Anasayfa > Birikim Arşiv > 152-153 - Aralık-Ocak 2002 > Taliban Sonrası “tufan“ mı?

Taliban Sonrası “tufan“ mı?

Mete Çubukçu | (Sayı : 152-153 - Aralık-Ocak 2002)

Bu satırların yayımlandığı sırada büyük bir ihtimalle, Afganistan operasyonu “son aşamasına girmiş, Taliban, başkenti Kandahar da dahil olmak üzere birçok şehirden çekilmiş; askerleri teslim olmuş ya da öldürülmüş; Taliban ve El Kaide’nin direnen unsurları ise dağlara çekilip uzun sürecek bir mücadeleye başlayacaklar. Ancak, Afganistan tarihine özellikle son 20 yıla baktığımızda söylenecek birçok şey için ya çok erken ya da yapılan iyimser tahminlerin yanıltıcı olduğu görülecektir.

11 Eylül sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin bugüne kadar dünyayı yönetme uğruna, diktatörlüklere, baskıcı rejimlere ve askeri yönetimlere verdiği destek kendi kamuoyunda bile tartışılır hale geldi. Soğuk savaş sonrasında, kendi çıkarları çerçevesinde, yönetim anlayışı ne olursa olsun insan hak ve özgürlüklerinin ayaklar altına alındığı birçok yönetimle işbirliği yapmaktan kaçınmamıştı. Taliban’ın da böyle bir anlayışın sonucunda Suudi Arabistan, Pakistan ve Amerika’nın desteği ile Afganistan’daki feodal yapının üzerinde yeşerdiği biliniyor. Şimdilerde Afganistan’a “özgürlük ve demokrasi” getirme iddiasındaki Amerikan yönetimi, 1997 yılında, tıpkı 1920’lerde Suudi Arabistan’da olduğu gibi, şeriatla ve bir şeyh tarafından yönetilen, parlamentosu olmayan, ama bir petrol şirketi, boru hattı bulunan Afganistan’ı arzuladığını açıkça dile getirmişti. Taliban, Amerikan politikasını oluşturan stratejist ve yorumcuların bir kısmını yanıltmadı; İslam şemsiyesi altında, etnik gruplar, aşiret reisleri ve toprak ağalarının belirlediği bir politik ortamda kolayca yeşerme fırsatı buldu. Tıpkı kendinden öncekiler, şimdilerde Kuzey İttifakı olarak bilenen karmaşık ve amorf yapı gibi.

Afganistan’ın şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde bombalamasının ardından ülkenin birçok bölgesinde kontrolü ele alan, Taliban sonrası Afganistan’ın yönetimine soyundurulan Kuzey İttifakı’na bağlı farklı gruplar; Taliban’ın türevi güçler, ilerisi için ipuçları vermekte gecikmedi. Afganistan’daki farklı bölgelerin farklı etnik gruplar tarafından ele geçirilmesi o bölgelerde güçlü olmalarının yanı sıra Taliban sonrasında yönetimden pay, coğrafi olarak alan kapmanın telaşı sonucuydu. Nitekim, hemen her bölge farklı savaş ağasının eline geçmiş durumda. Çünkü, Afganistan politikasını çok iyi bilen bu güçler, savaş sonrası için ellerini güçlendirmiş olacak, yapılacak pazarlıklarda kartları daha kuvvetli oynayabilecekler. Amerika’nın oluşturmak istediği, tüm etnik grupların temsil edildiği koalisyonun çok fazla işlevsel olmadığını geçmiş yıllardan bilen bu güçler, en azından şimdilik kendi bölgelerinde iktidarlarını ilan ettiler.

Özbek kökenli Raşid Dostum Mezar-ı Şerif’i alınca, günlerdir başkent Kabil’e girmeyen Tacik kökenli İttifak güçleri soluğu başkentte aldı. Afganlılar tarafından tanınmayan, Birleşmiş Milletler nezdinde hala Afganistan Devlet Başkanı sayılan Burhaneddin Rabbani, İttifakın askeri lideri ilan edilen ancak sadece Tacikler tarafından kabul edilen Muhammed Fehim ile birlikte Kabil’e girerek, başkentin kendilerine ait olduğunu “ilan” ettiler. Herat’ı Tacik kökenli, ama bu kez Kabil’deki Taciklerden bağımsız davranan İsmail Han, Celalabad’ı Paştun kökenli Yunis Halis sahiplendi. Yani amiyane tabirle belli başlı Afgan şehirleri “kapanın elinde kaldı”. Afganistan’da yıllardır savaşan ve politika yapan, Kuzey İttifakı olarak adlandırılan kırılgan ve birbirine güvenmeyen yapının başındaki savaş ağaları için bu davranış, Sovyet işgali sonrası iç savaş hatırlanıldığında, çok normal.

