Anasayfa > Birikim Arşiv > 134-135 - Haziran - Temmuz 2000 > MHP'nin Güç Kaynağı Olarak Kürt Meselesi

MHP'nin Güç Kaynağı Olarak Kürt Meselesi

Kemal Can, Tanıl Bora | (Sayı : 134-135 - Haziran - Temmuz 2000)

MHP’nin ve ülkücü hareketin 1990’lı yıllardaki yükselişinde temel saikin Kürt meselesi olduğu, politik, güncel, akademik vb. bütün yorumlarda bir ‘bedahat’ (apaçık gerçek) olarak kabul görmüştür. “PKK terörü”nün ya da “Kürt ulusal hareketi”nin reaksiyon olarak Türk milliyetçiliğini kışkırttığı ve bunun da MHP’nin güçlenmesine yaradığı izahatı, “iki kere iki dört” kesinliğiyle tekrarlanagelmektedir. Kuşkusuz bu açıklamanın işaret ettiği bir gerçeklik var - bu bölümün konusu zaten odur. Ancak önce bu izah tarzının doğallaştırıcı karakteriyle ilgili bir uyarıda bulunmalıyız. Bu izah kalıbının ardında, toplumu/toplumsallığı bir beden gibi, toplumsal tepkileri doğal refleksler gibi alan bir tasavvur yatıyor. Milliyetçiliği, esasen bir millî bünyenin uzuvları olarak anlamlandıran insanların doğal güdüsü olarak kabul eden milliyetçi ideolojinin tasavvuru böyledir. Oysa insanların tepkileri, toplumsal, kültürel, politik ortamın tarihselliğiyle koşullandırılıyor. İnsanların kollektif bir kimlik içinde kendilerini tanımlayıp seferber olmalarında ve bu yönelimin milliyetçi bir çerçevede gerçekleşmesinde, bizzat milliyetçi ideoloji(ler)in ve milliyetçi hareket(ler)in toplumsallaştırıcı gücünü gözden kaçıramayız. Dolayısıyla, PKK hareketi ve onunla bağlantılı politik gelişmeler karşısında “Türk milliyetçiliğinin kabarması” dediğimiz ‘bedahat’i bir tabiat olayıymış gibi düşünemeyiz. “Türk milliyetçiliğinin kabarması”, bir zorunluluk değil, mümkün ve muhtemel reaksiyonlardan biridir; bu kabarmayı hazırlayan, biçimlendiren etkenler hesaba katılmadan, söz konusu süreç lâyıkıyla anlaşılamaz - daha önemlisi, sürecin değerlendirilmesinde milliyetçi zihniyetin dışına çıkılamaz. MHP ve ülkücü hareket, Kürt meselesindeki milliyetçi reaksiyonun bir sonucu olarak değil, en azından bunun yanı sıra, nedenlerinden biri olarak görülmelidir.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN “GENEL” ATMOSFERİNDE KÜRT MESELESİ

Öncelikle, 1990’lara girerken genel olarak Türk milliyetçiliğinin Kürt meselesi nasıl bir anlam dünyası içinde algıladığını ortaya koyalım. (Aşağıda yapılacak olan bu toparlamanın uzun, ayrıntılı bir biçimi için bkz.: Bora 1995a: 133-151) Genel olarak Türk milliyetçiliği derken, devlet yetkililerince zerkedilen resmî milliyetçiliği, bunun ‘büyük medya’ tarafından popülerleştirilen biçimlerini, ayrıca milliyetçi-muhafazakâr entelijensiyanın (Aydınlar Ocağı, Türk Ocakları gibi mahfiller, sağ basın, vb.) MHP’ye de tesir eden, ama geniş bir sağ yelpazeyi kuşatan telkinatını kastediyoruz.

Türk milliyetçiliğinin kimlik kurgusunda ve heyecan/coşku üretiminde kuvvetli bir tehdit algısının ve buna bağlı beka kaygısının önemli yeri vardır. Tasfiye edilen imparatorluğun bakiyesi olarak “Yeni Türkiye”nin kurulması sürecine intikal eden savaş, yenilgi, göç deneyimleri silsilesi, tehdit algısını ve beka kaygısını, millî kimliğin kurucu mâhiyette bir karakter hususiyeti olarak varetmiştir. Önce iki dünya savaşı arasının izolasyon ve otarşi şartlarında, ardından pragmatist bir dengeci tarafsızlık politikasıyla atlatılan 2. Dünya Savaşı’nın korkusu altında süreklilik kazanan bu kaygı; Soğuk Savaş döneminde anti-komünizm gibi verimli -üstelik ‘evrensel’- bir kaynaktan beslenerek yeniden üretilmiştir. Türkiye’yi bütün komşularından gelen tehditlerle yüz yüze bırakan emsalsiz jeopolitik konumu -ki bu jeopolitik tehdit, Türklerin Anadolu’yu yurt tutmasından başlayan tarihî bir alınyazısı olarak ebedîleştirilir-, söz konusu dönemde enerjik bir milliyetçiliği, milliyetçi uyanıklığı, varkalma koşulu olarak özselleştirmiştir.

İşte, 1980-90’lar dönümünde, Türk milliyetçiliğinin bu tehdit algısını ve beka kaygısını ‘yumuşatma’ istidadı gösteren global gelişmeler yaşanmaktaydı. Sovyetler Birliği’nin ve “Doğu Bloku”nun çökmesi, resmî askerî ve siyasî tehdit konseptindeki baş düşmanı ortadan kaldırmıştı. 1980’ler boyunca ‘dizginsiz’ bir piyasa toplumu olmaya doğru deregülasyondan geçen ve modernleşen ülkenin egemen sınıfları, Türkiye’nin büyük bir ekonomik güç olarak yükseldiği, “azgelişmişlikten” çıktığı düşüncesinden doğan bir iyimserlik ve özgüven içindeydi. 1987’de Avrupa Topluluğu’na tam üyelik başvurusu, Türkiye’yi “dünyanın 1. ligine çıkartmaya” dönük bu yönelimin nişânesi olmuştu. Sovyetler Birliği’nin çökmesi, sadece dev bir tehdidi ortadan kaldırmasıyla değil, böylelikle bağımsızlığını kazanan Asya Türk cumhuriyetlerinin bir iktisadî ve siyasî hinterland ya da nüfuz bölgesi olarak telâkki edilmesiyle de, Türkiye’nin bir bölgesel güç olacağı umudunu güçlendirmekteydi. 1980-90’lar dönümünde Özalcı neo-liberalizmin ideolojik hegemonyasının damga vurduğu Türkiye’de milliyetçiliğin atmosferi, bu iyimser ve özgüvenli hava dalgasının tesiri altındaydı.

1980’ler boyunca boyutlanan ve devlet politikasının “bölücü terör” (PKK) tehdidine indirgeyerek insanların kültürel haklar ve yurttaşlık haklarıyla ilgili kitlesel tanınma taleplerini meşruiyet dışına ittiği Kürt meselesi de, bu iyimserlik ve özgüven dalgasından nasiplenmekteydi. 1987’deki başvuruyla kuvvetlenen Avrupa’yla/Batı’yla bütünleşme hedefinin bir rüknü olarak anlamlandırılan bir “insan haklarında iyileştirme ve demokratikleşme” hamlesinin, hem “Kürtçülüğü” siyaseten işlevsizleştireceği, hem de Türkiye’yi uluslararası politikadaki sabıkalarından kurtararak “önünü açacağı” düşünülüyordu. Hattâ Özal ve milliyetçi-muhafazakâr destekçileri, 1991 yılı başında ABD’nin Irak’ı bombaladığı Körfez Savaşı ve onunla beraber anons edilen “Yeni Dünya Düzeni”nin, Türkiye’nin “Kürt kartı”nı lehine çevirmesine vesile olabileceğini umdular. Buna göre Türkiye, içeride Kürt meselesini yumuşatacak bir demokratikleşmenin yanı sıra Körfez Savaşı’nda Irak yönetiminden koparılan Kuzey Irak’ta ‘Kürtperver’ bir politika izleyerek, burada kurulma ihtimali görünen bir Kürt devletinin hâmisi olabilir, böylelikle Musul ve Kerkük’te söz sahibi olmaya dönük tamamlanmamış Misak-ı Millî hedeflerini gerçekleştirebilirdi.

Ancak bu iyimserlik ve özgüven dalgası, milliyetçi atmosferdeki tek hava hareketi değildi. Her şeyden önce, yerleşik-geleneksel milliyetçi teyakkuzun gerekçesi olarak canlı bir tehdit algısına ve beka kaygısına, kendi bekası gereği ihtiyaç duyan güçler vardı. Öncelikle bürokrasi ve ordunun önemli sektörleri, ayrıca milliyetçi siyaset esnafı, iktidar mevkilerini korumak açısından milliyetçi teyakkuza muhtaçtılar. İç pazara dönük faaliyet gösteren ve büyük ölçüde milliyetçi-muhafazakâr siyaset esnafıyla kaynaştığı iktidar ilişkileri tarafından himaye edilegelen taşra orta burjuvazisinin de bu beka kaygısını paylaştığını söyleyebiliriz. Politik ve ekonomik çıkar hesaplarından öte, bu iktidar ve ilişki ağının geniş bir toplumsal tabanla paylaştığı zihniyet dünyası, milliyetçi teyakkuzun biçimlendirdiği bir söylemsel ve imgesel levazımatla donanmış, kudretli bir kimlik etmeni haline gelmişti.

Kürt meselesi, kuşkusuz objektif olarak da rejim açısından bir tehdit teşkil etmekle beraber, yerleşik milliyetçiliğin ve onunla hayat eden güçlerin ideolojik-politik bekasını sağlamadaki işlevselliği ile de, kamusal alanı topyekûn alarma sevkeden bir ölüm-kalım meselesi konumuna erişti. En azından, Kürt meselesiyle ilgili politikalara ve kamuoyu oluşturma pratiğine karakterini veren, söz konusu işlevsellik olmuştur.

Devletçi ve muhafazakâr milliyetçi blok, millî atmosferde yumuşamacı sıcak hava dalgalarının estiği 1987-sonrası evrede, Türkiye’ye dönük yeni tehditlere, daha doğrusu ezelî tehdidin sürekliliğine dikkat çekmeye çalıştı. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle resmî ve şeklî baş düşmanın ekarte edilmesi üzerine bu mesai yoğunlaştı. Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu sürdürmeye dönük saldırganlığına dikkat çekmek, bu mesainin ürünlerinden biriydi. Üzerinde durulan asıl önemli problem ise, Soğuk Savaş sonrasında bozulan dengelerin ve istikrarsızlaşmanın Türkiye’ye çıkaracağı tehdit faturasıydı. “Bölgesel güç” perspektifi vaadeden iyimser milliyetçiliğin motifi de, düşmanların tam da Türkiye’nin güçlenmesini engellemek maksadıyla yeni tehditleri teşvik edecekleri savıyla tersine çevriliyordu. Bu noktada temayüz eden düşman figürü, Batı oldu. Batı’nın resmen müttefik olmasına ve “suret-i haktan” görünmesine karşılık Türkiye’nin güçlenmesini istemediği, dahası kimilerine göre Haçlı Seferlerine kadar geri giden, ama her halükârda Sèvr Antlaşması’yla belgelenen, Türkiye’yi bölmeye, parçalamaya -mümkünse Anadolu’dan sürmeye- dönük bir ezelî stratejik planı takip ettiği fikrinin, Türk milliyetçiliği bünyesinde zaten temelleri mevcuttu. Bu temeller, Avrupa Konseyi’nin ilişkilerini askıya aldığı ve Türkiye’yi insan hakları ve demokratik rejimle ilgili olarak sıkıştırdığı 12 Eylül cuntası döneminde, milliyetçi-muhafazakâr milliyetçiliğin ortamından, o ortamla hararetli bir alışverişe giren resmî milliyetçiliğin ‘evren’ine nakledilmişti. O dönemde Ermeni ASALA örgütünün Türklere yönelik suikastları, “insan hakları” faslı içinde geçmişte Ermenilere yapılan muamelenin sorun haline getirilmesine destek veren ya da “göz yuman” Batı’nın ikiyüzlü Türk düşmanlığının açık kanıtı olarak ‘afişe edilmişti’. Batı, ki bu büyük isimle esasen “Avrupa” -hem tek tek güçlü Avrupa devletleri hem birleşik Avrupa kurumları- ama “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde Ortadoğu’daki dahli arttığı ölçüde ABD de kastediliyordu, Soğuk Savaş sonrasında “millî tehdit” açığını dolduran ana düşman olarak ‘konfigüre edildi’, biçimlendirildi. Konjonktürel istikrarsızlaşmadan istifade eden ve Türkiye’nin güçlenmesini önlemek isteyen “Batı”nın, bunun için sinsi komplolar kurduğuna dair yorumlar milliyetçi cenahta yaygınlaştı. Osmanlı bakiyesi Türkiye’yi bölerek Batılı devletlerin nüfuz bölgeleri olarak paylaştıran Sevr Antlaşması’nın ezelî bir plan olarak hortlatılmaya çalışıldığı iddiası, 1990’ların ortalarına doğru ‘genel’ milliyetçiliğin bir müteârifesi olarak “ulusalcı” sosyal demokratlara kadar yayıldı.

