Anasayfa > Birikim Arşiv > 120 - Nisan 1999 > Bu Seçim Satar mı Abi?

Bu Seçim Satar mı Abi?

Ece Temelkuran | (Sayı : 120 - Nisan 1999)

“İnsanlar yaşama sevincine kapıldıklarında ne liderlik kalır ne de mizansenler. Ancak yığınları devrimci neşeden yoksun bırakarak onların efendisi haline gelinebilir, yığınların daha ileri gitmesi ve zaferlerini yaygınlaştırması önlenebilir.”

Raoul Vaneigem, Gençler İçin Hayat Bilgisi

Düşünesim yok. Kimin düşünesi var ki akıbetimizi? Ama aklımın asıl istemediği seçim meselesine kaymak. Çünkü düşündükçe...

En “Türk” estetik anlayışla tasarlanmış parti binalarının içleri sanki sokaklarda hiç yürümemiş gibi parlatılmış makosenleriyle doluşan seçim meczubu o adamlar. Ellerinin, üzerlerinde iğreti duran bayramlık takımları üzerinde gezinişi. Yakalarındaki çiçekleri, beceriksiz gülümsemeleriyle çürütüşleri. Boşluğa doğru verdikleri “sempatik” pozlar. Birbirlerine en zorlama haliyle güleryüzlü davranmaya çabalamaları. Şiirlerini en ezberlemiş halleriyle sıraya giren 23 Nisan çocukları gibi kıpırdaşıp durmaları. Hani biri “Oku” dese de hemen okuyuverseler bir örnek şiirlerini.

Karılarına, çocuklarına zebella kesilen bu bir örnek adamların yarattığı itişken kalabalık.

Ya ezilip büzülüşleri... Partinin bilmem ne kademesindeki kendi benzeri adamların huzurunda göbeklerini, yüzlerini, aptallıklarını gizlemeye uğraşmaları. O kademedeki göbeklilerin de bir üsttekine, o üsttekinin bir diğerine gösterdiği bayağı hürmet. Derken kifayetsiz parti liderlerinin karşısında herkesin hep birlikte büzüşüp kalması. Büzüşüp kalmış, göbekli adamlar birikintisi.

Sanki içleri yok onların. Sanki o yüzden kendilerinden önemli saydıkları kimi görseler yanlardan yukarılardan bastırılıyorlar ve hacim olarak da azalabiliyorlar.

Neşeyle oradan oraya seyirtiş ise bir takım adamların seçim listesini açıklamasından sonra atmosfer değişikliğine uğruyor. Yalancı neşe, listeye giremeyenlerde dürüstlük ve itiraf krizine; listeye girenlerde babasının oğlu sırıtışına dönüşüyor.

Öfke bile duymazsınız. Seçim öncesi parti binalarında yaşanan bu görüntüleri bir görseniz öfke bile duymazsınız. Dünyanın ölümlü olduğunun bilincinde olan, Ömer Hayyam’ın “Hiç gitmeyecek gibisin değil mi? / Onlar da tıpkı senin gibiydiler” diye biten dörtlüğünü bilen kimsenin gönül düşüremeyeceği bu haris topluluk işte. Onlar ya da onların içinden seçilmiş bir grup sizi yönetecek. Sizi asıl öfkelendirecek olan şey, partiden partiye bu topluluğun niteliğinde belirgin bir değişiklik olmadığı ve seçilen grupla elenen grup arasındaki aynılık olacak.

Bu orta zekâlı, içleri boş, inceliksiz, ilkel, haris küçük adamlardan oluşan büyük erkek kulübü. Evet, evet. Türkiye onlarındır! Onların kalacak!

Daha da iğrendiren, insanı kendine daha da yabancı hissettiren şeyler diyesim var. Ama demeyeceğim. Çünkü gören gözlerin seyreylediklerini anlatmak, ancak sağırlara hizmet eder; birden kendinizi Anayasa’nın o malûm maddelerinden birine yaslanılarak cezalandırılmış bulabilirsiniz.

