Anasayfa > Birikim Arşiv > 78 - Ekim 1995 > Genetik ve Gelecekte Siyaset

Genetik ve Gelecekte Siyaset

Ömer Laçiner | (Sayı : 78 - Ekim 1995)

Nükleer teknoloji, uzaya çıkış, bilgisayarlar ve iletişim endüstrisi ile insanlığın aldığı büyük dönemecin, gerçekleşen devasa sıçramanın en az bu sayılanlar kadar önemli ve başdöndürücü bir bileşeni de genetik ve gen teknolojisidir. Bunların maddi araç, etkinlik ve imkân olarak önümüze serdiği ve vaadettiği muhteşem olduğu kadar da ürkütücü zenginlik bir yana, asıl olarak bizatihi kendimize -insana- ilişkin ontolojik tanı ve tasavvur çerçevemizi altüst eden, yeniden kurmaya mecbur bırakan bileşik etkisi olağanüstü önemdedir. Çünkü; uzay çağı ile, eylemli ilişkide bulunduğu mekân artık dünya gezegeni ile sınırlı olmayan bir insana; nükleer teknoloji ile doğal çevresini sadece şeklen değiştiren değil, niteliksel olarak başkalaştırabilen, hattâ yok edebilen, bu anlamda doğa(sı)nın kaderini eline alan insana; bilgisayarlar ile kendi türsel, ayırdedici vasfını (zihni etkinlikler) aletlere “nakledebilen” insana, genetikle ise tüm canlı alemi ve özel olarak da bizzat kendisini “yaradılış özellikleri” düzeyinde, bu en temel noktada dönüştürebilme imkânını edinmiş bir insana ulaşmış bulunuyoruz.

şüphesiz böyle bir tespiti, 20. yüzyılın ikinci yarısının genel manzarasını insan-merkezli bir yaklaşımla yorumladığımızda yapabiliriz. Yani yukarıda işaret edilen tüm gelişmeler, özne-insanın açılımı, onun özne oluş halinin içeriği, kapsamı olarak ele alındıklarında böyle anlamlandırılabilirler. Elbette ki, bunu hümanizm akımını, Aydınlanma idealini sürdürdüğünü düşündüğümüz dünya görüşlerinden bekleyebiliriz.

gerçi insanın özne olarak kendini gerçekleştirmesinin yukarıda çizilen manzarası, o dünya görüşlerinin ne oluşturuluş safhasında, ne de kendilerini en doğrulanmış, muzaffer hissettikleri dönemlerde ütopya olarak öngörülmüş olanın da ötesindedir ama, eğer insanın özne olduğu fikri, mantıki çizgisinde ileri götürülürse bahsedilen olgulara dayanarak Aydınlanma idealini, mirasını sürdüren akımların geçmiştekinden çok daha gür ve güvenli bir üslûpla konuşmaları beklenirdi. Oysa tam tersine bir durumla karşı karşıyayız. Modern çağların şafağında bize, evrensel -herkese şamil- özgürlük, eşitlik ve kardeşleşme idealine vardıracak insan-merkezli yaklaşımlar, yorumlar sunmuş Aydınlanmacı ideolojiler susmuş, çöktüklerini, sonlarının geldiğini kabule zorlanır hale düşmüşlerdir.

hatırlanmalıdır ki, insanın bilme, kavrama, açıklama yetisinin bugünküne kıyasla mütevazı sayılabilecek ilk ürünleri üzerine, Aydınlanmanın, modern çağların has ideolojileri insanı, insan ötesi iradelerden, referans kaynaklarından bağımsız, aklı, zihni kapasitesi ile onlara atfedilegelmiş işlevi üstlenebilecek bir özne olarak ilân edebilen, sonuçta kendi kendini özgür, eşit ve kardeş kılabileceği bir insanlık durumuna ulaştırabilmeye muktedir bir varlık olarak sunma güveniyle ortaya çıkabilmişlerdi. Bu bakımdan şu andaki durumları paradoksal sayılmalıdır.

kuşkusuz bu duruma gelişin ilk nedeni, o ideolojilerin insan tanımı ile onların belirleyiciliği, onayı altında yaşanan tarihsel süreçteki ortalama-tipik insanın somut eylemli varoluş tarzı arasındaki –giderek tam bir çelişkiye dönüşen– “mesafe”dir. Tanım ile gerçek durum arasındaki bu mesafe, bu boşluk tanımın fiilî indirgenmesiyle ve nihayet insanın özne oluştan neredeyse nesne konumuna düşürülmesiyle giderilmeye çalışılmıştır.

