Anasayfa > Birikim Arşiv > 118 - Şubat 1999 > Yeniden, Leydi'nin Ayak Sesleri (I)

Yeniden, Leydi'nin Ayak Sesleri (I)

Kemal Can | (Sayı : 118 - Şubat 1999)

“80’li yıllarda esen liberal-yeni sağ rüzgârların sırtına binen Özal olmuştu. Şimdilerde esen milliyetçi-yeni sağ rüzgârlara yelken açan ise Çiller oldu. DYP, seçim kampanyasının son haftalarına bu rüzgârı arkalayarak girdi. Tansu Çiller, mitinglerde ‘PKK’yı Meclis’ten atın dediniz, atmadık mı?’ derken, gazete ilânlarında, ‘DYP’ye verilmiş her oy PKK’ya atılmış kurşundur’ yazıyordu. Oy değil kurşun isteyen Çiller’e cevap, ‘yaylım ateş’le geldi.

’80’li yılların ikinci yarısında ‘demokrasi havarisi’ kesilen DYP’nin oy oranını, bu kez demokrasiyi ağzına bile almayan Çiller yakaladı. Tansu Çiller, gösterdiği ‘nisbi’ başarı ile medyanın yüzünü aklayan tek lider oldu. Bugüne kadar lanse edilen medya liderleri arasında bir o tuttu. Üstelik, kendi partisindeki siyasî rakiplerini de silkelemeyi becerdi. Kim tutar artık bu kızı...”

Bundan yaklaşık beş yıl önce, Express dergisinin “ Nisan 1994 tarihli 10. sayısında yazılmıştı bu satırlar. Üstelik, DYP önceki seçimlere göre ciddi bir kayıp yaşamış; % 27’den % 21’e düşmüştü. Dokuz ay sonra yapılan genel seçimlerde biraz daha oy kaybetti.

Sonra, daha birçok gelişme yaşandı ama benim kanaatim çok değişmedi. Önce Meclis soruşturmaları, sonra 28 Şubat süreci, istifalarla DYP’nin içini boşaltma girişimleri filan derken, zaman zaman “Çiller bitmeyecek” iddialarım yüzünden hayli zor durumlara da düştüğüm oldu. “Sarışın güzel kadın” noktasından hiç bakmamış olmama rağmen, “vizyonsuzluk” veya en azından “derin gelişmeleri görememek” eleştirisinden pek kurtulamadım. Fakat, söylediklerim sezgisel değildi, en azından ben öyle düşünüyordum: Biraz da, komplo teorilerine karşı geliştirdiğim direnç etkiliydi sanırım.

Şimdi, seçimlere iki aydan fazla var, dolayısıyla tahmin veya değerlendirme yapmak için çok kötü bir zaman. Ancak, son gelişmelerin doğrulayıcılığından cesaret alarak, bazı şeyleri kayda geçirme isteğinden geri duramıyorum.

NEREYE BAKMAK?

Son beş yıldır, siyaset üzerine yazılan çizilen şeyler, özellikle de analizler, büyük bir çoğunlukla “siyaset” dışı dayanaklara aşırı prim verir oldu. Bu iş öylesine ifrada vardırıldı ki; siyasetin rasyonel kurallarını kimse aklına getirmiyor. (Bu konuda da; zaman zaman genel eğilime yakınlaştığım zamanlarda, siyasetin rasyonel kurallarını sık sık hatırlatan Ahmet Çiğdem’in hakkını teslim etmem lazım.) Oysa, en apolitik zeminlerde bile, siyasetin asgari rasyonelleri hükmünü icra ediyor. Dolayısıyla, siyaset dışı odakların siyaset üzerindeki etkisi ancak bu asgari zemin üzerinden okunabilir ya da ancak böyle bir okuma anlamlı olabiliyor. Yani bir başka deyişle, denklemin doğru kurulması; asıl elemanlarla, büyük bir etki vücuda getirse bile tali değişkenlerin rollerinin doğru kavranmasıyla mümkün. Son dönemdeki analizler, denklemin ana elemanlarından çok, denkleme dışarıdan dahil olan değişkenler üzerinden yapıldığı için, sürekli siyaset dışına düşüyor. Hattâ, analiz olmaktan çıkıp, biraz hafiyelik, biraz müneccimlik, biraz da komploculuk kokuyor. Bazen gaipten, bazen de “etkili çevrelerden” mesaj almaya, hattâ mesaj avcılığına giden bir yol bu.

Bu tür analizler, ilk başta RP için bolca gündeme geldi, daha sonra da DYP ve daha çok da Çiller üzerinde odaklandı. Hatırlarsanız, geçen sene bu zamanlarda, bu tür analizlere dayalı senaryolar gazetelerin manşetlerine bile yerleşmişti: “RP kapatılacak, Çiller tasfiye edilecek ve seçime gidilecek.”

Bu analizlerin ne kadarı doğru çıktı, ne kadarı gerçekleşmedi çok önemli değil. Bazen, kahve sohbetinde duyduğunuz “tiyo” ile altılı yakalayabilirsiniz. Fakat, bu sizi yarış yorumcusu yapmaz. Önemli olan, analizi nereye oturttuğunuz ya da daha doğru söyleyişle, nereye baktığınız.

