Anasayfa > Birikim Arşiv > 148 - Ağustos 2001 > Küreselleşme Karşıtları İn midir, Cin midir?

Küreselleşme Karşıtları İn midir, Cin midir?

Ceylan Özerengin | (Sayı : 148 - Ağustos 2001)

Onlar bizlere birkaç bin “anarşist ve terörist” olarak tanıtıldı. Sağa sola saldırıyor, polislerle çatışıp taş atıyor, bazı mağaza ve banka vitrinlerini aşağıya indiriyor, hattâ -maazallah- otomobilleri filan da ateşe veriyorlardı! Bazı internet sitelerinde karşımıza çıkan ve onların gösterilerinde çekilmiş resimler ve video filmlerinde gülen, eğlenen, müzik toplulukları eşliğinde dansederek yürüyen, rengarenk ve ilginç kılıklar ve hattâ bazıları bir örnek giyinen, her yaş grubundan Batılıyı içinde barındıran ve hepsinden önemlisi “Başka Bir Dünya Mümkün” diye haykıranlarla yaygın medyanın bize aksettirdiği haber ve görüntülerdeki insanlar pek de birbirini tutmuyordu. Kendimize sorup duruyorduk, peki bu insanlar zengin Batılı kapitalist toplumun ortaya çıkardığı genç ve amaçsız bir anarşist güruh mudur? Yoksa bir teorileri var mıdır? Karşı çıktıkları nedir? İlk oluşum tohumları nerede ve hangi amaçla atılmıştır? Küreselleşme karşıtları kendi alternatif medyalarını yarattılar da artık bu konuda daha fazla bilgi sahibi olabildik. İşte kuruluşundan günümüze küreselleşme karşıtları ve onlarla ilgili öğrenmek istediğiniz her şey, tekmili birden bu yazıda...

İlk kez 1999 yılında ABD’nin Seattle kentindeki Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantısını protesto ederlerken onlarla tanıştık. Ancak ekranlardan ve gazete sayfalarından bizlere yansıyanlar, “öfkeli bir grup anarşist ve terörist gencin çıkardığı şiddet olayları”ndan ibaretti. Polisle çatışmış, bazı dükkanları taşlamış, hattâ önlerine çıkan bazı otomobilleri yakmışlardı. ABD gibi anarşizm ve terörizme karşı dünya çapında “özel çarpışma birlikleri”ni bizzat kendi topraklarında eğiten, bu tür birliklerin her nevi silah donanımını üretip ihraç eden bir ülke, nasıl olmuştu da binlerce “anarşist ve teröristin” yetiştiği verimli bir tarlaya dönüşmüştü? Hep Üçüncü Dünya’ya, dünyanın güney yarımküresine özgü bir kavram olarak yutturulan “terörizm” olgusu demek artık Amerika’da da baş vermişti! Amerika ve anarşist-terörist gençler ha? Durum gerçekten garipti. Gerçi biz kendi ülkemizde yaygın medyanın kimlere “anarşist ve terörist” damgasını vurduğunu pek iyi bilenlerdendik, ama ne yalan söyleyeyim -kendi adıma- BBC ve CNN International gibi yabancı medya kanallarının da aynı terminolojiyle karşıma çıkması aklımı bulandırdı. Ancak Prag’da da küreselleşme karşıtları yine on binlerle ortaya çıkıp, yaygın medya yine aynı terimlerle bu insanları tanımladığında, gerçeklere meraklı bir dış haberci olarak bu “anarşist ve teröristlerle” tanışma zamanının geldiğine inandım.

