Anasayfa > Birikim Arşiv > 109 - Mayıs 1998 > Şemdin Sakık Operasyonu: Siyasal Çözümde Bir Köşe Taşı!

Şemdin Sakık Operasyonu: Siyasal Çözümde Bir Köşe Taşı!

Ömer Laçiner | (Sayı : 109 - Mayıs 1998)

Aşağıdaki yazı, iki aydır çeşitli safhalarıyla kamuoyunun yoğun ilgisini üzerinde toplayan “Şemdin Sakık olayı”nı, sunulanlardan çok daha farklı bir çerçeveye oturtan bir analizdir.

Bu “olay”ın nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, ne anlama geldiğini haftalardır işleyen, kamuoylarını böylece yönlendiren taraflar (bir yanda ordu, hükümet ve medya, öte yanda PKK) bu analizde ileri sürülen görüş ve tespitlere, her biri kendi açısından şiddetle itiraz edebilirler. Çünkü burada yürürlüğe konulan veya konulmasına hazırlanılan bir tür “siyasal çözüm” sürecinden söz edilmekte ve “Şemdin Sakık olayı”nın nasıl her iki tarafça da bu sürecin önemli bir köşe taşı olabilecek biçimde işlenildiği anlatılmaktadır. Bir başka deyişle Sakık olayı, “Kürt sorunu”nun iç siyasî düzenlemeler kanalına oturtulabilmesi için gereken ortamı oluşturmanın önemli bir önkoşulunu her iki taraf için de sağlayabilecek biçimde işlenmeye son derece uygundur. Ve zaten, karşılıklı yapılan açıklamaların hamaset cilası kazındığında olayın bu yönde kullanılmakta olduğu açıklıkla görülebilecektir de.

Bunun, her iki tarafça da önceden yapılmış bir pazarlık ve plan dahilinde yapıldığını söyleyecek durumda değiliz. Fakat, Kürt sorunu ile yaşanan sürecin safhalarını, gelinen durumun TC “yetkilileri”nce -açıkça ifade edilmese bile- kabul edilmesi kaçınılmaz hale gelmiş gerçekliklerini ve PKK önderliğinin çoktandır hazırlandığı askerî gücünün tamamen politik güce tahvil hesabının gereklerini birarada ele aldığımızda; her iki tarafın da Şemdin Sakık olayını belirtilen yönde kullanmaya kendiliğinden hazır oldukları ortaya çıkar.

Sakık’ın kendisine gelince. Onun, bu karşılıklı hesapların soğuk mantığın da yükleniverdiği “rol”ü isteyerek oynadığı herhalde düşünülemez. Şüphesiz PKK önderliği ile iplerini kopardığında ihanetle suçlanacağını bilmez değildir. Türkiye tarafından ise PKK’nın en fazla tepki ve nefret uyandırmış eylemlerinin uygulayıcısı olarak nitelendiği de malûmdu. Eğer Şakık, aylardır öne sürüldüğü gibi PKK içinde silahlı mücadelenin daha da sertleştirilmesinden yana eğilimin başını çekiyor ve PKK’nın askerî örgütünde güçlü bir taraftar kesimine, kilit görevlerdeki bazı PKK komutanlarının desteğine güveniyor ise; doğaldır ki ardındaki bu güce dayanarak PKK önderliği ile ipleri koparmayı göze alabilecek ve onun tarafından “hain”likle suçlanmayı göğüsleyebilecek, üstelik yine bu güç sayesinde o suçlamayı -silahlı mücadeleden uzaklaşmayı planlayan- PKK önderliğine yöneltebilecek konumda olabilecekti. PKK içinde böylesi bir kopma, bölünme ve iç çatışma Türkiye tarafından PKK’nın çöküşü diye nitelenmekle birlikte, PKK’yı suçlayan kampanyanın okları çok büyük ölçüde Sakık’a yöneltilecek, örgütün cürüm ve ölüm faturası ona yüklenecektir. Eğer Sakık silahlı mücadeleyi daha da kesinleştirerek yürümeye karar vermiş, bu uğurda PKK’nın bölünmesini göze almış olsaydı, Türkiye tarafından böyle bir kampanyanın yürütülmesini kendi hesabına yarar getirecek bir faktör olarak görür, daha da şiddetlenmesi için ek malzeme bile sunardı. Çünkü eğer genel PKK örgütünde ve onun kitlesel destek halkalarından silahlı mücadeleye devam ve daha da sertleştirme yolunun daha itibarlı ve geçerli sayıldığı inanç ve tespitiyle harekete geçmişse; mevcut PKK önderliğini görece ılımlı-uzlaşmacı gösterecek böylesi bir kampanya onun “yoldan sapmamış”lığını tescil etmekle kalmayıp, PKK önderliğinin “sapma ve ihanet” gölgesi altında tasfiye edebilmesi imkânını da verebilecekti.