Bu sözleri, başta işaret ettiğim düşüncelerim ve bundan sonra anlatacağım kanaatlerimin kaynağını işaret etmek için söylüyorum. Çiller ve DYP ile ilgili değerlendirmelerim, özel duyumlara, önemli birikimlere, güçlü önsezilere değil, son derece basit çıkarımlara dayanıyor.

REFAHYOL DENEYİ

Çiller ve DYP ile ilgili değerlendirmeler için belki çok daha gerilere gitmek gerekir, ama konuyu fazla dağıtmamak için, süreci Refahyol’dan başlatalım.

1995 seçimleri ertesinde, kalabalık ve gürültülü bir koro tarafından seslendirilen, “ANAYOL Oratoryosu” icra edilirken, Ruşen Çakır tarafından dile getirilen Refahyol formülüne kimse ihtimal vermiyordu. Açık söylemek gerekirse, ben de ihtimal vermeyenlerdendim. Sonuçta, Ruşen haklı çıktı. İşte, benim de şimdi yıllar sonra haklı çıkmaya hazırlandığım şeyin zemini de burada belirginleşti.

Çiller, Refahyol kararını oluştururken uzun dönemli bir projeksiyon yaptı mı, yoksa sadece siyasî konjonktürün gereğini mi yerine getirdi bilmiyorum. Ama, bunun bir önemi de yok. Çünkü, niyet her zaman sonucu belirlemiyor, siyasette ise çoğu zaman belirlemiyor.

Sonuçta, Çiller ve DYP, yaygın kanaatin aksine, Refahyol sürecinden hayli avantajlı çıktı. Daha ihtiyatlı bir söyleyişle; aldığı darbeler, edindiği silahlardan daha fazla olmadı.

Belki, başlangıçta bir “denize düşmüş” refleksi ile kurulmuştu Refahyol, ama süreç içinde politik-yönetsel inisyatifin ibresi Çiller’e döndü. DYP Genel Başkanı, devlet içinde partizan kadrolaşmanın ötesinde kişisel olarak kadrolaşmış bir siyasî portre çiziyor. Önce davasından, sonra yakın kadrosundan, sonra partisinden ve cepheleşmenin laik kanadından hızla bağımsızlaştırdı kendisini. Bütün bunları yaparken de siyasî bir organizasyon olarak DYP’yi kendine mahkûm kılmayı başardı.

Bu yüzden, Çiller 28 Şubat sürecinde hedef tahtasına yerleştirildi. Hattâ ’97 yazında yazdığım şu satırlar da bunu ifade ediyordu: “Benim görüşlerine hayli değer verdiğim bazı siyasî analizcilerin birleştiği nokta, bu hareketlerin Erbakan’la hiçbir ilgisi olmadığı ve hedefin direkt olarak Çiller olduğu yolunda.”

“Laik kanat” bir tür ihanet psikozu içinde, Çiller’e sertçe uyarılar-akıllar gönderiyorlardı. Erbakan’ın “dümensuyuna” girmemesini söylüyorlardı. Oysa, kimin hangi “dümen”in suyuna girdiği “araştırma dosyaları”nın bilinen akibeti ile “Susurluk çetesi”nin bilinemeyen sonundan anlaşılmıyor mu?

MERKEZİ ÇATLATMAK

Refahyol sürecini var eden 1995 seçimleri ile tescil olmuş siyasî tablo, Aydın Menderes’le yaptığım bir söyleşide (benim de büyük ölçüde katıldığım) şu cümlelerle ifade edilmişti: “Türkiye’de merkez sağ üç ana vektöre göre biçimlenmişti: Kalkınma-sosyal adalet-din ve vicdan hürriyeti. ’80’e kadar da böyle geldi. ’80 Sonrasında Özal bunları bir buçuk’a indirdi: Din ve vicdan hürriyeti-yarım kalkınma-sıfır sosyal adalet. İşte bu gelişme çok kalıcı bir sınıfsal çatlama meydana getirdi. ‘Zengini sevmek’ gibi söylemlerle, yeni temayüz eden mafyozo sermaye ile merkez sağın sınıfsal tabanı parçalandı. Bu sınıfsal taban çökünce ideoloji de çöktü ve merkez sağ çözüldü. Bu çözülme karşısında, 1987-91 arasında Demirel’in 1950-80’i tekrar eden popülist muhalefeti, bir tutunma gayreti olarak düşünülebilir. Sadece popülizm yaparak, ödünç oylarla filan merkez toparlanmaya çalışıldı, ama olmadı. Şimdi Türkiye’nin krizi, ölen merkez sağa duyulan ihtiyaç. Çünkü, Türkiye’nin siyasî biçimlenişinde merkez sağ temel sütün, istikrar onun üzerinde kurulur.”

Tansu Çiller, herkesin sandığı gibi başbakanlık sevdasından veya Erbakansız olamadığından değil, geleneksel merkez sağ çizginin çöktüğü bir konjoktürde oluşacak yeni merkeze kalıcı biçimde adaylığını koyduğu için, kendine dönen tehditlere böylesine sert karşılık verdi.. Bu ince hesabın içinde, bir sürü birbirine benzeyen parti ile birarada kalarak silikleşeceği “laik cephe”den uzaklaşarak “fark” yaratma “uyanıklığı” var. Hesap böyle olmasa veya ortada bir hesap olmasa bile, en azından böyle bir sonuç oluştuğu kesin.