Prag’ı Nice, Nice’i Montreal, Montreal’i Ottawa, Ottawa’yı Washington, Washington’u Göteborg, Göteborg’u Viyana, Viyana’yı Barselona, Barselona’yı Buenos Aires, Buenos Aires’i Papua Yeni Gine izledi. Ve şimdi de sırada Cenova var. Küreselleşme karşıtlarıyla ilgili “haberlere” yaygın medya aracılığıyla ulaşanlar, yukarıdaki, üstelik de çok uzatmamak amacıyla hepsine yer vermediğim kentlerde çeşitli vesilelerle düzenlenen protesto gösterilerinden sadece “en hareketli olanlarını” duydular; yani Seattle, Prag, Nice, Montreal ve Göteborg’u. Oysa küreselleşme karşıtlığı yaklaşık 2 yılda ışık hızıyla dünyaya yayılmış; Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Birliği, G7, G8, Amerikalar Serbest Ticaret Anlaşması, Kuzeybatı Ticaret Bloku, Dünya Ekonomik Forumu gibi uluslararası kapitalizmin teori ve pratiğini belirleyen çeşitli örgütlerin toplantı, zirve ve anlaşma imza törenlerinin düzenlendiği hemen her kentteki protesto gösterilerinde karşımıza çıkmıştı. Ama biz; “Bana aksiyon haberi getir” takıntısındaki editörlerin, anti-kapitalist olan her hareketi “anarşizm ve terörizm” diye tanımlayan genel yayın yönetmenlerinin ve yalnızca sermayenin küreselleşmesini gönülden destekleyen medya baronlarının kurbanı olmuş, küreselleşme karşıtlarının barışçı gösterilerinden ve hattâ olaylı geçse bile aynı eylemin içindeki barışçı görüntülerden haberdar edilmemiştik!

Burada bir parantez açıp, suçu hemen Türkiye medyasına atmamak gerekliliğine de değinelim. Dış haberlerin genellikle “magazin” faslıyla ilgilenen yerli yaygın medyamız, bu konu özelinde pek “masum”! Onlar zaten hemen her dış olayı olduğu gibi, kapitalist dünyanın finans devlerinin zirvelerini ve bu zirveler esnasında sokaklarda meydana gelenleri de sadece yabancı haber ajanslarının haber ve görüntüleriyle “izlediklerinden”, bize kendi muhabirlerinin olay mahallinde görüp öğrendiklerini değil, sadece dış ajanslardan duyduklarını aktardılar. Kimse de onlardan derinlemesine analiz, özel söyleşi, herhangi bir merak kıpırtısı filan beklemediğinden, işi idare etmekle yetindiler. Küreselleşme karşıtlarını bize her yönüyle tanıtmayan esas olarak yabancı yaygın medya oldu. Yazının ilerleyen bölümlerinde bunun nedenlerini, küreselleşme karşıtlarının “şeytan” olarak gösterilmelerine isyan edip kendi alternatif medyalarını nasıl yarattıklarını, bu tür medya çalışanlarının ağzından öğreneceğiz. Bu parantezi burada kapatıp, biraz küreselleşme karşıtlığı hareketinin tarihçesini ele alalım.

Küreselleşme karşıtlığı, bir varlık olarak ilk kez 1999 yılında Seattle’da onbinlerce kişi olarak karşımıza çıktıysa da, böylesi bir fikrin tartışılması ve oluşmasının tohumları 1980’li yılların ortalarıyla 1990’lı yılların başında Meksika’da atıldı. “Niye Meksika” diye soruyorsanız, çok ayıp ediyorsunuz! Meksika hükümetini son 15 yıldır hangi örgüt ve o örgütün hangi karizmatik lideri sallayıp duruyor, hatırlayın bir! Evet, evet... Zapatistalardan ve Subcommandante Marcos’tan başka kim olabilir? “Neoliberal politikalara” karşıtlığıyla bilinen, bu konudaki görüşlerini internet üzerinden dünyaya yayan ve daha çok barışçı taktiklerle Meksika hükümetinin dikkatini yerli halkın sorunlarına çekmeyi mükemmel biçimde başaran ve Zapatistaların “beyni” olan Subcommandante Marcos, küreselleşme karşıtlığının “fikir babası” olarak adlandırılıyor.

