Anasayfa > Birikim Arşiv > 165 - Ocak 2003 > Amerikan Müdahaleciliği'nin Yeni Doktrini: Kaçınılmaz ve İyiliksever Emperyalizm

Amerikan Müdahaleciliği'nin Yeni Doktrini: Kaçınılmaz ve İyiliksever Emperyalizm

Yüksel Taşkın | (Sayı : 165 - Ocak 2003)

Roma tarihi ve ABD yayılmacılığı arasında benzerlikler keşfetmek neredeyse vazgeçilmez bir tutku. Hatta daha öncesine; Antik Yunan uygarlığına geri dönersek, MÖ 4. yüzyılda Isocrates’in bir türlü iç çekişmelerinden sıyrılarak güçlü bir birliktelik oluşturamayan Yunan Kent-Devletlerine yaptığı tavsiyeyi anımsayabiliriz: “Ancak doğumuzdaki ortak bir düşman, bizleri birleştirebilir.” Ortak bir hedefin varlığının birlik duygusu yaratacağı fikri kadar; o ortak düşman’ın ‘Doğu’da (Pers İmparatorluğu) bulunmuş olması da şaşırtıcı. Tıpkı, Kent-Devletleri’nin başları yarattıkları medeniyetin yüceliğinden dönen düşünürlerinin bu siyasal birimin devrinin geçtiğini algılayamamaları; ısrarla çağın daha geniş siyasal birimlerin önünü açtığını fark edememeleri ve ‘Yunan istisnacılığı’ tutkularından beslenen bir kibirle, ‘barbar dünya’ya dair meraklarını yitirmeleri olduğu gibi. Benzerlikler şaşırtıcı ve ilham verici. Bir zamanlar kendi doğularına duydukları köklü merak ve sentez kabiliyetiyle yükselen bir medeniyetin, şaşırtıcı kibriyle kendi yok oluşunu hızlandırması ilginç.

Oysa devir imparatorlukların kapısını açıyordu, ve Yunan Kent-Devleti filozoflarının ‘yarı barbar’ diye dudak büktükleri Makedonların Kralı Büyük İskender savaş meydanında yendiği Persleri, kendi imparatorluğunun hakim unsurlarından birisi yapma konusunda daha alçakgönüllü ve bir o kadar da kurnaz bir tavır sergiliyordu. Ne var ki, önünü açtığı süreç ancak Roma devrinde tam kıvamına ulaşabilecek, ve ‘dünyanın fethedilebileceği’ ve tek bir medeniyetin kolları altında birleştirilebileceğine dair bir misyon duygusu, Roma seçkinlerinin belirleyici ideolojisi haline gelecekti. Dünya hakimiyetinin insanlığa adalet ve barış getirdiği ve bunun devamı için de Roma İmparatorluğu’nun vazgeçilmez bir misyonu olduğu inancı, Roma seçkinlerini yeni bir kibirle doldururken, M.Ö 73’te Spartaküs önderliğinde ayaklanan gladyatör köleler başarısız olsalar bile, bu kendi kendisini besleyen ideolojinin zırhının kolayca yırtılabileceğini bir defa daha göstereceklerdi. Roma aslında egemenliği altındaki halkların büyük çoğunluğu için yıkım ve sömürü; latifundialarda ve madenlerde ölümüne çalışmak demekti.

‘Pax Romana’ (Roma Barışı) denen şeyin ise, İmparatorluğun ilk kurulduğu ayrıcalıklı bölgelerde en azından iki yüzyıla (MÖ 27-MS 180) yakın bir barış havası getirirken; bunun bedelinin İmparatorluğun periferisindekilerin kanlarıyla ödendiği hakikatı geçiştiriliyordu. Tıpkı bugün tipik bir Amerikan mönüsünün bitirilemeyerek çöpe atılmasını getiren refahın, Güneyin yoksul ülkelerinin sömürüsüne ve onlara rağmen elde edildiğinin pek anımsanmak istenmemesi gibi...ABD refah ve barış içindeyken, bunun tüm dünyada barış ve refah demek olduğunu sanan ben merkezcilik, aynen Pax Romana kavramını ortaya atanlarda da gözlemlenebiliyordu.

Ama burada belki de altı çizilmesi gereken soru, imparatorlukların büyük ölçüde kaba güçle yükseldikleri; yani, ideolojilerinin yaygınlaşması için entelektüel bir hegemonyaya en az ihtiyaç duydukları bir dönemde bile böyle bir misyon duygusuna inanma ve inandırma ihtiyacını neden bu denli yoğun hissettikleridir. Lüks içinde yaşayan Romalı soylular, İmparatorluğun en hızlı yayılma döneminde dahi doymayarak, İtalya’daki küçük toprak sahiplerini topraklarından atabilmiş; buraları büyük latifundialar olarak kölelerin çalıştığı tarım alanlarına dönüştürmüşlerdi. Eskinin özgür çiftçileri ise çaresiz yeni yeni serpilen kentlere ve Roma’ya akın etmişlerdi. Devlet bunların patlamalarından ürkerek, ‘Ekmek ve Sirk’ diye bilinen bir siyaset izlemeye başlamıştı. Karnı şöyle böyle doyan kitleler, gladyatörlerin kendi aralarında ve vahşi hayvanlarla yaptıkları ölümüne kavgaları veya araba yarışlarını izleyerek kalabalıkların popüler kültürden daha önce hiç yaşamadıkları türden bir keyif ve coşku yaşıyorlar ve çok kolay ‘unutabiliyorlar’dı. Ne de olsa bu müsabakaların biletleri de çokça onlara bedava dağıtılıyordu...