Bu noktada, merkez partileri arasında, merkezden merkezin dışına seslenmeye aday bir söylem geliştirmeyi hesap eden tek lider olarak sadece Çiller var. Üstelik merkezin en şaibeli, en kirli unsurlarını, çeteleri, derin devletin en çürümüş unsurlarını da yanına alarak. Bir süredir, bir kanadı ile Çiller’e karşı taarruza geçmiş olan “derin devlet”in, Çiller’i bir türlü tasfiye edememesinin gerisinde de kendi yarasına neşter vuramayışı/vuramayacağı gerçeği yok mu? Bir dönem şehitler, ezan, bayrak, bir çakıl taşı vermeme türünden en vıcık vıcık popülizmi arkalayan Çiller söylemi, şimdi aynı kösele çehre ile demokrasi, katılım, millet iradesi, çiftçi-işçi oyu gibi bir dizi yeni motifi de portföyüne eklemiş bulunuyor.

“DOĞRU” ÇİZGİ

Yalım Erez formülüne karşı geliştirdiği taktiklerle elde ettiği başarı sonrasında, sık sık gündeme gelen “başarılı siyasî satranç” benzetmesi, Çiller için biraz daha önceden işletilebilir. Çünkü, bana göre Çiller, denkleme çok fazla dış değişkenin dahil olduğu/edildiği bir dönemeçte, harici değişkenler nezdindeki kredibilitesi üzerine yoğunlaşmayı bırakıp, siyasetin rasyonel gereklerine yüzünü çevirdiği andan itibaren “doğru” hamleleri yapmaya başlamıştı. Refahyol ile başlayan “doğru” hamleler, 28 Şubat sürecinde de devam etti.

Herkesin gerilimin en başında Refahyol’u bozmasını beklediği anda, tercihini “direnmek” noktasında oluşturdu. Refahyol’un dağılmasından sonra, yine herkesin eski rotasına dönmesini beklediği sırada, çoğu zaman RP ve kapanmadan sonra FP’yi fersah fersah aşan ölçüde bir sertliğe yöneldi. Merkez elitleriyle, orduyla ve medyayla arasını düzelteceği düşünüldüğünde, tansiyonu yükseltti. En devre dışı kaldığına hükmedildiğinde hamle, hamle beklendiğinde ise “es” yaptı. Kimseye kelle vermeden bir sürü insanı tasfiye etti. Geri adım atmadan savunma yaptı, yaparken de, tereddüt ve daha önemlisi “endişe” işareti vermedi. Bunlar, benim onu takdir etmeme yol açmıyor, fakat bunlar kendini yeterince takdir etmesi için fazlaca “doğru” içeriyor. Bir başka yorum da; “gerileyecek yer yoktu” olabilir!

Siyasî hafıza, siyasî basiret ve siyasî etik açısından ibret klasiği olan Meclis’teki soruşturma dosyaları ve yolsuzluk iddiaları konusunda da, “doğru” bir yerde durdu: Panik havasında bir savunma görüntüsü vermedi. Çoğu kaynaktan bu konularda çok endişelendiğini bildiğimiz/öğrendiğimiz halde, kamuoyu önünde “fütursuz” bir üslûp gösterdi. Ve bilindiği gibi, son ana kadar bekleyip Mesut Yılmaz’ı köşeye sıkıştırarak kendini “aklattı”. Bu noktada, baştan beri ısrarcı olduğum bir öngörü daha doğrulanmış oldu: Mesut Yılmaz’ın, asla Çiller’in nihai tasfiyesi yolunda bir adım atmayacağı. Çünkü Yılmaz, böyle bir operasyonun startını kabul etmenin, kendisini de içerecek bir süpürmeye yol açacağını çok iyi biliyordu. Kendi devamı, Çiller’in mevcudiyetine bağlıydı.

YALIM EREZ OPERASYONU

ANASOL-D hükümeti düştüğünde, merkez sağı toparlamak konusundaki senaryolar bir kez daha raflardan indirildi. Yeni bir ANAYOL formülü ısıtıldı. Hattâ, ANAP ve DYP’nin kalıcı birlikteliği konusunda erken tahminler ortaya atıldı. Bir anda temas trafiği canlandı.

Çiller’in “FP ile birlikte davranmak” şeklinde okunan yaklaşımı, bu noktada da devam etti. Yine yanlış yaptığı söylendi. Bütün gazetelerin “ibre Erez’e döndü” başlıklarını attıkları sırada, herkes Çiller’in devre dışı kaldığına inanıyordu. Operasyonu hızlandırmak için, bütün cephane devreye sokuldu. Önce, “bazı odaklara” atfen imalar, peşinden Demirel’in “anayasal yetkimi kullanmayacağım” açıklaması.

Tam bu dönemeçte Çiller sahne aldı. Herkesin hayret nidaları arasında Ecevit’in “azınlık hükümeti” formülünü destekleyeceğini açıkladı. Bu öyle bir hamleydi ki, aynı anda karşısındaki bütün takımı ofsayda düşürdüğü gibi, kendisi için en rahat manevra alanını da açmış oldu: Kendi tasfiye operasyonunu durdurdu, Erez, Demirel ve Cindoruk faktörlerini devre dışına itti, Yılmaz’la durumunu eşitledi, Baykal’ı diskalifiye etti ve belki en komiği “çözüm” üreten de o oldu.