Dolayısıyla Şemdin Sakık’ın PKK önderliğinden kopması ve hele ona karşı siyasî bir hareket başlatması halinde, bu “olay”a ilişkin olarak PKK önderliğinin ve Türkiye’nin aynı anda kendisine yönelik kampanyalar açacağını hem hesaba katması hem de ayrıca bunları kendi açısından faydalı olabilecek sayması gayet mümkündü.

Ancak, anlaşıldığı kadarıyla Sakık, PKK içinde Abdullah Öcalan’ı tasfiyeye kadar uzanabilecek bir muhalefet hareketi başlatma ve örgütleme kararı aşamasına kadar gelmiş; ama ya bu hareketinin sonuçlarından emin olamadığı için -PKK bölünmekle kalabilir, kanlı bir iç boğuşmaya gömülebilir ve bunun tarihi sorumluluğu Sakık tarafına kaydedilir- ya da harekete geçmekte tereddüt edip zaman kaybettiği veya adımlarını yanlış attığı için; Türkiye devleti ve PKK arasındaki mücadelede bir diğer aktör olarak yer almak yerine, mücadele eden iki tarafın hesaplarının üzerinde kesiştiği bir alet durumuna düşüvermiş; o hesapların yürütülebilmesi için her iki tarafın da ihtiyaç duyduğu günah keçisi işlevi gördürüldükten sonra harcanabilecek biçimde her iki tarafın kamuoyu önüne atılmıştır.

Şu anda bu Şemdin Sakık için PKK yine “hain” Türkiye tarafı da yine “en azgın PKK’lı” sıfatlarıyla bezeli yoğun kampanyalar yürütmektedirler. Ama şimdi her iki tarafın kampanyalarında Sakık’ın Türk devlet gücünün eline geçmiş olması nedeniyle bazı “küçük” eklemeler de yapılmıştır. PKK kampanyası “itirafçı” suçlamasını da eklemiş, Türkiye’deki kampanya da sanki buna nazire, katkı yaparcasına Sakık’ın verdiği bilgilerle yakalanan kişiler, düzenlenen operasyonlar işi bitirilen gerilla timlerinden söz eder olmuştur.

Dolayısıyla, Sakık’ın Türk devlet gücünün eline geçmiş olması, hem ordunun “Kürt sorunu”na ilişkin görevini neredeyse tam bir başarıyla yerine getirmiş olduğu yargısını pekiştirmiş PKK’nın işinin bu kez sahiden de bitirilmek üzere olduğu kanısını güçlendirmiş; hem de PKK önderliğinin Sakık’ın şahsında “askerî mücadeleyi sertleştirerek devam” yanlılarının düşeceği durumu olanca çıplaklığı ile “anlatmak” fırsatını vermiştir. Sakık daha Türk Ordusu tarafından ele geçirilmemişken, hakkında başlatılan “itirafçı” söylentileri bu “anlatma”nın hazırlığı olsa gerektir. Sakık’ın ele geçirilmesinin az öncesinde Antalya üzerinde eyleme hazırlanırken öldürülen gerilla timi, hemen akabinde adları Şemdin Sakık yanlısı diye geçen gerilla komutanlarının bölgelerine yönelik geniş operasyon ve bunlar olurken, bütün bu operasyonlar için gereken bilginin Sakık tarafından verildiğine dair tüm Türkiye medyasını kaplayan açıklamalar ve aynı anda da PKK kanallarının o açıklamaları pekiştirircesine Sakık’ın “hain, ajan, itirafçı kimliği”ni vurgulayan kampanyası...

Ama bütün bunlar, Sakık’ın adı etrafında PKK liderliğine ve uyguladığı politikaya karşı ciddi bir muhalefetin varlığının su yüzüne çıkışı, Şemdin Sakık gibi PKK içinde ve çevresinde büyük bir şöhret edinmiş birinin örgütten atılması, sonra da Türk Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve bununla eşanlı olarak, son bir-iki yıldır birçok bölgede etkinlik sürdüremez hale gelip, çekilen PKK’nın tutunmayı sürdürebildiği sayılı bölgelerin en önemlilerine karşı girişilen ve epeyce de zayiat verdirildiği anlaşılan son ordu operasyonunda uğranılan kayıplar, PKK için ağır bir darbe değil midir?

Bundan iki-üç yıl evvel olsaydı bu sorunun cevabı tereddütsüz evet olurdu. Ama şimdi hiç de propaganda edildiği gibi ağır bir darbe anlamına gelmeyip, aksine bazı yönlerden genel PKK hareketinin değilse bile, PKK önderliğinin epeydir açmaya çalıştığı yolun, yeni politikanın önündeki ciddi bazı engelleri kaldırması, onu bazı açmazlardan kurtarması bakımından yararlı dahi olduğu söylenebilir.

PKK önderliği, -bir tarih vermek gerekirse- 1994 ilkbaharında silahlı güç ve eylem ağırlıklı bir hareket -örgüt- olmaktan çıkıp, kendisini önce Türkiye’deki Kürtleri, ardından da daha geniş coğrafyadaki Kürtleri her düzeyde temsil edebilecek bir siyasal ... örgüt(lenme) haline gelmek için adımlar atmanın mümkün ve zorunlu olduğu kararına varmış olmalıdır. 1994 ilkbaharındaki tek taraflı ateşkes ilânı ile ilk adımlar resmen de atılmıştı.