Bu bahsedilenlerden bugünkü Amerikan spor kültürünü, ve Hollywood kandırmacalarının başarı hikâyeleriyle teselli ettiği karnı guruldayan göçmenleri ve siyahları anımsamamak imkânsız. Söylediğim gibi, paralellikler baştan çıkarıcı. Spor kültürünün vahşiliği kamçılaması ve bunun toplumsal yaşamdaki aşırı rekabetçi ve güvensiz ilişkilerin tuhaf bir yansıması olması da son derece açık. Tüm bu acımasızlık, vahşet ve yabancılaşmanın büyük bir tantanayla Amerikan rüyası olarak sunulması; bu gürültücülük aslında her şeye rağmen ortaya çıkabilen çatlak seslerin yarattığı huzursuzlukla da ilişkili. Bu çatlak sesler sadece başka bir hakikatın var olabileceğini ısarla haykırmakla kalmıyorlar; böyle yaparak tüm sistemlerin en fazla ürktükleri bir alana; vicdanlara sızma ihtimalini de canlı tutuyorlar. Roma’yla ilgili soruya geri dönersek; imparatorlar Hıristiyanlığın ilk yükseliş dönemlerinde kendi kültürlerinin gereğini yaparak acımasız ve vahşi katliamlara giriştiler. Ama tüm bu pervasızlıklarına ciddi bir korku da eşlik ediyordu: vicdanları hedef alan bir hareketti Hıristiyanlık. Gladyatörlerin, kölelerin, yoksulların vahşet karşısındaki durumlarından duyulan bir vicdani sızının taşıyıcılarıydılar. Yani, Roma kültürünün tüm aşırılıklarının bir olumsuzlaması ve eleştirisi olarak doğdular ve şiddetle yok edilemediler.

Burada, Erken Hıristiyanlığın bir yeraltı örgütlenmesinden giderek devlet dini haline gelmesinin tarihine eğilinmeyecek. Bugün Amerikan kültürünün, ve yayılmacılığının eleştirisini yapanlar kaçınılmaz olarak muzaffer olacaklar diyecek kadar güven aşılayan bir tarih felsefem de yok. Sadece olmalılar diyebiliyorum. Yukarıdaki örnek, kılıç gücüyle ayakta durmasına rağmen kendisine dünyaya adalet ve barış getirmek gibi bir misyon yükleyenlerin en korktukları şeyin, başkalarının vicdanlarının ve nihayet kendi vicdanlarının fethedilme olasılığı olduğunu gösterdiği için önemlidir.

Reel düzlemde Amerika dışında da bu emperyalist özlemleri frenlemekten objektif çıkarları olan pek çok halk vardır. Bunların şu andaki ve gelecekteki dengeleyici gücünü kimse azımsamamalıdır. Ama, bugünkü Amerikan seçkinleri dışarıdan gelecek böyle bir baskıdan çok kendi içlerindeki olası çatlamalardan ürkmektedirler. Zaten, bugün her zamankinden daha içiçe geçmiş dinamikler söz konusudur. Artık kimse çıkıp, içeriden dışarıya veya tam tersi bir akışa sahip basit bir belirleyicilik ilişkisinden bahsedemez. Kısaca, ‘tam tekmil muktedir’ gözükmek zorunda olanların dahi bu iktidarı yitirmiş olabileceklerinden ürküntü duydukları bir devirdir yaşanılan. Aslında herkesin kendi hesabına korkuları var ve ortam en otoriter-faşist yapılanmalara zemin hazırlayabileceği gibi, bu korkuların daha sahici biçimde alt edilmesinin de ikna araçlarını taşıyor olabilir.

İÇERİDEN DIŞARIYA TAŞAN GERİLİM

Amerikan seçkinleri, toplumlarını sarsan değişimlerin gerçek kökenleriyle yüzleşmek istemeyenlerin başvurduğu tipik muhafazakâr bir refleksle dış düşman arayışındalar. Oysa Amerikan seçkinlerinin en temel sorunu, küreselleşmeyle hız kazanmakla beraber zaten alttan altta yaşanan demografik değişimleri kabullenmekte zorlanmalarıdır. Tipik Cumhuriyetçilerin muhafazakâr, içe kapanmacı dirençleri zaten biliniyor. Ama asıl önemli olan liberal güç odaklarının ciddi bir entegrasyon çabasına soyunma cesaretini uzun süredir yitirmiş olmaları ve 11 Eylül olayında Bush ve şürekasınca çabucak ikna edilebilmelerinin de aslından bundan kaynaklandığı gerçeğidir. Bu anlamda Avrupa sosyal demokrasisinin göçmenler sorununu kriminalize edici girişimlere karşı koymadığı gibi kimileyin destekler konuma gelebilmesindeki zemin kayması, Amerikan liberallerinde de gözlemlenebilen genel bir sürecin yansımasıdır.

