Anasayfa > Birikim Arşiv > 134-135 - Haziran - Temmuz 2000 > Geçmişin Hesabı, Geleceğin İnşâsı

Geçmişin Hesabı, Geleceğin İnşâsı

Mithat Sancar | (Sayı : 134-135 - Haziran - Temmuz 2000)

Önemli siyasal gelişmeler, derin toplumsal sarsıntılar, ağır toplumsal-siyasal bunalımlar hemen her zaman kendilerine özgü bir “semantik” de yaratırlar. Çekirdeğinde bir veya birkaç kavramın yer aldığı bu semantik, belirtilen nitelikteki toplumsal-siyasal süreçlerin söylemsel ve eylemsel işletim sistemlerinin anahtar unsurlarından birini oluşturur aynı zamanda. Bu semantiğe vücut veren kavramlar, belli bir tarihsel bağlama yerleşik oldukları için, kullanımlarında da genellikle özgül bir sürece gönderme yapma niyeti saklıdır. Demek istediğim şu ki, söz konusu kavramların anlamı ve içeriği, her şeyden önce kendilerini üreten ve üremesine katkıda bulundukları tarihsel şartlarla sıkı bir bağlantı içinde belirlenir. Ancak tarihsel belirlenmişlik, kavramların da “müzelik” anlamında tarihsel ya da tarihe mahpus olmaları sonucunu doğurmaz. Bugün kullandığımız siyasal lûgat, tarihin duvarlarını delip geçmiş, dolayısıyla evrenselleşmiş kavramlar üzerine kuruludur. Evrenselleşmeye giden tarihsel serüven, kavramların anlamlarında ve işlevlerinde dönüşümlere sebep olur kuşkusuz; fakat tarihsel bağlamı da bütünüyle silmez, silemez.

I

Bu yazıda, belli bir dönemde sınırlı bir amaç için, hatta belli bir dilde üretilmiş, fakat giderek bu bağlamı aşıp evrenselleşmiş kavramlardan birini – kısaca da olsa – tartışmak istediğim için, böyle bir girişe ihtiyaç duydum. Kavramımız, (Batı) Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir simge olarak tedavüle giren ve başlangıçta sadece Nazi rejimiyle, yani çok yakın geçmişin acı tecrübeleriyle siyasal ve pedagojik ilişki sorununa yönelik bir formül olarak kullanılan “Vergangenheitsbewältigung”tur. Sık sık söylendiği üzere, başta İngilizce olmak üzere başka dillere tam olarak çevirilmesi zor bir kavramdır bu. Aynı zorluk Türkçe için de geçerli. Bana en uygun gelen karşılık “geçmişle hesaplaşma” olmakla birlikte; “geçmişin üstesinden gelme”, etimolojik açıdan özgün anlamı daha iyi karşılar gibi görünüyor. İstersek Türkçe karşılıklar listesini biraz daha genişletebilir, örneğin “geçmişle hesabı kapatma”, “geçmişi halletme” gibi formülasyonları da bu listeye ilave edebiliriz.

Vergangenheitsbewältigung” kavramının, Almancada ve Almanya’da da amaca yeterince uygun olmadığını, hatta “kötü” emellere alet olmaya yatkın olduğunu düşünenlerin sayısı az değil. Örneğin bu görüşte olanların başında gelen Adorno, anılan kavramın “geçmişe çizgi çekme” çağrışımına çok açık ve bu yönde anlaşılmaya çok müsait olduğunu belirtir. Böyle düşünenler, bir başka kavramı, “Vergangenheitsaufarbeitung” kavramını alternatif olarak kullanmayı önerir ve tercih ederler. Nitekim Adorno, 1959’da kaleme aldığı ve münhasıran bu konuya tahsis ettiği yazısının başlığında bu kavrama yer vermiştir.[1] Bu tartışmanın ayrıntısına girmeyi elbette düşünmüyorum. Ancak Türkçedeki mümkün karşılıklar açısından iki kavram arasında ciddî bir fark olduğunu söylemek zor. “Vergangenheitsaufarbeitung” kavramı Türkçeye esas itibariyle “geçmişi işleme” şeklinde çevirilebilir. Fakat tek seçenek bu değildir; örneğin benzer anlamda “geçmiş üzerinde çalışma” terimi de kullanılabilir. Her iki karşılık da, aslında geçmişle ilişkinin, geçmişi belgelemekle halledilebileceği gibi yine “iyi” amaca uymayan çağrışımları davet eder. Ayrıca orijinale bağlılık kaygısını ön plana çıkaran bir çeviride, pekâlâ “geçmişi telafi etme” terimi de kullanılabilir. Her halükarda “geçmişle hesaplaşma”, Türkçede meramı anlatmaya en uygun terim gibi duruyor.