Kürt meselesi, söz konusu 1987-sonrası evrede, bu izahat şablonunun merkezî unsuru haline geldi. Milliyetçi entelijensiya, Batı’nın Türkiye’yi bölmeye ya da zayıflatmaya dönük komplolarının sürekliliği içinde, Osmanlı’nın çöküş sürecinde gayrımüslim azınlıkların üstlendiği rolü şimdi Kürtlerin üstlendiğini, ya da bu rolün onlara biçildiğini düşünüyordu. Türkiye’nin dahil olduğu uluslararası platformların demokratikleşme ve azınlık haklarıyla ilgili telkinleri, Batı’nın devleti güçsüzleştirmeye, egemenlik hakkını kısıtlamaya ve bunun için de aslında Türkiye’de “barış ve saadet içinde” yaşayan toplulukları tahrik etmeye dönük fitnesinin bir asır sonra tekerrürü olarak yorumlanmaktaydı. Bu bakış, Kürtleri emperyalizmin maşası olarak hain konumuna oturtuyor, dahası onları yıkılış evresinde Osmanlı’yı “arkadan bıçaklayan” Ermenilere benzetiyordu. PKK’nın ASALA terörünün misyonunu devralmış olduğu kabulü de bu benzetmeyi kolaylaştırmaktaydı. Devletin başından itibaren PKK’yı “Ermeni kökenli” bir örgüt olarak ‘deşifre etmeye’ çalışan propagandasının ardında, sahici bir Ermeni bağlantısı veya böyle bununla ilgili bir şüphe aramamak gerekir. Bu propaganda, Osmanlı’nın çöküşünün Yeni Türkiye’nin kuruluşuna inkılâp ettiği sürecin tekinsiz bir düşman figürü olarak “Ermeni”nin kollektif bilinçaltındaki kalıntısını restore etmeyi amaçlamıştır. Elbette “Ermeni” çağrışımının, hem resmen hem toplumsal kollektivite tarafından inkâr edilerek bilinçdışına itilmiş olan sürgün ve kırım tecrübesini hatırlatacağı da öngörülmemiş olamazdı. Nitekim aşağıda da göreceğimiz gibi, Kürt meselesinin en şiddetli evresinde, “Ermenilerin sonu”nu hatırlatan imâlar bilhassa ülkücü ortamda dile getirilmiştir. Türk milliyetçiliği söyleminde Kürt-Ermeni benzetmesi, iki uçlu bir stratejidir. Bir yanı, değindiğimiz bu dolaylı tehdide varır. Diğer yanı ise, “Ermeni” figürünü keza düşman olarak algılayan, daha önemlisi gâvurla özdeşleştirilmeyi hazmedemeyecek olan “gerçek Kürtleri” kazanmayı hedefler. Mamâfih bu aşağılayıcı, Kürtlerin ‘kendi’liklerini ve rüşdlerini inkâr edici strateji ters tepmiş, PKK’ya yakınlık duyan duymayan hemen bütün Kürtlerin bu ‘politikaya’ nefret duymasını getirmiştir.

MHP ve ülkücü hareket, bu ‘genel’ milliyetçilik atmosferinde elbette geniş geniş nefes alma imkânı buldu. Özetlediğimiz ideolojik çerçeveyi sivrilterek ve alarmist bir tonda popülerleştirerek yeniden üretimini sağlayanlar, MHP/ülkücüler oldu. Kendileri de, öncelikle kendi ‘sivriliklerinin’ ve kullandıkları savaş dilinin normal addedilmesini sağlayarak, bu simbiyozdan azamî derecede faydalanacaklardı.

MHP’LİLERİN KÜRT KİMLİĞİNE BAKIŞI: İNKÂRLA IRKÇI İKRAR ARASINDA

MHP, 1960’lardan itibaren, Kürtleri gayrımedenî bir kavim olarak aşağılayan Türkçülerin tipik ırkçı tutumundan farklı olarak, Kürt kimliğinin varlığını inkâr eden resmî görüşü (bkz. Yeğen 1999: 109 vd.) benimseyegelmiş; Kürtleri Türk kimliğini benimsemeleri kaydıyla kendinden sayan asimilasyoncu politikanın öncüllerini paylaşmıştır. Bununla beraber MHP bünyesinde, özellikle tabanda ve hareket içi söylemde, “tipik ırkçı” dediğimiz, Kürtlerin varlığını kabul eden, ancak aşağı ve hasım bir topluluk olarak kabul eden görüşler dolaşımda olmuştur. Kürt meselesinin çatallaştığı 1990’lı yıllarda, bu ikircim belirginleşmiş, inkârla -ırkçı ve düşmanca- ikrar arasındaki gelgit hızlanmıştır.

PKK eylemlerinin istikrarlı biçimde tırmandığı, bununla beraber Kürt topluluklarının kimlik iddialarının yayıldığı 1980’lerin ardından, Kürt kimliğiyle ilgili inkârcı resmî izahat, kendini “bilimsel” olarak zenginleştirmeye girişti. Bu bilimsel tahkimatı, çoğu MHP’ye angaje ya da sempati duyan öğretim üyelerinin yuvalandığı Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü üstlendi (bkz. Ögel vd. 1989; Çay 1989). 1990’ların ortasında önce Türkeş’in sonra Devlet Bahçeli’nin danışmanı olarak MHP üst yönetiminde ağırlık kazanacak -ve 1999 seçimlerinin ardından milletvekili ve bakan olacak- olan Prof. Dr. Abdülhalûk Çay, bu çalışmaların öncü ismidir. “Kürt adının ilmî bir anlam ifade etmediğini” (Ögel vd. 1989: 5) ortaya koyan bu çalışmalar, “Kürt denen” toplulukların, kimi dilsel ve sosyo-kültürel özgünlükleri bulunan Türk boyları olduğunu ‘kanıtlıyordu’. Kürtler, 24 Oğuz boyundan Peçeneklerle Büğdüzlerin çocuklarıydı. Zamanla Med ve Pers hâkimiyetinde kaldıkları için dilleri Hint-Avrupa dil ailesine kaymıştı. Mutabık kalınan bilimsel izah, kabaca, Kürtlerin “dilce Kürtleşmiş Türkmenler” olduğu idi. Bu -zaten “ilmî manâsı” da olmayan- kısmî Kürtleşme marjinal veya ‘geri döndürülebilir’ bir tür tarihsel sapma gibi düşünülmekteydi. Yapılması gereken, “kendini Kürt zanneden” bu toplulukların Türk kimliğine ve “Türklüğe mensubiyet şuuru”na geri-kazandırılmasıydı.*

MHP de, Kürt meselesinin ‘barışçı’ çözüm yolu olarak, “aslında Türk” olmalarına rağmen “Türklük şuurunun” dışına düş(ürül)müş bu insanların “şuurlandırılmaları” gerektiği fikrini benimsedi. Bu bilinç götürme işi lâyıkı veçhile yapılırsa, “sun’i millet yaratma” fitnesinin önü alınabilirdi. Hattâ ülkücü basında, bu ‘biraz uzağa düşmüş’, ‘ayrıksı’ Türk boyunun “Kürt Türkleri” diye tanımlandığı oldu. Kürtleri kendinin idraki dışında ve eğitilmesi gereken bir topluluk olarak çocuksulaştıran bu bakışa destek olarak, ‘otantik’ ikrarlar imal edildi. 1990’ların başında ülkücü basında bu çeşit ‘otantik’ beyanlara sık rastlanır. Birazdan Kürtleri aşağılayan ve tenkilci “nihâî çözüm”ü savunan yazılarını aktaracağımız Necdet Sevinç örneğin, Kürtler adına şöyle bir “aydınlanma” ânını resmediyordu: “Bitlisli, Siirtli, Urfalı, Muşlu, Ağrılı olduklarını söyleyen ve Doğu aksanıyla konuşan okuyucularımız ‘Allah Türkeş Bey’den ve sizden razı olsun’ cümlesiyle başlayan konuşmalarını ‘Biz kendimizi Türk bilirdik. Kürtleri de Türklerin bir boyu bilirdik. Sonra bize etnik metnik demeye başladılar. Özümüzün yabancı olduğuna inanmaya başlamıştık. Boynumuz bükülmüştü’ sözleriyle bitiriyor ve ‘Yazın, Allah rızası için yazın, biz Türkük’ diyorlardı.” (Ortadoğu, 12.12.1991). Sevinç aynı yazısında Kürtlerin “tam Türk” olmamaklığını da kaydetmeden yapamamıştır: “Çin’deki, Altaylar’daki, Sibirya’daki, Moldavya’daki müslüman, hıristiyan ve Şamanist Türkleri kucaklayan Türk milliyetçiliğinin, tarihin sahnesine çıktığımız günden beri bir ve beraber olduğumuz Kürtleri dışlamasına imkân yoktur.” (Kürtlerin kendi ağzından Türklüklerin aktardıktan sonra, onları yine de -dost da olsa- ayrı bir kimlik olarak kenara ayırması, inkârcılıkla ırkçı ikrar arasındaki gitgelin sahiden çocukça bir örneği değil mi?) Bir başka örnek, “Kürt Şairi Rozkaanlı Hıdır”a atfedilen şu müsamere şiiridir: “Bana Kürt demeyin/Kurt deyin/Çünkü kurttandır soyum/Oğuzlar’a dayanır boyum.” (Ortadoğu, 16.3. 1993).

