Anasayfa > Birikim Arşiv > 109 - Mayıs 1998 > '68'den Geriye Ne Kaldı?

'68'den Geriye Ne Kaldı?

Taner Akçam | (Sayı : 109 - Mayıs 1998)

1968 Gençlik Hareketi ve sonrası gelişmeler birçok boyutuyla ele alınabilir. Ben burada bir soruya cevap aramaya çalışacağım: Geride ne kaldı? Eğer ’68 Türkiye toplumunda büyük bir altüst oluşa denk düştü ise, bugün bu altüst oluşun izlerini nerelerde sürebiliriz? İz sürme eylemi farklı düzeylerde yapılabilecek, kapsamlı bir iş ve bunu bir makalede yapmak mümkün değil. Ben burada konunun son derece sınırlı bir boyutunu ele alacağım. ’68 Hareketi, amaçları itibariyle hangi temel noktalar etrafında tanımlanabilir ve yaşanan siyasî başarısızlığa rağmen, bu noktalar etrafında toplumda herhangi bir değişim söz konusu oldu mu? Olmadıysa bunun nedenleri nelerdi?

Her toplumsal olgunun kendisinden sonrasına bıraktığı bir şeyler mutlaka vardır, ön varsayımından hareketle ’68’in de bir şeyler bıraktığı, bir şeyleri değiştirdiği ileri sürülebilir.

Ben burada aksini savunacağım. Özellikle siyasî boyuttaki gelişmelerle bile ’68’in çok önemli şeyler bıraktığı, örneğin, 1973’te Ecevit’i bu dalganın işbaşına getirdiği, bugün de ÖDP’nin bir ’68 eseri olduğu ileri sürülebilir. Gerçekten de eğer ’68’in CHP tarafından entegre edilen boyutu bir kenara bırakılırsa, ÖDP’in, ’68 hareketinin, hem kısmen düşünsel hem de kadrosal açıdan son buluşma istasyonu olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi ’68’den ÖDP’ye geçiş süreçlerini göz ardı ettiği ve ÖDP’yi, ’68’in doğrudan bir sonucu olarak gösterdiği için bu bakışı eleştirebiliriz. Ama ben bu varsayımın doğruluğundan kalkarak ana görüşümü tekrar etmek istiyorum: ’68 Hareketi Türkiye toplumunda köklü bir değişime yol açmamıştır, açamamıştır. Bunun nedeni hareketin “siyasî bir yenilgi”ye uğramış olması değildir. Benzeri “yenilgilerin” yaşandığı Avrupa ülkelerinde ’68 Hareketleri toplumlarında çok ciddi değişimlere yol açmıştır. (Almanya örneği için Wolfgang Kraushaar ile yapılan konuşmayı okuyunuz) Türkiye’de ise böyle bir sonuçtan söz etmek oldukça zordur.

’68’LE YÜKSELEN DALGA

’68’de Türkiye’de, başlangıç yıllarını 60’lı yılların ortalarına kadar götürebileceğimiz toplumsal bir başkaldırı yaşadı. Başını öncelikle öğrenci gençliğin çektiği bu toplumsal başkaldırı kendisini “sol” olarak tanımladı. ’80’li yıllara doğru ise bu dalga söndü. Bu dalgayı, başlangıçta ve özellikle sonrasında bağrından çıkan çok farklı eğilimlerin varlığını bilerek, ortak bazı özellikler temelinde tanımlamamız mümkün müdür? Bunun olanaklı olduğunu düşünüyorum ve zaten “iz bırakmadığı” fikrini de bu ortak özelliklerin akibeti üzerinden kurmak istiyorum.