Daha önce kendisine getirilen ve reddettiği bir formülü, kendisine en az halel getirecek yeni bir ambalajla tezgaha çıkartırken, bu formüle katılmakla kendisine yönelecek reaksiyonları da nötralize etmiş oldu. Sonuca ortak olmak yerine, sonucu belirlemiş olmak her zaman daha avantajlı.

Erez ve Cindoruk üzerinden geliştirilen ve hüsranla neticelenen “huruç” operasyonlarına fazla değinmeye gerek yok. Sadece, Demirel faktörünü seçimlere kadar neredeyse tamamen etkisizleştirdiğini işaret etmekle yetineyim.

Bu operasyon sırasında Çiller’in tavrında en çok şaşkınlık uyandıran nokta; FP’yi de açığa düşürmesi oldu. Bundan en çok hayrete düşen ve son kertede “Demirel’in yetkilerine” sığınmaya kadar yuvarlanan da, Fazilet Partisi oldu. Ancak, FP’yi açığa düşüren tavrın da “uyanıkça” bir gerekçesi, en azından sonucu vardı: Seçimin iyice yaklaştığı bir konjonktürde, “satma” görüntüsü vermeden, hattâ Ecevit’i Kutan’a gitmeye zorlayarak bir “onur” rektifiyesine imkân yaratarak, “fark” çizgisini kalınlaştırmak ve “dümensuyu” meselesinde bir son nokta koymak için, ideal bir fırsattı kullanılan.

FP VE FP TABANI İLE İLİŞKİ

DYP ve Çiller’in Refahyol ile birlikte ayrıldığı “laik cephe”ye bir daha geri dönmemesi ve ’90’ların ilk yarısındaki koyu milliyetçi söylemine, muhafazakâr hassasiyetleri okşayan yeni bir sos eklemesi değişik yorumlarla karşılandı. Özellikle, Çiller’in başörtüsü meselesinde takındığı tutum, ciddi bir kırılma olarak algılandı. Oysa, Çiller’in yaptığı, uzun yıllarca merkez sağ partilerin en baskın söylemini oluşturan hassasiyetleri yeniden devreye sokmaktan başka bir şey değildi. Üstelik, yaşanan sürecin özelliklerinden dolayı, bunun meşrûluk zemini de, hiç olmadığı kadar güçlüydü. FP’nin “mağduriyet” sınırını geçemeyen mahçup savunması karşısında, daha çok ses getiren bir duruş olarak yankı buldu.

28 Şubat süreci ve RP’nin kapatılmasının ardından, Çiller’in “siyaseti halk tanzim eder” söylemiyle yürürlüğe soktuğu “RP’den çok Refahçı” tutum, çoğunlukla, buradan kaçacak oylara yönelmiş “ucuz” bir taktik olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmeler doğru da olabilir ama ortaya çıkan sonuç, daha derin ve kalıcı bir etki oluşturuyor.

DYP, FP’nin daha belirleyici ama daha az sürükleyici olan “taşra muhafazakârlığı” tabanıyla doğrudan bir ilişki kuruyor. Yani, dağılmış olan merkez sağın yıllardır üzerinde hayat ettiği asıl mecrayla. Dolayısıyla, yeniden üretilmeye çalışılan merkez sağın hangi ayaklar üzerinde oluşturulacağı ile ilgili temel soru da, Çiller tarafından cevaplandırılmış oluyor.

Bu tercih, FP’den gelecek üç-beş puandan çok daha kalıcı bir neticeye varıyor. Çünkü, FP şu ya da bu nedenle oylarını korusa, beklenen erozyonu yaşamasa da, orta-uzun vadede oluşacak tablo açısından dikkate alınması gereken bir yaklaşım bu.

Üstelik, FP’den muhtemel kaçışlar, daha çok DYP’nin hiç aday olmadığı kentlerden ve kent yoksullarından olacak. Çünkü Fazilet, asıl sürükleyici tabanına dayanan “radikal” atağı yapmaktan imtina etti.

RP’nin, Refahyol döneminde beceriksizce yeltendiği “kendi iktisadî elitlerini üretme” çabası da başarısızlıkla neticelendi. Oysa, DYP’nin daha doğrudan ilişki kurduğu veya sözünü aktarabildiği alan daha sahici. Üstelik, bu “sınıfsal” zemin, daha acil “talepler” ve “tehditlerle” örülmüş durumda.

SINIFSAL NETLİK

DYP, şu anda sınıfsal tercihlerini en net biçimde koymuş tek parti görüntüsü veriyor. Bir anlamda, kendi tabanını veya “hedef kitlesini” daha açık biçimde belirlemiş durumda. Bu sınıfsal tabanı çok kaba biçimde; taşra eksenli orta sınıflar diye tarif edebiliriz. Bu hedefe yönelen söylemin beslendiği kaynak da, klasik milliyetçi-muhafazakâr refleksler. Bu ana gövdeye, yeni serpilmeye başlayan, fakat iktisadî merkezle çelişkilerini çözememiş olan taşra sermayesi (Kobiler) ve taşrada hâlâ kültürel belirleyiciliği bulunan orta köylülük ile özellikle kanaat önderliği konusundaki etkisi son derece önemli olan esnaf eklenince tablo tamamlanıyor. Üstelik, bu taban sessiz çoğunluk değil, gürültülü bir kalabalık.