Gerek Meksika’da, gerekse İspanya’da düzenledikleri Zapatistaları dünyaya tanıtma toplantılarında bu konu enine boyuna ele alındı. Coğrafi yakınlık nedeniyle davetlerine daha çok Kanadalılarla ABD’liler ve toplantılardan birinin düzenlendiği mekân olması nedeniyle İspanyollar katıldı. Az sayıda olsa da, İngiliz ve İskandinav ülkelerinden gelenleri de göz ardı etmemek gerek. Çok çeşitli alternatif hareketleri temsil eden bu çok-uluslu grupların içinde Yeşiller, militan çevre korumacılar, anti-faşistler, ırkçılığa ve neo-nazizme karşı çıkanlar, eşcinsel gruplar, sosyalistler, anarko-sosyalistler, otonomlar, sendikalistler, (her türlü otoriteye ve devlet biçimine karşı çıkmak anlamında) anarşistler, feministler, savaş ve militarizm karşıtları, vicdani retçiler, pasifistler, Avrupa Birliği’nden yana olmayanlar ve Avrupa solunu temsil eden ve etmeyen çeşitli komünist partilerin mensupları bulunuyordu. Bu çok renkli ve aslında birbirlerinden hayli farklı alternatif hareketlerin üzerinde anlaştıkları husus ise kapitalizmin küreselleşmesine karşı çıkmalarıydı.

Subcommandante Marcos’un, “Eğer neo-liberal kapitalizm globalleşiyorsa, o halde bizler de globalleşmeliyiz. Yaygın medya bizlerle ilgili doğru haber vermiyor, yalanları yayıyor ve bizleri yanlış tanıtıyorsa, o halde kendi alternatif medyamızı yaratıp, kendi haberlerimizi de globalleştirmeliyiz” şeklinde özetlenebilecek görüşleri, işte yukarıda saydığım grupların mensuplarını hem aynı eksende birleştirdi hem de harekete geçirdi. Sermayenin küreselleşmesinin, örneğin Arjantin öksürdüğünde, Türkiye’nin nezle olması sonucunu doğurması; sosyalizmin girdiği evrensel krizin ardından alternatifsiz kalan kapitalizmin her ülkenin kendi koşullarına göre farklı boyutlarda vahşileşmesi; ülkelere göre farklılık gösterse bile  yoksulluğun dünya çapında artışı; ABD’nin Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkelerdeki sosyal hakların birer “lüks” olduğuna bu ülke liderlerini inandırması; haklarını kaybetme aşamasına gelen Avrupalıların, zaten AB’ye karşı olan kesimlerinin  militanlaşması; genel olarak dünyada medyanın giderek işine geleni haberleştirip, gelmeyenleri görmezden gelmesi; “işe gelmeyen haberlerin” daima çoğunluğun duymak ve bilmek istedikleri ile yoksulları, ezilenleri, yerkürenin kuzeyindeki alternatif hareket mensuplarıyla güneyindeki kurtuluş savaşı veren örgütleri, tek kelimeyle “ötekileri” kapsaması; vb. gibi nedenler hemen her ülkede ayrı biçimlerde ve farklı örgütlenmelerle olsa bile ortak bir tepkiyi ortaya çıkardı. Bu nedenle küreselleşme karşıtları, hareket noktaları ne kadar farklı bile olsa dünyadaki “ötekileri”, “Farklı Bir Dünya Mümkün” sloganı etrafında birleştirebildi.

