Anasayfa > Birikim Arşiv > 139 - Kasım 2000 > ABD Kongresi'ndeki Soykırım Tasarısı

ABD Kongresi'ndeki Soykırım Tasarısı

Taner Akçam | (Sayı : 139 - Kasım 2000)

Eylül ve Ekim aylarında, deyim yerindeyse “soykırımla yattık, soykırımla kalktık”. Türkiye, Türkiye olalı, bir tek bizim “Ermeni Sorunu” olarak tanımladığımız, bunun dışında tüm dünyanın “Ermeni Soykırımı” diye bildiği olayı, ilk defa bu kadar uzun konuştu. Konu üzerine antrenmansızlığın getirdiği tıkanmalar olmadı değil, ama yinede ulusça fena bir performans göstermedik.

Aramızda bazı çatlak sesler çıkaranlar olmadı değil ama sağolsun Emin Çölaşan bunların listesini çıkararak, hain ilân etmekte geçikmedi. Kurtuluş Savaşı günleri ile yaptığı benzetme ve bu çatlak seslere yer veren gazeteleri “mütareke basını” olarak ilân etmesi ise, ister istemez insanın aklına, o dönemki hainlerin akibetini getirdi. Tasarının gündemden çıkartılması ile birlikte, Ali Kemal’in “halkımız tarafından(!)” linç edilmesi gibi, şu anda içimizdeki hainlerin ne zaman benzeri akibete uğrayacakları mevzusu açıkta kaldı.

Şakanın ötesinde, “hainlik” konusunda kalem oynatan bir tek Çölaşan değildi. “Türkiye kadar hain yetiştiren ikinci bir ülke olduğu kanısında değilim. Ne kadar haini bol bir ülkeyiz... Türkiye’nin taaa göbeğinden ihanet ve hainlik fışkırıyor“, “bu işin şakaya gelir yanı yok“ (21 Ekim Hürriyet) diyen Çölaşan‘ı Emin Pazarcı da “içimizdeki ihaneti küçümsemeyelim”, (Akşam 22 Ekim) diyerek destekliyordu. Elektronik Medya üzerinden Turkish Forum’un Halil Berktay aleyhine açtığı kampanyaya, “Halil Bertktay temizlenmeden bu iş bitmez”; “onlar bizi vurmadan biz onları öldürelim”, önerileri ile katılanlar oldu.

Gerçekten de bu işin şakaya gelir bir tarafı yok. Çölaşan ve Pazarcı gibi yazarların küstahlığı değil korkutucu olan. Bu tür düşüncelerin arkasındaki kafa yapısı çok daha önemli. Bana göre Çölaşanvari düşünenlere hâkim olan zihniyeti en açık biçimde ifade eden kişi İlker Sarıer’di. “Ermeni lobisi tehciri kabul etmemizi istiyor”, diyen Sarıer’e göre Ermeniler, ”öpülmüş yanağın davasını güdüyorlar”dı.(17.09, Sabah) Deyimin aslını herkes bilir, yazmakta mahzur yok, Sarıer’e göre Ermeniler “sikilmiş götün davasını güdüyorlar”dı. Aslında “soykırım” iddiasına, bu tür tecavüzcü ağzıyla cevap vermenin tuhaf bir tarafı var. Cinsel taciz konusu ile uğraşan her sosyal çalışan, her psikolog bilir ki; saldırgan, taciz ettiği kurbanını, başına gelenleri anlatması durumunda “onu öldüreceği vb”. yolunda tehdit eder. Türkiye’de bazılarının, soykırım iddiasında bulundukları için Ermenileri ve Ermenistan’ı tehdit etmesi gerçekten düşündürücü.

Çölaşan, Pazarcı, Sarıer gibilerin, “tarihimiz üzerine konuşmamız gerek”, diyen “fikir özgürlüğü” gibi “liboş” düşüncelerin arkasına sığınanlara yaptıkları uyarının anlaşılmayacak bir tarafı yok. Ermeniler örneğinde olduğu gibi, tarihte nasıl, “hain” ve “ihanet” kategorisi ile yüzbinlerce insanı “cezalandırmış” isek, bugün de benzeri bir şeyden çekinmek için herhangi bir neden yoktur. “Hain-İhanet” ve bunu yapanı “temizleme” Fransız Devriminden bu yana yerleşmiş güçlü bir kültür. Ve Hizbullah, PKK gibi birçok başka örneğinden de biliyoruz ki, bu kültür Anadolu toprağında da gerçekten güçlü.