Bunu sadece bir strateji değiştirme girişimi olarak görmemek gerekir. Bu aynı zamanda PKK’nın sosyolojik olarak geldiği noktanın da bir gereği olarak görülmelidir.

Şöyle ki, PKK, Kürt milli hareketleri içinde, toplumun alt kesimlerinden doğmuş, plebyen karakterde ilk hareketti. Bundan önceki hareketler ve 1970’li yıllarda hemen tümü sosyalist sıfatını da taşıyan Kürt örgütlerini kuran ve bunların militanlığını yapanlar, aşiretlerin veya şehirleşmiş kesimlerin üst tabakalarından gelmekteydiler. Kütlesel desteklerini de aşiret, tarikat veya sosyo-politik konum ve nüfuzdan doğan tabiyet ilişkilerinden devşiriyorlardı. Oysa PKK, Kürt toplumsal hiyerarşisinin alt katmanlarını gerçekten harekete geçirmiş, önder ve militan kadrosunu aşiret ilişkilerinin alttakilerinden, bu ilişkilerin dışına düşmüş ya da o ilişkileri zayıflamış kesimlerden edinmekteydi.

O nedenle de; 1980’lerin sonlarına kadar, yalnızca uyguladığı şiddet politikasının sertliği ve siyasal rakiplerine bile hayat hakkı tanımayan terör yöntemleri yüzünden değil, bu sosyolojik kimliğinden dolayı da, korkulan, ama uzak durulan bir hareket olarak görüldü Kürt orta ve üst sınıfları tarafından.

Ancak 1984’te yeniden başlattığı silahlı mücadelenin, 12 Eylül rejimi esnasında tam anlamıyla aşağılanmış ve bunaltılmış bölge halkı nezdinde sağladığı yüksek prestij, bu tecrit çemberini gevşetti ve PKK’nın eylemleriyle tutunması ve güçlenmesi oranında da tecrit desteğe, katılıma dönüştü.

1990’lara gelindiğinde PKK artık Türkiye Kürtleri içinde en geniş kitlesel desteğe sahip, diğer Kürt siyasî örgütlerini neredeyse tamamen devre dışı bırakmış bir hareket değil, aynı zamanda Kürt toplumunun her sınıf ve katmanında geleneksel partilerin toplamına eşit dayanakları olan bir siyasal-toplumsal bir varlık halindedir. Unutulmamalıdır ki, bu dayanaklar, devletin, PKK ile devletin çatışmasında “tarafsız” durmaya izin vermeyen -kuşkusuz aynı zamanda PKK tarafından da yapılmaktaydı- bastırma politikasının ağır koşulları altında sağlanmış, edinilmiştir.

Bu destek ve dayanakları ortasında bile PKK silahlı mücadeleye yoğunlaşmış, aslî işlevi bu olan bir örgüt konumundadır henüz. Ancak gerilla savaşını Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun hemen her yanına yaygınlaştırdığı ölçüde, bu savaş kadar onun lojistik desteği de hayatî bir işlev, militan bir görev haline geldi. Dolayısıyla 1990’larla birlikte PKK strateji ve taktiklerini saptarken, yalnızca askerî gücünü dikkate alan bir örgüt olarak değil, büyük çaba ve özveri gerektiren lojistik desteği sağlayabilmek için iktisadî güçlerini zorlayan, risk alan, toplumsal konumlarını tehlikeye atan bu Kürt orta ve üst sınıf mensuplarını içeren ağını, bunların talep ve ihtiyaçlarını da hesaba katmak zorundaydı. Bu ağ ve aygıt aynı zamanda giderek önem kazanan iç ve dış kamuoyu desteği sağlama görevini üstlendiği gibi PKK’nın salt silahlı bir örgüt olarak kuramayacağı üst düzey “dış ilişkiler” kurabilmesinin de zemin ve araçlarını sağlıyordu.

Fakat eğer PKK önderliği, siyasal amacını -ister bağımsızlık ister federal çözüm olsun bu- bir askerî zafere endekslemiş bir yaklaşıma kilitlenmiş olsaydı, bu durumda gidebileceği noktaya kadar gitmeye çalışırdı. Oysa, özellikle 1990’lı yıllarda PKK yönetiminin yaptıklarına ve yapabilecekken yapmadıklarına bakılacak olursa, onun gerilladan askerî bir zafer ummadığı gibi, gerilla savaşını bir dereceden sonra yoğunlaştırmayı da düşünmediğini tespit etmek mümkündür. Bu konseptlerin ilkine, Türk Ordusu’nun gerillaya karşı özellikle 1990’ların ilk yıllarından sonra gösterdiği yüksek performansın etkisiyle; ikincisine ise gerillayı şehirlere de taşıyıp orada katliam türü terör eylemlerine girişmenin kaçınılmaz biçimde yol açacağı Türk-Kürt boğazlaşmasının akıbetinden duyulan ürküntüyle mi vardığı şu an için önemli değildir. Önemli olan, PKK önderliğinin 1990’ların ortalarına kadar gerilla ve kitlesel destek saflarında -o zamana kadarki gerilla etkinliğinin yükseliş ve yayılma trendinden dolayı- gayet yaygın olan “askerî zafer mümkün” havasına rağmen, tek taraflı, koşulsuz ateşkes ilân etmesi ile gelişen olayların bütün bu anlattıklarımız için bir mihenk taşı olduğu gerçeğidir.