“Geçmişle hesaplaşma” kavramı, Almanya’nın ve Almanların Nazi vahşetinin çok boyutlu yıkımıyla baş etme çabası gibi özgül bir bağlam içinde türemiş olmasına rağmen, kısa sürede Batı Avrupa’daki Nazi işbirlikçiliği olgusuna teşmil edilmiş, özellikle Fransa, Hollanda, Belçika gibi ülkelerde geçmişin kirini temizleme olgusuna başlık olmuştur. Gerçi bu ülkelerde “temizleme” faaliyetinin pek “temiz” yürüdüğü söylenemez. “Geçmişe sünger çekme” ya da “pisliği halının altına süpürme” telaşı, birçok durumda hesaplaşmanın tarihin çarpıtılmasına kurban gitmesine yol açmış; örneğin özellikle Fransa ve Hollanda’da “işbirlikçilik” unutturulmaya çalışılmış, “geçmiş” esas olarak “direniş hareketi”yle özdeşleştirilmiştir. Bütün bunlara karşın, geçmişe eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşımlar bu ülkelerde varlığını sürdürmüş, tartışmalar günümüze kadar sarkmıştır.

II

Hem Almanya’da hem de diğer Batı Avrupa ülkelerinde geçmişle hesaplaşmaya damgasını vuran şey, özgül “Nazi bağlamı” olmuştur. Kavramın daha geniş bir anlama kavuşması, yani gerçek manada evrenselleşmesi, büyük ölçüde Latin Amerika’daki “dönüşüm süreci” ve Güney Afrika’daki “büyük dönüşüm” ile doğrudan bağlantılıdır. Bu gelişmelerle birlikte, geçmişle hesaplaşma bahsi yeni bir çehre kazanmış; “hakikat” gibi bir kavram ve “hakikat komisyonu” gibi kurumlar bu çerçeveye bir yenilik olarak dahil olmuştur. Özellikle Güney Afrika’da ırkçı yönetimin çökertilmesinden sonra oluşturulan “Hakikat Komisyonu”, birçok özelliği dolayısıyla, “geçmişle hesaplaşma” meselesinin gündeme geldiği ve gelebileceği her yerde görmezden gelinmesi imkansız tarihî bir tecrübe niteliğindedir.

“Geçmişteki ağır insan hakları ihlâllerini araştırmak ve aydınlatmak”la görevli komisyonlar, daha önce bazı Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde oluşturulmuştu. Bunların bir kısmı, Şili ve Arjantin, Çad ve Uganda’da olduğu gibi, devlet eliyle kurulmuş resmî birimler durumundayken; bir kısmı, Brezilya ve Uruguay’da olduğu gibi, insan hakları örgütleri ve kilise tarafından örgütlenmiştir. Ancak bu komisyonların hepsinde ortak olan özellik, uluslararası değil, ulusal bileşimle vücuda gelmiş olmalarıdır. Bunların yanında, örneğin Ruanda’da olduğu gibi, salt uluslararası nitelik taşıyan, çeşitli insan hakları örgütleri tarafından kurulmuş araştırma komisyonları da vardır. Buna karşılık, uluslararasılık unsuru içermelerine rağmen, El Salvador ve Guatemala’da durum biraz daha farklıdır. Bu ülkelerde gerilla örgütleri ile devlet güçleri arasında, uzun süren kanlı iç savaşlardan sonra barış görüşmeleri BM’nin arabuluculuğu ve gözetiminde yürütüldü. Barış sürecinin önemli bir unsurunu meydana getiren “hakikat komisyonları” da, BM’nin desteğiyle ve uluslararası katılımla yapılandırıldı.

İster salt ulusal nitelikli olsun, ister uluslararası katılım içersin komisyonların hepsi “geçmişteki ağır insan hakları ihlâllerini araştırmak ve aydınlatmak” gibi ortak bir göreve ve “toplumsal barışı demokratik bir siyasal kültür üzerine inşâ etmek” gibi ortak bir amaca sahiptirler. Ancak, aynı çerçeve içinde kalmak üzere, sahip oldukları yetkiler açısından aralarında farklılıklar vardır. Örneğin Şili’deki komisyonun yetkisi, (yargısız infaz, siyasal cinayet, kaybetme gibi) ağır insan hakları ihlâllerinin faillerini ve sorumlularını değil, sadece kurbanlarını/mağdurlarını tespit etmekle sınırlıdır.

Guatemala’daki Hakikat Komisyonu da, BM gözetiminde imzalanan 1994 tarihli Barış Antlaşması uyarınca, sadece “ağır insan hakları ihlâlleri”ni aydınlatmakla görevliydi. Aydınlatmadan kasıt, ihlâllerin ortaya çıkarılması ve sorumlu “taraf”ın belirlenmesidir. Ancak anlaşma, faillerin ismen belirlenmesine ve belirtilmesine izin vermiyor. Bununla beraber, anlaşmaya göre, Komisyon’un ordunun yeniden yapılanması ve ihlâl kurbanlarına tazminat ödenmesi konularında yapacağı öneriler, bütün taraflar için bağlayıcıdır. Bir bilgi olarak ekleyeyim ki Guatemala’daki Komisyon, 1994’te başladığı çalışmalarının sonuçlarını 1999 yılı başlarında bir rapor halinde yayınladı. 200.000 insanın hayatını kaybettiği, 45.000 insanın hâlâ kayıp olduğu, milyonlarca insanın yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldığı 34 yıl süren (1962-1996) savaş, 3400 sayfalık bu raporda özetleniyor. İnsan hakları ihlâllerini, taraflar arasında ayrım gözetmeden araştıran Komisyon, gerilla hareketinin (URNG) de ihlâllerde payı olduğunu, ancak belgelenmiş 626 katliamın % 90’ından fazlasının ordu tarafından gerçekleştirildiğini belirlemiştir.

