Anasayfa > Birikim Arşiv > 119 - Mart 1999 > İnsan Hakları Mücadelesinin Bazı Zaafları Üzerine

İnsan Hakları Mücadelesinin Bazı Zaafları Üzerine

K. Kerim Özkonur | (Sayı : 119 - Mart 1999)

İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği tarafından düzenlenen Konferans (28-29 Kasım 1998, Ankara), yaklaşık 15 yıllık insan hakları mücadelesinin bir muhasebesini yapmak için bir imkandı. Aslında daha önce, Akın Birdal’ın vurulması ile gerek İHD gerekse bütün olarak insan hakları mücadelesini yürütenler, bir anlığına, kamuoyu önünde en yüksek ilgiye mazhar olmuşlardı: hem olumlu hem olumsuz yanlarıyla. Olumsuz yanla kastedilen, bizzat derneğin ve insan hakları mücadelesinin karşılaştığı zorluklar ve tıkanıklıklardır. Yoksa, geleneksel Türk reaksiyoner çevrelerinin (Yekta Güngör Özden’den Ertuğrul Özkök’e, Emin Çölaşan’dan Mehmet Ağar’a uzanan gayet geniş bir çerçeve bu) kesintisiz ve utanç verici saldırıları konumuz dışıdır.

12 Eylül’ün karanlık günlerinden bugüne bakınca ve arada geçen sürede PKK olayının hâkim güçlerde yarattığı panikten ve paranoyadan doğan aşırı baskıyı da düşününce, bugün aktif hanesine yazılacak kazanımların herbirinin gerçekten çok değerli olduğunu unutmamak lâzım. İnsan hakları mücadelesinin kazanımları, bu bağlamda en başlarda yer alıyor. Ama bir taraftan da “yapabileceğinin/yapabileceğimizin ancak bir kısmını yapabilme” duygusu ve bir tıkanma tehlikesi kendini ufak ufak hissettiriyor.

Kuşkusuz bunun sebepleri çok yönlüdür ve birkaç maddeye indirgenemez. Aşağıda okuyacağınız görüşler, konunun elbette bir kısmıyla sınırlı olarak, hissedilen sıkıntıların kendimce önemli bazı nedenlerinin üstüne gitmeye dönüktür. Söyleyeceklerimin bazıları aşırı veya aykırı bulunabilir; fakat bunlar yüzyüze ilişkilerde dile getirilen görüşlerdir ve birilerinin de söylemesi, yazması gerekiyor. Resmin tamamı ise ancak birçok faktörün yanyana gelmesiyle tamamlanabilir. Ayrıca açıklamam gerekir ki, aşağıda belirteceğim eksiklik ve yanlışlıklardan ne İHD, ne İHV ne de insan hakları mücadelesiyle uğraşanlar tek başına sorumludur. Sorumlular -eğer böyle birileri varsa-, içinde benim de, bizim de olduğumuz çok geniş bir çevre olmak durumundadır; ve tabiî sorumluluk buna ek olarak, bu halkanın da dışında yer alan, kontrol edilemez “ahval ve şerait”te aranmalıdır.

İnsan hakları mücadelesi tarifi icabı iki düzlemde yürümek durumundadır:

1) Tüm toplumu insan hakları konusunda duyarlı hale getirmek, giderek bu nosyonun içeriğini tüm topluma benimsetmek.

2) Kurumlaşmak. Hem insan hakları ihlâllerini takip edebilmek ve gerekli karşı çıkışları (kamuoyu, yargı, uluslararası kuruluşlar vb. nezdinde) sistemli bir hale getirebilmek için, hem de işin sonrası için... Ve tabiî deneyim biriktirmek ve kalıcı olabilmek için...

Kanımca Türkiye’de bu mücadelenin ikinci düzlemi daha ağır bastı. Bugün geldiğimiz noktada insanların gözünde, ona atfettikleri bütün olumluluk veya olumsuzluklarla, İHD bir başvuru makamıdır. İnsanlar İHD’yi bütün eleştiri sağanağına rağmen neredeyse yarı resmî bir kurum seviyesinde görmektedirler. Metin Göktepe davasında tutuklu polis amiri Seydi Battal Köse kendisini savunması için İHD’ye çağrıda bulunabiliyor. Herhangi bir doğal felâkete uğramış köylüler, televizyonda “insan hakları gelsin, bize el uzatsın” diye seslenebiliyorlar. Genel algılama açısından insan hakları, gelecek/gidecek/yardım gönderecek/belirli işlemler yapacak bir yapı, bir kurum olarak tasarlanıyor. Kızılay’a, Çocuk Esirgeme Kurumu’na yakın bir şey sanki... İnsan hakları mücadelesinin yukarıda değinilen iki boyutu birlikte yürümeyince ve bizim toplum gibi her şeyi bir otoriteden bekleyen (ve bulan!) bir toplum söz konusu olduğunda, gidişat, içeriği boşaltılmış bir hayır kurumu algısının hâkimiyet kazanması yönündedir. İşin komiği, İHD’yi neredeyse PKK’nın bir yan kuruluşu olarak gören çevrelerin gözünde bile böyle bir algılamanın var olmasıdır! Onların hayıflandığı, “kurum”un, yanlış ellerin yönetimine geçmiş bulunmasıdır. Belki abartılı olacak; ama bu manzara karşısında yapılan iş, tek tek çocuk okutarak Türkiye’yi kurtarma projelerine benzemektedir.