Bilindiği üzre, bu ateşkese Türk Ordusu da resmen değilse bile fiilen dikkat ediyorken, Şemdin Sakık komutasındaki PKK müfrezesinin 33 silahsız askeri katletmesi, çatışmaların yeniden alevlenmesine yol açtı. PKK yönetimi onca önem vererek başlattığı açılımı fütursuzca bozan Sakık’ın eylemini cezalandır(a)madı. Aksine gönülsüzce de olsa üstlendi, savunmaya çalıştı.

Çünkü iki aya yakın süren fiilî ateşkes döneminde, Kürt alt tabakalarından gelen gerillanın büyük kısmının ve o zamana kadar gerillanın lojistik yükünü çekmiş olan yoksul Kürt köylülüğünün gerilla savaşını talileştirecek bu “siyasî çözümü zorlama” yolundan “hoşlanmadıkları” görülmüştü. Oysa hatırlanacağı üzre PKK’yı destekleyen orta ve üst sınıf Kürtler ve kentsel nüfusun etkin kesimi sevinç ve umutla karşılamışlardı ateşkesi.

Bu tavır farklılığının anahtarı PKK hareketinin sosyo-politik boyutundadır. Özetle ifade edersek, gerillanın zaferiyle değilse bile, onun ağırlığını ve etkinliğini sürdürdüğü koşullarda yaşanacak bir siyasal çözüm süreci ve çözüm sonrası düzenleme Kürt alt sınıflarının gerilla dolayımında edindikleri siyasî-toplumsal kazanımların korunabilmesi imkânını verirken, gerillanın devre dışı tutulduğu, hattâ etkisizleştirildiği koşullardaki çözüm, (niteliği ne olursa olsun) inisyatifin yeniden Kürt orta ve üst tabakalarına geçmesini, Kürt toplumsal hiyerarşisinin eski biçimiyle yeniden oturtulması imkânını sağlama alır.

Çünkü, daha önce de kısmen ifade edildiği üzre, PKK’yı bir gerilla hareketi olarak var eden Kürt alt tabakalarının mensupları fiili savaşçılar, gerillanın prestiji ve gösterdikleri başarı ölçüsünde Kürt topluluğunun iç toplumsal hiyerarşisinde hızla yükselmek, statü edinmek imkânını da buldular. Ayrıca gerilla savaşının aslî ve ağırlıklı olduğu dönemde parti ve gerilla örgütündeki hiyerarşi hemen hemen çakışıyor olduğu için, bu durumda varılacak bir siyasî çözümde şu veya bu biçimde taraf olacak olan PKK’nın bu iç tablosunu Kürtlerin siyasal-toplumsal düzenlenişine yansıtması da mümkün olabilecektir.

Oysa aynı siyasî çözüme, gerillanın talileştirildiği, etkisizleştirildiği bir süreçte varmak, PKK tarafında “gerilla dışı” unsurların, yani bu bağlamdaki sosyo-politik dille, Kürt orta ve üst tabakaları mensuplarının öne çıkması, daha işlevli ve işlevlerine daha önem verilir hale gelmesi demektir.

Dolayısıyla PKK içindeki strateji tartışma ve çatışmaları, “radikal” - “ılımlı” yol ayrımları, -her iki strateji ve yol da aynı siyasî çözümlere varmayı öngördükleri ölçüde- o çözümlere hangi sınıf ve tabakaların inisyatif ve tasarımlarıyla gidileceği tercihinin izdüşümleridir çok büyük ölçüde.

1994 kesitinde, PKK hareketine omuz verenlerin sınıfsal ve işlevsel bileşiminde “gerilla” yönün hâlâ ağır bastığı bir kavşakta, PKK önderliği, otorite ve prestijini de hesaba katarak tarihî tercihini gerillayı durdurarak siyasal çözüm aramaktan yani Kürt orta ve üst sınıflarına dayalı bir politikadan yana yaptı. Ama galiba kendi ağırlığının dengeyi değiştirebileceği bahsinde yanılmıştı. Nitekim, iki ay yönetimin projesine ses çıkarmayan “gerillacı”, pleb eğilim bilinen o 33 askerin öldürülmesi eylemiyle ateşkes sürecini bitirdi. Yönetim bu kanlı emrivakiyi sineye çekmekle birlikte, projesinin örgütsel gereklerini, yani PKK’yı askerî ağırlıklı bir örgütlenme olmaktan adım adım sıyırıp siyasal-toplumsal bir örgüt, bir “millet partisi” haline getirme işini sürdürmeye devam etti.