SEÇİM DEMOKRASİNİN TEMELİDİR:

SARMISAKLASAK DA MI...

“Ülkü Ocakları Milliyet’i faks yağmuruna tutmuş. Banu Alkan bizim mitingi yazsın diyorlarmış.”

Diyiverdim, seçim öncesi haber toplantılarından birinde. Kimse şaşırmadı. Oysa şaka yapmıştım. Şakayı komik yapan saçmalığı/absürdlüğüdür. Ancak elbette gülmediler. Çünkü eğer Türkiye’de yaşıyorsanız saçmalık üzerine kurulu bir espri anlayışını epey zorlamanız gerekir.

Ama gerek olup bitenlerin saçmalığı gerekse biraz önce anlattığım sineklere yaraşır kifayetsizlik hiç de orijinal değil. Orijinal, yeni, şaşırtıcı olan bu kifayetsizliğin, bizatihi kifayetsizler tarafından kabulüdür. Bu kabulün artık ayan beyan ortada olduğunu anlamak için partilerin seçim reklamlarına bakmak yeterli. Bu seçimde partiler, kendilerinden ziyade bizatihi seçimin reklamını yapıyorlar. CHP tehditkâr bir tavırla “Karar ver!” diye çığırıyor reklam panolarında. ANAP, boş oy atılmaması gerektiğini her yerde dile getiriyor. Müstesna bir politik körlükten muzdarip Çiller bile kendisini övdüğü kadar seçimin hoş yanlarından bahsetmeye de çalışıyor. DSP zaten aldı başını gidiyor. Ecevit, seçimi “demokratik” numaraları kullanarak engellemeye çalışanları darbecilikle suçluyor. Sanki topunu alan mahalle arkadaşlarına bir fiske atması için ağabeyinden medet umar gibi.

Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu da açıklamasını yapıyor:

“Seçimler yapılsa iyi olur.”

“Seçimler ne hoş, ne latif” psikolojisine, Erol Evgin’den Mahsun Kırmızıgül’e dev kadrosuyla medya da destek atınca... Banu Alkan’ın neyi eksik? Bunu, alay ederek değil, bilakis büyük bir ciddiyetle söylüyorum. Eğer sevgili halkım seçimlere tınmıyorsa, seçimlerin popülerleştirilip, “iyi satması” için çabalanıyorsa, kadro oluşumunda daha cesaretli davranılmalı. Banu Alkan, Ebru Şallı zaten yazmalı da aynı zamanda Mehmet Ali Erbil ve kızları, Güner Ümit ve kızları da gruplar halinde seçim notları ve tahminlerini halkımıza aktarmalılar.

Olur ise böylesi olsun! Vurdu mu dibe vursun! Seçim iş yapsın deniyorsa, mesele ciddiye alınsın, Huysun Virjin de unutulmasın! Niye, meseleyi sulandırmak değil. Çünkü hepimizin bildiği gibi seçim, demokrasinin temellerinden biri!

YOKSA SARMISAKLAMADAN MI?

Bana biri dünya silâh sektöründen söz etsin! Çok taraflı Sermaye Anlaşması’ndan (MAİ) ve Pentagon’un önümüzdeki 10 aylık Ortadoğu politikasından. Sonra ben de seçimler konusunda haber alma özgürlüğü içinde karar vereyim. Çünkü dünya silah sektörü sıkışmışsa bu Türkiye’de hazırlanan iç savaş koşullarının daha da pekişeceğini gösterir. Ve o zaman seçimle iktidar sahibi kıldıklarımızı hep birlikte izlemeye başlarız. Silah satanlar ölümden para kazanırlar. Ölüm başladığında ise iktidarın yapacağı tek şey kurşun atan taraflardan hangisinin “haklı” ve “şerefli” olduğuna karar vermektir. Peki bu acizliği, bu kıstırılmışlığı açık gönüllülükle biz yönetilenlere açıklayabilecek bir iktidar olabilir mi?