hem insanın özne-oluş konumunun temel dayanağı olan “akıl, zihinsel yetiler” ile doğrudan ilişkisi, onların tezahürü olarak, hem de Aydınlanma ideallerine varışta ana dinamiği temsil etmesi itibariyle –her alana şamil üretime dönük– bilimsel faaliyetle ortalama insanın ilişkisinde açıkça görülen bu “mesafe”, bu faaliyette özne değilse, –ortalama/tipik insanın– dünyadaki duruşunun da bir özne duruşu/oluşu olmadığını, olamayacağını söylettirir. Öte yandan bu durumda bilginin de mahiyeti değişmiş olur, ya da değişmiş görünür. Bilgi artık öznenin yöneldiği nesneye ilişkin etkinliğinin bir ifadesi olarak, yani onu kendi nesnesi kılabilme derecesinin, düzeyinin göstergesi olarak değil, tamamen nesneye ait, ondan bize yansıyan şey olarak algılanır. Böyle olunca da bilginin artışı –insana o nesne(ler) üzerinde ne denli etkinlik artışı sağlarsa sağlasın– özne oluş konumunu pekiştiren bir faktör gibi algılanmayıp aksine özne/insanın eylemini kendine tâbi kılan kurallar/yasalar biçimine bürünür.

dolayısıyla modern çağın ortalama insanı bilimsel faaliyetin öznesi olmaktan uzaklaştığı oranda insan-merkezli dünya görüşlerinden (ideolojilerinden) uzaklaşırken; o faaliyetin içinde yer alan insan kümesi de edindikleri bilgiyi kendi etkinliklerinin eseri/ürünü olarak değil, nesneden yansıyan –bilimsel faaliyet basit bir aracı işlevine indirgenmiştir bu durumda–, onun açılımı olan bir şey gibi algıladıkları için, bu “yansıma”lar çoğaldığı oranda kendilerini (insanı) o yansımalarla bağımlı, belirlenmiş bir varlık olarak görmeye yönelirler. Böylece başlangıçta insan-merkezli bir dünya yaklaşımının “savaş atı” olduğu inancıyla tam aksi nitelikteki dünya görüşlerine –özellikle dine– karşı sınırsız bir güvenle meydan okuyabilmenin dayanağı olan bilim, bilimsel faaliyet, hayal bile edilememiş bir bilgi yoğunluğu ve zenginliğini gerçekleştirmiş olmasına rağmen, bu sonuçları ile, bir yandan –örneğin dinin– insan kendi kaderine egemen (yani özne) değildir ve olamaz tezinin kanıtlayıcısı olmak gibi paradoksal bir konuma düşmüş, bir yandan da özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği mutlaklık sınırlarına doğru geliştirebilmemizin besleneceği mecra olmak yerine, o –tüm insanlığı kapsayacağı varsayılan– idealin sığ ve sınırlı olmaya mahkûm, hattâ imkânsız ve tehlikeli olduğunu onaylatmanın aracı haline getirilebilmiştir.

insanın nesnelere (doğaya), dolayısıyla kendi kaderine egemen hale gelmesinin (özne oluşunun) aracı, “malzeme”si olduğu varsayılan bilginin, tam tersine insanın aciz bir yaratık olduğunun kanıtı olarak kullanılabilir oluşunun anlamlı bir örneğini dinler vermektedir. Bu cenahta, özellikle doğa bilimlerinin edindiği bilgiler, insanın kendisini çevreleyen nesneler dünyasına ne derecede nüfuz edebildiğinin, dolayısıyla müdahale ve belirleyebilme yeteneğinin çapını çağrıştırarak onun özne konumunda ne denli yol aldığının kanıtı olarak değil, tam aksine irademizin ötesinde bir “düzen koyucu” gücün varlığının kanıtı olarak kullanılabilmekte; son yıllarda “yükselen” dinler, dün kendilerine karşı bir meydan okuyuş, ilahi iradeye karşı insanın karşı koyuş aracı olarak algıladıkları bilim ve bilimsel faaliyet ürünlerini şimdi kendi tezlerinin doğrulanması yönünde yorumlayabilmektedirler.

aydınlanma’nın, modern çağların başlangıcında, bilimin her ileri adımı, her yeni bilgi, insanı kendi üzerinde ilahi bir iradenin varlığı fikrinden biraz daha uzaklaştırıp, onu özne olduğu bilincine daha bir güvendirirken, bilginin bu bilinçle özdeşliği -doğru- sezgisi egemendi. Bundan ötürü de bilgiyle kendimizde ve doğada gerçekleştirdiğimiz değişmenin, önümüze koyduğumuz amaç ve idealleri yansıttığını, gerçek kılmakta olduğunu düşünebiliyorduk. Dolayısıyla hepimizin –tüm insanlığın– giderek daha “bilgili” hale gelmesi, yani hem bilginin üretimine, edinimine katılmamız, hem de onu kendimize, eylem ve ilişkilerimize uygulanımı, adeta kendiliğinden o önümüze koyduğumuz –özgürleşme, eşitleşme, kardeşleşme– idealine doğru götürebilirdi bizi.