Ana özellik içinde yaşanılan toplumdan duyulan hoşnutsuzluktu. Daha “iyi ve güzel bir dünya” özleniyor ve isteniyordu. Aralarındaki tüm farklara rağmen, “İnsanların eşit, eşdeğer ve özgür olarak yaşadıkları bir toplum mümkündür”, tezi hepsini belirliyordu. Bu temel amaç, sadece bir hayal bir ütopya olarak değil, doğrudan insan eylemiyle ulaşılabilecek bir hedef olarak tanımlanıyordu. ’68 Hareketinin esas olarak bu temel felsefece karakterize edilebileceğini düşünüyorum. Bu felsefeyi üç ana damar üzerinden okumak istiyorum.[1]

1) ’68 Hareketi “masum”du. 1968 gençlik hareketlerine ilişkin siyasal otoritenin kullandığı, “başlangıçta masumane taleplerle yola çıkan gençler” tanımlaması son derece doğrudur. Bu “masum”luğu, hareketin hümaniter karakterine yapılan bir gönderme olarak anlamak istiyorum. ’68 Hareketinin en temel özelliklerinden birisi, onun derin bir insan sevgisi üzerine oturmasıdır diye düşünüyorum. Onun için önce ve sonra insan vardı. Ana dürtüsü, “insanlar daha iyi, daha rahat, daha mutlu yaşama hakkına sahiptirler” idi. Var olan düzen esas olarak bu boyutuyla eleştiriliyordu. İleri sürülen talepler esas olarak bu amaca yönelikti. O halde birinci damar şudur: İnsanı ve onun verili durumunu merkezine almış, insanın mutluluğunun önündeki engellerin kaldırılması gerektiğine inanan humaniter bir hareket idi ’68.[2]

2) ’68 Hareketi esas olarak anti-otoriterdi. Ve kendisini özellikle kültürel bir başkaldırı olarak anlıyordu. Karşı çıktığı otorite ikiliydi. Birincisi siyasî boyuttaydı. ceberrut devlet otoritesine karşıydı. Anti-devletçilik onun önemli bir özelliği idi. Hattâ otoriteye karşı olmada öylesine “aşırıya” gidildi ki, mevcut demokratik haklar bile fazla ciddiye alınmadı. Bunda, Gençlerin “anti-otoriter” tavırlarının, demokratik kurumlar konusunda son derece duyarsız olan bir başka anlayışla buluşmasının önemli bir payı oldu. “Filipin Tipi Demokrasi” fikri dönemin “ana tezi” idi. Resmî sosyalizmin bir uzantısı olarak savunulan bu tez, gençlere egemen olan, parlamenter kurumlara derin güvensizlikle birleşti.

’70’li yılların silahlı mücadelesini, bu anti-devletçi, anti-otoriter tavrın bir göstergesi olarak ele alabiliriz. Osmanlıdan bu yana devletin, toplumda bir “baba”nın fonksiyonuna sahip olduğunu biliyoruz. Silahlı Mücaleyi gerekçelendirmek için Mahir Çayan tarafından bu durum teorik olarak da dile getirildi. ’68 Hareketi bir anlamda, “Baba”sına karşı rüşt ispat etmek isteyen bir çocuğun romantizmine sahipti. Onun için bugün bile, İbo, Deniz ve Mahir’in bizlerin zihinlerindeki yeri başkadır. Cevap verilmesi gereken önemli bir soru, bu rüşt ispatının niçin silahlı bir biçim aldığıdır.

Burada ayrıntısına girme şansına sahip değilim ama önemli bir tarihsel paralelliğe dikkat çekmek istiyorum. ’68 Hareketleri, Avrupa’da, Almanya, İtalya, Japonya ve Türkiye’de silahlı mücadele biçimini aldı. Bu ülkeler değişik varyasyonlarla 1. ve 2. Cihan Harplerinde müttefik idiler. Bu ülkelerde ortak olan bazı özelliklerin, anti-otoriter tavır alışın silahlı mücadeleye dönüşmesinde belirleyici olduğunu düşünüyorum. Toplumda kültürel olarak örülmüş güçlü bir “üst kimlik” yokluğu, (Freud’un tanımıyla Süper Ego’nun gelişmemiş olması) otoriter ve üste bağlı olma kültürünün egemenliği ve demokratik kurumların zayıflığı, bu ortak özelliğin ana göstergeleri olarak sayılabilir. Sonuç, bu toplumlarda, sorunların şiddete başvurularak çözülmesini engelleyebilecek kültürel ve kurumsal zayıflıktır. Bu nedenle mevcut çıkar çatışmaları çok daha rahat silahlı biçimler alabilmiştir.