İktidar olmayan bir muktedir seçeneği olabilir mi?

Sözleri hiç de kocaman kocaman söylemenin alemi yok.

Toplumsal mutsuzluğumuzu, çaresizliğimizi, yoksunluğumuzu, yorgunluğumuzu ve şizofrenimizi kabul eden, derdi bunları değiştirmek olan bir “seçeneğimiz” var mı?

YÖNETMEK İNTİKAMDIR

O itişip duran, iktidar için ağzı sulanan, küçük hesaplara adanmış adamlardan kurulu hangi kombinasyon, mutlulukla arı yaşama sevinciyle ilgili bir cümle kurabilir?

Akıbetimizi, “yönetmeyi” talep eden bir grup insana neden teslim edelim ki? Yönetmeyi arzulayan birilerine neden güveneyim ki? Yönetme hırsı ancak ahlâkî bir şüphe uyandırabilir aklı baliğ olan kimselerde. Yapacak çok daha neşeli şeyler varken, yaşamayı çok daha manalı kılacak uğraşlar mevcutken (durup durmak da bunlardan bir tanesidir) yönetmeyi kafaya takmış bir topluluk ancak ürkütür insanı; sindirir insanı.

Hayatının az da olsa bir kısmında yönetilenler arasında bulunmuş bir kimsenin yönetme isteği, intikamcı bir saik taşır. İntikam ilkeldir. Yönetme arzusu, ezilmişlikten, hayatın o acılı özünden edinilen yanlış bir bilginin üzerine kurulur. Yönetilirken, yönetimden, yönetilmekten ve yönetenlerden az da olsa sıkıntı duymuş kişi eğer bu deneyimden “sıra hele bana gelsin” çıkarımını ediniyorsa bu olsa olsa onun gelişmemiş bir yaratık olduğunu gösterir. “Ben daha iyi yönetirim” iddiası aynı çıkarımın hışımdan arınmış biçimi olabilir sadece. Amiyane tabiriyle “üzüle üzüle üzmeyi öğrenmiş” kimselerin, özünden şüphe duymak gerekir. Özünden şüphe duyulanlarla arkadaş bile olmuyorsak, bir ülkenin kaderini emanet etmek niye?

SEÇMEMEK KİME HİZMET EDER?

Haz etmediğimiz bir sistem dahilinde yaşadığımız gerçeği ortadayken yapacağımız şey ehven-i şer’i doğru tayin etmekten başka hiçbir şey olamaz. O da, yönetme zorunluluğu dahilinde en az iktidarla en çok iş yapmanın yolunu arayanlar olabilir ancak. Sıkıla sıkıla iktidarı talep eden bir güzergâha girmiş olan ÖDP’ye de bu yüzden oy vermeyecek miyiz zaten? “İntikamcı” iktidar düşkünü yörüngeye yaklaştığında Ufuk Uras’ın bisikletiyle hızla olay mahallinden uzaklaşacağına güvendiğimiz için değil mi? Ama yine de esas itibariyle yönetilmek istemeyenlerin, mülkiyetten ve toplumsal harislikten usanmışların en doğru hareketinin bu olup olmayacağından o kadar da, yazıp dökecek kadar da emin değilim. Ama seçimi “satar” hale getirip, seçeneklerin sayısını azaltarak katır mı satır mı ikilemine dönüştürenlerin “höt” denmedikçe yavuz hırsız misali kıçım kıçım daha da tepemize binecekleri ortada.

İşte bu yüzden hiç düşünesim yok. Hele aklımın hiç kayası yok seçim mahalline. Çünkü seçmeyi istemeyenlerin, yönetilmekten haz etmeyenlerin seçmeme halinin kime hizmet edeceğinden emin değilim. Çünkü seçmeyerek yine, hem de hiç istemediğimiz düzeyde hem seçilenlere hem de seçime hizmet edeceğimiz ortada. Öyleyse...