Kürtleri Türk ‘asıllarına’ döndürme stratejisinin cüretkâr bir atağı, Newroz/Nevruz’un sahiplenilmesi oldu. Abdülhalûk Çay, ilkin 1985’te yayımladığı kitabında (Çay, 1989) Nevruz’u “Türk Ergenekon Bayramı” olarak takdis etmişti. Ortadoğu heterodoks dinî akımlarının ve kültürlerinin müşterek bir senkretik geleneği olan tarihselliğinden yalıtılan Newroz/Nevruz, bu kitapta tamamen Türk mitolojisine özgüleniyordu. Bu bahar bayramı tabiatın şenlenmesi ile, Türkün diriliş, varoluş gücünü simgesel olarak birleştiriyordu. (Çay, bu bayramı Alevi-Bektaşi ya da Şia çevresinden Türklere mahsus saymanın da yanlış olduğunu vurgulamaktaydı.) 1992 Newroz/Nevruz’unda, ülkücü basın bu “bilimsel” tefsiri alâyişle öne çıkarttı. 21 Mart 1992 tarihli Ortadoğu gazetesi, birinci sayfasında sürmanşette bozkurt resmiyle süslediği şu tebriği yayımladı: “Belki 10 bin, belki 5 bin yıldan beri bugün, yeryüzündeki bütün Türk boyları tarafından Ergenekon Bayramı olarak kutlanır. Çin surlarından Kırım’a kadar uzanan engin Türk Dünyası’nda, daha sonra yılbaşı, Bahar Bayramı, Bereket Bayramı olarak da kutlanmaya başlanan bu bayram, çeşitli Türk toplulukları arasında Nevruz, Noruz, Navrez, Navrız, Noyruz gibi isimler almış, alevi ve bektaşilerde dini motifler kazanmıştır. Fakat kutlamaların aslı, Türk Milleti’nin gökyeleli bir bozkurtun önderliğinde Ergenekon’dan çıkışını ifade eder. Kutlu olsun!” Ertesi yıl, 27 Ocak 1993’de MHP MYK 22 Mart’ın bütün yurt sathında “Nevruz ve Ergenekon’dan çıkış bayramı” olarak kutlanmasına karar verdi. İkibin yıldır -ya da meşrebe göre beşbin yıldır- Türk dünyasında kutlanan bu güzel bayram, Türk milletinin millî kültürden uzaklaştırılmasıyla unutulmuş; akabinde ise Kürtlere “hayalî bir ayrı kültür kazandırma gayretlerinin bir parçası” haline getirilmişti. MHP, 1995’de de Nevruz’un resmî bayram olması için kanun teklifi verdi. O yıl gerçekten de MHP’li entelijensiyanın bu projesi benimsendi, Nevruz resmen bayram ilân edilmese de devlet yetkililerinin katıldığı törenlerle, “eski bir Türk geleneği” olarak fiilen resmîleştirildi. Bu uygulama izleyen yıllarda da devam etti; sonradan tavsasa bile özellikle 1995’ten sonra birkaç yıl, artan bir propaganda faaliyeti eşliğinde “millî Nevruz” kutlandı. (Bu sıralarda -örneğin MHP Kayseri milletvekili Seyfi Şahin tarafından-, PKK’yla özdeşleştirilen ve o renk kıyafet giyenlerin baskı görmesine hattâ bir ara Güneydoğu’da trafik lambalarındaki yeşilin maviye çevrilmesine yol açan sarı-kırmızı-yeşil’in de “Türk renkleri” olduğunun iddia edilmesi, “hoş”tur!) Dikkat edilmesi gereken nokta, MHP’nin Nevruz’u Türkleştirme hamlesini, Kürt meselesinde yumuşama belirtilerinin ortadan kaldırıldığı ve “düşük yoğunluklu savaş” stratejisinin yürürlüğe konduğu 1992 yılında yapmasıdır; burada dönüm noktası da bizzat 1992 Newroz olaylarıdır. PKK, 1990’ların başında etnik ve dinî menşei karışık olan bu senkretik geleneği Kürtlere özgülemiş, yerel Newroz folklorlerinden farklı bir yeni kutlama geleneği inşâ etmiş; böylece Newroz’u bir ulusal isyan günü olarak popülerleştirmişti. 1992 Newroz’u, gerek PKK gerek Kürt meselesinde askerî çözümü yöneten ve tırmandıran asayiş aygıtı tarafından, çok öncesinden bir ‘boy ölçüşme’ günü hüviyeti kazanmıştı ve gerçekten PKK ile devletin ‘otorite’sinin en yoğun biçimde karşı karşıya geldiği andı. Newroz, izleyen yıllarda da bu dramatik işlevini korudu, “millî güvenlik” takviminin en önemli muayyen günü oldu. MHP’nin bu konjonktürde ve “Kürt intifadası”nın simge-günü işlevi görürken Newroz/Nevruz’a ‘el atması’, provokatif bir girişimdi. Provokasyonun devletçe sahiplenilmiş olması da anlamlıdır.

1990’ların ortalarına doğru, MHP ve ülkücü hareket bünyesinde Kürt kimliğinin inkârından düşmanlaştırıcı bir ikrara geçişin belirtileri çoğaldı. Kürtlerden pekâlâ ayrı bir kimlik unsuru, ayrı bir etni olarak söz eden ve açıkça “düşman” olarak varsayan bir dil, yaygınlaştı. Kamu önünde bastırılan iç dilde bu bakış zaten hayli yaygın, hattâ muhtemelen egemendi. Nitekim ülkücü yayın organlarında da kendini duyurabiliyordu. Sakarya’dan polis memuru Dursun Saygılı’nın 15 Kasım 1992’de Ortadoğu’nun okur mektupları kısmında yayımlanan “Vur Mehmedim vur!” adlı şiiri manidardır: “Karargâh kur Zaho’ya/Haddini bildir piç Apo’ya/Maraşlı Ökkeş’e, Antepli Keko’ya/Zafer bizim demeden, gelme VUR.” Burada, en hafif tabiriyle bir “bölgecilik” kendini duyurur (bir ara uğruna “ülkü eri destanı” yazılan Ökkeş Kenger/Şendiller’in ismi de kendini kurtaramamıştır bundan!); “Keko” adının “Kürt”ü simgelediği de herhalde Türkiye’de sosyalleşmiş herkesin bildiği bir gerçektir. İzleyen yıllarda, “İslâmdan, insaniyetten, merhametten uzak, kültürü ve medeniyeti bulunmayan, devleti ve tarihi olmayan, ulularını saymayan, atalarını bilmeyen, kendilerine en büyük zulmü yapan Ermeni ile işbirliği yapan mağara sırtlanı sürüleri”nden (3.4.1995, Sabri Çoksolmaz) bahis eden okur mektupları çoğalır. Kürtlerin ırkçı şablonlarla aşağılanması, 1990’ların ortalarında okur mektuplarından köşe yazılarına taşınmıştır. Necdet Sevinç 1995 Mart’ında Kürtçe TV yayını tartışmaları esnasında “zaten çingenenin çalıp kürdün oynadığı devlet televizyonunun da... baraj yıkıldıktan sonra (...) bu langır lungur dilin hoparlörü haline geleceğinden” (Ortadoğu, 29.3.95) söz etmiş; CHP’li Adalet Bakanı Moğultay’dan, Kıptîleri horlayan “şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” sözüne atıfla, “merd-i Tuncelili” diye bahsedilmiştir (Ortadoğu, 24.8.95). Necdet Sevinç, 3-9 Ocak 1995 arasındaki bir dizi yazıda -zımnen ayrı bir etni olarak “var” saydığı- Kürtlerin Anadolu’da eskiden beri varolduklarını reddederek bu ülkedeki ‘hak’ ve ‘kıdemlerini’ sorgular. Muhsin İdikut Kadıoğlu’nun 13.12.1994 tarihli yazısı, Kürtleri açıkça “başkası” ve “düşman” sayar: “Bu ülkeyi ‘birlikte kurduk’ masalını birkaç yıldır Türkiye’de anlatanlar, bu ülkeyi ‘birlikte kurmadığımızı’ kendileri de biliyorlar. Bu ülkeyi birlikte kursaydık cumhuriyetin ilk yıllarında sayısız isyan yaşanır mıydı?” Yine Necdet Sevinç, bir ara devlet yetkilileri arasında ilgi görmüşe benzeyen, Kürtlerin yaşadığı yerleri öz-Türklerle iskân etme önerisini ortaya atar: “Güneydoğu sorununu bizi ebediyen rahatsız etmeyecek şekilde çözümlemek istiyorsak, işsiz güçsüz, aç, perişan ama devletine bağlı, ama vatansever, ama bayrağının altında yaşamayı en büyük şeref sayan 8.5 milyon orman köylüsüyle, muhtelif Türk devletlerinde sürgün hayatı yaşayan 800 bin Ahıska Türkü’nü en az 100 bin kişilik kitleler halinde Güneydoğu’da ve Genelkurmay Başkanlığı’nın uygun göreceği yerlerde iskân etmek gibi bir mecburiyetimiz var demektir.” (Ortadoğu, 3.12.1995) Keza doğum kontrolü politikasına “birleştirici kitleyi azaltıp, ayırıcı kitleyi çoğaltarak bölücülüğe hizmet ettiği” (örn. Ömer Lütfi Mete, Ortadoğu, 8.4.92) gerekçesiyle karşı çıkmakla da, Kürtlerin topyekûn bölücü/düşman bir ‘kavim’ olarak varlığı ikrar edilmiş olmaktaydı.

Kuzey Irak’ta “Körfez Savaşı” sonrası Birleşmiş Milletler denetimine giren bölgede Kürt gruplarının otoritesinin güçlenmesi ve ABD’nin himayesinde bir “Kürt devleti” ihtimali MHP’lileri tedirgin ederken, Kürt kimliğini düşman olarak algılamalarını güçlendirmiştir. 1992 Ekim’inde, PKK’yla çatışmaya giren Talabani ile Barzani’nin TC yönetimince desteklenmesine sert tepki gösterdiler. 1993 sonu/1994 başında Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti ihtimalinin gündeme yerleşmesi tepkiyi şiddetlendirdi ve Kuzey Irak’ın işgâl edilmesi gerektiği söylenmeye başladı. MHP’nin görev süresinin uzatılmasına onay verdiği -ve Muhsin Yazıcıoğlu’yla arkadaşlarının ayrı baş çekmesine vesile olmuş olan- Çekiç Güç’le ilgili homurdanmalar arttı. 1995’te ülkücü basında Kürt devleti girişimlerine karşı Bağdat rejiminin desteklenmesi fikri öne çıktı. Aynı yılın Nisan’ında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta yürüttüğü “sınırötesi” operasyon, Türkiye’nin o bölgedeki nüfuzunu arttıracak bir önlem olarak heyecanla desteklendi. İstenen, Türkiye’nin “Irak’a insan haklarını getirmek”, “bölgeyi Türk’ün âdil idaresine kavuşturmak” üzere oraya yerleşmesiydi. Telkin edilen stratejik hedef, bu bölgedeki PKK’lı olmayan ama Kürt olduğu için PKK’lılaşmaya açık Kürt nüfusa karşı, çok aşırı bir iyimserlikle 2.5 milyon olduğu iddia edilen Türkmenlere dayanmak, Türkmenleri desteklemekti. Zaten Ocak 1994’te Irak Türkmenlerinin milliyetçi aydınlarından Fazıl Demirci’nin, Kürt otoritelerinin Türkmenlere dönük baskılarından ve Türkmenlere mutasavver bir Kürt devletinde azınlık statüsü öngörülmesinden yakınan açıklamalarını hararetle destekleyen ülkücü basın, “bunu kabul etmek Türklüğü inkâr etmektir” hükmünü vermişti. 1994 Şubat’ında da -12 Eylül’den beri TRT-TV’de resmî milliyetçiliğin otoriter-faşizan çehresi olan Ertürk Yöndem’in Perde Arkası programına paralel olarak- ülkücü basında “Türk milletinin vergilerinden Kuzey Irak’a yardım yapılırken o bölgedeki Türkmenlerin aç sefil dolaştığı” teması işlenmişti. Bu canlı “Türkmen politikası” teşviki, MHP’lilerin -Kürt meselesiyle kayıtlı olmayan- etnisist bakışlarının örneğidir.

PKK’nın bulduğu desteği, Kürt sorununu, sosyo-ekonomik gelişme eşitsizliğiyle açıklayan yaklaşım 1990’lı yıllarda ‘demode’ olmuştu ve ikircimsizce sadece resmî politikanın ılımlı bir versiyonu olarak DSP lideri Ecevit tarafından savunulmaktaydı. MHP yine de, özellikle 1990’ların ortasındaki sertleşme devresinde, bu argümanı çürütme gereği duymuştur. Parti yöneticilerinden Yaşar Erbaz’ın 1994 Ağustos’unda yaptığı basın toplantısıyla devletin yılın ilk altı ayında Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan tahsil ettiği 7.5 trilyon liraya karşılık buraya 32 trilyon harcadığına dikkat çekiyordu. Böylelikle, bir yandan Güneydoğu halkının “nankörlüğüne”, diğer yandan buradaki isyanın sosyo-ekonomik sebeplerle izah edilemeyecek, “maksatlı” ya da manipülasyondan kaynaklanan bir hareket olduğuna dikkat çekilmekteydi. “Öz be öz” Türklerin yaşadığı Orta ve Doğu Anadolu’nun kimi bölgelerinin sosyo-ekonomik açıdan çok daha geri olduğuna dair çıkışlar, bu itirazı ırkçı-milliyetçi bir reaksiyonerlikle pekiştirmiştir. 1990’ların ortasında Türkeş’in en yakınında olan Erzurum milletvekili Rıza Müftüoğlu’nun -GAP’a ‘nazire’yle- hazırladığı DAP (Doğu Anadolu Kalkınma Projesi) kanunu teklifinin de, “devlete isyan eden Kürtlerin karşılığında Cumhuriyet tarihinin en büyük yatırım projesi”nden faydalanmasındaki “çelişki”yi provoke eden bir yanı vardır.