Anti-otoriter olmanın ikinci boyutu, onun kültürel bir başkaldırı olmasıydı. ’68’de, 15 yaşlarında idim ve hâlâ hatırlarım: “babanın yanında sigara içmek doğru mudur?”; “Büyüklerin yanında, bacak bacak üstüne atarak oturmak gerekir mi?”, gibi sorular en çok tartışılan konular arasındaydı. Feodal ve geleneksel kültür ögelerine başkaldırmak olarak tanımlanabilecek bu kültüren başkaldırı kendisini özellikle cinsellik konusunda da farklı bir tavır alışta ifade etti. Geleneksel namus anlayışına karşı çıkılarak, cinsel özgürlük savunuldu. Kültürel başkaldırı, başka bir yaşam tarzına duyulan özlemin bir ifadesiydi. Komünal yaşam biçimleri, özellikle Üniversitelerde, bir hayat tarzı olarak doğrudan yaşanmaya çalışılıyordu. Yani bu kültürel başkaldırı, vaad edilen cenneti beklemiyor, savunduğu şeyi kendi hayat tarzı olarak benimsiyor ve yaşıyordu.

3) Bu toplumsal dalga demokratikti, en geniş özgürlüklerden yanaydı. Bu biraz da ilk iki özelliğin bir sonucu gibidir. Demokratik hak ve özgürlüklerin en geniş bir biçimde savlanması, özgürlüklerin garanti altına alınması, önce üniversitelerden başlanarak tüm bir toplum için savunulmaya başlandı. “Gerçekten Demokratik Türkiye” dönemin en temel sloganı idi.[3]

Bu üç damar, bu başkaldırının ana özellikleri idi, fakat süreç içinde arka plana itilerek neredeyse unutulmaya yüz tutuldular. Ben bu üç noktanın 30-35 yıllık başkaldırı macerasının ana belirleyicileri olduğunu savunuyorum. Daha sonra başka başka dağlara savrulan, Ecevitçi, TİP’çi, DEV-GENÇ’çi, Moskovacı, Çinci, Arnavutçu olan bu dalgayı derinden belirleyen bu ortak damardı. Tüm eğilimlerde derinden ortak bir özlem, ortak bir karakter olarak mevcuttu. Zamanla ortadan kalkan da bu oldu. Cevap verilmesi gereken soru şu; Bu toplusal ve kültürel başkaldırıya ne oldu? Kanaatim odur ki, Türkiye toplumunda var olan güçlü bazı gelenekler, bu “yeni” ve “taze” olanı çok çabuk bozdu ve kendisine benzetti. Çok karamsar sayılabilecek, “’68 geride hiçbir iz bırakmadı” “hiçbir şey kalmadı” yargımın ana nedeni budur. Yani hareketin ortaya çıkış koşullarındaki onu belirleyen, derinden onu tanımlayan özelliklerden hiçbirisi bir gelenek haline dönüşerek, toplumda en azından kültürel bir iklim değişikliği yaratmayı başaramadı.

’68 HAREKETİNİN ANA DAMARLARININ YEDİĞİ DARBELER

Temel dürtüsü, “insanların eşit, eşdeğer, özgür olarak birarada yaşayacakları bir toplum mümkündür” olan ve buna uygun olarak da, humanist, anti-otoriter, özgürlükçü olan bu topluluk üç önemli darbe yedi. Bu darbeler onun ana özelliklerine karşıydı ve damarını kurutacak, ortadan kaldıracak bir niteliğe sahipti.