1994 yazıyla, ateşkesin bitişiyle gerilla, savaşı tırmandırdı. Ama daha ilk aylardan itibaren hissedilmeye başlandı ki; Türk Ordusu ’80’li yıllardaki “acemiliği”ni çoktan geride bırakmıştır. 1995 ve özellikle 1996’da gayet deneyim kazanmış Türk Ordusu’nun gerillayı bloke ettiği, sistemli operasyonlarla istemediği alanlardan sökebildiği, kısaca harekat alanında inisyatifi büyük ölçüde ele almış olduğu açıkça gözlemlenebilmekteydi.

İki yıldır bir “pat durumu” sürdürülmektedir. PKK gerillaları belirli bölgelerden dışarı pek çıkamamakta, buna mukabil ordu da bu bölgeleri de ortadan kaldırmaya çalışmayıp, belirli aralıklarla operasyonlar yapıp çekilmektedir. Bunu, söz konusu “gerilla bölgeleri”nin imhası ağır zayiata malolacağı için mi -şimdilik- yapmamaktadır; yoksa tasarlanmış bir -siyasî- çözüm stratejisinin gereği, -onun bir tersten koz rolü oynayabilecek- unsuru olacağı için midir bu tutum?

Bilemeyiz, ama hadi ince bir beyin jimnastiği sayılsa bile, ikinci ihtimalin doğru olduğunu varsayalım.

Türkiye’de “Kürt sorunu”na ilişkin politika ve bunca deneyden sonra istikrarlı bir “nihai” çözüm aranıyorsa, onu belirleyecek merci ordudur. Kurulu siyasal düzenimizin ve yakın dönemde de fazla değişmeyeceği görülebilen iç siyasal güç dengeleri ve durumun bir verisidir bu. Hangi ad altında ve nasıl bir düzenleme paketi içinde yapılacak olursa olsun bir “siyasî” nitelik ve içerik taşıyacak olan o “çözüm”, ancak ordunun onayladığı ve asıl önemlisi onun uygulanmasına “bizzat” nezaret edeceği bir çözüm olabilecektir.

Az önce de belirtildiği üzre, bunun geçmiş tecrübelerin ışığında istikrar vaadeden bir çözüm, yani gelecekteki gelişmeleri de karşılayabilecek mahiyette bir çözüm olması gerekir. Ve bu çözüm, herhalde her şeyden önce, “Kürt sorunu”nun ileride yine silahlı mecraya dökülmesini önleyebilecek özellikler taşımalıdır. Çünkü, dikkat edilirse, Cumhuriyet’ten bu yana yaşanan başlıca Kürt isyanlarının her biri bir öncekinden daha uzun sürmüş, çok daha fazla insan zayiatına -öteki zararları saymayalım- malolmuştur. 1984’te başlayan ve hâlâ süren bu sonuncusu, resmî makamlara göre yirmi bin PKK’lı, on bin sivil ve güvenlik görevlisi ölümü ile -ki çok daha yüksek rakamlardan söz edilmektedir- öncekileri, herhalde kat kat aşan bir bilançoyu göstermektedir.

PKK’nın tamamen bitirildiğini varsayın. Bunu “Kürt sorunu”nun da esasta halledildiği gibi değerlendirecek haldeki “resmî söylem”in çizgisinde kalıp, “yaraların sarılması” adıyla bölgede bazı ekonomik iyileştirme paketlerinin uygulanmasıyla yetinildiğini de varsayalım. Artık gelinen noktada bu -hiç de uzun sürmeyecek bir gelecekte- “Kürt sorunu”nun yeniden ve silahlı biçimde depreşmesine yataklık yapmaktan başka bir anlama gelemez. Ayrıca öyle bir muhtemel silahlı kalkışma, sanıldığı gibi Güneydoğu dağlarında, ücra vadilerde, daha kentle bile tanışmamış köylü, çoban Kürt gençlerinin ağırlıkta olduğu bir “kır gerillası” biçiminde de olmayacaktır. Şu dönemde o kır gerillasının saflarına Avrupa’dan, Türkiye metropol kentlerinden giden şehirli, genç işsiz ve öğrenci gençler, bu pek zor intibak edebildikleri “kır gerillası” yerine, tamamen alışık oldukları, kolayca “ustalaşabilecekleri” şehir gerillası yöntemleriyle o muhtemel silahlı kalkışmanın aslî unsuru olacaklardır. Mevcut trend sürerse o tasarlanabilir gelecekte Türkiye Kürtlerinin yarısından çoğunun yaşayacağı Batı Anadolu, özellikle metropol kentler olacaktır, o gerillanın mekânı.

Bunun ne demek olduğunu anlatmaya kalkmak bile gereksiz.