Yine 1990’ların ortalarında, Kürt meselesiyle 1. Dünya Savaşı dönemindeki Ermeni meselesi arasında kurulan paralellik, “Ermeniler”le “Kürtler” arasında topyekûn paralelliğe inkılâp etmeye başlar: “Dün Ermeniler, bugün de Kürtler”. 1992’de, Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kapatılması ve milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak hapsedilmesi yönündeki milliyetçi kamuoyu baskısı esnasında bu izahat şablonu devrededir. Ortadoğu (30.8.1992), “Atın ‘Hep’sini Meclis Dışına” manşeti altında şunları yazar: “Meclis-i Mebusan’da da Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına çalışan nifakçı milletvekilleri aynı tavır ve lisanı kullanıyorlardı. Tebamızdır dediğimiz Rum, Ermeni ve Arap milletvekilleri, Balkan azınlıkları temsilcileri el birliğiyle Osmanlı’yı çökerttiler.” Buna bağlı olarak, Ermeni kırımını çağrıştıran imâlarla -ki böylelikle resmen “tehcir” olarak kodlanan olayın bir ‘tenkil’ olduğu ikrar edilmiş olmaktadır-, “kararlı askerî mücadele”nin ötesinde “nihai çözüm” savunusu kendini göstermeye başlar. Aslında nihâî çözümcülüğün daha öncelerden beri dillendirildiğini söylemek gerek. 8.12.1992 tarihli Ortadoğu’da, 1943’te 33 Kürt kaçakçıyı ‘re’sen’ kurşuna dizen ve bu nedenle yargılanan General Mustafa Muğlalı’nın hatırasına bir sayfa ayrılmıştı: “Mustafa Muğlalı bir kahramandı. Bugün de Mustafa Muğlalı gibi vatansever Türk evlatlarına ne kadar çok ihtiyacımız var. Onun gibilerin sayısı çok olsaydı, bu kadar çok havan topu, roketatar içeri sokulmaz, tırlara dur diyebilen idareciler olurdu.” İstiklâl Harbi döneminin spektaküler ve kıyıcı “gayrınizamî harp” figürü Topal Osman da ülkücü basında Kürt meselesinde “nihâî ve kesin çözüm” özlemiyle yâdedilmişti: “Hani Türk milleti ölüm kalım günlerini yaşarken Giresun’un nankör Rumları fırsatı ganimet bilip Ticaret Lisesi’ni hükümet konağı haline getirip Rum bayrağı çekmişlerdi de sen yetmiştin. O bayrağı çekenleri de çektirenleri de toplayıp rıhtımdaki şilebin kazanında yaktırmamış mıydın? Yine şimdiki sütsüzlerin iki nesil öncesi, o fetret devrinde masum sivil silahsız Türk çocuklarını Erzincan, Sivas köylerinde boğazlamaya başlamışlardı da alayın ile yetişip vahşi hainleri cehenneme göndermiştin ya... Biz mi ne yapıyoruz? Seyrediyoruz Osman Ağa seyir... Devletimizi yıkmaya azmetmiş cani ve katillerin insan haklarını, demokratik haklarını savunuyoruz.” (“Topal Osman Ağa’nın ruhuna açık mektup”. Trabzon’dan M.Selçuk Kömürcüoğlu’nun okuyucu mektubu. Ortadoğu, 10.12.1993) MHP’li akademisyenlerin en ‘açıksözlülerinden’ olan, Erciyes Üniversitesi profesörü Tuncer Gülensoy, 22.2.1994’te Ortadoğu’da yayımlanan yazısında görece ‘ılımlı’ bir nihâî çözüm önerisi getirmiştir: “Yüzlerce yıl nenesinin, anasının, bacısının namusunu, şerefini koruyan; yüzlerce yıl kendilerini eğiten, okutan; doktor, hakim-savcı, subay, öğretmen, mühendis, sanatçı yetişmesi için milyarlarca lira harcayan, seçme-seçilme hakkı verip milletvekili, bakan, hattâ cumhurbaşkanı yapan bir millete, TÜRK MİLLETİ’ne silah çekip, onu en zorlu günlerinde arkadan vuran bölücülere sesleniyorum. (...) Zaman zaman sizlerden bazılarının MEHMETÇİK tarafından vurulmuş leşlerinize bakıyorum da, hiçbirinizin ne TÜRK ne de KÜRT olmadığınızı görüyorum. Sizler birer ‘canavar’sınız, hayvan bile değilsiniz. Hayvan olsaydınız, en azından karnınız doyunca öldürmezdiniz. Sizler birer kan içici, nesli kurutulması gereken, insanlık düşmanı yaratıklarsınız. Ya sizin gibi itlerin peşinden giden kadın ve kızlara ne demeli. Sizin gibi yaratıkların altına yatabilen o fahişelerin de sizler gibi olduklarını görünce iğreniyor, tiksiniyorum. (...) Kendisine KÜRT adını takarak, Türkiye’yi yangın yerine çeviren bu hainler yaptıklarının cezasını mutlaka çekmelidir. Ne mi yapmalıdır? Her şeyden önce, Ermeni-Rum-Yahudi gibi bunlar da azınlık statüsüne alınmalı; seçme-seçilme, askerlik hakkı verilmemelidir. ABD Anayasası’nda olduğu gibi hiçbir devlet hizmetinde de görevlendirilmemelidir. Yapılacak başka birşey kalmamıştır.” Hayvandan aşağı bir mahlûk olarak aşağılanan düşmanı “kendine Kürt adını takan” ifadesiyle ya da etnik kimlik değil siyasî pozisyon belirten “bölücü” sıfatıyla muğlaklaştırarak, açıkça Kürtleri hedef almaktan kaçınıyormuş gibi yapan bu lâstikli dil; söz konusu dönemde, pekâlâ Kürtleri kastettiğini saklayamayacak kadar galizleşmiş, bayağılaşmıştır.

Bu örneklerde dile gelen düşmanca hıncın, tenkil/kırım arzusunun, ülkücü tabandaki, sadece ülkücü tabanda da değil, o tabanın etkileşim içinde olduğu geniş bir popüler kamuoyundaki ‘gayrıresmî’ hissiyatı yansıttığını düşünmeliyiz. Ülkücüler ve MHP, resmî söylemin “Kürt kökenli vatandaşları” PKK’dan şeklen ayırdeden ihtiyat payını iyice azaltıp ‘şeklî’ hale getirmiş, aşağılayıcı ve kindar bir bakışı teşvik etmiş, nihâî çözüm fantezilerini dillendirerek toplumca hazır olunan, normal karşılanan şiddetin dozunu yükseltmiştir.

İÇ SAVAŞ TEHDİDİNİN ALGILANMA BİÇİMİ “YA DEVLET BAŞA YA KUZGUN LEŞE”

1980’ler/90’lar dönümünde Kürt meselesinin aldığı boyutlar, bir asayiş meselesinin ya da herhangi bir politik kutuplaşmanın ötesine geçmiş, ülkede Türk ve Kürt toplulukları arasında bir iç savaş tehlikesini düşündürtmeye başlamıştı. Türk milliyetçiliğinin benimsendiği vasatta zımnî bir ayrım gözlenebiliyordu: Bu tehlikeyi önleyecek toplumsal-millî “sağduyu”yu referans gösteren ve bir iç savaşın bu ülkedeki bütün insanlar için felâket olacağını vurgulayanlar ile; Türk halkının millî duygularının galeyana gelmesiyle oluşacak bir iç savaş ortamını, sadece ‘karşı tarafa’ değil, hükümete ve devlete hitaben neredeyse ‘gözdağı’ havasında hatırlatanlar arasındaki ayrım. Örtük, muğlak, kimi durumda da geçişken olan bu ayrımın ikinci yakasında yer alanlar, olsa olsa usûlen bir fecaat olarak andıkları iç savaş ihtimalinden, millî refleksin dizginlerinden boşanacağı bir ‘arınma’ ânının çağrışımlarıyla bahsedebiliyorlardı. Tahammülü tükenen milletin bastırılmış hıncını, intikam arzularını, hakiki duygu ve düşüncelerini serbestçe açığa vuracağı ve düşmanları hem de onları hoşgören hainleri ezip geçeceği bir vuslat olacaktı bu ân. Bu algılamanın ve tutumun en bariz örnekleri, ülkücü harekette görülmüştür. MHP içindeki ve dışındaki milliyetçi ajitatörler, öncelikle ülkücü hareketi ‘işlemişler’ ve orada yankı bulmuşlardır.

İç savaş tehdidiyle ilgili söz konusu tehditkâr imâlar, esas itibarıyla devleti ‘devletliğini bilmeye’, yani tavizsiz bir sertliğe çağırmaya dönüktü. Yoksa, iç savaş ânında boşalacak olan millî öfke, devletin elini kolunu bağlayanlara da yönelirdi: “Meclis’teki tüm partiler, PKK bayrağıyla donanmış olarak kürsüye çıkabilen bu iki yaratığa tepki gösterdiğine göre hareketsizliğinizi anlamakta zorluk çekiyoruz. Yoksa halk mı gelip dokunulmazlıklarını kaldırsın bunların? Fakat bu işi halka bırakırsanız, bakarsınız halk, Türk’ün onurunu korumaktan âciz vekillerine de fena dokunabilir.” (Necdet Sevinç, Ortadoğu, 9.11.1991) Necdet Sevinç, Menemen’de isyan çıktığı haberini alan Atatürk’ün, “‘Bu soruna en kısa zamanda demokratik bir çözüm arayalım, bir komisyon kurup, olayın sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel temellerini inceleyelim’ falan gibi hiçbir mânâ ifade etmeyen kaçamaklara sığınmadan”, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya “net ve kesin” bir emir verişini -ve o (gûyâ!) emri- ibretle anar: “Menemen’i yak!” “Bütün sorumluluğu üstlenen ve devlet adamının cesaret ve kararlılığını ifade eden bu emir”, “bir devletin varoluş prensibidir!” (agy., 10.11. 1991) Ülkücü hareketin Kürt meselesindeki tutumunu özetleyen, öteden beri mistik bir sevgi duydukları slogan: “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”dir. Devlet, iç savaşı ve daha beterini önlemek için, aman vermemeli, “fitne”nin kökünü kurutmalıdır buna göre - iç savaşın ya da daha beterinin sebebiyet vereceği fecaate denk bir telefata da yol açsa, böyle yapmalıdır. Yoksa “millet” taş üstünde taş koymayacaktır.

MHP’nin ‘resmî’ tutumuna da, 1993 sonbaharından itibaren, “devlet başa” prensibi damga vurdu. Türkeş, askerî çözümü artan şiddetle savunmaya ve ‘teknik’ düzeyde öneriler dile getirmeye başladı. 28 Eylül 1993’te Türkeş, Aksaray MHP il merkezindeki konuşmasında “istesinler 2-3 kişilik bir tim göndererek Apo’nun kellesini getirteyim” dedi. Bu demeç, “Türkeş’e yetki versinler bu işi çözsün... verseler çözecekmiş” efsanesini oluşturacak kartopunu yuvarlamıştır.* 1994’ten itibaren MHP sözcüleri “terörü bir yıl içinde bitiririz” formülünü habire tekrarlayarak bu efsaneyi büyüttüler. Türkeş, “kararlılık” yanında “işbilirliğini” de göstermek maksadıyla “özel savaş” teknik ve taktiğinden bahseden açıklamalar yaptı. “Gerilla mücadelesi verecek özel bir teşkilatın kurulması gerektiğinden” söz etti (Akis, 14-20 Kasım 1993). MHP zaten 1993 Temmuz’unda bir “Türkiye Güvenlik Araştırmaları Kurumu” kurulması için yasa önergesi vermişti. Önergeye göre bu kurum çerçevesinde oluşturulacak güvenlik birimi “kamuoyunu güvenlik ve terör konularında duyarlı hale getirmek için çeşitli faaliyetler organize etmek” gibi muğlak tanımlı bir yetkiyle sadece Başbakan’a sorumlu olacaktı. Türkeş 100 bin kişilik özel bir anti-gerilla ordu ve özel istihbarat birimiyle, devasâ bir askerileştirme stratejisini savunmakta; bu stratejinin emrine koşacağı “sosyoloji, ekonomi, psikoloji, halkla ilişkiler uzmanları”ndan bahsederek, militarist tasarımına “ilmî” bir hava vermekteydi. 16 Şubat 1994’te bir özel televizyon kanalına verdiği demeçte kısmî seferberlik ilânı talep etmiştir!