Birinci Darbe, “Devletin Asıl Sahiplerinden” geldi. Siyasal iktidardan uzaklaştırılmış, Kemalist asker-sivil bürokrasi, bu “masum gençler”de kendilerine siyasal iktidar yolu açacak büyük bir potansiyel gördüler. Bu Türkiye’de çok konuşulmuş ve bilinen bir konudur. Gençler özellikle “anti-emperyalizm” nedeniyle çok çabuk “kucağa” düştüler. Devrim yapmak ve Türkiye’yi kökünden dönüştürmek yolunda var olan derin özlemleri, kısa sürede onları tarihî bir geleneğimizle birleştirdi. “En kısa yoldan iktidar nasıl ele geçirilirdi?” Böylece, iktidarı yeniden ele geçirmek isteyen ve “devletin asıl sahipleri” olan “ordu ve bürokrasinin” darbe hesapları içinde, kendileri istemiyor olsalar bile, bir unsur haline döndüler. Dönemi örgütlerinin en fazla ve en güçlü biçimde Silahlı Kuvvetler içinde örgütlenmiş olması bir tesadüf değildi. Toplumda köklü bir dönüşüm yapma arzusu, “iktidar sorununa” kilitlendi. Bir yaşam tarzı olarak düşünülen gelecek tasarımı, iktidarı ele geçirme hesapları içinde eridi gitti. Gençlerin, “Kemalizmle ilişkimiz ne olacak” sorusu etrafında yaptıkları tartışmalar bunun en açık göstergesidir. Bir taraftan “Devlet Baba” ile araya kesin mesafe koymak isteyen anti-otoriter tutum öte taraftan ise “Kemalizm”de keşfedilen, iktidarı ele geçirmenin önemli bir müttefik gücü... Bu çelişki gençleri ’68-71 döneminde sürekli uğraştırdı. Sonuçta, Kemalizmin “otoriter” karakteri anti-otoriter eğilimin yerini aldı.

İkinci Darbe, Marksizm-Leninizm’den geldi. Daha eşitikçi, daha özgür dünyaya duyulan özlem, çağın en güçlü akımı, Marksizmle gençlik hareketini buluşturdu. Fakat Marksizmin humanist ve özgürlükçü olan aslî ögeleriyle hiçbir alakası kalmamış, bilimsel, “dinî” resmî bir öğreti haline getirilmiş Marksizm ile tanışıldı. (Almanya’da Frankfurt Ekolü’nün varlığı bu noktada önemli bir fark olarak gözüküyor). Bilimsel ve resmî Marksizm demokratik bir sistem dışında ne varsa onu savunuyordu. Totalitarizme açık bir siyasal felsefesi vardı. Ve egemen olduğu ülkelere, totalitarizm veya otoriter sistemlerden başka hiçbir şey getirmemişti.

Totalitarizme açık kapıları olan, özgürlüklerin düşmanı bir siyasal felsefenin köklerini ne derece Marx’ın fikirlerinde bulabileceği veya bunun ne kadar “sapma” olduğu meselesi şu an önemsiz, ikincil bir sorundur. Önemli olan, “demokratik kültür değerlerine karşı” olarak tanımlanabilecek resmî Marksizmin, Türkiye’de bu değerlerin zaten zayıflığı nedeniyle kök salmasının kolay olduğu gerçeği idi. Böylece tarihî bir buluşmanın teorik imkânları yaratıldı. “Ordu-Gençlik Elele Milli Cephede” sloganı etrafında, otoriter devletin savunucusu Kemalizm ile gençlik hareketinin buluşması, Marksizm-Leninizm’in sunduğu teorik çerçeve ile sağlanmış oldu.

Geriye baktığımızda, anti-otoriter ve özgürlükçü temelde başlayan bir hareketin, süreç içinde otoriter ve özgürlüklere birinci planda yer vermeyen bir niteliğe kavuşması sorusu üzerinde fazlasıyla kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum. Görülen odur ki, Türkiye’de ’68 dalgası hâlâ bu sıkıntıyı yaşıyor. Bir taraftan şu savunulabilir: gençlik hareketi ve onun ürünü olarak doğan sol hareketlerin Marksizm-Leninizm elbisesini giymesi bir “tesadüf” idi. O sırada dünya konjonktüründe moda olduğu için 3. Enternasyonal’in resmî, bilimsel Marksizm elbisesi giyildi. Ve bu elbise bu toplumsal dalganın ana özelliği olan anti-otoritarizm, hümanizm ve özgürlükçülüğe o denli yabancıdır ki çıkartılması fazlaca bir sorun değildir.