Amerikan liberalleri kendilerini geleneksel bir kutuplaşmanın demokrasiyi güvence altına alan tarafları olarak görme alışkanlığına sahiptirler. Buna göre ülke liberal eğilimlere sahip, kentli kıyı bölgeleriyle proto-faşist veya faşist sıfatlarından imtina edilerek ‘otoriter-sağ’ eğilimli görülen kırsal kökenli Güneyliler olmak üzere ikiye bölünmüştür. Medyanın kanaat önderliği tekelini liberaller lehine elde tuttuğu bu yapıda Demokratlar birinci; Cumhuriyetçiler de ikinci kesimin temsilciliğini üstlenmişlerdir. Daha da önemlisi, demografik dinamizm Demokratlar lehinedir; bu da kırsal kesimlerin giderek etkilerini yitirecekleri bir geleceği müjdelemektedir. Bu demografik üstünlük Clinton döneminde de zirvesini yaşamıştır. Bahsedilen liberal iyimserlik, seçkinler arası mücadeyi iki kutuplu görme ve göstermekten türetilen; ve aslında iktidar konumuyla da ilişkili bir çarpıtmadır.

Gerçek bölünme en azından üç kutupludur ve Amerikan seçkinleri küreselleşmenin hız kazandırdığı ve özellikle dünyanın sorunlu bölgelerinden gelenlerin (artık Avrupa kökenli göçmenler en dinamik kesim değillerdir) oluşturduğu üçüncü kutbu kabullenmek istememektedir. Bu kesimlerin liderliğini geleneksel dinsel-etnik bağlılıklar adına üstlenenlerin de, temsil iddiasında oldukları insanların sosyo-ekonomik yatay örgütlenmeler vasıtasıyla topluma entegre olmalarından memnun olmayacakları gerçeği ise ayrı bir sorundur. Bu anlamda ABD demografik bölünmelerin henüz seçmen eğilimlerine yansımadığı garip bir ‘gelişmiş’ ülke görüntüsü sunmaktadır. Kitlelerin var olan partilere sahici anlamda eklemlenmeleri başarıyla engellenmektedir. Böylesi bir kitleselleşmeden en fazla fayda umabilecek Demokrat Partililer dahi, bu kesimlerin uzaktan destek vermesini tercih etmekte ve ciddi anlamda bir parti tabanı yapılanmasına cesaret edememektedir. Yani, askeri darbelere sahne olan pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde bile zamanla başarılan, en azından demografik çeşitlenmenin temsil edilebilirliği, ABD’de popüler gündemin parçası dahi olabilmiş değildir.

Küreselleşmenin derinleşmesiyle beraber dünyanın en ücra köşelerindeki sorunlara taraf olanların ABD’deki diasporaları vasıtasıyla bunları Amerikan kamuoyuna taşımaları, toplumun aşina olmadığı bu çatışmalarla kendi içsel sorunlarının birbirleriyle ilişkili; perçinleyici olabileceği korkusunu beslemektedir. Filistin’de taş atan ‘terörist’in, Amerikalıların kapı komşusu bir Arap’la benzerliği, ülkenin izolasyonist popüler kültürünün yarattığı güvenlik hissinin yeniden üretilmesini ciddi ölçüde zayıflatmıştır. Bu derinleşen sorunu en basit ifadesiyle ortak bir kamusal alan ve buradaki meselelerin siyasallaştırılması zemininin oluşturulmasından kaçınılması olarak tanımlayabilirz. İşte tıpkı Avrupa’daki sol-liberal kesimlerin de bırakın teşhis etmeyi; kimileyin bu algılama tuzağını aşabilecek entelektüel derinlikten yoksun oldukları izlenimini de verebildikleri asıl sorun budur. Bu sorunun aşılması için her zamankinden fazla önemli olabilecek kamuoyu oluşturma sorumluluğunun Amerikan liberallerince ciddi ölçüde ihmali söz konusudur.

Amerikalılar sokakları unutuyor. Komşularını tanımak istemiyor. Kendi benzerlerinin oluşturduğu adacıklarda yaşamak istiyor. Bu içe kapanma, küresel bilgi akışının olağanlaştığı bir süreçte başkalarına duyulabilecek sağlıklı bir merakı, korkuya çeviriyor. Amerikalılar ‘komşularının’ sadece mutfağı ve lokantalarıyla ilgileniyorlar. Komşularından korkan insanlar hergün TV’lerde onlara çok ‘benzeyen’ insanların şiddet dolu haberlerini izliyor. O da yetmiyor; sanal film kahramanlarının temizliğiyle rahatlamak isterken yeni yeni düşmanlar ortaya çıkıyor. Humeyni imajının yerini Saddam; daha sonra ‘Balkanlı Miloseviç’, sonra Usame Bin Ladin...alıyor. Ciddi kamusal eğitim imkânlarından mahrûm bırakılan; dünyaya dair cehaletleri Amerikan istisnacılığı heyulasınca törpülenen insanlar, sokak demagoglarının olağan avı haline geliyorlar. Hattâ onlara çok benzeyenleri liderleri yapıp, ‘fazlaca renksiz, kokusuz ve ‘liberal’ buldukları Al Gore’a yanaşmıyorlar...