Emin Çölaşan, Pazarcı, İlker Sarıer gibileri, eğer okula giden çocukları varsa, muhtemel onlara “adam öldürmenin“, “kavganın, döğüşün”, “birisine vurmanın“ veya “küfür etmenin“ ne kadar kötü olduğuna ilişkin nasihatlarda bulunuyorlar; ve iyi-ahlâklı bir kişinin bunları yapmayan insan olduğunu öğretiyorlardır. Ama kollektif bir dava uğruna, birilerinin imha edilebileceğini, bunun hiç de yanlış olmadığını da öğretiyorlar mı bilmiyorum. Kesin olan, bireysel ahlâk ile kollektif ahlâk dediğimiz şeyler arasında hâlâ büyük bir uçurum olduğu. Sivilleşme, medenileşme ise ikincilere (kollektif ahlâki yargılar) egemen olan değerlerin giderek yerini birincilere egemen olan (bireysel) ahlâki değerlere bırakması ile ölçülüyor. Önümüzde “medenileşme“ konusunda katetmemiz gereken büyük bir yol var!

TASARI GERİ ÇEKİLDİ

Tasarının Kongrenin gündeminden çıkartılmasının görünürdeki nedeni, Clinton’un resmi bir yazi ile Kongre başkanına başvurması idi. Tasarı alt komisyonlarda da görüşülürken, ABD yönetimi, özellikle Ortadoğu’daki gelişmeler nedeniyle Türkiye’ye duyduğu özel ihtiyacın altını çizerek, böyle bir kararın Amerikan çıkarları için ne kadar tehlikeli olacağını sürekli vurgulamıştı ama bu çabalar pek etkin olmamıştı. Son olarak gündeme getirilen tez ise, eğer tasarı kabul edilirse, bölgedeki Amerikan vatandaşlarının hayatlarının tehlikeye gireceği idi. Kongre Başkanını bu ikinci argüman “ikna etmiş(!)” gözüküyor.

Tasarının Kongrenin gündeminden çıkartılmasında iki uç yorum etkin olacak: Birincisi, böbürlenme meraklısı camiadan gelecek. “ABD’ye bir sert çıktık, işin ciddiyetini fark ettiler ve çark ettiler abi”, denecek. Bu yoruma göre, Türkiye’nin tepkisinin bu denli büyük olacağını hesap edemeyen ve tehditlerinden korkan ABD geri adım atmıştı. Nitekim, elektronik medya üzerinden, tasarının engellenmesi için yoğun bir kampanya yürüten “Turkish Forum”, “Zaferimiz Kutlu Olsun”, diye başlık atmakta geçikmedi.

Diğer yorum da, “ABD’nin niyeti zaten bu kadardı; ucunu gösterdi ve geri çekti”, biçiminde olacaktır. Bu yoruma göre de, Türkiye’ye, “eğer, Ermenistan ile aradaki sorunları çözmez veya çözme doğrultusunda adım atmazsan, seni bu sorunla, hiç de hoşuna gitmeyecek tarzda uğraştırmaya mecbur ederim, haberin olsun”, denmiş oldu.

Tasarının rafa kaldırılması ile şimdilik derin bir nefes almış vaziyetteyiz. En azından bundan sonraki bir “olaya” kadar meselenin yavaş yavaş da olsa artık “soğumaya” yüz tutacağını söyleyebiliriz. Hafıza fukarası bir toplum olan Türkiye’nin, kendisini özel olarak sıkmadıkça hiçbir sorunla sistemli ve sürekli uğraştığı görülmemiştir. Şu anda, eldeki tek kazanç belki de sorunun, “entellektüel ilgi alanına” girecek olmasıdır. Bugüne kadar, soruna, “işin gücün mü yok!”; “100 yıl önceki olaylardan bize ne?”, “bize bugünkü sorunlar yetiyor” körlüğü ile yaklaşan Türkiye entellektüel camiası belki konunun önemini kavrayabilir. Ve belki de Türkiye, önünde çözmesi gereken bir sorun olduğunun farkına varabilir. Ve galiba Türkiye, unutmak istese de, ABD, bu sorunu Türkiye’ye unutturmayacağını hatırlatmış oldu.

Susurluk skandalı ve Ağustos Depremi sonrası sıkça söylenen cümleyi bu durumda da tekrar edebiliriz: “Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır.”