Dikkat edilirse, Kürt sorununun yeniden silahlı biçimde depreşmesi ihtimalini yine Kürtlerin -bu kez ülkenin batısında ve kentlerdeki- alt tabakalarından beklenebilecek bir ihtimal olarak konuşuyoruz. Şüphesiz bugün “Kürt sorunu”na, devletin, ordu ve kamuoyunun kabul edebileceği en “ileri” siyasî çözüm sayılan “federatif çözüm”ü dahi yürürlüğe koymak, o ihtimali ortadan kaldırmaya yetmez. Metropol varoşlarının bu Kürt gençlerini silahlı isyana sürükleyebilecek koşulları, nedenleri önlemek, o “çözüm”ün çapını fazlasıyla aşan çok daha boyutlu bir çözüm perspektifi içinde ele alınabilir ancak. Çünkü koşul ve nedenlerin hemen tümü yanyana yaşadıkları Türk gençleri için de geçerlidir.

Ancak Kürt sorununa bugün bulunacak çözüm, o Kürt gençlerinin sorunlarını “Kürtlüklerinden dolayı” yaşadıkları sorunlar olarak algılamalarını ve bu yargının Kürt toplumunun büyük çoğunluğu tarafından da paylaşılmasını, dolayısıyla onların -silahlı mücadele dahil- harekete geçmelerini desteklemelerini önler. İşlevi de ancak bu olabilir.

PKK hareketi de dahil, 1970’lerde gelişen bir dizi Kürt örgütü, bu gelişme fırsatını, aşiret beylerinden Almanya’da yıllardır çalışan işçi Kürt’e, İstanbul’daki zengin -burjuva- Kürtten, Bingöl’deki çiftçiye, Palu’daki melleden, mühendislik fakültesinde okuyan genç öğrenciye kadar Kürt toplumunun bütün kesimlerinin yaşadıkları sorunları “Kürtlüklerinden dolayı” yaşadıklarını empoze edebilecek bir düzen ve gidişat koşullarında buldu. O nedenle de, Kürt alt tabakaları içinde örgütlenmeye başlayan ve katı bir Marksist-Leninist söylem de kullanan bir PKK, 1990’lara gelindiğinde birçok yerleşik burjuva Kürt zenginlerinin dahi el altı desteğini edinebildi.

Kürt sorununa istikrarlı bir çözüm tasarlayacak bugünkü Türk siyasal düzeni ve ordu; elbette ki, böylesi bir desteğin bir daha oluşmaması için; yani özetle mevcut Kürt topluluğunun -arkaik ve modern- üst sınıf ve zümreleri ile alt sınıfların biraraya gelerek “milli bir dava” etrafında bir hareketin gelişmemesi için “gerçekçi” düzenlemenin nasıl olabileceğini düşünecektir ilk planda.

Bu sorunun genel cevabı da bilinmez değildir. Kürt üst ve -mümkünse “orta sınıfları”nın önemli ve etkin kısmını- sisteme tamamen entegre etmek, böylece onlarla alt tabakalar arasında “milli” bir özdeşleşme imkânını yok etmektir bu. Ve bunun yolunun da, o Kürt kesimlerinin “Türklüğe asimilasyonu”nu zorlamak veya beklemek olmayacağı artık anlaşılmış olmalıdır. Dolayısıyla bu entegrasyonun “Kürt realitesi”ni kabul perspektifiyle düzenlenmesi gerekiyor.

1980’li yılların sonlarından itibaren Türkiye burjuvazisinin en üst katmanlarının yanısıra, özel olarak onların siyasal temsilcisi olan merkez-sağ siyasetin en ağır topları -Özal ve Demirel- tarafından telaffuz edilmeye başlanan bu “Kürt realitesini kabul etme” kavramının -siyasal çözüm- içeriği nasıl bir şey olabilir?

Dile getiren kesimlerin genel dünya görüşüne göre bu kavram ile Kürt üst sınıflarının “milli kimlik”lerini saklama endişesi olmaksızın, sahip oldukları iktisadî-toplumsal konumun sağladığı çıkarları “kendi konumlarındaki normal bir vatandaş gibi” sağlayabildikleri bir düzenleme anlatılmak istenmektedir. Bu düzenleme sayesinde söz konusu üst -hattâ orta- tabaka kendilerini genel siyasal-toplumsal düzende Kürtlerin temsilcisi olarak sunabilecek ve böylece de en azından kendi şahıslarında bir “milli kimlik sorunu” yaşamadıklarını rahatça iddia edebileceklerdir. Ve böylece de, alt tabakalardan gelecek bir “bu sorunları Kürtlüğümüzden dolayı yaşıyoruz” baskısına direnip püskürtebilecekleri bir mevzide olacaklardır.

