Anasayfa > Birikim Arşiv > 138 - Ekim 2000 > Bir 12 Eylül Dersi: “Uzlaşı Kültürü“

Bir 12 Eylül Dersi: “Uzlaşı Kültürü“

Nilgün Toker | (Sayı : 138 - Ekim 2000)

Cumhurbaşkanı Sezer’in 12 Eylül devlet yapısına itiraz anlamına gelen yasallık talebi “büyük” bir krize yol açmıştı. Aslında Cumhurbaşkanının tavrına o büyük karşı çıkışta, büyük bir korku gizliydi: Muhalefetten ya da “muhalif olma”dan korku. 12 Eylül’le tesis edilen statükoya karşı çıkışa tanık olmanın paniğiyle, “muhalif olma”ya şiddetli bir itirazla karşılaştık.

12 Eylül’den itibaren, bir zamanların muhaliflerinin önemli bir kısmını (özellikle medyadakilerin önemli bir kısmını) iktidara eklemlendiren, bu muhalif olma korkusudur. Çünkü 12 Eylül, muhalefeti yok etmedeki “başarı”sıyla, topluma öncelikle muhalif olmaktan korkmayı “öğretti”; korku öylesine büyüktü ki, giderek muhalif olma duygusunu yok etti. Bu korkunun içselleştirilmesinin en işe yarar yöntemi de, muhalif olmanın, şiddet, terör, kardeş kanı, kısaca toplumsal kaos anlamına geldiğinin işlenmesiydi. “12 Eylül öncesine mi dönmek istiyorsunuz?” sorusuyla anlatılmak istenen de buydu.

Muhalif olma korkusunun, Özalcı liberalizmin dört eğilimi uzlaştırmasından beri kullanılan ve neredeyse tüm sürece damgasını vuran en şık ve “politik” ifadesi Ecevit’in ağzından düşürmediği “uzlaşı kültürü”dür. Sanki bir konsensustan bahsediliyor gibi, ama biliyoruz ki konsensus, farklı kanıların özgür tartışması sonucu ulaşılan bir şeydir. Oysa bizdeki “uzlaşı kültürü”, itiraz etmeme, otoriteye uyma, en önemlisi farklılıkları ortadan kaldırma anlamına geliyor ve muhalif olma korkusuyla sağlanıyor. İşte belki de bu nedenle, 12 Eylül’ün yirminci yılına gelinirken “büyük medya” MHP-HADEP “uzlaşı”sından bahsetmeye başladı. Aslında söylenmek istenen, muhalefete gerek olmadığı, yani farklı olmaya gerek olmadığıydı ya da muhalif olma riski taşıyan bir kesime, iktidara eklemlenmesinin kendisi için ne kadar “hayırlı” olacağının hatırlatılmasıydı. Ve yine bu nedenle büyük medya, büyük kısmıyla, 12 Eylül’ün yirminci yılını “unuttu”. Unuttu, çünkü hatırlamak hesaplaşmak gerektirecekti; hesaplaşmak da hem hesap vermeyi hem de belki hesap sormayı...

Politikadan sosyal yaşama, hukuktan ekonomiye, toplumsal yaşamın neredeyse tüm alanlarına damgasını vurmuşken, 12 Eylül’ü unutmak gerçekten mümkün mü? 12 Eylül’ü unutmak için, onu gerçekten “geride bırakmak” gerekmiyor mu? Hâlâ yaşadığınız bir şeyi unutabilir misiniz? Sadece yok sayabilirsiniz. Bu yok sayma, neredeyse olguyu yok saymak anlamına gelir ki, şizofrenik bir durumdur.

Gerçekte, toplumsal “unutma”larımıza bir yenisi daha eklenmek isteniyor. Çünkü, hatırlatma hesap vermeyi ve hesap sormayı gerektirecek. “Uzlaşı kültürü” öylesine yerleşti ki, artık birilerini üzmenin ya da sinirlendirmenin gereği yok. Büyük bir anchorman’imizin, canlı yayında Evren’in “toplu ölüm fermanını” ilk kez(!) duyduğunda, sadece küçük bir şaşkınlık geçirmekle yetinmesi belki de bu kaygının bir yansımasıydı. Ayrıca bu kaygının sistemin bekâsı açısından önemli bir işlevi daha var, çünkü merkezî kavramı korku olan liberal otariteryanizmi besliyor. Belki de bu nedenle, “cumhuriyeti koruma” refleksi, “devleti koruma” refleksinden daha güçlü olan Cumhuriyet gazetesi, 12 Eylül’ü tartışmakta ısrar ediyor ve en önemlisi “20. yılında bile bizi hâlâ ürkütebilen 12 Eylül” diyerek, “Astılar” başlığıyla, 12 Eylül’ün Demirel dışında da “mağdur”ları olduğunu hatırlatıyor. (Cumhuriyet Dergi,10 Eylül)

Muhalefet duygusunu yitirmiş bir toplumda, muhalif olanların yalnızlaşacağı ve bu yalnızlaşmanın da giderek vazgeçmeye yol açacağı açıktır. 12 Eylül’ün, mağdurlarının çoğunun hafızasında kişisel bir “acı anı”ya dönüşmeye başlaması, bu yalnızlığın bir sonucudur. Üstelik, hesap sorulan ve ağır bedel ödeyen sadece onlar oldu; ve onlar da bu bedelin ağırlığıyla ne kendileriyle hesaplaşabildiler ne de hesap soracak güçleri vardı. Ya sustular, ya onlar da “uzlaşma”ya çalıştılar ya da vazgeçtiler.

Muhalif olmayı sürdürenler ise, galiba giderek azalmanın ağır yalnızlığıyla yorulup, vazgeçiyorlar. Bu yalnızlığın ve yorgunluğun sonucu olsa gerek, bir 12 Eylül mağduru, bir sol-muhalif dergi, Birikim de 12 Eylül’ü “unuttu”; çünkü derginin Eylül sayısında tek bir satır bile yok. Nedeni farklı olabilir, ama Birikim’in unutması, artık neredeyse kimse kalmadı anlamına gelir ki, bunun yol açacağı yalnızlık duygusu daha da kahredici olacaktır. Çünkü nedeni ne olursa olsun, 12 Eylül’ü -hâlâ tüm ağırlığıyla yaşanırken- gündem dışına atmak, onu kabullenmek anlamına gelir ve bu -milyonu aşan mağduru bir kenara bıraksak bile- 12 Eylül’de yok edilmek istenen muhaliflerden biri olarak kendisine yaptığı bir saygısızlıktır.

Bu ülkede muhalif olmayı, farklı olmayı sürdürmek, eleştiriyi canlı tutmak, unutmayı engellemeye çalışmakta ısrar etmeyi gerektiriyor. Vazgeçildiği anda, tarihten de çıkılacaktır.

 medyakronik.com, 15 Eylül 2000’dir.