KONGREDE DAHA ÖNCEKİ OYLAMALAR

Amerikan Kongresi veya Senatosunda “soykırımı kabuL ettirme” girişimleri yeni değil. Her seçimde tekrarlanan bir senaryo bu. Senatör veya milletvekili olmak isteyenler, Ermeni asıllı Amerikan vatandaşlardan oy almak için her seçimde bu konuyu gündeme getirirler. Sadece milletvekilleri değil, başkan adayları da seçildikleri takdirde, soykırımı kabul eden açıklamalar yapacakları ve bu sorunu gündeme getirecekleri sözünü verirler. Ermenilerin yoğun olduğu bölgelerde, Başkan adaylarının resimleri ve altında “söz veriyorum” türünde cümlelerin yer aldığı seçim kartları dağıtmak adetten olmuştur. Ve genel kural olarak da her seçilen başkana, ilk iş olarak ABD’nin yüksek devlet çıkarları “öğretilir” ve o da Ermenilere verdiği sözden yan çizer. Yani Amerikan Ermeni vatandaşları her seferinde “tufaya getirilirler”.

Bizim basında, oy amacıyla Ermenilere bu tür sözlerin verilmesi, “iğrenç”, “ahlâksız”, “çıkarcılık” vb. gibi son derece aşağılayıcı terimlerle ele alındı. Bunu anlamak biraz zor. Hoşumuza gitsin veya gitmesin, demokrasinin temel kuralı bu. Seçilmek isteyenler, kendisini seçeceklere vaatlerde bulunmak zorundadırlar. Seçilenler genel kural olarak vaadlerini yerine getirip getirmedikleri ile ölçülürler vb. vb. Bizdeki seçimlerde partilerin vatandaşa verdikleri, “Konya’ya deniz getirme” sözü benzeri sözlere baktığımızda, Amerikan seçimlerinde Ermenilere verilen sözler çok masum kalır. Eğer ortada bir “iğrençlik”, “ahlâksızlık” vb. aranacaksa, vaadde bulunmakta değil, aksine verilen sözleri yerine getirmemekte aranmalı.

Artık yaşadıkları ülkenin vatandaşı olmuş Diaspora Ermenileri için en önemli uğraş alanlarından birisi, Batı ülke parlamentolarının ve kurumlarının soykırım konusunda kararlar alması için uğraşmaktır. Aslında, son derece anlaşılabilir ve çok şaşırmayı gerektirmeyecek bir durum var ortada. Türkiye’nin 85 yıldır sorunu yok sayma politikasının tipik sonuçlarından birisidir bu. Artık, yaşadıkları toplumların vatandaşı olmuş bu insanlar, Türkiye’nin sert inkâr politikasına karşı, hiç değilse kendi devletlerinden veya çeşitli kurumlardan, kendilerine 85 yıl önce yapılmış bir haksızlığın tanınmasını istemektedirler. Bunu da, en demokratik hakları olarak görmektedirler. “Hayır, buna hakkınız yok” demek biraz tuhaf. Şüphesiz bu tür kararlarla, Türkiye’nin de “dize getirileceğini” ve soykırımı Türkiye’ye kabul ettireceklerini düşünenlerin sayısı da az değildir. Bu metodun, Türkiye ile aradaki “soykırım sorununu” çözüp çözemeyeceği elbette ayrı bir tartışma konusudur.

Söylediğim gibi, Diaspora Ermenilerine, Soykırım konusunda duyarlı olmaya başladıkları ’70’li yıllarla birlikte, her başkanlık seçiminde, bu tür sözler verilmiş ama genel kural olarak “kandırılmış” ve “kazık yemişlerdir”. Deyim yerindeyse, Amerikan Ermenileri her söz verenin, seçildikten sonra bu sözünü tutmayacağına alışmış vaziyettedirler. Bu nedenle Kongredeki son girişimde de hiçbir yeni bir boyutun olmadığını söyleyebiliriz. Hatta daha da ileri gidip, daha önce sürekli “kanun” niteliğinde teklifler veren Ermeni lobisinin bu sefer oldukça geri adım atmış olduğundan bile söz edebiliriz. Bunu, daha önceki başarısızlıktan dersler çıkartan “kurnaz bir girişim” olarak değerlendirenlerimiz de oldu. Fakat unutmamak gerekir ki, daha önce resmi devlet politikası olarak önerilen ve kongrede kabul edilen tasarılar da mevcuttu.

Bundan önceki olayları kısaca hatırlatmakta fayda var.1985 yılında Temsilciler Meclisi ve Senato’ya, resmi devlet politikası niteliği taşıyacak olan bir yasa tasarısı sunulmuştu. Alt komisyonlardan geçerek, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na kadar ulaşan tasarı, üçte iki çoğunluk esasına dayanarak yapılan oylamada reddedildi. Dolayısıyla tasarı, Senato aşamasına ulaşmadı. Benzer bir tasarı, yine 1985 yılı sonlarında ortak yasa tasarısı olarak hem Temsilciler Meclisi, hem de Senato’ya sunuldu. Tasarı, yine Temsilciler Meclisi Genel Kurulu`na ulaştıysa da dönemin Dışişleri Bakanı George Schulz’un çabalarından sonra, oylamadan önce hazırlayıcılarınca geri çekildi. 1987 yılında bir başka tasarı, Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nda salt çoğunluk esasına göre yapılan oylamada reddedildi. Tasarı, böylece Senato`da görüşülmedi.