Bahsettiğimiz birinci konuda ilerleme sağlayabilmek için öncelikle bunu gündeme almamız ve üstünde çok düşünmemiz gerekir. Tabiî ki toplumdaki bütün insanları birer insan hakları savunucusu haline getiremeyiz, ama (aşağıda bahsedeceğimiz) insan hakları mücadelesinin temel duruşunu yaygınlaştırarak güçlendirmek ve genel olarak insanların duyarlılık katsayısını mevcut durumun bir hayli ilerisine taşımak, vazgeçilmez bir hedeftir. Bu hedefi, bizzat, insan haklarını bir “başvuru makamı”, yarı-resmî bir merci olmaktan çıkartmak üzere de kovalamak gerekir. Yani bir yerde, insan hakları derneklerine ihtiyaç duyurmayacak bir toplumsal duyarlılığın yaratılması hedefimiz olmalıdır. Hedef böyle konduğunda ve içe sindirildiğinde, araçlarının da oluşturulabileceğini düşünüyorum.

Ve çekilen onca sıkıntıya, gösterilen onca çabaya rağmen son İtalya olayında geldiğimiz çaresizlik noktası, insan haklarının bazı kavramsal boyutları konusunda topluma anlatılması gereken daha çok şeyler olduğunu ortaya koyuyor. Zaten İHD ve genelde insan hakları mücadelesinin toplumla diyaloğu konusunda daha halledilmemiş temel bir mesele de hâlâ yerinde durmaktadır. O da, tekerleme haline gelmiş şu “argüman”dır: “İHD ve insan hakları savunucuları tek taraflı (burada genellikle PKK imâ ediliyor veya açıkça söyleniyor) bakarlar, diğer tarafın yaptığı gaddarlıkları görmezden gelirler. O kurbanların (polisin, şehitin vs.) insan hakkı yok mudur?”

Bu sorunun sadece sorulabiliyor olması bile, insan hakları mücadelesinin yukarıda bahsettiğimiz birinci boyutunun eksikliğini kanıtlar, ama bunun da ötesinde, İHD ve insan hakları mücadelesinin meşrûiyetini gündeme getirir. Bu sorunun cevabı net olarak verilemez ve bu itiraz/tepki önemli ölçüde ortadan kaldırılamaz ise İHD varlık nedenini tartışan bir yapıya dönüşmekten kurtulamayacağı için beklenen atılımı da gerçekleştiremeyecektir.

Bu soruya muhatap kalındığı zaman verilen cevap genellikle “biz onları da kınadık, bakın falanca raporun falanca sayfası” veya “biz o dediğiniz örgütleri de kınarız ama onlar o kadar baskı altındalar ki yanlış anlaşılır. Mesele demokratik tartışmaya açılırsa biz de gerekli kınamaları yapabilir duruma geleceğiz” şeklinde olmaktadır. Bence bu yanlıştır. Gereken, gayet net bir şekilde şunu ifade etmektir: “Hayır, insan hakları mücadelesi bütün gadre uğrayanların polisiye takibini yapmak değildir. Suç işleyenleri yakalayacak merciler vardır, onlar görevlerini yapsınlar. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de insan hakları mücadelesinin maddesi, suçun (en geniş anlamıyla suçun, yani hukuken suç sayılmasının ötesinde toplumsal olarak suç sayılması gereken fiillerin de) devlet, devlete bağlı unsurlar ve devletin takip etmek istemediği ve istemeyeceği organize ve spontane güçler tarafından işlenmesi durumudur. Çünkü bu durumlarda bireyler (veya topluluklar) çaresizdir ve ancak toplumsal dayanışma onların hukukunu koruyabilir.” Evet, bunlar da gayet beylik sözler. Ama bu ülkede Anayasa Mahkemesi Başkanı (yani kitabî açıdan bu ülkenin bir numaralı hukuk adamı) bile aynen yukarıda belirtilen argümanla insan hakları mücadelesine saldırabiliyorsa, bu noktada sıkı durmak lâzımdır. Yüzümüzü topluma döndüğümüzde kavramamız gereken esas halka budur. Ve bu konuyu, halledinceye kadar, bıkıp usanmadan öne çıkararak gündemde tutmalıyız.