Kapitalizmin küreselleşmesine karşı çıkmakla anti-kapitalist olmanın birbirine paralel akımlar olmadığını ise hemen bu noktada belirtmek gerekiyor. Her ne kadar küreselleşme karşıtlarının her eyleminde aynı tema hâkim gibi görünse de, tüm küreselleşme karşıtlarının anti-kapitalist olduğunu söylemek bana göre aşırı iddialı bir tanımlama. Ama ben bir çekincemi de burada belirtmek isterim. Henüz elimize dört dörtlük bir “küreselleşme karşıtı prototipi” çizen bir kitap, bir röportaj, bir yazı dizisi, bir televizyon haber programı ulaşmadı. Bu insanlarla birlikte aynı eyleme katılıp, bir gazeteci, araştırmacı, sosyolog veya ekonomist olarak onlarla tanışıp konuşmadık. Ve anladığım kadarıyla olaylara biraz daha “dışarıdan bakabilecek”, ama yine de mikrofonunu onlara uzatmak lütfunda bulunacak (yerlisinden çoktan vazgeçtik de!) yabancı yaygın medya mensubu da yok. Bu anlamda küreselleşme karşıtlarını sadece kendi internet üzerindeki siteleri vasıtasıyla ve onlarla elektronik mesajlarla haberleşerek tanıyabiliyoruz. En azından bu benim gerçeğim. Dünyada on milyonlarca insanın izleyebildiği BBC ve CNN International gibi televizyon kanalları onlarla hiç ilgilenmediğinden, kendilerini yine kendileri anlatmak zorunda kalıyor. Bu anlamda, özellikle onların tümünün “anti-kapitalist olup olmadığı” hususu üzerinde şimdilik ancak spekülasyon yapabiliyorum. Bu kapsamda yazdıklarımın, kendi kulaklarıyla duyup-kendi gözleriyle görmedikçe hiçbir olguyu “gerçek” olarak kabul etmeyen bir gazetecinin değerlendirmeleri olarak kabul edin.

Ancak küreselleşme karşıtlarının daha çok IMF reçetelerine gerek duyulmayan, Dünya Bankası’na finans sağlayan zenginleşmiş Batılı kapitalist ülkelerden geldiği gerçeğini de unutmamak gerek. Zaten ülkeden ülkeye, kıtadan kıtaya eylemlere katılabilmeleri gerçeği bile onları hemen, belki de bu eylemlerde onlarla birlikte yer alabilmek için yanıp tutuşan yoksul ülkedeki benzerlerinden ayırıyor. Ama burada önemli olan, küreselleşme karşıtlarını ve onların çok kısa sürede dünya çapında yaygınlaşabilmelerinin ardındaki karışık gibi görünse bile çok basit olan denklemi kavrayabilmek. Nasıl olur da Amerikalı çevreci bir üniversite profesörü ile Bolivyalı bir maden işçisi, ya da Hollandalı bir eşcinsel ile Türkiyeli bir solcu aynı harekete destek verir? Hani “Sarayda oturan saraylı, gecekonduda oturan gecekondulu gibi davranır” idi?

Her şeyden önce küreselleşme karşıtlığı ve taraftara ulaşma yolları ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor. Çok somut örnekler vermek gerekirse: Bir ABD’li, “Yeni petrol yatakları bulmak için toprak kazmayın. Çevre mahvoluyor” diye düşünerek sokağa çıkıyorken, bir Papua Yeni Gineli “Çokuluslu dev şirketler, fabrika kurmak için benim ormanlarımı yok ediyor. Kendi ülkelerindeki yeşiller ve çevrecilerin izin vermediklerini, ben de ülkemde yaptırmam” diye gösteriler düzenliyor. Bolivyalı maden işçileri ve sendikalar, “Ülkemizdeki madenleri Amerikalılara peşkeş çektirmem” derken, Türkiyeli küreselleşme karşıtı, “Her çocuk IMF’e borçlu doğuyor. Borçlar silinsin” diyor. Bütün eşcinseller ayrımcı davranışlarla karşılaştıkları ve aşağılandıkları için, çevreciler hem ülkelerinde, hem dünyada çevrenin sermayenin marifetiyle elbirliğiyle yok edildiğine tanık oldukları için, IMF ve Dünya Bankası’nın borç veren ve borç alan tarafında olsalar bile tüm bu ülkelerin sosyalistleri “borcun bir tuzak olduğu” görüşünde birleştikleri için, her ülkenin vicdani retçileri temelden savaş ve militarizm karşıtı oldukları için, feministler dünya çapında erkeklerin hepsinin aşağı-yukarı aynı olduğunu bildikleri için birbirlerine sempati duyuyor, destek veriyor ve eylemlerde yan yana gelebiliyorlar.