Soykırım konusunda “en fazla yol alan” girişim, 1989-1990‘da oldu. Yine devlet politikasını belirlemek amacıyla ortak yasa tasarısı niteliğinde sunulan öneri Temsilciler Meclisi’nde kabul edildi. Tasarı, 1990 Ocak ayında Senato’ya geldi. 1990 yılında Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olarak da gösterilen Senatör Bob Dole’un önderlik ettiği tasarı, kıl payı bir farkla senatoda takıldı.

PEKİ ŞİMDİ DEĞİŞEN NE OLDU?

Görüldüğü gibi aslında içerik olarak bugünkü tasarıdan çok daha sert tasarılar daha öncede verilmiş ve bugünkünden “daha başarılı” sonuçlar da elde edilmişti. Ama (en azından benim hatırladığım kadarıyla) daha önceki tasarılar hiçbir zaman bu kadar yoğun Türkiye’nin gündemine oturmamıştı. Peki değişen neydi?

Bence bu tasarıyı daha öncekilerden ayıran en önemli fark, bizim konuyu algılama tarzımızdaki değişikliktir. Daha önce, sadece Dışişleri Bakanlığı’nı ilgilendiren bir konuydu bu ve Türkiye toplumunun fazla bir ilgisini çekmiyordu. Şimdi sorun giderek toplumun gündemine girmeye ve buna bağlı olarak da “çatlak sesler” çıkmaya başladı. Yani yaşanan en önemli değişiklik, olgunun kendisinde değil, olgunun algılanmasındaki değişikliktir. Bunu dışında benim görebildiğim dört önemli başka neden daha var. Birincisi Ermenistan diye bir devletin var olması; ikincisi Ermeni devleti ile arada ciddi sorunları olsa da Diasporanın, bu devletin varlığından aldığı güçle artık eskisine göre çok daha organize hareket etmesi; üçüncüsü “insan hakları ideolojisi”nin yeni dünya düzeninde tuttuğu önemli yer. Eskiden bu düzende yer almak için “anti-komünist” olunması gerekirdi, şimdi hep birlikte “demokrat” ve “insan hakları savunucusu” olmak zorundayız. Dördüncü bir neden daha var; o da seçimlerin bu sefer fazla “başa baş” gitmesi ve Ermeni kökenli vatandaşların oylarının kıymete binmesi.

Bu nedenlerden ayrı, 13 Eylül tarihli Agos gazetesinde Hrant Dink’in sözünü ettiği başka bazı senaryolar var mıydı? Hrant’ın aktardığı ve kendisinin de inandığı küçük senaryo şu idi; tasarı Kongrede oylanmayacak, yani karar yarı yolda bırakılacak ve bu yolla Türkiye’nin Ermenistan ile diyaloğa sokulması sağlanacak. Büyük senaryo ise, sonuçta Koçaryan’ı düşürmeyi de hedefleyen, Karabağ’da askerî hareketlenmeyi de içeren bir Kafkas çıkartması...

Ortadoğu’daki gelişmeler de göz önünde alındığında, ABD yönetiminin bir de bu sorunla uğraşmak zorunda kalmayı bizzat kendisinin planlamış olduğunu düşünmek bana fazla inandırıcı gelmiyor. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunların çözülmesi gerektiğini Türkiye’ye bu tarz metodlarla hatırlatmak istemek, bana deliğe sığamayan farenin kıçına kabak bağlaması örneğini hatırlatıyor. Türkiye’nin konuya ilişkin göstereceği tepkilerin boyutlarının da Amerikan yönetimince tahmin edilebileceğini söylemek abartı olmaz herhalde. ABD yönetimi baştan beri danışıklı döğüş mü yaptı bilemem ama Hrant’ın haklı olduğu nokta şu ki, ABD yönetimi bu tasarıyı bir çok şeyi “akla getirme” konusunda başarı ile kullandı. Hani “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesi”, derler ya, bu tasarı da öyle... Artık, “Ermeni Sorunu” denen sorunla bugüne kadar olduğundan daha değişik uğraşılması gerektiği, Ermenistan ile aranın düzeltilmesi gerektiği görülmeye başlanacak gibi... Yani bu alanda da taşlar yavaş yavaş yerinden oynayacak.