az önce de değinildiği gibi tarihsel süreç, hem bilginin içeriğinin insanın özne oluş konumuyla içsel bağını dışlayıp, “nesnel”leştirerek bilgiyi idealden ve onun etiğinden kopardı; hem de katılım boyutunu, bilginin edinim ve üretim yöntemini herkese şamillikten uzaklaştırdı. Ve o nedenle de az önce işaret edilen paradoksal durumlara varıldı. Böylece aslında insanı, onun ulaştığı güç ve etkinlik düzeyini yansıtan ve bize kendimizi kendi eserimiz olarak duyulması gereken, büyüklüğü ve büyüdüğü oranda insana özgüven ve kudret duygusu –ve elbette sorumluluğu–, dolayısıyla tam bir özne oluş bilinci vermesi gereken bu muhteşem bilgi birikimi, tam aksine bir özgüven erozyonu, acizlik, korku ve nesneleşmeye sürüklenme duygusu empoze edebiliyor. Verdiği yararlanma, tüketicisi olma fırsatları ile sarmalanan o duygular ve algı biçiminin, ortalama insan için özne olma bilincinin yıkımı anlamına geldiği açıktır.

bilimin, bilginin insanın özne oluş bilincini pekiştirmesi, o bilincin kanıtı ve pratiği olma yerine bizzat o bilinci dayanaksız bırakmak, yıkmak için kullanılabilir hale gelişinin –getirilişinin demek şüphesiz çok daha uygundur– en çarpıcı örneği genetik bilim ve teknolojisi üzerinden görülebilir. Sunduğumuz dosyada yer alan yazılar, son yıllarda dünya kamuoyuna gen bilimin verileri, tesbitleri olarak sansasyonel biçimde duyurulan “bilgiler” aracılığıyla nasıl bir siyasal mesaj, nasıl bir ideoloji enjekte edilmek istendiğini yeterince sergiliyorlar. Aslında genetiğin o “veriler”i ve bunlara dayandırılan mesajı çağımızın ortalama bireyinin bilim ve bilimsel faaliyete ilişkin fiili durumunun ve bir yanıyla da bu durumdan doğan acizlik duygusunun, algılama halinin kolaylıkla kabullendireceği şeylerdir. O verilerle bize, bilimsel etkinliğin ve ürünlerinin insanı kendi kaderine egemen hale –özne oluş konumuna– getirdiğini, getirebileceğini kabul etsek dahi, içimizden bazılarının –ezici çoğunluğun– bu konuma zaten gelemeyecekleri, çünkü bizatihi kendilerinde “yapısal” bir engelin varolduğu söyleniyor. Zekâyla, salt insana özgü en üst düzey mental vasıf ve kapasiteyle ilgili olduğu ve ezici çoğunluğa dahil bireylerin genetik şifresinde kazılı olduğu iddia ediliyor. Bilime, bilimsel etkinliğe, bilgi üretimine aktif olarak katılabilmenin imkânsızlığı demek oluyor bu. Kuşkusuz aynı anda da o imkâna genetik bazda sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki net ayrımın vurgulanmasıdır bu. O halde herkesi kapsayan bir “insanlık”tan da söz edemeyiz. Fiziken aynıymış gibi gözükseler de; eğer zekâ ve mental kapasite, insanın türsel, ayırdedici niteliği ise bu niteliğe sahip olmayanları, bu açıdan “genetik engelli”leri ayrı bir tür olarak tanımlamak –hele içine girdiğimiz “bilgi çağı” bağlamında– kaçınılmazdır. Ama bu iki tür aynı dünyayı paylaştığı ve aralarında sembiyotik bir ilişki de –en azından görülebilir bir gelecekte– zorunlu olduğuna göre, bu türsel farklılığı kurumlaştıracak bir düzen kurmak akli ve “bilime uygun” olacaktır. Genetiğin “açığa çıkardığı” bilimsel “hakikat”ın ışığında bu düzen, toplumun tüm bireylerini siyasal haklar bakımından eşit sayan demokrasi olmamalıdır. Üstünlükleri genetikçe saptanmış olanlarla ötekileri eşit hakka sahip saymak sağduyuya aykırı olacaktır. Dolayısıyla örneğin antik Atina demokrasisi tarzında, üstün genliler arasında kurulacak, o düzeyde geçerli bir “demokrasi”nin –genetik engelleri nedeniyle yönetim ve yönlendirme konusunda hiçbir hak talep etmemesi gereken– “aşağıdakiler”i yönettiği bir düzene geçilebilir.