İşte, Taliban sonrası Afganistan’ın kaderi ve geleceği, geçmişteki uygulamaları ile Taliban türevi olarak karşımıza çıkan Kuzey İttifakı denilen güçlerde yatıyor. Taliban’ın geri çekilme sürecinde Özbek General, savaş ağası Raşid Dostum’un bölgesi Mezar-ı Şerif ve Kunduz’da daha savaş bitmeden eski hesaplaşmalar başladı, katliamlar yaşandı. Mezar-ı Şerif’te ortaya çıkarılan toplu mezarların kimlere ait olduğu, kimlerin bu katliamı gerçekleştirdiği bilinmiyor. Kunduz’da ele geçirilip, Mezar-ı Şerif’te hapsedildikleri Cengi kalesinde ayaklanma çıkaran Arap, Çeçen, Suudi Arabistan ve Pakistan kökenli Taliban askerlerinin yaylım ateşine tutulup, katledilmesi, İngiltere Dışişleri Bakanı tarafından “savaşın” gereği olarak sayıldı. Ve henüz medyaya yansımayan ya da yansıtılmayan, eski hesaplaşma ve onlarca katliamın kısa sürede gün ışığına çıkması oldukça muhtemel. İşin diğer yönü ise İttifak’ın Tacik kesimi tarafından ele geçirilen Kabil ile Özbek kökenliler tarafından ele geçirilen Mezar-ı Şerif’teki günlük yaşamla ilgili.

Dünya ve Türkiye medyasının ele geçirilen her iki şehirdeki gelişmeleri; burkasını çıkaran , dudaklarına ruj süren, çanak anten peşinde koşmaya başlayan Afganlılar parantezine sıkıştırıp, “zafer”, “Taliban sonrası değişim” olarak yansıtması, Afganistan’ı, Afgan tarihi ve geleneklerini, Kuzey İttifakını oluşturan güçlerin geçmişteki siyasi ve askeri çekişmelerini, katliamlarını bilmemekten kaynaklanan, biraz naif ama çokça bilinçli bir manipülasyondan başka bir şey değil. Aslında, Kuzey İttifakı’nın bazı şehirlerde yönetimi ele geçirmesinden sonra burkalarını çıkarıp, “özgürlük” sloganları atarak sokaklara dökülen birkaç yüz kadının bu tepkisi, Taliban’a duyulan öfke kadar yeni yönetime de bir mesajdı. Taliban’ın 1996’da iktidara gelmesinden önce Kuzey İttifakı’nın başta Kabil olmak üzere birçok şehirde kadınlara yönelik tecavüzleri, soygun, yağma olayları unutulmamıştı.Taliban öncesi ve sonrası şeriat kurallarına sesini çıkarmayan hatta bunu kendisi için ideal bulan Amerikan yönetimi bu kez burkalarını çıkarma cesareti gösteren kadınları, ikiyüzlü bir tavırla “özgürlüğün” simgesi olarak gösteriyordu.

Oysa gösterilerde öncülük yapan kadınlar, 1973’te Kral Zahir Şah devrilince; önce krala, sonra sırasıyla Moskova’dan yönetilen askeri yönetime, şeriatçı mücahitlere ve en sonunda Taliban’a karşı mücadele veren Afganistan Devrimci Kadınlar Birliği Rawa’nın üyeleri ya da sempatizanlarıydı. Yani Amerika’nın yıllardır görmezlikten geldiği kadın hareketi, Amerika için kurtarıcı olmuştu. Üstelik, Rawa’nın, “Afgan kadınının hayatını dönüştürmek için daha alınması gereken çok yol olduğu” açıklamasına, Afgan kadınları için burkalarını çıkarmalarının ne kadar güç olduğu, burkalarını çıkarsalar bile, geleneksel olarak, şöyle ya da böyle örtünmek zorunda oldukları bilinmesine rağmen, Afganistan’ın özgürlük meselesi burkaya indirgendi. Tabii ki burkalarını çıkarma özgürlüğünü hissetmek bile kadınlar için çok önemli bir gelişme, cesur bir adım; ama bu giyim tarzının Taliban’la ortaya çıkmadığını unutmadan.