Eklenmesi gereken son bir nokta da, “taşları yerinden oynatacak daha başka malzemelerin” de sırasını bekledikleridir. Kaç milyon dolara mal olacağı tam aklımda olmayan, “Soykırım Müzesi” inşaatına başlanmıştır. Holocaust Müzesi örnek alınarak hazırlanan müze, bu konunun ABD’ de kurumlaşacağının ve giderek ABD yönetiminin elini kolunu bağlayacağının işareti sayılmalıdır. Ayrıca 2001 Nisan’ı başta olmak üzere, her yılın Nisan ayının, bundan öncekilerden daha değişik geçeceğini de tahmin etmek zor değildir. Yukardaki türden senaryolar üretip üretmediklerini bilmiyoruz ama ABD’nin, Türkiye ile Ermenistan arasında, tarihten kaynaklanan sorunun diyalog yoluyla çözümünü istediğini ve bunu sıkça dile getirildiğini biliyoruz. Ve eline geçen her imkânı bu yönde kullanmaktan çekinmeyecektir. En azından kendisinin doğrudan isteği dışında gündeme gelen girişimleri de bu yöne kanalize etmek için kullanacaktır. Yani bu doğrultuda bol malzeme elde mevcuttur.

KUYRUĞUNA BASILMIŞ TÜRKİYE

Dışardan bakılınca ilk tuhaf karşılanan şey, Türkiye’nin gösterdiği tepkinin büyüklüğü idi. Sanki suç üstü yakalanmış gibi, paniklemiş vaziyetteyiz. ABD’ye haddini bildirmekten, Ermenistan sınırında askeri manevralara, Türkiye’deki “vatandaş olmayan” Ermenileri sürmekten, Ermenistan’a iktisadi boykota kadar, onlarca öneri yapıldı. ABD’ye had bildirmek çerçevesinde Irak’la diplomatik ilişkiye geçildi. (Bunun ne kadar bölgede yeni arayışlar içinde olan ABD ile danışıklı döğüş olarak yapıldığını, ne kadar ABD’nin Irak politikasından rahatsız Avrupa’nın sırt sıvazlaması ile gündeme getirildiğini bilmiyorum.)

Gerek alınan gerekse de alınması gereken önlemlere bakıldığında, bırakılan ilk intiba şudur: “Basit bir kongre kararın bu kadar tepki gösterenler, geçmişte kesinlikle bu işi yapmışlardır.” Yaptırım gücü olmayan, kanun niteliği taşımayan bir karara bile bu kadar büyük tepki gösterildiğine göre... Türkiye’nin tepkisi suç üstü yakalanmış birisinin telaşını sergiliyor. Nasıl ki suç üstü yakalanan birisi, kendisini yakalayanı, “bunu kimseye söylersen, seni vururum, öldürürüm”, diye tehdit ederse, Türkiye’de tarihini kendisine hatırlatanları açıktan tehdit etmekten çekinmiyor.

Tepkilerdeki iç tutarsızlıklar da ortada aslında “saklanan” bir şeyler olduğunu göstermeye yetiyor. En sık duyulan, “meseleyi tarihçilere bırakmak” argümanı. Ama söylenenlere bakıldığında aslında ortada tarihçilere bırakılacak bir konunun olmadığı da anlaşılıyor. Çünkü kimse bu argümanı, bilinmeyen bir olayın tarihçilerin tarafından aydınlatılması gerektiği biçiminde kullanmıyor. Meselenin kendisine havale edileceği tarihçilerin görevi, “soykırımın olmadığını ispat etmek”tir. Kim ki soykırımdır, der o zaten ya tarihçi değildir ya da Türk olmak kompleksine sahip, batı karşısında ezik bir aydındır. Ya da Emin Çölaşan’ın ifade ettiği gibi haindir. Yani Türkiye’nin tavrı özetle şudur: “Soykırımın bir yalan olduğunu açığa çıkartmak koşuluyla bu iş tarihçilere bırakılabilir.” Bu bana bizim örgüt zamanlarında çok anlattığımız bir fıkrayı hatırlatıyor: “Biz son derece demokrat bir örgütüz. Örgütümüzün 3 temel ilkesi vardır. 1. Merkez haklıdır, 2. Merkez daima haklıdır, 3. Merkezin haksız olduğu durumlarda birinci ve ikinci madde uygulanır.” Meselenin kendilerine havale edildiği tarihçiler soykırım konusunda bu ilkeler ışığında hareket etmek zorundadırlar.