ASKER CENAZELERİ, PKK KARŞITI GÖSTERİLER, KÜRTLERE SALDIRILAR

1990’ların başında iç savaş tehdidiyle, Türk-Kürt gerginliğinin kitleselleşmesi tehlikesiyle ilgili kaygılananların büyük kısmı, bu yönde bir tırmanışta ülkücülerin provokatör ya da katalizör rolü oynayabileceğinden endişe ediyordu. Ülkücüler, böyle bir gerginlik ve kutuplaşmaya yatkın bir vasat teşkil etmekteydi (Can, 1992). İzleyen on yıllık dönemde, ülkücü grupların bu doğrultuda kâh rutinleşen kâh anlık parlayan birçok eylemi oldu. Toplamda değerlendirildiğinde, ülkücülerin bu eylemlerinin bir iç savaş stratejisini izlediğini ve Kürt karşıtı bir kıyamı teşvik eder istikamette geliştiğini iddia etmek, doğru olmayacaktır. Eylemlerin ‘dozu’, ki bu dozun belirlenmesinde kendiliğindenlik/spontanite yanında elbette yetkililerin (hem devlet hem MHP yetkilileri) kararları da rol oynamıştır; genellikle linç teşebbüsü aşamasından ileri gitmemiştir. Ancak bu eylemlerin PKK’lı-Kürt ayrımından bağımsız olarak bütün Kürtler üzerinde bir tehdit atmosferi yarattığı, böylelikle toplumsal hayatta Türk-Kürt ilişkilerini gerdiği, açıktır. Ülkücülerin PKK karşıtı gösteri ve eylemleri, “ya devlet başa ya kuzgun leşe” sloganının gözdağı vermeyi de içeren mantığını cisimleştirirken; “PKK’lı” ile “Kürt” arasındaki ‘resmî’ ayrımın inceliğini de göstermiştir.

Ülkücülerin PKK karşıtı ilk belirgin sokak eylemi, 1991 Kasım’ında Kayseri’de oldu. Kasım ortasında ülkücülerin yönetimindeki Erciyes Üniversitesi Öğrenci Derneği’nin düzenlediği PKK’yı protesto toplantısında dernek başkanı Şenol Uğurlu “Bizim artık sabrımız taşmıştır. Herkesi duyarlı ve tepkili olmaya çağırıyoruz. Askerimize haince uzanan elleri mutlaka kıracağız.” dedi. Aynı ay şehre gelen dört askerin cenazesinde ülkücülerin önderlik ettiği onbin kişilik bir yürüyüş yapıldı. Kayserispor-Malatyaspor ve Kayserispor-Diyarbakırspor maçlarında ülkücü grupların baş çekmesiyle “şehitler ölmez” ve “en büyük Türkiye” sloganları atıldı; “Kürt takımı” olarak zımnen PKK’yla özdeşleştirilen Diyarbakırspor’un otobüsü taşlandı. Bu protestolar sırasında ‘yetkililer’, özellikle polis, ülkücüleri destekleyen bir tutum izledi. Hattâ cenaze yürüyüşünde polis kalabalığın toplanmasına bizzat katkıda bulunmuştu. Şunu da unutmamak lâzım ki, öncü grubunu MHP/ülkücülerin teşkil ettiği bu gösterilere geniş kalabalıklar katılmakta ve böylelikle MHP’nin çekim alanına girmekteydiler. Aralıklarla, iniş çıkışlarla yaklaşık on yıl sürecek bir kampanyanın şablonu, Kayseri’deki bu eylem dizisinden okunabilir.

İzleyen yıllarda, asker cenazelerini PKK karşıtı gösterilere dönüştürmek, MÇP/MHP’nin ve ülkücülerin yerel örgütlerinin rutin faaliyeti haline geldi. Parti yönetimi Şubat 1992’de “içimizdeki düşman askerlerine karşı”, “vatan ve millet için yani bizim için canını veren şehitlerin cenazelerine onbinler, yüzbinler olarak katılmalıyız” çağrısında bulunmuştu. 1993 sonlarında bu protestolar valilikler ve “siyasî parti il başkanlıklarınca” düzenlendiği duyurulan yarı-resmî bir hüviyete kavuşturulduğunda da, bu geçici uygulama, gösterilere fiilen damgasını vuran MHP’nin cenaze-mitinglerdeki hegemonyasının pekişmesine yaradı. Şehit fotoğraflarıyla, Türk bayrağına sarılı veya asker kıyafeti giydirilmiş çocuklarla, kayıpların acısının intikam arzusu ve öfkeye dönüştürüldüğü heroik ve patetik bir atmosferin oluşturulduğu bu gösterilerde, üç hilâl, bozkurt işaretleri ve “Ya Allah Bismillah Allahüekber” sloganlarıyla MHP kesin evsahibiydi. Gözde sloganlar, “Kahrolsun PKK”, “Türkiye Apo’ya mezar olacak” ve “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” olmuştur. HEP-DEP-HADEP silsilesine karşı da “PKK Meclis’ten dışarı”, “DEP’i tepmeyeni tepeceğiz” gibi konjonktürel slogan modaları da geçmiştir. 1990’ların başlarında bağırılan “Türk-Kürt kardeş, PKK kalleş” sloganı sonraları kayboldu. Bu gösteriler konjonktüre bağlı olarak zaman zaman HEP-DEP-HADEP binalarının, bazen sosyal demokrat partilerin hattâ (MHP hariç) bütün partilerin, bazen de Kürt topluluklarının hedef alındığı yürüyüşlerle noktalanıyordu.

1990’ların ortalarında bir ara cenazelerin politize edildiğine dair ürkek şikâyetler dile getirilince MHP yönetimi buralarda üç hilâlli bayrak teşhirini men ettiyse de bu geçici oldu ve herkes bu gösterilere MHP’nin damgasını vurduğunu bildi. 1995 genel seçimlerinden birkaç ay önce CHP lideri Deniz Baykal’ın asker cenazelerine CHP bayraklarıyla katılmaktan söz etmesi de -birçok Baykal teşebbüsü gibi- bir halkla ilişkiler gevezeliğinden ibaret kaldı; cenaze-mitingler, başka bir renge büründürülemeyecek kadar katı bir şekilde MHP’lilerce biçimlendirilmiş, kalıplanmış bulunuyordu. Askerî yetkililerin de, basına yansıdığı kadarıyla yerel komutanların parti simge ve sloganlarının kullanılmamasını ikaz ettiği birkaç istisnâî vaka hariç -ki bu istisnaların varlığı genel eğilimi büsbütün sorgulamaya açık kılmaktadır-, bu cenaze-mitinglerle ilgili rahatsızlık belirtmemiş olması gözden kaçırılmamalıdır. Böylece ordu, evlâtlarını yitiren insanların acılarının, tepkilerinin MHP/ülkücüler tarafından içine oturtulduğu anlam ve imge haritasını, resmî millî infial kodu olarak teyit etmiştir.

Cenaze-mitingler rutinleşirken, ülkücüler, o zamana dek ‘erkek kültürü’ içinde karnavalesk bir karakter olan asker uğurlamalarında da boy gösterdi. Geleneksel olarak bir tür ergenlik/büyüme töreni anlamı taşıyan bu uğurlamaları da yerel ülkücü gruplar bayraklarıyla, sloganlarıyla siyaseten temellük etti. Stadyum tezahüratlarından uyarlanan “Caney, caney, caney/İşte meydan ey/Delikanlı Apo/Nerdesin haney”, “Ölmeye ölmeye ölmeye geldik/PKK’yı mezara gömmeye geldik” gibi sloganların bağırıldığı, asker adayının bindiği otobüs kalkarken toplu İstiklâl Marşı’nın okunduğu ve çevredeki herkesin buna katılmaya zorlandığı uğurlamalar, öncelikle askerliğin ve savaşın güzellenmesine yarıyordu elbette. Ülkücü basın, “Kayseri 37 şehidi az görüyor” gibi haberlerle, bu güzellemeyi beslemekteydi.* Askerlik ve savaş bir “görev” ya da “fedakârlık”tan öte bir “düğün”, zevkle katılınacak bir “şenlik” gibi tahayyül ediliyordu - ki faşist ideolojinin alâmetlerindendir bu. Asker uğurlamalarındaki şenlik manzarası, ülkedeki savaşın malolduğu ağır bedelleri, tutulacak yasını talîleştirmeyi, bu savaştaki “zafer”lerin, sahip olunan gücün ‘keyfine’ varmayı telkin ediyordu.

Gösteri şablonunu tasvir ettikten sonra, ülkücülerin resmen/ismen PKK’ya, ama fiilen Kürtlere karşı gösteri ve eylemlerinin takvimini ele alalım.

1992-93 yıllarında, “düşük yoğunluklu savaş”ın gelişmesine paralel olarak, bu gösteriler yoğunluk ve saldırganlık bakımından doruğa çıkmıştır. Gergin 1992 Newroz/Nevruz’u arefesinde ve sonrasında Kürtlerin baskına hazırlandığı, seyyar tezgâhlarının altına kaleşnikofların gizlendiği “Nevruz günü Kürtlerin Türk bayrağının üzerine içki sofrası kurup dansöz oynattıkları” gibi rivayetlerle, birçok şehir ve kasabada tansiyon yükseltilmişti. Bu şartlarda cenaze-mitingler öfke patlamalarına vesile oldu. Örnek olarak 1992 sonbaharında Karadeniz’deki cenaze-mitingler dikkat çekicidir. Trabzonlu Asteğmen Coşkun Davulcu’nun cenazesinde toplanan büyük kalabalık, Davulcu’nun torpili olmadığı için Şemdinli’ye gönderildiğini söyleyerek ‘büyüklerin’ çocuklarının askere gitmeyişine tepki gösterdi, “Türkiye’nin fedaisi Karadeniz mi?” sloganını bağırdı. ‘Yukarıdakilerin’ duyarsızlığına yönelen bu popülist tepki, kolaylıkla PKK’ya, HEP’e ve doğrudan Kürtlere yönelik bir öfkeyle iç içe geçmekteydi: “Dişe diş kana kan, HEP’lilere idam”, “Karadeniz Kürtlere mezar olacak.” Bu büyük gösteride Güneydoğululara ait dükkânlar taşlandı, insanlara küfür yağdırıldı. Kürtlerin yoğunlaştığı Çömlekçi semtindeki mevsimlik inşaat işçileri saldırıya uğradı. O günlerde MÇP Trabzon milletvekili Koray Aydın ve il yöneticileri HEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve HEP’in kapatılması için imza kampanyası başlattı. 20 bine yakın imzacı arasında SHP’li Belediye başkanı Atay Aktuğ da eksik değildi. 1992’de ‘sembolik’ saldırılar yanında, Kürt topluluklarını o mahalden ‘sürme’ girişimleri de başladı. Bu provokasyonlar Fethiye ve Turgutlu’da ileri gitti. 24 Eylül’de bir kahvehanede Kemal Sunal’ın “Şabaniye”sini seyretmek isteyenlerle başka bir kanalda PKK’nın karakol baskınına ilişkin belgeseli seyretmek isteyen Kürt gençleri arasında çıkan kavgada önce iki Kürt genci, ardından aynı kahveye gelen HEP yöneticileri dövüldü. 25 Eylül’de asker cenazesinde yapılan 8 bin kişilik yürüyüşten sonra HEP ilçe merkezindekiler ve öldürülen erin köyündeki Kürt aileler tehdit edildi. Ertesi gün ilçe garajında, alkollü olduğu söylenen gençler birkaç gün kimlik kontrolü yaptı ve Güneydoğu doğumluları dövdü. Kürtlerin bulunduğu mahallelere benzeri saldırılar oldu, HEP ilçe başkanının evi yakıldı, Kürt seyyar satıcıların tezgâhları tahrip edildi. 1 Ekim’de HEP ilçe merkezine bomba ihbarı yapıldı. Bu sırada polisçe indirilen HEP tabelasının bir daha asılmasına izin verilmedi. Bu olaylardan sonra 1500 civarındaki Kürt nüfus Fethiye’den göçmeye başladı. Bu kampanya sırasında yerel Billur Fethiye gazetesinde yayımlanan duyuruda “Bu toprağın nimetlerinden faydalanıp bu toprağın bütünlüğüne göz dikenleri affetmeyeceğiz” deniliyordu. Bu ilânın ipucu verdiği üzere; Ege ve Akdeniz bölgelerinde -her zaman Fethiye’deki boyutlara varmayan, ama yaygın- uyanan ve özellikle ülkücülerce teşvik edilen husumette, bir tür refah şovenizminin de payı vardı: Yöre eşrafı Kürtleri yerleşik zenginliği istismar eden alt sınıflar olarak da tekinsiz buluyor, bu tepki Kürtlerin geriliğine/”kıroluğuna” dönük kültürel horgörüyle de birleşiyordu.