Taliban’ın kadınlara ve tüm Afgan halkına reva gördüğü insanlık dışı yöntemlerin geri gelmesi artık zor görülüyor, ancak Kuzey İttifakını oluşturan ve şeriatı savunan diğer grupların nasıl bir gündelik hayat sunacağını konusunda iyimser bir tahmin yapmak için de çok erken. Çünkü, Kuzey İttifakı’nın “kirli” geçmişindeki hastalıkların tekrar nüksetme ihtimali oldukça fazla.

Sovyet işgali sone erene kadar “dost” olan Hikmetyar liderliğindeki Afganistan’ın çoğunluğunu oluşturan Paştunlar, Rabbani ve Şah Mesud komutasındaki Tacik kökenliler, Raşid Dostum’un Özbekleri ve Şii Hazaralar sırayla iktidar kavgasına girişmiş ve savaşmışlardı. Afganistan’da son 20 yılda ölen 1 milyonu aşkın kişinin büyük çoğunluğu bu gruplar arasında, Kabil’i ele geçirme savaşlarında hayatlarını kaybedenlerdi. Bugünlerde ekranlara ve gazete sayfalarına pek yansımasa da Kabil tarihin gördüğü en harap, yoksul, en insanlık dışı yaşam koşullarına sahip kentlerinden biridir. Üstüne üstlük, örneğin, Paştun Hikmetyar döneminde Kabil şeriat kurallarına göre yönetilmiş, sinemalar kapatılmış, radyo ve televizyondan müzik yayını yasaklanmıştı. Dostum’un askerleri ise Kabil’de birçok tecavüz olayına karışmışlar, kentin dış mahallelerinde genç kızları zorla kendi adamları ile nikahlamışlardı. Bir diğer isim Resul Sayyaf. Sayyaf’ın adamları ise 1992-1996 arasında Şiileri hedef almış, işkenceler ayyuka çıkmıştı.

1996 yılında Taliban’ın iktidara gelmesi Kabil halkı tarafından sevinçle olmasa da sessizce karşılanmıştır, çünkü diğer tüm kentlerde olduğu gibi Kabil’de de halk tüm yönetimlerin, “soygun”, “baskı”, “tecavüz”lerinden ve tüm grupların iktidarı ele geçirmek için savaşmasından yılmıştır. Kabil el değiştirdikçe, kentin yeni sahibi etnik gruplar aynı vahşi yöntemleri uygulamıştır. Hikmetyar, Dostum ve Rabbani’nin iktidar savaşları sonrasında, 1996’da Taliban’la tanışan, bir Kabillinin değişiyle “belki de rahat uyuyabilecekleri geceler başlamıştı”.