28 Şubat sürecinin ekonomik geriplanı da, bu sınıfsal tercihin sağlam bir siyasî dayanak olması için elverişli zemini yarattı. Burada kastedilen sadece, “Yeşil sermaye” operasyonları değil, zorlanan bütün iktisadî tercihler.

Bu taban tercihi, elbette Çiller’in icadı değil. Yıllarca, AP çizgisini üzerinde taşıyan yerleşik taban da buydu zaten. Zaman içinde ve özellikle ’80’lerde yaşanan ekonomik değişimin, onun uzantısı Özalcılığın sonucunda dağınıklaşan ve siyasî etkisi sönükleşen bir taban.

Özal’ın “orta direk” söylemi, kentli alt-orta sınıfları çağırıyordu, bunun taşradaki yansıması ise üst-orta sınıflara tekabül etti. Geçen süre içinde, bu nevzuhur taban birkaç yerinden çatladı, kırıldı ve artık böyle bir taban mevcut değil. Şimdi Çiller’in yaptığı, “Yeni Özalcı” söylemi taşraya uyarlıyarak, klasik AP tabanını yeniden hareketlendirmek. Ve dolayısıyla ANAP’ı kentlere sıkıştırmak.

Bu, kentleşme oranının hayli yükselmiş olduğu ve özellikle varoşların büyük oy depoları haline geldiği bir konjoktürde, seçmen pastasından çok büyük bir paya aday olmak anlamına gelmiyor. Fakat, bahse konu oy depolarını siyasî olarak kuşatan bir söylemin adayı da henüz ortada görünmüyor. Dolayısıyla, buralara yapılacak hamlelerden kimin ne sonuç alacağı belirsiz. Çiller ise, siyasî ve iktisadî tercihleri daha açık ve sağlam (çünkü bu taban “ne istediğini” daha iyi biliyor) bir tabanın patronluğuna oynuyor. Burada yakalayacağı başarının yarattığı vakumla “diğer” oyların da adresi olabilmeyi hesaplıyor.

KENTLERİN MİYOPLUĞU

Refahyol sürecinde ve sonra ortaya atılan “ikili tasfiye” senaryoları sırasında yaygın kanaat, Çiller’in çok yıprandığı ve ilk seçimde ciddi bir baraj problemiyle karşılaşacağı yolundaydı. Yine o dönemde sık sık ortaya atılan “MHP ile ittifak” söylentileri de, bu endişe üzerine bina ediliyordu.

“Özel niyetleri ve istekleri” olanları bir kenara bıraksak bile, şimdi de buna yakın analizlere rastlamak hâlâ mümkün. Analizler azalmış olsa da, bir dönem bolca kullanılmış olmasından dolayı, kentli seçmenin önemli bir bölümü hâlâ buna inanıyor. Yine, “özel niyetleri” bir kenara bırakırsak medya da, DYP’nin ve Çiller’in “güçlenişi”ni görmenin hayli uzağında.

Bunun çeşitli nedenleri var: En başta da kentlerin miyopluğu. Uzun zamandır yürürlükte olan, “hayat tarzı politikliği” de besleyicisi. Kentsel süzülme ile birlikte, giderek aynılaşan mekânlarda yaşamaya başlayan ve sadece kendisine benzeyenlerle karşılaşan kentli insan ve onlardan daha beter bir dar alanı kullanan medya, “diğerleri”ni anlamakta giderek daha fazla güçlük çekiyor. Bu güçlük, giderek siyasî reflekslerini ve kanaatlerini de esir alıyor.

Yine, kentli insan ile taşra arasında siyasî hafıza açısından oluşan fark da, önemli bir neden diye düşünüyorum. Somut örneklerini “bir dakika karanlık” eyleminde ve yolsuzluk iddialarında yaşadık. Taşralının pragmatik ve hattâ oportünist bakışı ile, burnu kırık bir Mesut Yılmaz görüntüsü, Çatlı’ya kimlik temin etmiş Mehmet Ağar figüründen çok daha canlı. Benzer bir örneği Çiller’lerin Amerika’daki oteli ile başörtülü kızların polis marifetiyle okullardan çıkartılması için de kurabiliriz.

Bir başka mesele de, kentlerde iyice ayrışmış ve keskinleşmiş siyasî pozisyonların, taşrada iyice bulanık bir zemini ortak kullanmalarının fark edilememesi.

Çiller’in taşra patronluğu ile ilgili kanaatlerim, sadece teorik çıkarımlardan oluşmuyor. Son birkaç yıl içinde, çeşitli vesilelerle yaptığım gezilerde edindiğim izlenim de bu gelişmeyi doğruluyor.

Çiller taşra patronluğunu alır ve merkez sağın yeni kombinasyonunu taşra eksenine yeniden taşıyabilirse, kentlerde yaşanacak büyük kapışma da güçlü bir blok-tercih üretemezse, şimdilik sınırlı bir oy alsa da, DYP’nin kalıcı bir “başarı” elde etmiş olacağını söyleyebiliriz.

MERKEZ SAĞ VE ANAP

DYP’nin siyasî merkezi yeniden taşraya taşıma operasyonu, FP’nin adaylığını geri çekmesinden sonra merkezdeki tek rakibi olarak kalan ANAP’ı da kaçınılmaz olarak kentlere sürüyor. Daha doğru bir söyleyişle, rakibi manevra imkânı çok daha sınırlı olan bataklık bir alanda konuşlanmaya itiyor.