Demografik dinamizmin liberaller lehine olduğunu idda edenler, tam da bu süreçlerin proto-faşist, hatta faşist yapılanmalar ve algılar açısından elverişliliğini görmezden geliyorlar. Amerikan liberalleri, ‘Avrupa’yı faşizmden kurtaran ülke’ mitinden dolayı, Avrupa ülkelerindeki küçük faşist partileri kaygıyla izlerken, aynı kategorinin kendi ülkelerinde daha büyük kitlelerin davranışlarını açıklamak adına devreye sokulmasına şiddetli direnç gösteriyorlar.Counterpunch dergisinde, “Amerika faşist mi oluyor?”[1] başlıklı çarpıcı bir makalesi yayınlanan Anis Shivani, liberal kurumların varlığının faşizmin siyasi egemenliğiyle zorunlu olarak çatışmayabileceğini iddia ediyor. Nazizmin Almanya’da hiçbir zaman toplumun % 30’unun tam desteğini aşamadığını anımsatıyor. Benzer oranda Amerikalı’nın bugün faşist olarak nitelendirilebileceğini; ve bu orana akıllıca bir propagandayla yeni yüzdeler eklenebileceğini iddia ediyor.

Amerikan faşist zihniyetinin toplumda oldukça popüler kökleri olan, Gore’un da nasibini aldığı liberalizm karşıtlığı ve alerjisinden beslendiğini vurguluyor Shivani. Yani, liberalizmin çoğunluk için otantik bir aidiyet hissi yaratamamasına dair, Alman Nazizminin de beslenmiş olduğu bildik eleştiri. Küreselleşme iyimserliği içerisindeki liberaller, küresel kapitalizmin karşı karşıya olduğu önemli bir sorunu fark edemiyorlar: Amerikan toplumundaki merkezkaç güçleri bir araya getirebilecek ideolojik bir tutamağın eksikliği. Onlar halen, “çağın yabancılaşma, korku ve güvensizlik gibi sorunlarının çaresi olarak teknolojiyi ‘füturistik’ bir çözüm olarak fetişleştiriyorlar.” Amerikan iletişim teknolojisinin tıpkı Nazi Almanyası gibi ‘kitlesel ölümleri’ önemsizleştirici yeni metodlar geliştirerek vahşetin boyutlarını ‘büyük deneyim’ söylemi içine yerleştirebildiğini de anımsatıyor Shivani.

George Bush ve Soğuk Savaş kalıntısı takımının asıl kaygıları, toplumu bir arada tutabilecek bir dış düşman seferberliği yaratmak ve yukarıda işaretlenen demografik tehditleri soğurarak kendi iktidar konumlarını güvenceye almaktan ibaret. Bir kez daha militarizm ve ülke içinde buna paralel olarak yükseltilen popüler jingoizmin iç tahkimat aracı olarak kullanılmasına; hem de, dünyanın kitlesel yokediş gücü en fazla olan ülkesinde şahit olmaktayız. Ayrıca, “kendi iktidar konumları”nın güvencelenmesinin vazgeçilmez biçimde küresel güç, baskı ve ikna yöntemlerine dayanan bir çıkar ağıyla ilintili olduğunun bilincinde ‘realist’ bir ekip var karşımızda...

İYİLİKSEVER HEGEMONYADAN İYİLİKSEVER İMPARATORLUĞA

Kısaca, iki kutuplu dünya içerisinde oldukça avantajlı konumuna rağmen Sovyetler Birliği’nce dengelenen Amerikan gücü; Sovyet tehdidinin bertaraf edilmesinden sonra küresel kapitalizmin belirsizlik ortamında, özellikle çok kutuplu bir dünyanın şekillenmesi olasılığından ciddi endişe duymaya başladı. Almanya yörüngesinde bir AB; Rusya, Çin, Hindistan ve hatta Latin Amerika’da Brezilya’nın olası rakipler olarak Amerikan hegemonyasını her anlamda-kültürel, iktisadi ve politik- sınırlayabileceği endişesi hakim olmaya başladı. Soğuk Savaş’tan başarı ile çıkan ABD’ye küresel siyasette fazlasıyla belirleyicilik atfetmek, onun sınırlarını görememek eğiliminin kendisi de belki de Amerikan seçkinlerinin yeni kaygılarının popülerleşmesini engelleyen; küresel mutlak iktidar tasavvurunu besleyen bir durumdur.