Küreselleşme karşıtlarının kendi içlerinde, eylemlerde “aktif” veya “pasif” tavır alma bağlamında da farklılıklar var. Örneğin, kendilerini “beyaz tulumlular” olarak adlandıran ve tepeden tırnağa beyaz tavşan gibi tek tip giysi giyen grup, ağızlarını da beyaz bantlarla kapatıp, “kapitalizmin insanları nasıl suskunluğa mahkum ettiğini” simgelemeyi tercih ediyor. Bunlar, genellikle her tür eylemde pasif bir tavır alıyor. Tek “aktif” sayılabilecek eylemleri polisin olduğu noktalarda boylu boyunca yerlere uzanmak. “Siyah ve Kırmızı Blok”, adından da tahmin edileceği gibi, her tür sol akımla anarko-sosyalistleri bünyesinde topluyor. Tüm eylemlerin en kalabalık grubu ve adlarındaki gibi iki renkli bayrak taşıyan “Siyah ve Kırmızı Blok”, yerine göre aktif veya pasif tavır alıyor. Tam anlamıyla aktif olan ve bugüne dek bizlerin TV ekranlarında polise taş attıklarını, cam-çerçeve indirdiklerini ve otomobilleri yaktıklarını gördüklerimiz ise “Siyah Blok”. Bunlar, kendi içlerinde yine farklılık gösterseler bile genel olarak anarşistler, Troçkistler ve Avrupa solunun dışında kalan eylemci sol grupların mensuplarından oluşuyor. “Siyah Blok”u oluşturanların oranı, tüm diğerlerine göre çok düşük. Üstelik, “Sizin bazı yersiz davranışlarınız hepimizi bağlıyor, sizin yüzünüzden adımız teröriste çıkıyor” diyen diğer grupların tepkilerini de çekiyorlar. Bu üç ana grubun dışında kalanlar da var elbette. Sadece alternatif müzik yapan grupların oluşturduğu kortejlere, eşcinsel ve feministlerin bir arada yürüdüğü bloklara, yeşillerle militan çevreci grupların renkli ve ilginç giysileriyle renklendirdiği yürüyüş kollarına da rastlıyorsunuz. Ayrıca punklar, protest rock grupları, palyaçolar, jonglörler ve hiçbir kategoriye sokulamayan aykırı görüş sahipleri de bu eylemlere katılıyor. Ancak küreselleşme karşıtlarının hepsinin üzerinde ortaklaştığı üç slogan bulunuyor: “Başka Bir Dünya Mümkün”, “Avrupa Kalesi’ni Yıkalım” ve “Direnişi Küreselleştir”. Bu, elbette farklı ülkelerin eylemcilerinin kendi özgül sloganları olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak uluslararası protesto gösterilerinde her grup, bu üç ortak sloganı içeren döviz ve pankartları taşıyor. “Siyah Blok”un dışında kalanların tümünün her polisle çatışmanın ardından attığı, “Artık şiddet yok!” sloganını da bu arada unutmamak gerek.

Küreselleşme karşıtları 2001 yılının Haziran-Kasım ayları arasını “Direniş Yazı” olarak ilân ettiler. Eylem takvimlerinde yer alan Göteborg’daki Avrupa Birliği’ni protesto gösterileri kanlı geçti. Şimdi sırada İtalya’nın Cenova kentinde 20-22 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek G8 ülkeleri liderleri zirvesini protesto eylemi bulunuyor. (Bu yazıların Birikim’e en son 18 Temmuz’da, yani Cenova eylemleri daha başlamadan teslim edildiği okuyucu tarafından göz önünde bulundurulmalı.) Gerek eylemcilerin Cenova’yı, Göteborg’da İsveç polisinin çok aşırı şiddet kullanarak kendilerini durdurma çabasının rövanşı gibi görmeleri, gerekse İtalyan hükümetinin küreselleşme karşıtlarını engellemek için insan haklarını bile hiçe sayan çok aşırı tedbirlere yönelmesi nedeniyle bu zirvenin protesto edilmesine yüklenen önem müthiş arttı. İnternet üzerinde yayın yapan hangi bağımsız medya sitesine girerseniz girin, “Cenova, tarihî bir eylem olacak” saptamasıyla karşılaşıyorsunuz. Eylemcilerin hedefi 100 bin kişiyi Cenova’da biraraya getirmek. Konuk ülke İtalya’nın hükümetinin hedefi ise tek bir eylemcinin bile Cenova’ya ulaşamaması. 