Aslında panik içinde tepki gösterenlerin haklı oldukları bir taraf vardı. Bu karar, her ne kadar söylendiği kadar “masum” olsa da arkası gelecektir. Ve asıl korku bu arkadan geleceklerin neler olacağının aşağı yukarı biliniyor olmasıdır. Kimden okuduğumu hatırlamıyorum ama Türkiye’nin tavrını çok güzel özetleyen bir cümle var. Aklımda kaldığı kadarıyla aşağı yukarı şöyle: “Soykırım meselesinde önemli olan söylediklerimiz değil aklımızda olan ve söylemediklerimizdir”. Eğer, soykırımı kabul edersek arkasından Toprak veya tazminat taleplerinin geleceğinden korktuğumuz değil burada kastettiğim. Daha da tehlikeli bir şey; tarihte nelerin yaşanmış olduğunun bilinir hale gelmesi gibi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Susurluk’taki araba kazasına benzetebiliriz bu tasarıyı. Kaza kendi başına “normal”, bu anlamda “masum” bir kaza idi ama arkasından mafya-devlet-işadamı üçgenindeki kirli ilişkilerini açığa çıkardı. 1915’te neler olduğunu da açık açık konuşmaya başladığımızda, tarihe ilişkin inançlarımızın köklü bir sarsıntı geçireceği kesindir.

Bu nedenle kanaatim Türkiye’nin korkusunun, büyük tepki göstermesinin nedenleri tazminat veya toprak taleplerinde yatmadığıdır. Toprak talebi fazlasıyla demagojik bir silâh olarak kullanılıyor. Türkiye, topraklarından gönüllü feragat ederek, Ermenistan’a toprak vermeyeceğine göre, 2.5 milyon nüfuslu Ermenistan’ın ciddi olarak Türkiye’den böyle bir talepte bulunacağını ve bunun “ciddi ve tehlikeli” bir talep olacağını düşünmek fazla saflık olur. Uluslararası Hukuk açısından da böylesi bir talep fazla ciddiye alınmayacaktır. Çünkü işgal edilmiş bir Ermenistan toprağı yoktur. Tazminat meselesini hafife almak istemem ama Amerika’da Soykırım tasarılarını ertelemek için lobilere döktüğümüz milyonlarca doları biriktirmenin bile bu sorunun çözümünde çok büyük kolaylık sağlayacağını görmek zorundayız.

Asıl zorluk kendimizle, tarihimizle yüzleşme zorluğudur. “Katil” olarak damgalanmaktan korkuyoruz ama tarihteki cinayetlerle aramıza mesafe koyamadığımız için de, hiç haketmediğimiz halde bugünkü kuşaklar alnımızda bu suçlama ile ortalıkta dolaşıyoruz.

KİME YAPILAN SOYKIRIM DAHA HAKİKİ, SENİNKİ Mİ BENİMKİ Mİ?

Türkiye’de gösterilen tepkilerin tarzı bile sorunun aslında başka yerde yattığını göstermeye yetiyor. “Soykırım değil, vuruşma olmuştur”, “onlar vurdu biz de vurduk”, “sayılar çok abartılıdır”, “aslında ölen Müslümanlardır”, “Ermeniler’de de çok kabahat var”, gibi tüm argümanları alt alta topladığınızda şu sonucu elde edersiniz; Aslında olan bir şeyler vardır ama bunlar da o kadar sebepsiz değildir. Gündüz Aktan bu koronun başını çekmektedir. 27 Eylül 11 Ekim ve 16 Ekim tarihlerinde Radikal’de yazdığı yazılarda, Aktan sanki 1915’in gerekçesini arıyor gibidir. 19. yüzyıl başından itibaren öldürülen Müslümanların dökümünü çıkartır ve “asıl kurban biziz” temasını işler.

Hele 2 Ekim tarihli Yeni Şafak gazetesinde söyledikleri tam bir “evlere şenlik”tir. Aktan’ın söylediklerinden etkilenen gazete, “bize yapılan soykırım size yapılana beş çeker” havasıyla, “bizim ölümlerimiz 15 soykırım eder”, diye ara başlık atar. Söyleşide Aktan, “Eğer Ermeni olayları soykırım diye nitelendiriliyorsa o zaman Türkler ve Müslümanlar’ın Balkanlar’dan, Kırım’dan ve Kafkaslar’dan atılması sayıca en az on, onbeş tane soykırım eder”, der. “Kimin soykırımı daha hakiki soykırım” ekseninde yapılacak bir tartışma öneriyor Aktan.