Bizler, 11 Eylül’le beraber insan hakları ve demokrasinin güvencesi olarak belirli yükümlülükleri olduğunu savunan ‘iyiliksever ABD hegemonyası’ söyleminden, güvenlik ve barış adına terörle küresel savaş veren yine ‘iyiliksever’ imparatorluk doktrinine hızlı geçiş sürecine şahit olmaktayız. Oysa her iki doktrinde de Amerikan devletinin hedefi Zbigniev Brezinski’nin pervasızca dillendirdiği gibi, “bize bağımlı olanları sürekli bağımlı kılmak, uysal olmalarını ve korunmalarını sağlamak ve barbarların kendi aralarında birleşmelerini önlemek” şiarından başka bir şey değildi.[2]

Bush’un Soğuk Savaş zihniyetiyle malül kadrolarının küresel kapitalizmin regülasyonuna dair korkuları ve bu süreçlerde Clinton’un öne çıkardığı ‘liberal’ kadronun hem ekonomi hem de siyasette seçkin konumunu ele geçirme ihtimallerinden ürküntüleri nedenleriyle, özellikle ekonomideki yeni seçkinler kuşağı aleyhine, ve klasik savunma sanayi merkezli ekonomi politikalarını yeniden canlandırmaları zaten beklenen bir tepkiydi. Bill Gates gibi yeni zenginlerin belirleyici olduğu, petrol ve savunma lobisinin ikincil plana düşme korkuları yaşadığı sürecin geri çevrilmesi çabaları açısından 11 Eylül bulunmaz bir fırsat yaratacaktı. Bugün Amerika’daki savunma sanayi tam vardiya çalışmakta ve ülke tarihinde az rastlanan bir seferberlik ekonomisi çarkı işletilmektedir. Bu tercihin Amerikan toplumunun ne kadar çıkarına olduğu, bugün tartışma ortamlarından uzak tutulan bir soru olarak durmaktadır. Sorunun popülerleşmesi açısından iletici kayış olması gereken Demokratlar ise, Bush’un popüler milliyetçi dalgasının ya etkisindeler ya da gereken cesareti henüz gösteremiyorlar. Amerikan geleneklerinin aksine, Kongre’nin ara seçimlerinde başkana rakip partinin zafer kazanması geleneğinin bile kesintiye uğraması da Bush’un ciddi bir popüler destek yaratmayı başardığını gösteriyor.

Bush yönetiminin ‘askeri-endüstriyel kompleks’ diye tanımlanan iktidar bloku lehine girişimleri, küreselleşme karşısında da bir pozisyon almayı gerektiriyordu. Tercih, her anlamda arkaik olan ve popüler milliyetçi teyakkuzun uzun süre bugünkü yoğunlukta canlı tutulmasıyla ancak sürdürülebilecek ‘militarist imparatorluk’tan yana yapılmıştır. Bir anlamda Soğuk Savaş koşullarına benzer bir ortam, bu sefer tek kutuplu dünya lehine inşa edilmeye çalışılmaktadır. Amerikan gücüne her zaman ve durumda yanılmaz bir akıl ve iktidar atfederek büyü-yükleyenlerin belki de paylaşmayacağı iddia ise, Bush yönetiminin küresel kapitalizmin genel işleyişine karşı kürek çekmeye çalıştığı; bunun da ancak dünyanın militarize edilmesiyle mümkün olabileceğine inandığı gerçeğidir. Bush ve şürekasının anakronik gericilikleri, dünyaya çok ama çok pahalıya mal olabilir.

Küresel kapitalizmin, kapitalist regülasyona dirençli unsurları, iki ilginç sürece eşlik eder görünüyor: “Birinci Dünya’da Üçüncü Dünyalar; Üçüncü Dünyada da Birinci Dünyalar” oluşuyor. Bu, hem devletlerin bazı geleneksel güçlerini kırıyor hem de sistemin hegemonu olmaya çalışan devletler karşısında onlara geçici ve düzenlilik kazanamayan bazı kaçış ve pazarlık imkânları sunabiliyor. Bu geçicilik ve sürekli yeniden şekillenme, tek kutuplu kapitalizmden fazla, çok kutuplu kapitalizme kolaylık sağlıyor. Amerika’nın şimdiki muktedirleri ise bu süreci dondurmak adına sonuçları hem kendilerine hem de dünyaya pahalıya mal olabilecek bir ‘emperyal güç eliyle kapitalist regülasyon’ sürecini işletmek istiyorlar. Oysa, Clinton yönetiminin genel Amerikan stratejisinden sapmadan uygulamaya çalıştığı doktrin, Amerikan yönetimine çok daha geniş manevra alanı sağlayabilen, bahsedilen küresel kapitalizmin yapısal imkân ve sınırlarıyla daha uyumlu bir tercihti.