29 Kasım 1992’de Alanya’da bir erin cenazesinde PKK lehine slogan attığı iddia edilen iki kişi linç edilmek istendi, Kürtlere ait 10 işyeri tahrip edildi. 1993 Temmuz ortasında Çanakkale’nin Ezine ilçesinde, bir grup şoförün gittikleri otelin pavyonunda hesap anlaşmazlığı nedeniyle Kürt garsonlarla kavga etmesi, “etnik gerilim”e dönüştü. Yakınlarda Güneydoğu’dan iki asker cenazesinin geldiği kasabada 5 bine yakın insan “Kürtler dışarı” vb. sloganlarla oteli kuşattı. Otelden göstericilere av tüfeğiyle ateş edildi, göstericiler otele molotof kokteyli attılar. Vali topluluğu zorlukla sakinleştirdi. Ezine Belediye Başkanı, iki yıl önce bir Kürt işçinin keçiye tecavüz etmesi ve peşinden işlenen cinayetler üzerine gerginleşen Bayramiç’ten buraya göçen 20 Kürt aileye yer vermekle suçlandı. Kasım 1993 başında Muş’tan göçe mecbur olan 7 Kürt aile, akrabalarının 1988’den beri oturduğu Denizli’nin Tavas ilçesine sokulmadı. 300 kişilik bir grubun protesto gösterisi üzerine kaymakam, köylüleri başka yere gitmeye ‘ikna’ etti.

1993’te kitlesel Kürt göçü alan Adana, Mersin, Antalya’da gerginlik ve husumet gözle görülür haldeydi. 1993 sonlarında öldürülmüş olarak bulunan JİTEM’ci Cem Ersever’in Mersin’de bir “Türk milis gücü” örgütlediğine dair “duyumlar”dan bahsediliyordu. Bu işe, PKK’nın 1993/94’te Mersin ve Antalya’yı şehirlere ‘taşınmak’ için pilot bölge seçtiği istihbaratı üzerine girişildiği söyleniyordu. Mersin’de olağanüstü bir sivil silahlanma gözleniyor, gerilim ticaret hayatında ve ihalelerdeki rekabetle de birleşiyordu. 1990’larda, Kürtlerin yoğunlaştığı kenar mahalleler, polis baskısıyla kısmî bir özerkliğin geriliminde tam anlamıyla gettolaştı.

Doğu Anadolu da tehlikeli bir gerginlik merkeziydi. 2 Kasım 1992’de Iğdır’da Türkiye’nin Kuzey Irak operasyonunu protesto etmeye dönük 500 kişilik gösteri, polis tarafından dağıtıldıktan hemen sonra Türk bayraklarıyla yapılan karşı gösteri ve iki grup arasındaki çatışmada 7 kişinin yaralanması, tedirgin edici bir sinyaldi. 1993 Ekim’indeki Erzurum olaylarında, şehirdeki küçük Kürt topluluğu ciddi bir toplu linç tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu olaylar, 30 Ekim’de Pasinler ilçesinin Çiçekli köyünde beş kişinin öldürülmesiyle başladı. Bu haberin gelmesi üzerine akşam Erzurum’da ülkücülerin öncülüğünde kitlesel protesto gösterisi düzenlendi. “Kana kan intikam” sloganı atan öfkeli kalabalığı yatıştırmak amacıyla vali ve devlet erkânı bu yürüyüşe iştirak etti. DEP binasına saldırılar oldu. Ardından onbeşbini bulan kalabalık, Kürtlerin oturduğu Mahallebaşı mahallesine doğru yürüyüşe geçti. “Kürtler dışarı” vb. sloganlar atan kalabalığı polis ve asker barikatları zorlukla durdurabildi. Vali Oğuz Berberoğlu “Silahıyla üniformasıyla PKK’nın üzerine gidecek yürekli Dadaşım için gerekli teçhizatı sağladık” gibi sözlerle halka bin silah dağıtacaklarını duyurarak kalabalığı ‘yatıştırmaya’ çalıştı. Vali, kalabalığı suyuna giderek yatıştırma gayretini “Ne yazık ki memleketin içinde düşmanlar var. Okuyorsunuz, bütün gazeteler devletle PKK’yı masaya oturtmaya çalışıyor.” demeye kadar vardırdı! Kalabalığı, ancak yerel din büyüğü -MHP’ye yakınlığıyla bilinen- Naim Hoca ile MHP Erzurum milletvekili Rıza Müftüoğlu ve il başkanı Cezmi Polat’ın konuşmaları gerçekten yatıştırabildi. Erzurum Emniyet Müdürü Natık Canca “onlar sayesinde olay çıkmadığını” söylediği MHP’den sitayişle söz etti. (MHP’nin kendi seferber ettiği kitlenin kontrolsüzleşmesine, sınırı aşmasına karşı tek çare olarak meşrulaştırılmasındaki -ileride de değineceğimiz- tenakuz, MHP’nin “ılımlı, yumuşak” ve “sorumlu” çizgisiyle ilgili övgülerde hep bilmezden gelinmiştir.)

MHP yönetimi ve ülkücü basın, Erzurum olayını sağlıklı millî refleks olarak destanlaştırdı. MHP İl Başkanı Cezmi Polat’ın sözleri açıktı: “Erzurumluya, dadaşa yakışan haklı tepki gösterildi. Bu tepkinin diğer illere de sirayet edeceğine inanıyorum.” Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin pekçok öğretim üyesi gibi MHP’ye angaje profesörü Enver Konukçu “Çiçekli, PKK karşısında ilk şanlı direnişi başlatmıştır. Bundan sonra eşkıya artık istediği zemini bulamayacaktır.” (Ortadoğu, 1.11.1993) diye yazdı. Bir başka Ortadoğu yazarı, ülkücüleri PKK’ya (ki “dadaş” söyleminde PKK-Kürt ayrımı tamamen silikleşiyordu) karşı savaşı ‘sivilleştirecek’ güç olarak tanımlamaktan gocunmadı: “PKK yanlışı bilerek veya bilmeyerek, MHP’yi hedef almakla yapmıştır. Koca Erzurum Vilayeti’nin güneyinde bütün köyleri geçmiş, mahalli seçimlerde MHP’ye en çok oy çıkan yerlerden biri olan Yavi Bucağı’nı seçmiştir. Erzincan-Erzurum arasında durdurduğu otobüste bıyıklarını beğenmediği bir vatandaşımızı ‘bu ne biçim bıyık? Sen ülkücü müsün?’ diye sorgulayıp şehit etmiştir. (...) Hadiselere MHP’nin karışması kendi ihtiyârı dışında cereyan etmiştir. Yavi’deki katliamıyla ve Erzincan-Erzurum otobüsündeki ‘ülkücü bıyıklı’ genci şehit etmesiyle eşkiya tercih hakkını kullanmıştır.” (Hüseyin Mümtaz, Ortadoğu, 6-7.11.1993) “Dadaşın tepkisi”, Kuvay-ı Milliye hareketinin Erzurum’dan başlaması ile ilintilendirildi. PKK=Ermeni özdeşleştirmesinin en cân-ı gönülden benimsendiği bölge burasıydı ve bölgede MHP söylemi bu özdeşleştirmeyi apaçık bir hakikat kabul ediyordu. Örneğin Cezmi Polat Erzurum’un PKK’nın hedefi haline gelmesini “buranın tarihte Ermeni mezaliminden en fazla ıstırap çekmiş yöre olması nedeniyle” açıklıyordu.

Erzurum olayından bir hafta sonra Erzurum Emniyet Müdürlüğü 1774 sayılı Kimlik Bildirme Kanunu’na dayanarak “terörle mücadele” amacıyla muhtarlardan ev ev isim tespiti istedi. (1990 Ağustos’unda da İstanbul Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı, aynı yasaya dayanarak İstanbul muhtarlarına mahallelerindeki Kürt, gayrımüslim ve yabancı uyrukluları tespit ederek bildirmelerini istemişti.) Bu, Kürt nüfusta tedirginlik yaratan bir ‘önlem’di. Tedirginlik yaratan bir başka uygulama, “dadaş”ın gönlünü yapan bir güvenlik önlemi olarak gönüllülerin silahlandırılması idi. Erzurum olayının ertesi günü silâh almak için başvuran 200 kişiden (iki yıl önce askerliğini yapmak, lise mezunu olmak gibi şartları yerine getiren) 50 kadarına silah verildi. Vali, yüz kadar “hassas köye” bin silah dağıtıldığını, şehirde halkı silahlandırmanın tehlikeli olacağını, ancak “istekli gençleri” eğitip bazı devlet ve özel sektör kuruluşlarına özel güvenlik görevlisi olarak yerleştirmeyi düşündüklerini söyledi. “Hassas köyleri” silahlandırma uygulaması, 1993’ten itibaren, Kuzeydoğu Anadolu’da Alevi-Sünni gerginliğini de tırmandıracak şekilde yaygınlaştırıldı. 1993 Temmuz’unda 33 köylünün öldürüldüğü Yavi baskını, PKK’nın Erzurum-Erzincan-Sivas bölgesine yerleşme atağının işaretiydi ve birçok Alevi köyü arasında yer alan Sünni köylerinin basılmış olması, milliyetçi tabanda Alevileri PKK’yla özdeşleştiren bakışı güçlendirdi. Bu gergin ortamda Erzincan’da Sünni köyler Valilikçe silahlandırılmaya başlandı; silahlanan köyler, sistematik biçimde, MHP yanlılarının çok olduğu köylerdi. Alevi köylerin PKK’nın hedefi olmama kaygısıyla silah almaya başvurmamaları da, onların ‘için için’ PKK’ya “hoş baktıkları” demagojisine malzeme yapıldı.

1994 yılında benzeri olaylar şiddet dozu azalmakla beraber sürdü. Yıl başında Bayburt’ta bir erin cenaze töreninde göstericilerin tepkisi Valiliği rahatsız edecek boyuta ulaştı, SHP ve DYP il binalarına saldıran 20 kişi gözaltına alındı. 9-10-11 Mart günleri Mersin’in Erdemli ilçesinde bir dizi olay yaşandı. Önce bir Ağrılı dövüldü, sonra bu saldırıyı yapan kişi öldürüldü. Cenaze sonrasında başlayan gösteriler Kürtlere saldırılara dönüştü. PKK aleyhine atılan sloganlarla Kürtlerin işyerleri ve evleri tahrip edildi. MHP’li belediye başkanının da tahrikçiler arasında olduğu iddia ediliyordu.