Fakat öbür taraftan görülen şudur: ’68’in ana karakteristikleri etrafında, “tesadüfen” giyilen bu elbiseyi çıkarmak konusunda oldukça zorlanılmaktadır. Sosyalizm adına yaşanmış, totaliter sistemlere, büyük barbarlık gösterilerine rağmen ’68 geleneğinin devamı sayılabilecek çevrelerde bu konuda ciddi bir tartışma yoktur. Dışarıdan bakıldığında, bu teorilerden “hava koşulları uygun olmadığı için” şimdilik vazgeçildiği biçiminde bir izlenim edinmekteyim. ÖDP içinde yaşanan gerilimlerden, sorunlardan bir tanesi de budur. Özgürlükçülüğü ve anti-otoriterliği yeniden güçlendirmek isteyen bir eğilimin var olmasına rağmen, toplumda güçlü olan başka eğilimler nedeniyle bu sorun yeteri kadar dillendirilememektedir. Burada “biz Türkler”e mahsus bir eğiliminden söz etmek isterim: “Düşünmeme” ve pratik tutum alışları, benimsenmiş bir takım temel ilkelere göre değil, “işe yararlılık” kriterine göre tayin etmek. ’68 Hareketinin ana özelliği olan anti-otoriterizm ve humanizm, Türkiye’de egemen olan kültür ögeleriyle güçlü bir çatışmayı gerekli kılıyordu. Ama bizdeki “derin düşünme geleneği” yokluğu bu hesaplaşmanın yapılmasını imkansız hale getirdi.

Üçüncü Darbe “halkımızdan” geldi. Halkın içinde bir güç olma, kitleselleşme arzusu ilk büyük darbeyi ’68 hareketinin kültürel özlemlerine vurdu. ’68 Hareketi ve onun ürünü olarak ortaya çıkan örgütler özellikle ’70’li yılların ikinci yarısında ciddi bir kitleselleşme yaşadılar. ’68’lerde kendilerini anti-otoriter, özgürlükçü olarak tanımlamak isteyen gençler, 70’li yıllarda, halk içinde güç kazandıkça, “halkımızın kültürel değerlerini” benimsemeye başladı. Cinsel özgürlüğü savunan özgürlükçüler, “mahallenin namusunu koruyan bekçilere” döndüler. Otoriter, üste itaati marifet sayan, disiplini en üst meziyet sayan bir kültür, Marksizm-Leninizmin de sayesinde en üstün kültürel normlar haline getirildi. Böylece topluma egemen, otoriter kültürel gelenek, sol saflarda yeniden üretilmeye başladı. 1975-80 döneminin sol örgütlerine asıl damgayı vuran bu özellik gibi gözüküyor.

Bugün, ÖDP saflarında bu kültür çatışmasının izleri hâlâ yaşanıyor. Kendisini “aşkın ve devrimin” partisi olarak tanımlayan parti, bu farklı kültür değerleri üzerinden kendisini tanımlamayı başaramadı. Halkımızın güçlü geleneksel değerleri karşısında, “Tefe Alınmaktan” çekinildiği için, bu kültürel değişim anlamına gelebilecek, “farklı ve başka” olunduğunun açıkça anlatılabileceği alanlar ve konuların fazlaca üzerine gidilmemek tercih ediliyor.

TOPLUMSAL HAFIZA VE KÜLTÜREL FAZLA

Yenilen bu darbelere rağmen şu iddia edilebilir mi? “Sel gitmiş olsa bile kum kalmıştır”. Bugünden geriye bakıldığında beni ’68 olayları ve sonrası konusunda karamsar kılan bu noktadır. Geriye çok fazla bir şey kalmamış, toplumda “derin” sayılabilecek izler bırakmadığımız anlaşılıyor. Bu çok farklı boyutlarda gösterilebilir. Siyasî boyutta, ordu-Refah çatışmasında, gizli bir ordu yanlısı olmak sırıtıyor gibidir. Kültürel boyutta, kadın-erkek ilişkileri başta olmak üzere, geleneksel kültürel ilişkilere tavır alış fazla başat gözükmüyor.

Oysa şu genel ilke tekrar edilebilir: Doğa bilimleri için geçerli olan toplum bilimleri için de geçerlidir. “Var olan bir şey yok olmaz”. Toplumlarda kollektif hafıza vardır. Ve ’68 Hareketini bu farklı ve başka olan özellikleri, toplumun kollektif zihninde ortak bir deney olarak yerini almıştır. Burada şu ana tez ileri sürülebilir: ’68 Hareketi, yediği tüm bu darbelere rağmen, anti-otoriter, humanist, özgürlükçü özellikleriyle toplumda bir Kültürel fazla yaratmıştır, fakat bu fazla kendisini henüz yeteri kadar açık ifade edememektedir. Ana sorun, eşit, eşdeğer, özgür bir toplum için savaşan, hümanist, anti-otoriter ve özgürlükçü olan bu Kültürel fazla’nın kendisini bu aslî unsurları üzerinden yeniden tanımlamayı başarabilmesidir. Bu kültürel fazla eğer farklı ve başka bir “fazla” ise kendisini mutlaka siyasî düzeyde de ifade edecektir. Eğer bu hiçbir zaman farklı olmadıysa, yani toplumda zaten var olan değerlerin ötesinde hiçbir yeni değer yaratmadıysa yok olup gidecektir.