şüphesiz bu ve benzeri bir siyasal düzeni meşrû gösterecek olan şey, özel olarak zekânın, genelde tüm mental özelliklerimiz ve kapasitemizin genlerce belirlendiği iddiasının doğru sayılmasıdır. Sunduğumuz dosyadaki yazılar bu iddianın geçerlilik derecesinin hayli tartışmalı olduğunu, genlerin zekâ ve öteki mental özelliklerimizi belirleyen etkenlerden ancak biri olabileceğini gerekçeleriyle açıklıyorlar.

ayrıca o iddia doğru sayılsa dahi, aynı genbilim, bize gen teknolojisi ile bu düzeye müdahale etmenin mümkün hale geldiğini de söylemektedir. Bitkiler, bir kısım canlılar üzerinde denenen bu teknolojinin istenilen sonuçları verdiğini de biliyoruz. Hattâ insanlardaki genetik bozuklukların yol açtığı bazı hastalık ve organizma arızalarının bu teknoloji ile giderilebildiği ve yakın gelecekte çok daha ileri bir düzeye ulaşılabileceği de kesin gibi. Bu olağanüstü önemli imkânın kaçınılmaz olarak gündeme getirdiği can alıcı etik sorunları bir yana bırakırsak, insanlar arasındaki genetik kökenli zekâ, mental kapasite hiyerarşisini gen teknolojisi aracılığıyla ortadan kaldırabilme imkânı da var demektir. Dolayısıyla genetik hiyerarşiye dayalı bir siyasal düzen önerisinin –dayatmasının– değiştirilemez bir temeli vardır denilemez.

bu bakımdan “doğuştan üstün” yaradılmışların, –doğal seçkinlerin– en tepede yer alacağı despotik, katı bir sınıflama ve hiyerarşiye dayalı bir düzenin kurulması yönündeki eğilimlerin yakın bir tehlike oluşturduğu, en azından şimdiden söylenemez. Dikkatlerin asıl yoğunlaşması gereken nokta henüz bu değildir.

sorun, insanlık tarihinin bundan önceki tüm büyük dönemeçlerini gölgede bırakacak önemde bir çağı başlattığını yazımızın başında belirttiğimiz bilimsel, teknolojik gelişmelerin ortak özelliğinden kaynaklanıyor. Bu özellik söz konusu bilim ve teknolojilerin gerek bilgilerinin edinim ve üretim safhasında, gerekse uygulama sürecinde son derece sınırlı bir insan kesimini gerektirir mahiyette oluşlarıdır. İnsanlığın bundan önceki büyük dönemeçleri, tarım ve sanayi devrimleri hemen tüm toplumu kendi organizasyonu içine çeken, buna ihtiyaç duyan nitelikteydiler. Oysa nükleer ve uzay teknolojinin, bilgisayarların, yazılım programlarının ve gen teknolojisinin uygulanımı için, böylesi bir zorunluluk yoktur. Bu endüstriler tüm ihtiyaçlarını genel toplum içinde bir topluluk olarak organize olup karşılayabilirler. Toplumun kalanını salt tüketicileri konumunda tutan, çok daha önemlisi –nükleer ve gen teknolojisi bağlamında– o toplumu kendi uygulama nesnesi gibi gören bir topluluk halinde örgütlenmeyi mümkün kılabilirler.

tarım ve ilk sanayi devrimi koşullarında geniş insan kitlelerinin öngörülen faaliyet alanlarında yaptıkları işin olmazsa olmaz bir değeri, önemi vardı. Tarım ve sanayi organizasyonunun onları dışarıda tutarak işlemesi düşünülemezdi bile. Ve bu kitle meşrûiyetini yaptıkları bu işten, yerine getirdikleri işlevden alan karşı taleplerde bulunabilir, hattâ yine bu işlevlerine dayanarak siyasal iktidarın kendi ellerinde olması gerektiğini iddia edebilirlerdi.

ikinci Sanayi Devrimi’nin insanın öz varlığına ve –en geniş anlamıyla– doğaya derinlemesine müdahale ve değiştirme imkânlarını çok yönlü olarak açan olağanüstü potansiyellerinin halihazır işlenme tarzının mantığında, geniş insan kitlelerinin bir biçimde o faaliyetlere katılması zorunlu koşul değildir. Bu bakımdan söz konusu potansiyellerin işlenim ve kullanım düzeyine ilişkin bir talepte, hele siyasal bir talepte bulunmanın meşrû dayanağı da yok demektir.