İnsanın aklına şu soru geliyor: 19. yüzyıl başından itibaren özellikle Balkanlar’da Müslümanların da öldürülmüş olduğu gerçeği niçin 1915’te yaşananın ne olduğu sorusuna bir cevap olarak veriliyor? Niye 19. yüzyılda öldürülen Müslümanlar, 1915’i açıklamak için bir argüman olarak ileri sürülüyor? Bu ihtiyaca yol açan psikolojik dürtüler nelerdir? Sanki “bak, ben kendi acımı konuşmuyorum, sana ne oluyor”, diyen bir külhanbeyine benziyoruz.

Aslında bu argümanları gündeme getirenlerin göremediği bir taraf var, o da bu tür argümanların 1915’te nelerin yaşanmış olduğu sorusuna cevap teşkil etmediğidir. Söylenenler ancak ve ancak, öncesi ve sonrasında olan olaylar nelerdir kapsamında değerlendirilebilecek şeylerdir. Eğer 1915 öncesi yaşanmış iseler o zaman da 1915’in nedenleri arasında sayılabilirler o kadar. Ama 1915 için bir şey söylemez. Benzeri durum, Ermeni çetelerinin eylemleri açısından da geçerli. 1915’i bu çete eylemleri ile açıklamaya kalkmak, PKK eylemini gerekçe gösterip, bir milyona yakın Kürt vatandaşı öldürmeyi makul göstermeye benzer.

Adına soykırım densin veya denmesin, büyük kitlesel imhalara ilişkin yapılan tüm araştırmalarda tesbit edilen ortak bir bulgu vardır: Suçlanan taraf, genel kural olarak öteki tarafın da suçlarının listesini çıkartarak, suçları eşitleme psikolojisi ile hareket eder. Naziler örneğinde Dresden’in bombalanması veya Çekoslavakya ve Polonya’da Almanlara yapılanlar, Yahudi soykırımını dengelemek için kullanılan argümanların başında gelir.

Ayrıca bu, aslında “evet böyle şeyler olmuştur ama bu işin öncesi var”, veya “ortada tahrik var” demenin değişik bir tarzı gibidir. Sanki “durduk yerde olmadı tüm bunlar”, “elbette bir nedeni var”, deniyor gibidir. Elbette Gündüz Aktan haklı, her kitlesel imhanın bir nedeni vardır! Kimse kimseyi durduk yerde öldürmez! Naziler Yahudileri, Sırplar Müslümanları öldürürken, kendilerine göre haklı ve makul nedenleri vardı. (Yoksa “toplu öldürmenin makul nedeni mi olurmuş”, demek daha mı doğru?)

PEKI, MÜSLÜMANLARIN ÇEKTIKLERI ACILAR, ONLARIN BALKANLARDA, KAFKASLARDA YAŞADIKLARI ACILAR HIÇ MI KONUŞULMAYACAK? ÖZELLIKLE TÜRK ULUSAL KIMLIĞININ OLUŞUMUNDA, KENDISINE YAPILAN KATLIAMLARIN HIÇBIR BIÇIMDE DIKKATE ALINMADIĞI (VE GÜNDÜZ AKTAN’IN KATKISIYLA: KENDISI TARAFINDAN BILE GÜNDEME GETIRILMEDIĞI) FIKRININ NE KADAR DERIN BIR IZ BIRAKTIĞI BILINMEKTEDIR. BU NEDENLE, “EŞITLEME” VEYA “YARIŞTIRMA” GIBI SUÇLULUK PSIKOLOJISININ GÖSTERGELERI OLAN DAVRANIŞLARIN ÖTESINDE, TARIHTE IŞLENMIŞ HER CINAYET ÜZERINDE (BUNLARIN NITELIKLERINI, NEDEN VE SONUÇ ILIŞKILERINI KARIŞTIRMADAN) KONUŞMAK GEREKTIĞI AÇIKTIR.

Burada “telaş” içinde gündeme getirilen öteki tepki tarzlarını ele almaya gerek bile yok. Ermenilere yönelik içimizde birikmiş ne kadar nefret duygusu varsa onları dile getirenler oldu. Açıktan ırkçı ve şöven cümleler büyük bir pişkinlikle söylendi. “Ermenilerin aslında millet olarak ne denli terörist ve çeteci bir yapıya sahip oldukları”, konusunda genetik bilimine katkı sayılması gereken analizler yapıldı. (Kamuran Gürün bu sözleri STV’de söyledi. 13 Ekim tarihli Agos’ta da bu sözler isim verilmeden aktarıldı.)