Bush yönetiminin muhafazakârlığı burada engelleyici biçimde devreye giriyor. Burada kâr ve zarar maksimize edici boyuta indirgenmiş hedonist bir insan tanımından değil; Bush ve ekibi gibi artık inançları dünyayı ‘okuyabilmek’ anlamında kendilerine ayak bağı olan gericilerden bahsediyoruz. Eski dünyanın yeniden ihyası için değişime şiddetle direnen muhafazakârlığın pek çok defalar kanlı savaşlara önayak olduğunu tarih bizlere öğretti. Bush yönetiminin ‘silâhlı kapitalist regülasyon’ tutkusunun sadece insanî bedelinin değil; malî bedelinin de yine Amerikayla sınırlı olmayacak denli ağır olabileceğini öngörebiliriz. Ama ABD’nin ister istemez başat şekillendiricisi olduğu çok-kutupluluğa meyilli küresel kapitalist sistemin kaygan malî zemininde, savaş ekonomisi umulmadık biçimde bizzat Amerika ekonomisinin ciddi bir çöküntüye girmesine de neden olabilir. O zaman da gene Amerikalıların dünyaya ‘sevdirdikleri’ homo economicus devreye girer; Bush ve ekibini tarihe gömebilir. Materyalist insan kurgusuna bu kadar kültürel yatırım yaparsanız, emperyalist tutkular adına harekete geçirmek istediğiniz insanları bu türden bir ‘idealizme’ ne kadar bağlı tutabilirsiniz? Bush yönetiminin bu soruya yanıtı, “bu barutu bize ancak dinimiz sunabilir” şeklindedir. Yaratılan materyalist ‘Leviathan’ın önü ancak Hıristiyanlıkla kesilebilecektir; gerektiği zaman ve dozlarda. Bu anlamda Bush’un seküler tonları ağır bir milliyetçilikten çok, dinler çatışması tezine canlılık verme arzusunun en azından araçsal boyutuna ışık tutmuş oluyoruz. Araçsal olmayan boyut kişisel inancın itkisidir ki, yukarıda bunun nasıl ayak bağı olabileceğine zaten değinmiştik.

Bush işbaşına gelmeden, Clinton’un izlediği ‘insanî müdahale’ adına yurtdışı operasyonlar zincirinin Amerika’ya çok pahalıya mal olduğuna dair yine bir kısım Cumhuriyetçiler arasında fazlaca rağbet gören bir izolasyonist siyaset özleminin işaretleri vardı. Paul Kennedy’nin ‘emperyal zorlanma’[3] (overreach) diye tarif ettiği, giderek dünyanın pek çok yerine müdahil olmanın getirdiği maddi yıpranmayı ve ekonominin bunu kaldıramayacağından duyulan ürküntü, ironik biçimde Bush’un siyaset hattını bekleyen bir tehlike. ‘Şer ittifakı’ gibi söylemler eşliğinde yürütülen militarist etkinliğin giderek fiili düşmanların sayısını artırarak, bunları hedefleyen başka müdahaleleri de tetiklemesi çok muhtemel. Yani, her tehdit Bush’un bu aralar dilinden düşmeyen ‘önleyici müdahale’ (preemptive intervention) denilen, ve düşman harekete geçmeden onu yok etmeyi öngören taktiği gerekli kılacaksa, Kennedy’nin bahsettiği tehlikeyi katmerleyecek gibi görünüyor.

Uluslararası ilişkiler uzmanlarının derinlik atfetmek için yarıştıkları ‘önleyici müdahale’ denilen ve ‘yılanın başını küçükken ezmeli’ şiarını aşamayan, ve Bush’un yetersiz danışman kadrosunca dünyayı toza dumana katabilecek olan taktik her şeyden önce uluslararası hukukun daha baştan ihlal edileceği anlamına geliyor. Zaten, ABD’nin yeni yönetimi Kyoto Protokolü’nü de imzalamayacağını şevkle dillendirirken, imparatorlukların ‘de facto’ güç dengeleri üzerinden hareket etmelerinin anlaşılır olduğunu savunuyor. Zaten ABD, pek çok ‘seçkin’ siyaset danışmanının vurguladıkları gibi ister istemez bu role soyunmak zorunda kalmıştır. Dünyanın jandarmalığını yaparken Avrupa’dan tek beklediği ‘uluslararası hukuk’ cenderesiyle ABD’yi zora sokmamasıdır. Zira, “ne cennetini koruma isteğine, ne de gücüne sahip olduğu için ve korunması Amerika’nın savaş yapma isteğine bağlı olduğu için Avrupa” bağımlı bir bölge olacaktır.[4]

Durum böyle midir? Yani, Bush’un stratejistlerinin kendi güçlerine bu denli meftun olmalarının hiçbir objektif temeli yok mudur? Perry Anderson’a göre ABD, kendi müdahaleciliğinin başarıya ulaşması adına hiç olmadığı kadar şevk arttırıcı bir gelişmeye ciddi yatırım yapmaktadır: “RMA, yani askeri teknolojide devrim denilen[5] ve iletişim sistemleri ve silâh teknolojisine elektronik gelişmelerin uyarlanması sonucunda ulaşılan azımsanamaz ilerlemeler. NATO’nun Yugoslavya müdahalesi, teknik kusurlara ve vuruş hatalarına rağmen, bu gelişmeler sonucu ulaşılabilecek tek-taraflı yıkım gücüne duyulan ‘iyimserliği’ büyük ölçüde arttırdı.” Afganistan operasyonu sırasında bahsedilen teknoloji çok daha gelişmişti ve başarıyla uygulanmasına rağmen, hedef zaten çok ama çok zayıftı.