20-22 Temmuz tarihlerinde Cenova’ya kara, hava ve demiryollarıyla girmek yasaklandı. Bu tarihlerde dış ülkelerden İtalya’ya giriş yapacak olanların büyük çoğunluğu engellenecek. AB’ye bağlı ülke vatandaşlarının kendi içlerinde serbest dolaşım hakkı varken, İtalyan hükümeti, turizm sezonu olmasına karşın, üç günlüğüne sınırlarda pasaport kontrolü yapmayı bile düşünüyor! Ve gerek kılıkları gerek hal ve tavırlarıyla “küreselleşme karşıtı”na benzeyenlerin ülkeye alınmayacağını tahmin etmek için kahin olmaya da gerek yok. Kentin neredeyse tümü “kırmızı bölge” ilân edildi. Cenova’da 20 bin polis görev yapacak. Dam üstlerinde keskin nişancılar, yollarda barikatlar eylemcileri bekleyecek. Ayrıca Cenova’daki her hareketlilik, bir yandan ana caddelere yerleştirilen kameralarla, diğer yandan uzaydan uydu marifetiyle izlenecek.

Ancak küreselleşme karşıtlarının çeşitli ülkelere mensup temsilcileri de Temmuz başında Almanya’da toplanarak, izleyecekleri stratejiyi tartıştılar. Söyledikleri “Cenova’da olacağız”dan öteye gitmedi. Ayrıntı vermediler. İtalyan hükümetinin deniz yoluyla Cenova’ya gelmeyi henüz (15 Temmuz itibarıyla) yasaklamadığı ve İtalyan hükümetinin de G8 liderlerini baştan sona savaş gemilerinde ağırlamayı kararlaştırdığı düşünülecek olursa, kişisel olarak ben küreselleşme karşıtlarının Cenova’ya denizden bir “çıkartma” yapacağını düşünüyorum. İtalyan küreselleşme karşıtları ise çoktan Cenova’ya yerleşti bile. Bunu onların internet sitesinde yayımladıkları haberlerden öğreniyoruz. Buna göre, İtalyan aktivistler 9 Temmuz’da kuzeyde Milan’da, güneyde ise Sicilya’da buluşarak iki büyük konvoy oluşturdu ve Cenova’ya doğru harekete geçti. Ayrıca Roma ve Floransa kentlerinde 20-22 Temmuz tarihlerinde gösteriler, panel ve forumlar düzenlenecek. İtalyanlar Cenova’da, İtalya’nın diğer kentlerine 3 gün boyunca canlı yayın yapacak geçici bir radyo istasyonuyla tam teşekküllü bir alternatif medya merkezi de kurdu. Cenova’ya başta ABD olmak üzere yoğunlukla Avusturya, Fransa, Almanya, İspanya, İsviçre ve İngiltere’den küreselleşme karşıtlarının gelmesi bekleniyor. Örgütlenme ve haberleşmelerini internet üzerinde yapan küreselleşme karşıtları, aynı tarihlerde gerek Cenova’daki gerekse de kendi ülkelerindeki radyo ve TV istasyonları etrafında halkalar oluşturup seslerinin objektif habercilik ölçülerinde duyurulmasını talep etmeyi de aralarında tartışıyorlar.  

