve bu yüzden Susurluk militarizmin sonucunu bize taşıma açısından önemli bir olgudur.

“Susurluk vakası”nı ne yarattı sorusuna yanıt, belki en olabilir şekliyle soykütüksel yöntemle yanıtlanabilir. Çünkü soykütüğü “farklı boyunduruk sistemlerinin ortaya çıkarılmasıdır. Bir anlamın (burada Susurluk’un) öne fırlayan iktidarını değil, üstünlük kurma mücadelelerinin kumarını ortaya çıkarma” yöntemi olarak da anlaşılmalıdır. Bu manada Susurluk üzerine yazılanlar Susurluk’un soykütüğünce daha anlamlı hale gelir.

Aslına bakılırsa üstünlük kurma mücadelelerinin yaşanmadığı tek bir alan düşünemiyorum. Bu ‘düşünülmezlik’in dekapajik durumu bizi ilgilendirmelidir. Çoğumuz var olanı var olduğu/ortaya çıktığı biçimiyle düşünüyor, biraz daha ileriye gidenler onu tarihselliğiyle ortaya serme çabasına giriyorlar. Oysa olayın tarihselliğinde aranan anlam sosyolojik dokuya işlenmişlikte yatmaktadır bana kalırsa. Susurluk bir sorunsaldır, onu yanıtlamak elbette önemlidir, ama bu Susurluk’u bir olgu olmaktan çıkartamaz ki... Yani Susurluk’un bir edinim olgusuna hasretmekle yapılan, pozitivizmin nesne ilişkisine hapsetmektir. Bu ise bir anlamda onu bilinmez kılar, onu dönüştürerek o olmaktan çıkarır. O bir anlamda özneler arası bir biliş nesnesi yapmaktır onu. Oysa pozitivist güzergâhtan kurtarabilsek olayı, tek tek bireylerin duyusal pekinliğinden çıkarsak ama beyinlerin onu ‘düşünülürlük’ (anlam yetisi) süzgecinden geçirilmesiyle çerçevelesek, hem kendimizi propagandanın/bilinçlendirme eyleminin periferikliğinden çıkarır, hem de kavramsallaştırmanın pozitivist yöneliminden vareste tutarız...

Bu manada Susurluk’un soykütüğü asıl beyinlerimizde yapılabilir, söylemin dizginleyiciliğinde ise yok olur. Bu durum yöntem olarak var olan siyaset diskurunun muhalifliğinin olup olamayacağını da gösterir bize. Söylemin tahakkümü yaratıcı beyin faaliyetinin ket vurulduğu alandır ki, bunu önlemenin -ve tabiî Susurluk’un yaşamamasının da- tek yolu yaratıcı beyin faaliyetinin dünyasını varkılma çabasından başka bir şey değildir...

Heidegger, korku ve tedirginlik/ürküntü arasına bir ayrım koyar. Tedirginliği/ürküntüyü, şöyle veya böyle bir şekilde bizi tehdit eden şu veya bu var olandan ürkmek olarak belirler. Bu manada ürkmek, bir şeyden ve bir şey adına ile sınırlı bulunduğundan ürken veya ürkek kapıldığı şey tarafından hapsedilir. Korku ise kendine özgü bir sessizliği beraberinde getirir ve bizi dayanıksız kılar. Bu manada geriye kalan ve içimizi var olanın raydan çıkması esnasında kaplayan bu ‘hiç’tir. Korku ‘hiç’i açığa çıkarır.

Susurluk, bugüne kadar ürkekliğin kapıldığı şey tarafından hapsoluşu misali bir durumun adı oldu. Oysa belki içimizdeki ’Hiç’i açığa çıkarmak, bugün yapılabilecek tek devrimci şeydir...