PROVOKASYON VE OTOKONTROL

MHP, aslî tertipçisi, teşvikçisi olduğu PKK/Kürt karşıtı kitle gösterilerini gemleme, kontrol altında tutma becerisiyle devlet ve medya erkânınca övülmüş, kendi kendisiyle de övünmüştür. Bu gösterilerde açığa çıkan saldırganlığın sembolik düzeyde kalması ve kritik eşiği geçmemesi, linç tehdidinin rutin bir tehdit aşamasında kalması, bir “sağduyu”nun, “basiret”in kanıtları olarak MHP’ye maledilmiştir. Hem “millî refleks”in timsali, serdengeçti bir tepkinin sahih melcei sayılmak, hem de bu infiali bilgece denetliyor olmak, MHP’ye hem kendi tabanında hem genel kamuoyunda eşsiz bir imaj ve güç imgesi sağlamıştır. 1990-95 döneminde MHP’nin ikinci adamı olan Rıza Müftüoğlu’nun 1993 Temmuz’unda Aktüel dergisine yaptığı açıklama, bu ikili böbürlenmeyi özetler.

Müftüoğlu’nun bir yandan MHP’nin “bu işin delisi olduğunu” söylerken, bir yandan da ‘herşeyin kontrollerinde olduğu’ teminatını verir: “Bir Türk-Kürt çatışması yaratmak istediler, biz buna müsaade etmedik. Böyle bir çatışma olsaydı felâket olurdu. İç savaş hemen hızlanır, bazı çevreler bu ülkücülerle Kürtler birbirini kırmaya başladı, ben geliyorum, der; gelir otururdu. Şimdi mesele ülkücüleri de aşan bir boyuttadır. İşin tehlikeli tarafı, bu hadiseler böyle devam ederse, belli şehirlerde Türk-Kürt çatışması olabilir. MHP’nin tabanı Türkiye’nin en hassas tabanıdır. Mesela bize, bu çatışmaya sevk etmek için baskılar olmuştur. Türkiye’de bir Humeyni ihtilali planlıyorlardı; kendi pasif tabanlarına ülkücülerden aktif önderler istediler; önce partiyi ele geçirmek istediler; buna izin vermedik. Sonra tabandan bu işi yapmak istediler; buna da müsaade etmedik. Yine de bu baskı var. Hem radikallerden, hem de PKK-ülkücü çatışması isteyen kesimden var.” Aynı yılın Kasım’ında, Erzurum olayı sonrasında başka yerlede de Kürtlere yönelik saldırılar olabileceği endişeleri üzerine İstanbul Ülkü Ocakları başkanı Erdem Karakoç’un benzer bir açıklaması olmuştur: “Gençler bizim denetimimizde. O anlamda bir şey yapmaları mümkün değil. Müsaade etmeyeceğiz. Böyle bir şeye rızamız olmaz. Bizim rızamız olmadıktan sonra da Allahın izniyle Türkiye’de bu işin yaygınlaşması mümkün değil. Rızamız olmaz derken, bu anlamda yaygın bir teşkilatımız olduğu için rızamız olmaz demek istiyorum. Yani Erzurum’daki olayın yaygınlaşmaması da MHP’lilerin sayesinde olmuştur. MHP’lilerin telkinleri ile.” Bu itidal ve sağduyu söylevlerinin satır aralarında, dizginlenen gücün, şiddetin icap ederse serbest bırakılabileceği tehdidi de gizlidir. Ortadoğu’da yayımlanan bir okuyucu şiiri, tabanın da ‘arsızca’ benimsediği bu mantığı özetler: “Adını eşkıya koyup insan katliamı yapan namussuzlar,/Hele Başbuğ bir iznini versin ne yapacak bak Bozkurtlar...” (Afyon’dan Hüseyin Değirmen’in şiiri, 2.1.1994)

Öte yandan, ülkücü tabanın veya onların PKK/Kürt karşıtı eylemlerde temas ettiği kalabalıkların tamamen MHP kontrolü altında bulunduğuna ilişkin de şüpheler vardır. Bu tabanın ve eylemlerinin, güvenlik aygıtının gözetimi altında olduğu kesindir; bunun ötesinde, tabanın, en azından kimi yerlerde, açık veya gizli güvenlik birimlerinin yönlendirmelerine açık olduğu da hesaba katılmalıdır. 1991/92 yılında, yani söz konusu gösterilerin yaygınlaşması arefesinde bizzat MÇP yöneticileri ve ülkücü basın böylesi provokasyonlara karşı uyarılarda bulunmuştu. 30.12.1991’de İzmir’de çıkan Yeni Asır’da yayımlananPKK’ya karşı Ülkücü Gençlik Derneği benzeri bir örgütlenme tasarlandığı” haberi tedirginlik yaratmış; “Ülkücüler” adına belirsiz yerlerden bildiri dağıtıldığına dikkat çekilerek, “bizi sertliğe itmek istiyorlar” uyarısı yapılmıştı. 1992 yılı başında Ortadoğu’da (2.1.1992), “kendilerini MİT görevlisi olarak tanıtan bazı karanlık tiplerin ülkücü gençlerle temas kurarak, ülkenin çıkmazdan kurtarılması için bölücülerle mücadele edilmesi fikrini telkin ettiklerini ve devletin arkalarında olduğu teminatını verdikleri”ne dair haberler yayımlandı. Ülkücülerle temas ettiği söylenen “karanlık tipler”den birileri kendilerini “Kemalist Asker ve Polisler Mücadele Grubu” diye tanıtmış, bildirilerinde “Bizler (Kemalist asker ve emniyet mensupları) öp öz Türk çocuklarının boyunlarını bu kravat artık sıkmış durumdadır” demişlerdi (8.1.1992). Bir de “Birleşik Türk Cephesi Güneydoğu Kanadı”ndan bahsediliyordu (12.1.1992). 3 Ocak 1992’de Şarköy/Tekirdağ MÇP İlçe Başkanlığı, kendileri adına bir “PKK ve bölücüleri lânetleme mitingi” düzenlendiğini öğrendiklerini, bu mitingle ilgilerinin olmadığını açıkladı! MHP yönetimi ve ülkücü basın, bu provokasyon teşebbüsleri karşısında, MİT’in böyle tahrik ve telkinlere başvurmasının mümkün olmadığını söyleyerek, zaten Türkeş’in ülkücüleri “kanun dışı usullerle hareket etmemeleri ve çatışmaya girmemeleri” yönünde uyardığını hatırlattılar. Sonra bir daha böylesi uyarılar yapılmadı. Büyük ihtimalle, -izleyen bölümde üstünde duracağımız- devletle barışma sürecinde resmî provokasyon mercileriyle simbiyotik ilişkisinin güvenceli bir biçimde yeniden tesisiyle, MHP’nin kendi içine dönük yapılabilecek resmî-illegal müdahalelerle ilgili endişeleri silinmiştir. Genel tutum olarak MHP, kendi tabanının “fazla heyecanlı” (“deli”) ve “provokasyona açık” olduğunu söyleyerek, hem muhtemel “aşırılıklarda” sorumluluğu üzerinden atmış, hem de hasımlarına ve muhataplarına -‘kendisinin bile kontrol edemeyeceği şeyler olabileceği’ imasıyla- gözdağı vermiştir.

MHP resmî görüş olarak ülkücülerin PKK’yla mücadelede güvenlik kuvvetlerini desteklemenin ötesinde bir dahli olamayacağını tekrarladı. Ancak kendi iç dünyasında, savaşı ülkücülerin PKK’yla cehdi olarak temsil etmenin ajitatif getirisinden de geri durmadı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Ülkü Ocakları Başkanı Nurullah Ağrı’nın 1994 Haziran başında Iğdır’da sarfettiği sözler, örnektir: “Ülkücü hareket dün nasıl Türkiye için göğsünü gere gere canını ortaya koyduysa bugün de Ermeni uşağı Apo ve çapulcularına memleketin tek bir çakıl taşını vermeyecek” dedi. Ülkücülerle PKK taraftarları arasında doğrudan çatışmalar ise, Türkiye üniversitelerindeki birkaç olay dışında, 1995 yılında Almanya’da ve Avrupa’nın başka bazı ülkelerinde görülmüştür. PKK’lılar ülkücü derneklerine bombalı saldırılar yaptılar. Eylül’de Almanya’da Neumünster’de, onbeş-yirmi kişilik bir ülkücü grubun kendilerine bıçakla saldıran PKK taraftarlarına ateş açması sonucu iki Kürt mülteci öldü, ikisi yaralandı. Bu arada, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın, düzenin ve bütün partilerin MHP’lileştiğini, “en ufacık bir eylem yapmayan”, “işi-gücü PKK eleştirisi olan” birçok sol grubun da “MHP içinde örgütlenmeleri”nin “en iyi” olacağını söylediği bir demeci yayımlanmıştı (Özgür Ülke, 24.10.1994). Ancak PKK’nın Türkiye içinde ülkücülere dönük saldırılara yönelmediğinin altını çizmek gerekir.

ÖZEL TİM

Ülkücüler, PKK’ya karşı savaşın personelini esasen ülkücülerin oluşturduğunu gururla söylerken, başkalarının bunu söylemesinden işkillenmişlerdir. Örneğin 6 Ağustos 1993’de Hürriyet’in, teröre karşı oluşturulan özel timin esasen ülkücülerden oluşturulacağını duyuran “PKK’ya Karşı Ülkücü Ordusu” manşeti, MHP’de büyük tepkiyle karşılanırken; Ortadoğu, yeni açılan özel tim kadrolarına çok sayıda ülkücünün başvurduğunu manşete çıkartmaktan gocunmadı. Özel timin geliştirilmesi, MHP’nin “özel ordu” önerisinin yetkililerce benimsenmesi olarak yorumlandı.

Özel tim kadrolarının büyük ağırlıkla MHP ve Ülkü Ocakları referanslarıyla başvuranlardan devşirildiği, vakıa olarak kabul ediliyor. Bu MHP kadrolaşması 1991-95 döneminde MHP’yle ilişkileri son derece iyi olan DYP içinde bile huzursuzluk yarattı. 1994 başında DYP’nin Güneydoğulu milletvekilleri, İçişleri Bakanını “MHP’ye fazla yüz vermekle” suçladı. DYP Diyarbakır milletvekili Salim Ensarioğlu, ülkücü olmayan özel timcilerin de MHP’li gibi görünmeyi tercih ettiği izlenimine sahipti: “Bunlar MHP’li havası veriyorlar kendilerine. Çünkü ‘80 öncesi nasıl solculuk modaysa şimdi MHP’lilik moda. Bu timde görev alanlar ‘MHP’li gibi görünürsem bana sahip çıkılır’ diye düşünüyor sanırım.” Bölgede inceleme yapan RP Bingöl milletvekili Hüsamettin Korkutata, 1995 Ağustos sonlarında yaptığı açıklamada, özel timin MHP’ye angajmanını kesin bir dille anlattı: “Özel tim okullarına başvuranlar arasında ayrıntılı araştırma yapılıyor ve MHP’li olanlar tercih ediliyor. (...) [RP’li il ve ilçe yöneticilerinden naklen:] Genelde Diyarbakır-Bingöl ağırlıklı çalışıyorlar. MHP bugüne kadar bölgede halka yönelik tek toplantı düzenlemedi. MHP’nin il ve ilçe örgütleri sivil güvenlik güçleri tarafından korunuyor. Çoğunluğunu özel tim görevlilerinin oluşturduğu güvenlik güçleri, mesai saatinden sonra MHP örgütlerini ziyaret ediyor. Bu görevliler özellikle Diyarbakır’da haftada iki veya üç kez ‘sünnet düğünü’ adı altında eş ve çocuklarıyla birlikte araçlarla kent turu düzenliyorlar. Sivil polis otoları korumasında gerçekleşen kent turunda, MHP bayrakları kullanıyorlar ve bozkurt selâmı veriyorlar.” Kürt meselesinde resmî görüşle alıp vereceği olmayan birçok gözlemci de, özel timin yerel halka keyfî ve zalimâne muamelesiyle ilgili rahatsızlıklarını dile getirmişlerdir. Bozkurt, üç hilâl simgeleriyle donanmış halde, ülkücü marşları çalarak Rambo pozlarıyla gövde gösterisi yapan özel tim görüntülerinin -ki bu görüntüler ’90’ların ikinci yarısında her Türkiyeli gazete okurunun hafızasına kazınmıştır-; Türkiye’de ve Güneydoğu’da etnik-ırkî bir Türklük dayatması olmadığı, hele “bölge halkının şefkatle kazanılmaya çalışıldığı” doğrultusundaki resmî beyanlarla bağdaştırılması imkânsızdı. Güvenlik politikasının bir bölümünün bir siyasî harekete ihale edilmiş olduğu vakıası, başlıbaşına, yayılan ve artan bir huzursuzluğa yol açmıştır. Özel timin başına buyruk davranışları, gitgide güvenlik bürokrasisini de rahatsız etmeye başladı. 1995 Temmuz başında Tunceli’de bir cenaze töreninde özel tim görevlilerinin ülkücü sloganlar ve kurtbaşı işaretleriyle gösteri yaparak kendilerini kollamadığını düşündükleri valinin istifasını istemeleri ve Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan tarafından rica-minnet yatıştırabilmeleri, ‘başıbozukluğun’ ilk işaretiydi. 1990’ların sonlarına doğru savaştaki tecrübe ve kontrolünü geliştiren ordunun da özel timden rahatsızlığı arttı, bu timlerin önemli bir katkı sağlamadıkları, hattâ işlerinin ehli olmadıklarına dair şikâyetler yansıtıldı. Susurluk skandalıyla birlikte özel tim bir hayli itibarsızlaştırılacak ve marjinalleştirilecekti. Özel tim devlet adına bölge halkının terörize edilmesinde kullanılırken, ki bu tercihin bilinçsizce ya da tesadüfen yapıldığını iddia etmek zordur, MHP’nin kendi tabanına dönük efsane ve imge üretiminde de işlevsel olmuştur. Ayrıca, bu bölümde de değinildiği ve 1995 seçimleriyle ilgili bölümde değinileceği gibi MHP’nin tarihinde hiç varlık gösteremediği bu bölgeye bir menfez bulmasına da yaramıştır.