daha önceki dönemlerde de köleler serfler, köylüler ve işçiler köle sahiplerinin, derebeylerin, patronların ve yönetici işlevlerde bulunan öteki zümrelerin yerini alabileceklerini, onlar olmaksızın onların işlevlerini aralarında paylaşarak üretim sürecini –hattâ daha etkin ve verimli– işletebileceklerini tasarlayabilir, bunu gerçekleştirebilirlerdi. Sahibine eleştirel bir gözle bakan köle, aynı şeyi yapan bir serf ve sanayi çağının zanaatkâr vasıflarını yitirmemiş işçisi, egemenlerin üretim ve toplum yapısı için gerekli addedilen işlevlerinin edinilemez bir özellik taşımadığını, kendisinin de kolaylıkla bunu üstlenebileceğini bilir, bu güvenle en ileri siyasal taleplerde bulunabilirdi. 2. Sanayi Devrimi’ni temsil eden etkinlik alanlarının gerektirdiği giderek yükselen bilgi ve beceri düzeyi karşısında, geniş yığınların tipik bireyi için ise aynı şey, şu andaki eylemli varoluş durumunda söz konusu değildir. Alabildiğine sığ, hattâ tamamen mekanik bir işleve hapsedilmiş eylemlilik tarzları ile, daha da önemlisi kapasitelerinin, ancak buna veya benzerlerine yetebildiği fikrini kökleştiren bir tarihsel sürecin empoze ettiği öz sınırlılık algısıyla halihazır yığınların benzer bir iddiayla boy göstermeleri mümkün değildir. Bu durum ve algı biçimlerini bizzat kendi girişimleriyle fiilen değiştirmek iradesini gösterip, doğrudan 2. Sanayi Devrimi’nin dinamikleri üzerinde söz sahibi olmaya matûf alternatif oluşumları gerçekleştirme hedefinin bilinciyle davranmaya koyulmadıkça, geniş yığınları bekleyen, kölelerinkinden de beter bir durum ve statü ihtimaline gebe bir kaderdir.

ikinci Sanayi Devrimi’nin sınırlı bir topluluğun faaliyet alanları olarak organize edilmeye uygun –gidişat da o yöndedir– potansiyelleri, bu topluluğun eline tarihte hiçbir zümrenin, egemen topluluğun sahip olmadığı bir imkânı vermektedir. Geçmişte o zümre ve topluluklar fizik zor araçlarını yoğunlaştırarak aşağıdan gelecek bir tehdide karşı konumlarını koruyabilirdi. Ancak bu güç ve imkân aşağıdakiler tarafından oluşturulamaz değildi ve aşağıdakiler potansiyel olarak üsttekilerin elindeki fizik güçten çok daha fazlasını ortaya koyabilecek durumdaydılar. Bunun için yerine getirdikleri üretici işlevin yanısıra ve o işlevin içinde söz konusu fizik gücü de sağlayabilirlerdi.

oysa içine girdiğimzi yeni çağda, aşağıdakiler, geniş yığınlar, üst statülerini hiç de fizik zorla edinmemiş ve bununla da korumayan “seçkin topluluk”ların kolayca dışlayabilecekleri bir sürü olma kaderinden kurtulmak için, halihazır eylemlilik halleri sabit kalmak kaydıyla, ona ek bir faaliyette bulunmakla asla yetinemezler. Durumlarını belirleyen o eylemlilik kalıbını reddetmek, kırmak, yeni ve zengin bir varoluş tarzını hedefleyen bir “kendi kendinde devrim, kendi kendini dönüştürme” süreci başlatmak zorundadırlar.

genetik bilimi ve teknolojisi, eğer “aşağıdan” böyle bir irade ve “özünde devrim” hareketi yükselmezse; “yukarıdakiler”in, artık kendilerini geniş yığınlardan soyutlanmış, hattâ ayrı bir tür olarak görmeye hazır “seçkin topluluk”ların, bu kez aynı yığınları tam tersine bir özünde değişime tâbi tutabilecekleri ihtimalini, böyle bir gidişatı çağrıştırdığı için son derece anlamlı bir simge, örnektir.

“insanlığın kaderi bu noktada belirlenecektir” sözü tarihin hiçbir döneminde şimdi olduğu kadar duruma uygun olmamıştı. Evet, gerçekten kaderimizin belirleneceği noktadayız.

ÖMER LAÇİNER