SON TABU BÖLGESİ ARALANIYOR

Bana göre asıl korku ve gösterilen telaşın nedeni son tabu bölgesinin aralanmasıdır. Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti beş büyük tabu üzerine kurulmuştu: 1. Türkiye’de sınıflar yoktur, hepimiz kaynaşmış bir kitleyiz; 2. Türkiye’de Kürt Yoktur, hepsi dağda gezen Türklerdir; 3. Batıcı ve laik bir toplumuz, İslami kültürün varlığı söz konusu değildir; 4. Ermeni Soykırımı olmamıştır. Silâhlı Kuvvetler bu dört tabu üzerine kurulmuş devleti korumak ve kollamakla görevli idi. Onun rejim üzerindeki etkisi hakkında konuşmak da yasaktı ve bu 5. tabu idi.

Her tabu bölgesi üzerine konuşmak suç sayıldı. 141-2; 163; 125 vb. gibi Ceza Kanunu’na ilgili maddeler kondu. Ama her tabu bölgesinin muhatabı “ben varım” dedi, darbeler, işkenceler, ölümler yaşandı. Toplum olarak büyük acı çektik ama sonuçta tabular tek tek ortadan kalktılar. Hattâ bunların Türkiye’nin bir realitesi olduğu ve çözüme bağlanması gerektiği Helsinki kararları ile takvime bağlandı. Demokratikleşme paketi denen şey, aslında bu tabu bölgelerinin tanınması ve buna ilişkin düzenlemelerden başka bir anlam taşımıyor. Düşünce özgürlüğü, Kürt konusunda atılacak adımlar, Ordunun rejim üzerindeki etkisini azaltacak tedbirler vb... Türkiye tabular ortadan kalktığı oranda demokratik olacak.

Dikkat edilirse, bu tabulardan bir tek Ermeni soykırımı meselesi kalmıştı. Bunu içerden gündeme getirecek kimse kalmadığı için bu konuda bir ceza maddesi yoktu. Ama Küreselleşme ve Avrupa Birliği süreci ile birlikte bu mesele daha da artan bir tarzda önümüze gelecek ve getirilecek. Avrupa Parlamentosunun 1987 yılında almış olduğu bir karar var. AB üyeliği için, Türkiye’nin Soykırım gerçeğini kabul etmesi şartı koşuluyor ve bu kabulün Türkiye’ye hiçbir bağlayıcı yükümlülük getirmeyeceğinin altı çiziliyor. Avrupa bu kararından geri dönemeyeceğine göre karar Türkiye’ye kalıyor.

Mesele aslında açık. Demokratik olmak isteyen bir toplumda, üstünde konuşma yasağı olan konu kalmaz. Açık toplum tabu kaldırmaz. Sonuçta Türkiye de 1915’te büyük bir insanlık dramı yaşanmış olduğunu kabul edecek. Nasıl ki tüm direnmelere, “Kürt yoktur, onlar dağda gezen Türklerdir” gibi bağırmalara rağmen, bugün artık Kürt realitesi kabul ediliyorsa, 1915 gerçekliği de kabul edilecektir. Önemli olan, bunların dış dayatmalarla gündeme gelmemesi ve yüksek bedellerin ödenmemesi. Türkiye’de Kürt realitesini kabul etmek için 30.000 kişinin ölmesi gerçekten gerekmiyordu.

Tasarı kongrenin gündeminden çıktı ama Türkiye’nin gündemine girdi. Eğer Türkiye konuyu kendiliğinden gündemine almazsa, aldırtılacağı kibarca ifade edildi. Artık bizlere düşen, bu son tabusunun üstündeki örtüyü kaldırmakla uğraşmak olacaktır. Kongredeki gelişmelerle bu doğrultuda geri dönülmez bir yola girmiş gözüküyoruz. Bu gelişmelerin öğrettiği bir gerçek daha var: eğer “başımıza yeni işler açmak”; Türkiye ve Ermenistan dışında bir üçüncü gücün (ABD veya AB) hesaplarının oyuncağı olmak istemiyorsak sorunu doğrudan kendi aramızda halletmemiz gerekiyor. Yani Diyalogtan başka çaremiz yok. Ve Türkiye, demokratikleşmek için, bir tek günümüzdeki karanlıkları değil, geçmişindeki karanlıkları da aydınlatmak zorundadır.

Bundan sonrasına ilişkin yapılacak ve yapılması gerekenler arasında Şükrü Elekdağ’ın 18 Ekim’de Milliyet’te yaptığı önerilerin mutlaka ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum. Ortak oluşturulacak bir komisyonun, tüm arşivlerde bilgileri derleyerek, sadece bilimadamlarına değil ama özellikle Türkçeye çevrilerek, Türkiyeli okuyucunun da hizmetine sunulması yapılması gereken son derece önemli bir iştir.