Afganistan’ın geleneksel yapısını oluşturan, etnisiteye, aşirete, toprağa ve bu sayılan unsurların silahlı güçlerine bağlı yönetim yapısı bugünden yarına değişecek olgular değil. Bir etnik grubun, diğerlerine yönelik “yok etme” girişiminde bulunması, “eski defterleri” açması kuvvetle muhtemel. Her feodal yapının kendi içinde barındırdığı ve bir anlamda kendisini yeniden üretmesinin temel noktalarından birisi olan “kan davaları” da unutulmuş değil. Ayrıca, daha önce kurulan ittifakların küçük çıkar hesapları sonucu kolayca bozulabildiği; aynı etnik kökene sahip askerlerin bir gece içinde o güne kadar savaştığı karşı grubun saflarına katıldığı görülmüştür: Raşid Dostum’un kendi komutanlarını öldürmesi üzerine, bir gece içinde, Özbek askerlerin düşman Taliban saflarına geçip eski komutanlarına karşı savaşması unutulmamıştır. Afganistan’ın çoğunluğunu oluşturanlarla Taliban’ın etnik kökeni aynı, yani Paştun’dur. İttifak içinde ise şimdilerde yıldızı parlayan ve Amerika’nın Taliban’a duyduğu öfke nedeniyle daha yakın durduğu, Tacik ve Özbekler, Paştunlar’dan sonra gelmektedir ki, bu, etnik olarak azınlığın çoğunluğu yönetmesi anlamına gelecek ve sorun yaratacaktır. Kuzey İttifakı olarak adlandırılan birbirine düşman, kırılgan koalisyon, konjonktür gereği, kısa süre için de olsa bir arada yaşayacaktır. Ama bu yapı sular durulduktan sonra siyasi olarak ülke yönetimine tek başına talip olacak ya da daha dar, örneğin ikili koalisyonları tercih edecektir. Bu da bir iç savaş demektir. Devrik kral Zahir Şah’ın temsilcisinin, Paştun, Tacik, Özbek, Hazaralar’ın temsilcilerinin bir araya geldiği Almanya’nın Bonn kentindeki toplantıda aynı gruplar “içten” ve “istekli” bir biçimde anlaşacaklarına dair hiçbir işaret vermemişlerdir.

Çünkü hiçbir grup uzun vadeli bir plan yapamamakta, yapmamaktadır. Ülkede tabanı olmayan, devrik Kral Zahir Şah’ın Afganlılar için sembolik olmaktan öte bir anlamı yok. Ancak Afganistan’daki ilişkilerini ve geleceğini iyi okuyan Zahir Şah, geçiş döneminde Loya Jirga yani bir şuraya devredip en azından sorumluluk almak istememektedir. Bunun neden ise Tacik, Özbek, Hazara ya da Belucilerin çoğunluğu oluşturan Paştunlar’ın boyunduruğu altına girmek istememeleridir. Bu yüzden haklarını alana kadar silahlarını bırakmayacaklardır. İç savaşın, Ruslar’a karşı savaştan daha kanlı ve vahşi bir savaş olduğu kabul edilirse Afganistan’daki temel meselenin “etnik” olduğu ortaya çıkar; İslam ikinci plana düşer. Çünkü, tarih Afganlılara, Kabil’deki iktidar kavgasında “kan kardeşliği”nin, “din kardeşliği”nin önüne geçtiğini göstermiştir. Kabil’deki yönetime gelen bir grubun ya da gruplar arasındaki koalisyonun, diğerlerini unutup kendi iktidarlarını kuracağı ve pek bir şeyi değiştirmeyeceği ortadadır; yani Amerika’nın baskısı ile yeni bir yönetim kurulsa bile “hakiki Müslümanlar”, “hakiki ırkçılara” dönüşebileceklerdir.

Böylesine bir güvensizlik ortamında, ülkeye yabancı askeri güçleri yerleştirerek, farklı etnik grupları “üniter” bir Afganistan yapısı içinde tutmaya zorlamak, hayalcilikten öte yeni iç savaşlara davetiye çıkarmaktır. Afganistan için esnek, konfederatif yapı daha tartışılabilir ve gerçekçi bir yaklaşımdır. Çünkü tüm grupların iktidara sahip olmak istediği ve iktidarı bu gruplar arasında paylaştırmanın mümkün olmadığı göz önüne alınırsa Amerikalılar ülkeyi terk ettikten sonra birbirlerine saldırması işten bile değildir.

Independent gazetesinden Robert Fisk 20 yıl öncesini hatırlatıyor: “Yalnızca bir an için 1980’de Sovyetler Birliği’ne karşı cesur, acımasız, zalim mücahitleri desteklediğimizde neler olduğunu hatırlayalım. Onlara para ve silah verdik ve Ruslar gidince de siyasi destek vereceğimizi vaat ettik. Loya Jirgalar kurulacağı konuşuldu bol bol. Hatta veliahdın Afganistan’a getirilmesi bile düşünüldü. Şimdi bir kez daha aynı şeyleri vaat ediyoruz.”

Üstelik, beş yıl önce verilen her türlü desteğe rağmen hayal kırıklığı yaratan, Pax Americana’nın, militan İslamcıları yani Taliban’ın dağlarda silahlı direnişe başlayacağını da unutmadan.

METE ÇUBUKÇU