Çeşitli dış etkenlerle oy oranlarında oluşabilecek farklı kombinasyonlardan bağımsız olarak, merkez sağ patronluğu için kuralları koyma avantajını ele almak anlamına geliyor bu yaklaşım. Merkez sağın taşıyıcı omurgası konusundaki seçim hakkını öncelemek bir anlamda.

ANASOL-D deneyinin yıpratıcı pratiklerinden çıkan ve geleneksel merkez sağ saflarının (muhafazakârlar, dindarlar, milliyetçiler) hemen hepsiyle çeşitli düzeylerde sorunlar yaşamış ve yaşamakta olan ANAP’ın, DSP’yi yedekleyen tavrının getirileri bir kenara bırakılırsa, ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacağını söylemek çok yanlış olmaz. Son iki seçimde iyice suyu çıkartılan ve daha önce DYP tarafından da kullanılan “FP’yi önleme” ekseni üzerinden elde edilecek çok fazla rant kaldığını da sanmıyorum. ANAP’ın bir başka belası da, son iki yıldır cerayan eden siyasî operasyonlarda açığa düşmüş bir sürü kişiyi sırtında taşıma zorunluluğu. Özellikle aday belirlemede bununla ilgili pek çok arbede yaşanacağını düşünmek pekâlâ mümkün. Dolayısıyla, ANAP’ın merkez sağın patronluğu için oy oranlarından daha fazlasını hesaplaması gerekiyor. Yani, çöken merkez sağı yeniden inşa edeceği zemini tarif etmesi. Şimdilik böyle bir ifade ile karşılaşmadığımız gibi, açık bir çabanın da izine rastlayamıyoruz. Sadece merkezdeki partnerini işaret etmek ne kadar yeterli olacak göreceğiz.

MHP’NİN ÖNEMİ

DYP’nin diğer partilerle ilişkilerine ve onların karşısındaki pozisyonlara değinmişken, MHP’den söz açmamak imkânsız. MHP, DYP’nin taban benzeşikliği açısından en yakın temasta bulunduğu parti konumunda. Bu, ilk bakışta sert bir mücadelenin veya sıkı bir işbirliğinin kaçınılmaz nedeni olarak algılanabilir. Fakat, yaşanan süreç, ilişkinin sadece bu iki seçenekten ibaret olmadığını gösterdi.

1991 seçimleri sonrasında kurulan DYP-CHP koalisyonu döneminde, “gizli üçüncü ortak” şeklinde iktidara dahil edilen MHP’nin, özellikle ’94 yerel seçimlerinde gösterdiği ciddi patlama, birçok hesabı yeniden gözden geçirmeyi gerekli kıldı. Kimilerine göre “derin devlet talimatıyla”, bana göre ise “oyunu soğutma” mantığıyla, 1995 seçimlerinde MHP ile ittifaktan son anda vazgeçilmesi de, DYP’nin hesapları yeniden masaya yatırdığını gösteriyordu. Türkeş’in ölümünden sonra, herkesin beklediği gibi MHP’nin dağılma sürecine girmeyip, belki daha önemli bir anahtar konum edinmesi ise, hesapları daha inceltmeyi gerektirdi. Başlangıçta, DYP tarafından sıkça pompalanan “ittifak” söylentileri ile bir baraj oluşturulmaya çalışıldı. Daha sonra, MHP’nin gücünü koruması ve küçük bir ölçekte de olsa oy oranını artırmaya yönelmesinin, kendi pastalarında önemli eksilmeye neden olmadığını gören DYP kurmayları, başka bir stratejiyi uygulamaya koydular: MHP’nin bağımsız olarak güçlenmesine engel olmamak, hattâ mümkün olduğunca bunu desteklemek. Çünkü bu, aynı pasaj içinde faaliyet gösteren ve iştigal konusu da aynı olan esnafın elde ettiği toplam faydaya benzer bir ticari uyanıklığı içeriyor. Başarılı dükkân sayısı artarsa pasajın toplam girdisi de çoğalır. Toplam pastanın artışı, sınırlı bir dilimi paylaşmaktan evladır. Ve eğer gelen müşteri yan dükkânda aradığını bulamazsa nasıl olsa bu dükkâna gelir.

MHP’nin bağımsız olarak güçlenmesi veya en azından gücünü korumasının DYP açısından olumlu taraflarından biri de, MHP’yi doğrudan içermeye çalışacak bir DYP’nin karşılaşacağı sert cereyanlar için bir paratoner etkisi yaratması. El eriminde tutulması hayırlı olan, ama içeriye alındığında sorun yaratabilecek “sıcak” unsurları, yakın bir mesafede bloke etmek, hem vazgeçmemeyi, hem de uzak tutmayı birarada sağlayan bir formül. Bu denklem tersten okunduğunda, MHP açısından DYP ile ilişki, büyükşehirlere komşu şehirlerin “gelişme engelli” durumuna benzetilebilir. Eğer temas aralığı fazla daralırsa, tabanı vakuma kaptırmak; aralık çok açılırsa ise, rüzgarlardan istifade imkânından yoksun kalmak sonucu oluşur.

Bütün bunlara rağmen, seçimde bir ittifak olasılığı hâlâ mevcut, ancak küçük bir yüzdeyle. Böyle bir ittifakın olmamasının asıl nedenleri de, asıl olarak MHP kütüğüne kayıtlı: Başta, barajın geçileceği konusunda giderek kökleşen inanç, sonra da parti içindeki beklenti enflasyonu.