OLİMPOS TANRILARI YERYÜZÜ HARİTASINI AÇARLAR VE BABİL KRALI SADDAM KURBAN SEÇİLİR

Şimdi ABD yönetiminin ‘kendi bahanelerine kendisinin bile inanmadığını gösteren’ tipik emperyal tavırlarına yansıyan Irak’ı vurma şevklerinin hem yukarıdaki süreçle ilişkili; hem de bir taşla birkaç kuş vurma kurnazlığına dayanan sebeplerine bakabiliriz. Tıpkı 11 Eylül saldırılarının sembolik etkisine benzer biçimde ABD Irak rejimini ciddi kayıp vermeden, savaş teknolojisini dünya aleme göstere göstere yok etmek istiyor. Emperyal kibir, pekâlâ başka bir hefefe -sözgelimi eskinin Kaddafi’si- de odaklanabilirdi. Yeter ki, ‘hedef’ sembolik etkisi şiddetli olacak denli ‘güçlülük’ imajı versin.

Perry Anderson, konuyla ilgili makalesinde ABD’nin neden Irak’ı seçtiğine dair son derece ikna edici argümanlar sunuyor.[6] Birincisine zaten işaret edildi: Irak’ın işgâl edilmesi, rejimin ortadan kaldırılması, Afganistan’a göre daha büyük bir başarı sahne-tasarısı sunmaktadır. İkinci neden, artık kaale bile alınmayan nükleer güç tekeli konusuyla ilişkilidir. Artık nükleer silâhların üretimi basitleşmiş ve ucuzlamıştır. Gerektiğinde Hindistan ve Pakistan, Kuzey Kore gibi nükleer silâh sahibi ülkelere haddini bildirmek için öncelikle Irak müdahalesinin de katkıda bulunacağı bir süreci normalleştirmek; uluslararası müdahaleleri ve rejim değişikliğini artık ‘norm’ haline getirmek gerekmektedir.

Üçüncü olarak da, Irak’ın denetimi ABD’ye petrol zengini Arap dünyasının ortasında, Afgan tipi demokrasi deneyini genişletecek bir mevzi kazandıracaktır. Şu anda Arap dünyasının rejimleri ve halkları arasında büyüyen açıya müdahil olma zamanıdır. Bu katı rejimlerden daha farklı; daha ‘demokratik’ seçenekler üzerinden ABD çıkarlarının yeniden güvencelenmesi zamanı artık gelmiştir. Bu ‘dizayn’ girişimi zamanında başarılamazsa belki de ne var olan katı rejimlerin ne de ABD’nin hiç görmek istemediği güçler devreye girebilir.

Aslında ABD’nin anakronik Ortadoğu rejimleriyle işlerin yürümeyeceğini fark etmiş olması ve kontrol edilebilir ‘demokratikleşme’den yana tavır koymaya başlaması, bir ikilemini de ortaya koyuyor. Yine ‘her şeye muktedir satranç ustası’ kurgusundan uzak durarak, ABD’nin emperyalist vizyonu ve post-kolonyal süreçten ilgili halkların öğrendikleri arasında potansiyel bir çatışma olduğunu iddia edebiliriz. Giderek artan ABD karşıtlığının bu bakiyeden hatırlananlarla ilişkisini kimse yadsıyamaz. ABD’nin Ortadoğu’nun ‘anakronik firavunları’ lehine bile klasik emperyalist gibi hareket edemeyeceğinin farkında olması, her durumda buradaki ve dünyadaki pek çok halka istediği gömleği giydiremeyebileceğinin de farkında olduğunu gösteriyor.

Peki, Bush’un imparatorluk özlemi anakronikse Hardt ve Negri’nin meşhur ‘imparatorluk’ kurguları hakkında ne söylenebilir? Michael Hardt’ın ‘dünyanın küresel seçkinleri’ni Bush’un emperyalist özlemlerinin aslında onların çıkarına olmadığına ikna etmeye çalıştığı yazısından hareketle bu konuda birkaç söz söyleyerek yazıyı bitirebiliriz.[7] Amerika’nın ‘eski Avrupa’ geleneği tarzında bir imparatorluk kurmaya giriştiğini vurgulayan Hardt, “uzun vadede küresel seçkinlerin gerçek çıkarlarının, ABD İmparatorluğunu reddederek, ‘İmparatorluk’[8] lehine hareket etmelerini sağlayacağından emin olabileceğimizi” iddia ediyor. Yine de bahsedilen “seçkinlerin kendi çıkarları için harekete geçememeleri durumunda insanlık tarihinin en karanlık sayfalarındakine benzer bir trajedi yaşayabileceğimize” dikkat çekiyor.