Bu söylenenler ışığında İHD ve İHV çevrelerinde (söz konusu toplantı bağlamında da tekrarlanan) bazı görüşleri de ele almak gerekir. İHD ve İHV’nin çeşitli uluslararası kuruluşlarla ilişkide olması veya uluslararası (veya Türkiye dışı) bazı kuruluşların Türkiye’deki insan hakları ihlâllerine ilgi göstermesi üzerine “sol” etiketli bazı çevrelerden gelen “millî” nitelikli eleştirilerin bazı savunma reflekslerini harekete geçirdiği anlaşılıyor. Ve bu refleksle “biz aslında solculuğu/devrimciliği satmadık, en az sizin kadar devrimciyiz” mesajı vermek için “insan hakları emperyalizmi”nden, “NGO’larla mücadele”den bahsedilebiliyor. Ve bu söylem “insan hakları mücadelesi özünde anti-kapitalist bir mücadeledir”e kadar gidebiliyor. Bunun iki ayrı uca savrulmaya yol açabileceğini düşünüyorum. Birinci uç tecride götürür. Yani insan hakları mücadelesini yalnız solcuların bir özel meselesi haline getirir. İkinci uç ise ülke çapındaki bütün siyasî mücadeleyi insan hakları kapsam ve örgütlülüğü altında toplamayı vazetmiş olur - öznel olarak bunu kastetmese bile.

Bu uçlara savrulunacak olursa, 1980’lerde yola çıkarken yapılan tartışmalara bakarak, çıkılan noktada epey açığa düşülmüş olacaktır. İnsan hakları mücadelesi -hele hele bugünkü Türkiye şartlarında- yalnızca solcuların bir meselesi olmaması gerekir. Bu konu (tarifi icabı) solcuların “kafadan” meselesidir, tamam. Ama meseleyi yalnız solcular içi alana hapsetmek bence bugünkü tıkanıklıkların daha da ağırlaşmasından başka bir sonuç vermeyeceği gibi, meselenin tarifi ile de çelişir. İkinci uç için yalnızca böyle bir savrulmanın varlığına (potansiyeline) dikkat çekmekle yetineceğim. Çünkü böyle bir anlayışın yanlışlığını açıklamak bile bence gereksiz aslında.

Burada problem, abdestinden emin olmak meselesinin ilerisindedir. Birtakım devletler veya kuruluşlar Türkiye’deki insan hakları mücadelesinden veya probleminden kendilerine birtakım uzun veya kısa vadeli çıkarlar hesap ediyor olabilirler. Bu yönde girişimleri de olabilir. Sen yaptığın işten, onun içeriğinden ve enstrümanlarından emin olduğu sürece (sağlam durduğun sürece) kimseye alet falan olmazsın. İnsan hakları çevrelerinin bu kadar yıllık deneyden sonra artık bu özgüvene sahip olmaları gerekir. Herkes bize düşman değil ve dünyada aynı dili konuşabileceğimiz, birbirimizin mücadelesine omuz verebileceğimiz dostlarımız (veya birlikte yürüyeceğimiz yol arkadaşlarımız) yok mu, olmasın mı? Yapılan bir dizi etkinliği destekleyen birçok NGO’nun ismini zikredip sonra da bu tarif içine giren herkesi aynı kaba koyarak “tu kaka” ilân etmek, izah edilebilir bir tutarsızlık değildir.

Küreselleşme yalnız kapitalistler için dünya pazarlarını tekleştirmiyor. Bize de, eğer kullanabilirsek, mücadelemizi ve zorluklarımızı paylaşabileceğimiz imkânlar yaratıyor. Bunları kullanırken -ki şimdiye kadar kullanıldı da- özünde baskıcılık yatan içe kapanıklık teorilerine prim vermemek gerekiyor.

İnsan hakları mücadelesinde zikretmemiz gereken bir başka nokta, bu işlerle uğraşırken birey olarak da kendimize bakmamız gereğidir. Acaba insan hakları mücadelesini aktif olarak yürütenler bu meseleyi kendi içlerinde halledebilmişler midir? Duyguları, düşünceleri, davranışları, günlük hayatları, insan haklarına ilişkin savunduklarıyla tutarlı mıdır? İçinde bulundukları siyasî gruplaşmalarda, dış dünyaya karşı savundukları şeylerde de insan hakları konusunda gösterdikleri gibi bir titizlenmeyi gösteriyorlar mı? Dahası, bir şekilde iktidar olacak olsalar, insan hakları alanında bütün eleştirdiklerini onların yapmayacağı konusunda gönül rahatlığıyla “hayır, kesinlikle!” diyebiliyorlar mı? Bir sol iktidar altında da insan hakları derneğimiz olacak mı? Olmalı mıdır?

Epey yol aldık ama aşacağımız daha epey tepe var. Kendimizi eleştirerek, fakat özgüvenimizi de yüksek tutarak ilerleyebileceğimize inanıyorum.