Dünya’da benzeri dalgaların yaşandığı ülkelere bakınız. Hem kültürel olarak bu ülkeler artık 1968 öncesi ülkeler değiller hem de siyasal düzeyde bu dalga değişik partiler kurmuş vaziyettedir. Örneğin ’68 hareketi Almanya toplumunda “devrim” yapmamıştır, ama toplumun sivil dokusunu esas olarak değiştirmiştir. Bu kültürel iklim değişikliğinin dışında yüzde 15’lere yakın oy alan bir Yeşil Partisi vardır. Türkiye’de henüz bu sınav verilmemiştir.

İşin gerçeği şu: Yukarıdaki satırları aslında bundan dört yıl önce, ÖDP’nin ilk kuruluş tartışmaları sırasında yazmıştım. ’68 Hareketi ve onun devamı toplumsal dalganın “derin özellikleri” olarak tanımladığım anti-otoriter, humanist ve özgürlükçü tutumunun toplum nezdinde genel bir değişim yaratmadığı zaten gözleniyordu. Ama bu hareketin son istasyonda buluşan yolcularının, kendilerini bu aslî ögeleri üzerinden güçlü olarak tanımlayabileceklerine kuvvetli bir inancım vardı. Oysa sonuç aksi oldu.

Şunu söylemek yanlış olmaz. ’68 Türkiye toplumsal dokusunda güçlü bir kültürel değişime imza atmadı, atamadı. Gelenek onu boğdu. Belki ’68’in bu tür bir özelliği bile yoktu. ’68’de böylesi ögeler aramak sadece benim hüsnü kuruntumdu. Türkiye hâlâ, sivil toplum dokusunu değiştirmeyi önüne hedef olarak koymuş, demokratik değerleri temel almış, anti-otoriter, hümanist ve özgürlükçü çocuklarını bekliyor.

[1]Sayacağım üç damarın, üç değil, bir veya iki olduğu veya daha fazla damar olduğu itirazlarını şimdiden kabul ediyorum.

[2]Burada, daha sonra belli bir “sol” veya “Batı” düşüncesinin ürünü olarak harekete yerleşen “ilerleme” kavramının, bu ana karakterden bir “sapma”ya denk düştüğünü söyleyebiliriz. Zamanla harekete egemen olan ve ilerlemeyi bizzat insanda ölçmek yerine, onun ürettiği araçlar üzerinden ele alan bu anlayışın hareketin başlangıç arzuları ile kolayca barıştırılamayacağını düşünüyorum. Bu söylediğim, solun ve solculuğun, humanizm eksenli yeniden tanımlanması, solculuğun, onun ilk ortaya çıkışını belirleyen aslî ögeleri üzerinden yeniden tanımlanması gerektiği arzusunun bir ifadesi olarak da okunabilir.

[3]Bu sloganın önünde “Tam Bağımsızlık” vardı. Dönemin hareketlerinin çok önemli bir özelliği “Anti-Emperyalizm” idi. Anti-Emperyalizm, Avrupa’daki tüm gençlik hareketlerinin ortak bir özelliği idi. Türkiye’deki “anti-emperyalist” tutum, hareketin Türk milliyetçiliği ile ilişkisini oldukça sorunlu hale getiren bir noktadır. Anti-emperyalist tutum, gençlerin özellikle Kurtuluş Savaşı ve Kuvayı Milliye’yi kendilerine oriyente noktası olarak almaları nedeniyle, hareketin ulusalcı bir niteliği aşmasının önünde bir engel teşkil etti. Bu Türkiye ’68 Hareketini Avrupa benzerlerinden ayıran önemli bir nokta gibi gözüküyor.