İtalyan küreselleşme karşıtları, Cenova’ya gelmesi beklenen on binlerce küreselleşme karşıtının konaklayabilmesi için bir stadyum, bir açık hava spor merkezi ve 2 kamping kiraladı. Gelenler, kira ücretlerini kendileri ödeyerek, bu açık alanlara kuracakları çadırlarda kalacak. İtalyan hükümetinin Cenova’yı 20-22 Temmuz tarihlerinde tam anlamıyla bir “yasak kent” ilân etmesi, kentteki bütün dükkanların kapalı tutulacak olması, sıcak yaz günlerinde eylemcilerin ihtiyaç duyacağı özellikle su ve meşrubat gibi sıvı içecekler sorununu da beraberinde getirdi. Ancak tam bir çeşmeler ve fıskiyeli süs havuzları ülkesi olan İtalya’da bu sorun da, İtalyan küreselleşme karşıtlarının internet üzerinde Cenova’daki çeşmelerin haritalarını yayımlamasıyla çözümlenmeye çalışıldı. Tabii eğer İtalyan hükümeti, her şeyi yasakladığı gibi, kamuya açık çeşmelerden su içmeyi de yasaklamazsa! Güvenlik güçlerinin kendilerine karşı gözyaşartıcı gaz kullanması olasılığına karşı da İtalyan eylemciler, “Cenova’daki yüksek tepelere çıkan sokakların haritasını” yayımladı ve ayrıca “Merak etmeyin. Cenova’da denizden gelen esintili hava, gazın etkisini aza indirir” esprisini de yaptı. “Body Hammer” adlı bir site de eylemcilere, polisin saldırısına karşı kendilerini koruyacak tür giysileri nasıl yapabileceklerini anlatıyor. Copun etkisini asgariye indirecek havalı yelekler, içi alüminyum veya çelikle güçlendirilmiş şapka ve kasketler, göz yaşartıcı gaza karşı gözlere iyice oturan ve hava temasını engelleyen kayakçı gözlükleri ve gaz maskesi imal etme teknikleri bu sitenin ele aldığı belli başlı konular arasında.

Başından itibaren küreselleşme karşıtlığıyla bağımsız ve alternatif medyanın yaratılması çabaları tam anlamıyla bire bir ele alınıyor. Gazete ve TV istasyonu kurmak çok büyük sermaye gerektirdiğinden, küreselleşme karşıtlarının tamamı medyalarını internet üzerinde yaratıyorlar. İnternette radyo ve video çekimleri yayımlayıp izlemek de mümkün olduğundan, bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Bağımsız ve son derece ucuza mal olan yazılı, görsel ve işitsel medya oluşturulmuş oluyor. Son iki yılda, zaten var olan bağımsız medya sitelerine yüzlercesi katıldı. Bunlar arasında ilk kurulanı “Independent Media Center” (IMC). IMC’ye www.indymedia.org adresinden ulaşılıyor.

Bağımsız medya yaratma nedenlerini, İngiltere’nin Oxford kentinde bir film kollektifi olan “Undercurrents”in kurucu üyesi Paul O’Connor şöyle sıralıyor:

“Yaygın medya, sadece şiddet görüntülerini veriyor, takıntısı bu. Ancak biz kendi gündemimizi geniş olarak aktarmak istiyoruz. BBC, CNN ve tüm diğerleri holding medyası. Onların gündemi, hükümetlere ve büyük iş alemine hizmet ediyor. Küreselleşme karşıtlarının elinde büyük sermaye yok. Bu nedenle internet üzerinden yayın yapılıyor. Her küreselleşme karşıtı, tıpkı bir muhabir gibi, elinde fotoğraf makinesi ve video kameralarla, lap top bilgisayarlarla ve tabii interneti kullanarak bir medya karşı-kültürünü yaratıyor. Yani internet bizim de küreselleşmemizi sağlıyor. Her iki tarafın da şiddet kullanmasına rağmen, 1999’daki Seattle Dünya Ticaret Örgütü toplantısındaki olaylarda sadece küreselleşme karşıtları tüm dünyaya şeytan gibi lanse edildi. Bunu da yaygın medya sağladı. Ve böylece aktivistler, medyanın gerçek gücünü, zor yoldan da olsa iyice öğrendi. Zaten yaygın medyanın taktiği şöyle formüle edilebilir: ‘Bağlantısından koparılarak alınıp sunulan haber ve görüntü her şeydir.’ Göz aldatma, beyinlere saldırı ve akla tecavüz bu formülle sağlanıyor. Oysa alternatif medya, bir isyan ortamında insanları etkileme noktasının ötesine geçiyor. Yaygın medya, kafasını zirvelerdeki şiddete taktı. Ama biz olup bitenleri olduğu gibi vermek ve kendi gündemimizi; geçmişi, bugünü ve geleceği de aktararak genişletmek istiyoruz. Dünyada milyonlarca insan, oralarda yaygın medyanın aktarmadığı ve aktarmak istemediği bir şeyler olduğunun farkında. Biz işte o aktarılmayanları duyurmak, o milyonlarca insanın bilgisayar ekranlarına taşımak, haberin eğilip bükülmesi, gerçeğin çarpıtılması ve beyinlere saldırı olgusunu düzeltmek istiyoruz.”

SchNEWS adlı bir websitesi yöneticisi Warren Makepeace’in ise izleyicilerle okuyucuların bizzat kendisine sıkı bir önerisi var:

“Yazılan, görüntüsü yayımlanan her şeye inanmayın. Gidin eylemin içinde yer alın, ya da kıyısından izleyin. Yeni şeyler öğrenin ve kendi yazınızı kendiniz yazın. Siz medya mensubu olsaydınız, ne yazardınız, hangi görüntüleri seçerdiniz, röportaj yapmak ister miydiniz, yapsaydınız mikrofonu kimlere uzatırdınız, hepsini kafanızda kurgulayın. Ve bir de yaygın medyanın size yutturduklarına bakın. Size duyurulanlarla, kendi izlenimlerinizi karşılaştırın. Göreceğiniz farklılıklar üzerinde düşünün.”

Warren Makepeace’in herkesi birer medya mensubu gibi davranmaya çağırması, medyadan yakınan ve bağımsız medya yaratmak isteyen herkesin üzerinde ciddiyetle durması gereken bir öneri bence de. Halen fonları kıt, örgütlenmeleri düzensiz ve kendileri birbirinden bağımsız ve dağınık olsalar da, bağımsız medya mensupları da artık küreselleşme karşıtlığı hareketinin bir parçası ve onun en güvenilir haber kaynağı oldu. Ve eğer küreselleşme karşıtlarının gelecekte protestoları ve bunlara dünya çapında katılım artarak büyürse, alternatif medyanın etkisi de doğru orantılı biçimde artacak.

Küreselleşme karşıtlarının bundan sonraki hedefi, önümüzdeki iki yıl içinde dünyadaki tüm küreselleşme karşıtlarının aynı gün ve kıtalararası saat farkları da göz önünde bulundurularak mümkün olduğu kadar aynı saatlerde “küresel bir eylem” düzenlemek. Her ülkenin mümkün olan her kentinde düzenlenmesi düşlenen böylesi bir “küresel eylem”, “Direnişi Küreselleştirelim” şiarının pratiğe dökülmesi olarak ele alınıyor. Ve doğal olarak böylesi bir eylemin izlenmesi görevi de alternatif medya gönüllülerinin oluşacak. İnternetteki tek bir merkeze gönderilecek olan eylem haberleri, küreselleşme karşıtlarına kendilerini tam olarak pratikte sınama olanağı sunacak. Eh, böylesi geniş çaplı bir eylemin başarıyla gerçekleşmesi halinde artık bir “küresel devrim” tartışmasına mı girilir, bilinmez. Sola ve alternatif hareketlere yatkın olan herkesin düş kurma gücü yüksek insanlardan oluştuğunu hatırlayıp, ve “Asla, asla deme” deyip, yazımızı ve hayallerimizi şimdilik noktalayalım...