MERKEZ ELİTLERİ VE DEVLET PARTİSİ

“Çiller’in tasfiyesi” senaryolarının dayandırıldığı gerekçelerin başında, “devlet partisi”nin, ordunun ve egemen bloğun “onu” gözden çıkarttığı yolundaki iddialar geliyordu. Bu tezler, özellikle Refahyol sonrasında daha da güç kazandı. Gerçekten, bunun açık işaretleri de ortaya çıkmıştı. Bu tür iddialar ortaya atıldığında da, çoğu zaman yalnız kalmak pahasına sürecin böyle işlemeyeceği ve böyle eğilimlerin güçlenmesine rağmen, netice almalarının son derece güç olduğunu söylemeye devam ettim.

Böylesi iddiaların dayandırıldığı odakların homojen yapılar arzetmemesi ve bu noktalardaki bloklaşmaların “büyük” operasyonları imkânsız kılacağı konusundaki görüşüm, bu düşüncenin temel dayanağını oluşturdu.

İkincisi, DYP’nin ve özellikle de Tansu Çiller’in yaklaşık on yıldır, devlet partisinin en önemli aktörlerinden olarak, devlet aygıtının en tepe noktasında yer almış olması. Bugün sözü edilen, devletteki çeteleşmeden devletin hukuk dışı operasyonlarına, sermaye hareketlerinden dış politikaya kadar envai çeşit kirli çamaşır, Çiller’in sepetinden geçti. Bu yüzden, Çiller nasıl Mehmet Ağar’ı açıkça tasfiye edemiyorsa, devlet partisi de Çiller’i o kadar kolay tasfiye edemez. Çiller’in devlet partisi içindeki etkisi “kasetler savaşı” sırasında da, bir kez daha ortaya çıktı. Egemenler, bir zamanlar suç ortaklığı yaptıkları Çiller’i asıl zayıf noktasından vurmayı, darbenin kendilerine döneceğini bildiklerinden asla yapamadılar. Zaten, böyle bir külli iradenin de asla oluşmadığını düşünüyorum.

Ordunun 28 Şubat süreciyle yürürlüğe koyduğu ve bazı TSK mensuplarının örtülü toplantılarda ifade ettikleri “Türk-İslam sentezi”nin tasfiyesi gayreti karşısında da, Çiller bu ideolojik yörüngenin toplumsal mayasını sıkı bir tutamak olarak kullandı. Bazı ordu yetkililerinin söylediği: “12 Eylül askerî yönetiminin stratejik bir hatası sonucu yürürlüğe konulan ve topluma tepeden giydirilmeye kalkılan ‘Türk-İslam sentezi’, toplumda beklenmedik ölçüde kök saldı”. Genel sağcılaşmanın omurgasını oluşturan bu mühendislik projesinin maya tuttuğu alanlarda inatla dansını sürdüren Çiller de, bu tavrıyla bir meşrûiyet alanı yaratmış oldu. Ve hazır bir ideolojik zemin bulmuş oldu.

Ekonomik elitlerin, Çiller’in tasfiyesi konusundaki ısrarları ve medyanın buna verdiği destek ise, defalarca duvara tosladı. Bu konudaki başarısızlıkların altında da, çabuk ve kesin sonuca yönelmiş ticari aklın aceleciliği var. Biraz da, rövanş endişesinin baskısı. Buna bir de, ekonomik elitlerin taban siyasetindeki belirleyiciğinin giderek azalması ve genel eğilime uygun olarak meselelerini en tepede halletme tarzını da eklemek gerekir.

Bir zamanlar, “Leydi’nin topuk sesleri”ni duyuran medyanın durumu ise, daha da problemli. Son yıllarda kimi parlatmaya çalışsa tepetaklak inen, kimi yok farzetse veya yüklense sıçratan medya, bu konuda da gerekeni yaptı.

Çeteler, faşizan atmosfer, yolsuzluklar gibi daha derin meseleleri ısrarla takip eden birkaç yazar dışında; önce “gaflar”, sonra da “laiklik” ekseni üzerinde magazinleştirilen “Çiller karşıtlığı” ağırlığını kaybetti. Ve topuk seslerini haber vererek yaratamadıkları “kahramanı”, saldırarak ürettiler.

Son aylarda, medyanın “arayı düzeltme” konusundaki ısrarlı girişimleri de, Çiller tarafından geri çevrildi; son olarak Uzan Grubu’nun hızlı bir çarkla yön değiştirmesi dışında. İnce politik hesaplar ve ittifaklar ile güç elde etmesiyle tanınan bu grubun son hamlesi dikkatle izlenmeye değer doğrusu.

“DEMİR MASKELİ LEYDİ”

Çiller ile ilgili analizleri, onun kişilik özelliklerine değinmeden tamamlamak imkânsız. Son yıllarda sıkça telafuz edilen “lider demokrasisi” kavramına cuk oturan yeni bir portre: Çiller. Gerek partisindeki konumu, gerek siyasî tavır alış tarzı, gerekse sert üslûbu; “lider demokrasisi”nin yeni prototipi olmaya aday yapıyor onu.