Hardt, küresel sermaye liderlerinin şu anda bile, serbest hareket kabiliyetlerinin kırılması ve güvenlik endişeleri yüzünden dünyanın her yerine rahatça ulaşabilmelerini engelleyeceği gerekçesiyle ABD emperyalizmine karşı olduklarını; harekete geçmelerinin ise iradi bir sorun olduğunu savunuyor. Hatta petrolle beslenen ABD sermayesi için de geçerlidir bu karşıtlık. Gelecekte öngördüğü ‘İmparatorluğun’ ise, hem küresel kapitalizmden elde edilebilecek potansiyel karları arttıracağını hem de küresel tehditleri zayıflatacağını savunuyor. Hardt, seçkinleri ikna çabasının bir yerinde de son tahlilde bu seçkinlerle hesaplaşacak yoldaşlarına da göz kırparak, bu yapı bizim mücadele azmimizi ve olanaklarımızı da arttıracaktır demeyi ihmal etmiyor.

İhmal etmiyor ama bu türden işlevselcilik ve iradiliğin tuhaf iç içeliğinde rahatsız edici bir tını var. Bu yazı boyunca, küresel kapitalizmin çok kutuplu dünya vizyonunu ABD imparatorluğu aleyhine destekleyen yapısal unsurlar taşıdığına vurgu yapıldı. Burada Perry Anderson’un ABD’nin kültürel küreselleşme dinamiğini etkileme gücünü anlamak açısından anımsattığı Gramsci’nin tesbitine başvurmak yerinde olabilir: Subaltern güçlerin güçlü bir devletin değer ve yönelimlerini içselleştirmelerinin uluslararası hegemonyanın esaslı belirleyicilerinden olduğuna dair halen elimizde tutmamız gereken kılavuz. Buradaki güçlü bir devletin yerine, çok uluslu güçlerden müteşekkil bir küresel kapitalizm koyduğunuzda değişen çok şey olmayabilir. Eski Avrupa’da sadece tek bir imparatorluk hikâyesi değil; zaman zaman farklı emperyal devletler arasında kurulmuş hassas ‘dengeler’e dayalı hikâyeler de olduğunu ve bunun ‘dünyanın geri kalanı’na yine de pahalıya patladığını unutmamalıyız. Yine, dünyanın mazlumları- daha çok Batı dışındakiler olma üzere Batıdakiler de dahil- harekete geçmeden bu dengelerin değiştirilemediğine ve değiştirilemeyeceğine inanıyoruz. Hardt’ın ikna etmeye çalıştığı homo economicus küresel seçkinler, Gramsci’nin bize öğrettiği gibi mazlum halkları da ‘homo economicus’ suretleri olmaya ikna edebildikleri sürece, kapitalizmin küresel boyutunun derinleşmesini kendi lehlerine çevirmek için neden çok fazla zorlansınlar? Burada derinine tartışmadan, her türlü tek-merkezli veya anonim imparatorluk arayışlarının, henüz ‘uyuyan dev’ Batı-dışı toplumların, ulus-ötesi ve öncelikle kendi aralarındaki sahici ittifakları olmaksızın kırılamayacağına inanıyoruz. Şimdi bölgesel ve küresel ölçekte ‘bağlantısızlar’ hareketinin sahici biçimde yeniden-ihyasının tam zamanıdır. Mazlumlar, pazarlık masasına öncelikle benzerlerinden aldıkları güçle oturmalıdırlar. Oysa, mazlum halklar henüz (varsa) nükleer silâhlarıyla övünmekte ve diğer mazlum halkları düşmanları bilmeye devam etmekteler...

[1] Anis Shivani. “Is America becoming fascist?” www.counterpunch.com, 26 Ekim 2002.

[2] Washington Post, 20 Şubat 2002’den aktaran Philip S. Golub. “İmparatorluk İdeolojisinin İnşası, Le Monde Diplomatıque, 15 Eylül-15 Ekim 2002 (Çev. Gülçin Balamir Coşkun): 4-5.

[3] Paul Kennedy. Rise and Fall of the Great Powers (1989) Londra: Fontana.

[4] Michael İgnatieff, ‘Barbarians at the Gate?” New York Review of Books, 28 Şubat 2002. aktaran Philip S. Golub. “İmparatorluk İdeolojisinin İnşası, Le Monde Diplomatıque, 15 Eylül-15 Ekim 2002 (Çev. Gülçin Balamir Coşkun): 4-5.

[5] RMA, Revolution in Military Affairs.

[6] Perry Anderson. “Force and Consent” New Left Review 17, Eylül-Ekim 2002.

[7] Michael Hardt. “Folly of our masters of the universe” The Guardian, 18 Aralık 2002.

[8] Hardt, Negri ile savundukları kendi ‘İmaparatorluk’ vizyonlarında küresel gücün farklı odaklar lehine merkezkaç biçimde yayılabileceğini savunuyor. Bu yapıda, önemli ulus-devletler, BM ve IMF gibi ulusüstü örgütlenmeler, çokuluslu şirketler, küresel STK’lar ve medya gibi farklı güçlerden oluşacak bir şebeke olarak tarif ediliyor. Hiyerarşik ilişkilerin varlığına rağmen yine de bu güçlerin bu yapıda bir arada var olabilecekleri düşünülüyor.