Modern kapitalizm, sorunların -başta ekonomik olmak üzere- nesnel çıkarlar bazında çözümüne inanır. Türkiye’yi modern kapitalist -çağdaş- bir toplum haline getirmeyi öngören Cumhuriyet dönemi hükümetleri de 1940’ta sona eren ilk Kürt isyanları döneminden sonra, her ne kadar yıllar boyu Kürt dil ve kültürünü yasaklamayı da içeren bir zorla asimilasyon politikası izlemişse de, bu politikaya rağmen bölgede sağladığı görece sükunet de o mantığa dayalı bir strateji ile sağlanmıştır. Çünkü, Kürt üst sınıflarının geleneksel iktisadî çıkarlarına dokunmayan, hattâ pekiştiren ve ayrıca onlara fiilî egemenlik konum ve sahaları bırakarak sosyo-politik konumlarını kaybetme korkusundan uzaklaştıran, böylece de genel düzene bağlayan bir strateji izlenmiştir.

Ancak bu strateji, 1960’lardan, özellikle de 1970’lerden itibaren giderek izlenemez hale gelmiştir. Çünkü, bu yıllarda ivme kazanan Türkiye’deki kapitalizmin gelişmesi, Doğu ve Güneydoğu’da aynı ivmede olamadığı için hem geleneksel Kürt üst sınıfları statülerini yitirme endişesine kapılmış hem de onların egemen konumlarını ele geçirebilecek bir Kürt burjuvazisini oluşturabilecek unsurlar yeterince gelişip güçlenme imkânı bulamamaktan yakınır olmuşlardır.

1970’lerde birçok Kürt siyasal örgütünün özellikle bölge şehirlerinde ve çoğu aşiretlerin önde gelen ailelerinin çocukları olan öğrenciler arasında hızla ortaya çıkıp gelişebilmelerinin kaynağında bu sosyo-politik-iktisadî olgu vardır. 1980’lerin “neo-liberal” politikaları bu olguyu ve onun yarattığı endişeleri daha da koyulaştırmış; 12 Eylül rejiminin uygulamaları da bunun üzerine fazlasıyla tuz biber ekince, PKK’yı alt sınıflar kökenli bir silahlı hareket olmaktan, birçok aşiretin Kürt orta sınıf ve burjuvazisinin önemli bir kesiminin organize desteğine sahip bir siyasal-toplumsal güç haline getiriveren yolu açacak patlamanın tüm koşulları yerli yerine oturmuştur.

O halde; eğer “Kürt realitesini kabul” kavramı -burjuvazimiz ve onların siyasî temsilcilerinin şimdilik açamadıkları ama şüphesiz “burjuvaca” olacak- bir entegrasyon projesi içeriyorsa; bunun özellikle Kürt burjuvazisinin iktisadî-toplumsal -ve dolayısıyla siyasal- statü endişesini telafi etmesi şarttır. Ona egemen sınıfların bir parçası ve dolayısıyla “egemen” olacağı bölgede gerçek bir temsil gücü ve konumu sağlayabilecek bir düzenleme demektir bu.

Fakat, son derece kritik olan nokta şudur. Böyle bir düzenleme salt kendi kendisini temsil eden bir Kürt burjuvazisi ile yapılamaz. O düzenlemede -resmî bir “taraf” kimliğiyle olmasa dahi- yer alabilecek “muhatab”ın gerçekten temsil gücüne sahip olabilmesi ve yapılacak düzenlemenin en azından orta vadede kalıcı olabilmesi için, ortada, alttaki tabakaların da temsil yetkisi tanıdığı “birileri” olmalıdır. Özellikle bir altüst oluş süreci yaşandıktan sonra -ki Türkiye’de ve en fazla da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da durum budur- bir düzenleme yapılıyor ise.

Alınan “muhatap”, Türkiye merkez sağ partilerinde yer alan Kürt burjuvazisi ve geleneksel üst sınıf mensupları olamaz.

Ancak HADEP olabilir bu “muhatap”.

Ne var ki, bugüne kadar, devlet ve düzen adına konuşan tüm ağızlar, HADEP’in bir PKK uzantısı olduğu, “eşkiya ile muhatap” olunamadığı gibi -o nedenle de- HADEP’in de muhatap kabul edilemeyeceği “resmî söylem”i yineleyip durmuşlardır.

Elbette ki bu söylemin aslî sahibinin ordu olduğunu bilerek.

Biraz önce sözünü ettiğimiz beyin jimnastiğini asıl şimdi yapalım. Ve farzedelim ki ordunun “asıl söylemi bu değildir ve -ordular pek konuşmazlar- diyelim önümüzdeki ayların birinde belirtik biçimde bu “resmî söylem”den çok farklı bir çözüm paketinin icrası anlamına gelen adımlar attı. Bu durumda resmî söylem korosu tüm gücüyle orduya dönüp, hayır yapamazsınız mı diyecektir?

Hiç şüphe edilmemelidir ki, böyle bir şey olmayacak; aksine koronun çok büyük kısmı, hemen ordunun gayet yerinde davrandığını ilâna ve açıklamaya girişecektir.