MHP ve ülkücüler doğal olarak özel time hararetle destek verdiler, PKK’yla mücadelede özel timin rolünü abartarak öne çıkardılar. Resmî açıklama, şiddetle vatansever olan özel timcilerin tabiatıyla, kendiliğinden ülkücülerden çıktığı merkezindeydi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuncay Şekercioğlu’nun 24 Ağustos 1994’teki açıklaması, şablonu çizmiştir: “O bölgede çalışanlardan bazıları sempatizanımız olabilir ama organik bir bağımız yok. Bizim siyasî görüşümüze sahip kişiler orada vatan için mücadele veriyorsa bu sevindirici bir şeydir.” Daha sonraları Rıza Müftüoğlu ilintiyi şöyle doğallaştırmıştır: “Özel Tim vatanını çok sevenlerden oluşur. Bu insanların MHP’ye sempati duymaları doğal. Bu eğitimi alıp PKK’yla mücadele eden herkes MHP’li olur.” 1995 yazında, özel timle ilgili şüphelere ve suçlamalara koşut olarak, MHP’lilerin savunusu şiddetlendi. Türkeş’in 6. Erciyes Zafer Kurultayı’ndaki ünlü “Özel Tim MHP’liyse ne olmuş?” meydan okuması bu kampanyanın bir parçasıydı. Ülkücüler, kendi tabanlarına ya da umumi milliyetçi-muhafazakâr kitleye dönük konuşmalarında, özel tim mensupluğunu yüksek derecede vatanseverliğin bir kanıtı olarak, bir ‘mertebe’ olarak yüceltmişlerdir. Ülkücü basında okur mektupları sayfalarından hiç eksik olmayan özel tim mensuplarından birinin yazdığı gibi: “Bizi bozkurt selâmı vermekle suçluyorlar. Özel Tim herkese açık. Refahçılar, sosyal demokratlar ve diğerleri gelsinler, bu vatan için savaşsınlar. Özel Tim içindeki ülkücü çoğunluğu eritsinler. Eğer cesaretleri varsa ve kutsal topraklarımız için ölümü göze alıyorlarsa buyursunlar gelsinler. Her gün polis, Mehmetçik şehit olurken cihad, boş meydanlarda ahkâm kesmek değildir.” (Ortadoğu, 9.9.1994)

GÜNEYDOĞU’DA MHP ÖRGÜTLERİ

MHP, “Kürtlerin Türk” ve bölge halkının “kardeş” olduğu yolundaki resmî görüşünü ete kemiğe büründürmek maksadıyla, 1990’lara dek hiç varlık gösteremediği Güneydoğu illerinde örgütlenme çabasına girdi. MHP’nin yerel dayanakları, ilkin devletin silahlandırıp finanse ettiği korucu aşiretleri, sonraki aşamada da özel tim mensupları başta olmak üzere bölgedeki “görevliler”den ibaretti.

1990’da bölgede bir Gençlik Kültür Sanat Ocağı kurulmuş, dönemin parti yapısına uygun olarak bol İslâmi motifli “Birlik ve Beraberlik Geceleri” ve birkaç “Ermeni’yi tel’in mitingi” düzenlenmişti. 1992 yaz sonunda geleneksel “devlet yanlısı” aşiretlerin başta gelenlerinden korucu Tatar aşireti MÇP Şırnak il teşkilatını oluşturdu. Bunu korucu ve polis destekli başka örgütlenmeler izledi. 1990’ların ortalarına gelinirken MHP Genel Merkezi’nden verilen MHP Siirt il merkezi telefonu, Siirt Emniyet Müdürlüğü’nün telefonu idi! 1994’te iddialı bir şekilde MHP Diyarbakır il başkanı yapılan İbrahim Yiğit, yerel bir Nakşibendi şeyhinin oğluydu. “Gökalp’in Şehri Gökalp’ler yetiştirecek!” şiarıyla Diyarbakır’da kamyonlarla Türk bayrağı dağıttı. Demeçlerinde her vesileyle “baba şefkati ile Güneydoğu halkını kucaklayan Bölge Valisi Ünal Erkan”a referans veriyordu. İbrahim Yiğit, devletin MHP’yi kollaması, koltuklaması gerektiğini açıkça savunuyordu: “Ankara’nın Diyarbakır’ı bu çerçevede değerlendirmesi gerekiyor. Parti taassubu yenilip MHP’nin faaliyetine destek olunmalıdır. Çünkü devletin birliği ve dirliği için MHP öne çıktıysa... MHP Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nden daha etkili hale gelmişse, devleti yönetenler bundan sevinç duymalıdırlar.” Ülkücü basın, “Silvan’da düğünde lululu çeken kadınlar şimdi bozkurt işareti yapıyor” gibi fantastik hikâyelere yer verdi. MHP’nin iftihar ettiği “kucaklaşma” efsanelerinin gerçek fotoğrafı, Diyarbakır’da çevre ilçelerden gelenlerle birlikte 500 kadar insanın neredeyse aynı miktarda güvenlik görevlisiyle çembere alınmış olarak yürüdüğü “PKK’yı tel’in” mitingidir (6 Şubat 1994). Aynı yılın Eylül ayı sonunda Ezdihan, Haydarhan, Tillo, Alan, Halilhan, Arvasi aşiretleri liderlerinin MHP’ye katılması, şaşaalı bir basın toplantısıyla duyuruldu. Aşiret reislerinin bir kısmı törende Kürtçe konuştu. Biri “Ermeni’ye esir düşmemek için MHP’ye katıldıklarını” söyledi. (Aynı gün, Hürriyet’te, anılan aşiretlerin bölgedeki ileri gelenlerinin, MHP’ye katılan “liderlerini” bilmediklerine ilişkin bir haber yer aldı!) 1995 Ağustos’unda yine bir korucu aşiretinin angajmanıyla Şanlıurfa il binası “Bozkurtlar burada, PKK nerede” tezahüratıyla açıldı.

Resmen himaye gören bu çaba sonucunda MHP 1995 seçimlerinde ‘hiç yoktan iyi’ seviyede oy kazanmış ancak devlet desteğinin gevşemesi sonucu -1999/2000 dönümündeki gelişmeler bâbında değineceğimiz üzere- bu temeli de yitirmiş; sahici bir taban ise asla bulamamıştır.

Bora, Tanıl (1995): Milliyetçiliğin Karabaharı, Birikim Yayınları, İstanbul (2. baskı).

Can, Kemal ((1992): “Anti-Kürt Potansiyelinin Doğal Mecrası: Ülkücü Hareket”, Birikim, Ocak 1992, s. 24-26.

Çay, Abdülhalûk (1989): Türk Ergenekon Bayramı Nevruz. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara.

Ögel, B.-Yıldız, H.D.-Kırzıoğlu, F.-Eröz, M.-Kodaman, B.-Çay, A. (1989) Türk Milli Bütünlüğü İçinde Doğu Anadolu. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara.

Yeğen, Mesut (1999): Türk Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İletişim Yayınları.

(*) “Türk-İslâm Ülkücüleri”, bu genel çerçeveyi kendi ideolojik bakışlarıyla inceltmeye yönelmişlerdi. Bizim Ocak dergisi bu çizginin kontrolünde olduğu sırada, Güneydoğu’daki millî kültür unsurlarını Cumhuriyet politikalarının tahrip ettiğini savunan eleştirel yazılar yayımlayarak (Mart ve Aralık 1991 sayıları) Kürt meselesindeki ortalama İslâmcı konuma yaklaştı. Bu yaklaşıma göre, Güneydoğu Anadolu’da millî kültürün dil ve soy unsuru dış etkilerle, ama din ve kültür unsuru iç etkilerle tahrip edilmişti. Batılı emperyalist odaklar “bölge insanlarını farklı bir dil konuştuğuna ve ayrı soydan geldiğine inandır”maya dönük propagandası ile “soy/mensubiyet ve dil şuuru”nu yıpratmıştı. Din ve kültür unsuru ise, Batılılaşmanın ve kültür emperyalizminin nüfuzuyla, aslında bütün Türkiye’de olduğu gibi, Güneydoğu’da da millî kültürü zayıflatmıştı. Bu tahribat, “insanımızın henüz milletleşmeyi tamamlayamamışken 1950’lerde demokratikleşme sürecine sokulması ve siyasî hesapların ‘millet olma duygusunun’ önünde tutul”masıyla kemikleşmişti. Sonuçta, “bugün Güneydoğu’da yaşayan insanların ekserisinin kendisini ayrı bir millet olarak gördüğü” bir noktaya gelinmiştir ve çözüm, “onları ayrı bir topluluk haline getiren süreci tersinden işletmenin politikalarını” ortaya koymak, yani modern anlamda milletleşme sürecini (yeniden) işletmekti. Bu aslında Kürt meselesine has bir çözüm önerisi değildi; ülkücü hareketin -özellikle Türk-İslâm Ülkücülerinin-, Batılı-kapitalist kültür egemenliğine karşı “millî kültür”ün devlete hakim kılınması doğrultusundaki genel siyasî-ideolojik perspektifiyle bağdaşır. Bu yaklaşım MÇP’deki bölünmeden sonra BBP’ye taşındı; ancak savaşın tırmanmasıyla beraber BBP tarafından da vurgulanmayan, usûlen tekrarlanan bir şiar olarak kaldı.

(*) İzleyen günlerde ülkücü basın “Meclisin kendi içinden veya dışından ‘Türk devlet adamı’ diyebileceğimiz bir şahsı ‘başkomutan’ seçmesini” (Ortadoğu, 25.10.1993) önerecektir.

(*) Askere şenlikle gitmenin Türke özgü bir gelenek olarak yüceltildiği sıralarda, Ortadoğu yazarlarından Yunus Buğra Yılmaz’ın (4.8.1993), onyıllarca süren savaş ve seferberlikten sonra 1930’larda ailelerin evlâtlarını askere göndermekten kaçınır olduğunu, yorgunluğun ve yılgınlığın asker kaçaklığını büyük boyutlara vardırdığını hatırlatıp bugün de benzeri yılgınlık eğilimlerine dikkat çekmesi ilginçtir.