Bugüne kadar yaşanan çok partili siyasî deney, liderini harcamış partiler ile ana gövdeden kopmuş hareketlerin başarı elde edemediğini gösteriyor. Çiller, bu deneylerin ışığında davranmamış olsa da, DYP içinde edindiği konum; merkez sağın pragmatik geleneğinin kalesi olan bir çizginin devamı DYP’yle doku uyuşmazlığı göstermedi. Tam tersine, maya daha güçlü biçimde tuttu. Üstelik de, Demirel gibi güçlü bir karizmaya rağmen. Herkes, Demirel ile kapışmanın Çiller’i bitireceğini düşünürken, bu gerilim onu besledi. DYP, giderek yeni liderine mahkûm bir parti haline geldi. Tabanda, Çiller imajı DYP imajının önüne geçti. Çiller’in sık sık dile getirdiği, “ateşten gömlek giydim” türünden kişisel misyon iddiaları ve son derece eklektik “bacı” söylemi, bu anlamda çok raslantısal değil. Kişisel duruşu öne çıkartan bu tavır, doğal olarak da, teşkilat üzerinde otomatik bir güç ve bağlantılı olarak bir kontrol vücuda getirdi. Seçime gidilirken, DYP’nin aday belirleme konusunda en rahat parti görüntüsü vermesi de bu yüzden.

Tansu Çiller, diğer liderlere kıyasla danışmanlarını en fonksiyonel biçimde kullanan bir siyasetçi. Çoğu zaman çok hızlı ve biraz da bodoslama biçimde karar ürettiği ve inatla kararında direttiği bilinen Çiller, birçok alandaki eksikliğini etkin “danışman” kullanımı ile kapatıyor. Siyasî manevralarda hamle üstünlüğü yaratan bu tarzı, son manevrasıyla da kanıtlanmış durumda.

Başlangıçta medyanın üzerinde titizlikle çalıştığı ama daha sonra kişisel reflekslerle oluşan imajı ise, tam Türk halkına uygun zenginlikler içeriyor: Yeri geldiğinde ağlıyor, yeri geldiğinde “erkek gibi kadın” oluyor, “kurşun atanları” da, mağdur olanları da bağrına basıveriyor.

SONUÇ YERİNE

Çiller’in siyasî macerasının en önemli dönemeçlerinden biri, iki ay sonra yapılacak seçimler olacak. “Bitirecekler” tespitlerine karşı geliştirdiğim düşüncelere paralel olarak, olağanüstü bir takım gelişmeler olmazsa, Çiller’in siyasette kalıcılaşma yönünde önemli bir adım atacağını sanıyorum. Bu kalıcılaşmanın, ağırlık merkezi iyice sağa kayan siyaset terazisi ve yıllardır karabasan gibi üzerimizde bulunan ağır toplumsal atmosferi de kalıcılaştıracağını, en azından sürdüreceğini görmek gerekiyor. Bu, son sekiz yıla damgasını vuran her türden garabetin de tescili demek.

Çiller, seçimlerde Özal’ı andıran manevraları ile oylarını arttırabilir mi? Bilmiyorum, hattâ çok da sanmıyorum. Ama, yukarıda değindiğim dinamikler eşliğinde, merkez sağın iyice sağa çekilmiş biçimde yeniden tanzimi açısından son derece anahtar bir rol edinerek, kalıcılaşabilir. Buna, ister canhavli , ister kişisel ihtiras, ister “uyanıklık” deyin; ister bilinçli yapıldığına, ister bilinçsiz yapıldığına inanın sonuç pek değişmiyor.

Sistem, politikanın rasyonel kurallarından ve tabanın pragmatik tercihlerinden tamamen kendisini bağımsız kılamayacağı için, bu kurallar hâlâ belirleyici sonuçlar doğuruyor. Güç odakları, ne kadar etkili hamlelerle oyuna dahil olurlarsa olsunlar, oynanan oyunun alanını değiştirmedikçe, bu kurallar yürürlükte. İki yıldır ısrarla savunmaya devam ettiğim gibi, kuralların yeniden konacağı radikal bir müdahale ihtimali, bana göre hiç yok ve olmadı. Bunun havasıyla ilerlemeye çalışanlar da, pek yol alamadı. İşte, bu yüzden bu seçimlerde siyaset dışı bütün gelişmelere siyasetin cevabı ortaya çıkacak. Bu cevap, pek sık tekrarlandığı üzere “aynı tablo” şeklinde de tecelli edebilir, çok sürpriz neticeler de hasıl olabilir.

Çiller, tahkimatını siyasetin kurallarının belirlediği bir arenada yapmış görünüyor. Tahkimatın hacmi, Çiller’in performansı, rakiplerin hamleleri gibi politik etkileri ikincilleştirecek olağanüstü gelişmeler yaşanmazsa, “necip Türk milleti” yıllardır yaptığı gibi, “karakterine” uygun olanı yapmaktan geri durmayacaktır. Asıl kıyamet, bu işi fazla abartırsa ortaya çıkacak. Mesela, seçimlerden sonra şöyle bir siyasî tablo düşünün; FP oylarını korumuş, DYP oylarını artırmış ve ANAP’ın birkaç puan üstüne yerleşmiş, MHP barajı aşmış, CHP baraja takılmış ama DSP’den yine de hatırı sayılır bir oy kırpmış, DSP beklenen yükselişi yapamayıp dördüncü parti durumunda kalmış. Bir yıl sonra da, Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Buyrun buradan yakın.