Şu anda düzen güçleri içinde yalnızca ordu anlamlı olabilecek bir siyasal çözüm -veya onun yerine geçecek- paketinin icrasını başlatabilir ve şu bahsedilen “muhatap” konusunda -resmî söyleme göre- radikal bir adım atabilir. Malûm siyasal ağırlığının yanısıra, şu ana kadar yürütülen resmî Kürt sorununa ilişkin politikanın üzerine düşen kısmını da büyük ölçüde başarıyla yerine getirmiş olmanın verdiği ek güç ve prestijle de yapabilir bunu.

Ve şu son on/onbeş yıl boyunca faaliyetinin giderek daha büyük kısmını “Kürt sorunu”na yoğunlaştırarak ve bu arada kaçınılmaz biçimde onun “askerî çözüm” veçhesi kadar iktisadî, toplumsal kültürel... bağlamıyla görmek, ayrıca onun Ortadoğu gibi bölgede hangi komplikasyonların konusu olabileceğini kavramak konusunda da zengin bir deney birikimi edinmiş olması gereken ordu.

Açık kanıtlara değil, ama güçlü karinelere dayanarak söyleyebiliriz ki; bu çözüm için epeydir gayet hesaplı adımları atmaya zaten başlamıştır ve “muhatab”ın HADEP veya bir başka bağlamda PKK olması noktasına da “takılmamakta”dır. Hattâ biraz daha ileri giderek söyleyebiliriz ki, “muhatab”ın şu veya bu biçimde PKK olmasını gerekli saymakta ve onun “muhatap” rolü oynayamayacak hale gelmemesini de gözetmektedir. Gerçekçi ve siyasal sağduyuya uygun olanının da bu olduğu kanısındadır.

Bu gibi durumlarda muhatabının temsil yetkisini kullanabilecek kadar güçlü, koşul dayatamayacak kadar da güçsüz olmasına dikkat edildiğini belirtmek bile gereksiz.

Eğer, ordunun gerçekçi bir siyasal çözüm için PKK’nın şu veya bu biçimde dolaylı olarak muhatap alınmasını mümkün sayabileceği faraziyesi makul ise ve bu bir süredir kararlaştırılmış bir tespit ise; ordunun bölgede yürüttüğü askerî operasyonlarda bu tespite uygun bir strateji izlemesi ve örneğin gerilla bölgelerini sıkı bir sınırlama ile yetinmesi, yani özel olarak tamamen imhaya çalışmaması da “makûl” değil midir?


Bu açıdan bakıldığında PKK’nın gerilla gücünün “belirli bir düzeyi” aşmamak kaydıyla, salt varlığını korumaya itilmiş olarak durması bir çözüm stratejisinin gereğidir.

Çünkü, daha önce de işaret ettiğimiz gibi muhtemel bir siyasal çözüm sürecinde Kürt alt sınıflarının da temsil edildikleri duygusunu taşımaları şarttır. Ağırlıklı olarak PKK’nın askerî aygıtını -gerilla müfrezelerini- oluşturan bu kesimler açısından o müfrezelerin bir biçimde var kalması, PKK’nın kendilerini de temsil ettiği inancının gerekçesi ve güvencesidir.

Ancak 1990’lardan itibaren PKK’nın aşağıdan yukarıya tüm Kürt sınıf ve tabakalarını büyük ölçüde içerir, “temsil edebilir” hale geldiğini de belirtmiştik. Bu olgu belirginleşip, oturdukça, “milli hareket”lerin doğası gereği üst-orta sınıfların daha hegemonik bir temsil gücü edinmeleri de kaçınılmaz bir süreçtir. Bu aynı zamanda, Türkiye’deki Kürtler’in şu son yıllarda yaşadığı çifte altüst oluş sürecinde bozulan toplumsal hiyerarşinin, alt ve üst sınıflar arasındaki ekonomik-toplumsal... ve dolayısıyla egemenlik-itaat ilişkilerinin de PKK üzerinden, onun dolayımı ve otoritesi ile “yeniden” kurulması anlamına da gelir.

Bu tespit ve yorumlamaları biraz daha ileriye götürürsek; PKK yönetiminin gerilla gücünün sınırlanmasından, etkinliğinin daralmasından hiç de telaşa kapılmayacağı, hattâ böylesi bir süreci serinkanlılıkla karşılayacağı sonucu çıkar. PKK yönetiminin yıllar önce yaptığını belirttiğimiz tercih, yani genel PKK örgütünün alt sınıfların isyanı partisinden yavaşça -yani gerillayı tamamen yitirmeksizin- sıyırıp, orta ve üst sınıfların müstakbel konumunu güvenceleyen bir “millet partisi” haline dönüştürme stratejisi; PKK yönetiminin Şemdin Sakık gibi nüfuzlu bir gerilla komutanını bir biçimde tasfiye etmenin risklerini kaldırabilecek kadar güçlenmiş, oturmuştur.

Muhtemel bir siyasal çözüm için Türkiye’de tayin edici siyasal irade ve güç olarak ordu, PKK’nın -dolaylı olarak da olsa- muhatap alınabileceği sinyallerini vermek için böylesi bir “güçlenme” işaretini mi bekliyordu?

Göreceğiz!