Güney Afrika’daki Hakikat Komisyonu ise, çok daha geniş yetkilere sahiptir. Komisyonun öncelikli görevi, Sharpeville katliamının yapıldığı 1 Mart 1960 ile geçici anayasının, daha doğrusu geçiş süreci anayasasının kabul edildiği 5 Aralık 1993 arasında işlenmiş “ağır insan hakları ihlâlleri”ni araştırmak ve aydınlatmaktır (Araştırılacak zaman dilimi, daha sonra Mandela’nın başkan olarak yemin edeceği 10 Mayıs 1994 tarihine uzatıldı). Bu araştırma, sadece kurbanların/mağdurların akıbetiyle sınırlı olmayıp; faillerin ve sorumluların tespitini de kapsıyordu. İhlallerin devlet güçleri tarafından mı yoksa başta Afrika Ulusal Cephesi olmak üzere diğer muhalif silahlı örgütler tarafından mı işlendiği, bu araştırma bakımından bir önem taşımıyordu. Güney Afrika Hakikat Komisyonu, diğer örneklerden farklı olarak, sadece belge ve bilgi toplamaya değil, akla gelebilecek her türlü belge ve bilgi kaynağı yanında, siyasal aktörlerin ifadelerine, esas olarak da faillerin ve mağdurların doğrudan beyanlarına ve özellikle faillerin itiraflarına dayanan bir araştırma yöntemini benimsemişti. Hatırlatayım ki, çalışmalarını 1998 yazında tamamlayan Komisyon, 20.000’den fazla insanı dinlemiş, bu beyanları ve diğer belgeleri 3.500 sayfa tutan beş ciltlik bir raporda toplamıştır. Bu yöntemde, özellikle faillerin itirafı, Komisyonun “af yetkisi” de dikkate alınırsa, büyük önem taşır. Güney Afrika Komisyonunu, benzerlerinden ayıran önemli bir hususiyet de burada ortaya çıkıyor. Bu Komisyon, siyasal amaçlı ihlâllerde, faillerin itiraf etmeleri ve bu itiraflarla katıldıkları olayları tam olarak aydınlatmaları şartıyla, affetme yetkisine sahiptir. Böylece Güney Afrika modeli, her ikisi çetin tartışmaların konusunu oluşturan “geçmişin salt failleri cezalandırmak amacıyla araştırılması” ile “geçmişin üzerine bir genel afla sünger çekme” uç seçenekleri arasında işlevsel görünen bir ara yolu temel almış oluyor. Bu modelde amaç, geçmişin aydınlatılması yoluyla uzlaşma ve barış zemini yaratmak olarak belirlenmiştir. Esasen Komisyonun tam adı da bunu açıkça gösteriyor: “Truth and Reconcilliation Commission”.

III

Buraya kadarki açıklamalardan, geçmişle hesaplaşmanın esas itibariyle iki boyutlu olabileceği ve (ayrı ayrı veya eşzamanlı olarak) iki düzlemde yürütülebileceği anlaşılıyor: siyasal ve kurumsal.

Özgül anlamında geçmişle hesaplaşma, esasında salt siyasal boyuttan ibaret bir kavramsallaştırmaydı. Alman toplumunun Nazi vahşetiyle hesaplaşması, savaşın hemen ertesinde de bugün de vahşetin siyasal ve kültürel kökleri, siyasal sorumluluk ve Alman kimliği gibi noktalar üzerinden yürüyor. Gerçi ulusal düzlemde hukuksal süreçler, örneğin kamu görevlerini Nazilerden arındırma formunda, uzun süre işler halde tutulmuştur. Ayrıca Nürnberg yargılamaları gibi uluslararası ceza hukukunun gelişiminde kilometre taşı oluşturan deneyimler de geçmişle hesaplaşma sürecinin kurumsal boyutu içinde ele alınması gereken son derece önemli bir katkıdır. Ancak Almanya’daki tartışmalar, her zaman meselenin esas itibariyle siyasal ve kültürel sorgulama düzleminde ele alındığını, geçmişin ağır suç mirasını yüklenme tarzı ile bugünü ve geleceği bu gerçekle birlikte kurma imkânı gibi konuların hep ön planda olduğunu yeteri açıklıkta gösteriyor. Bu nedenle, Nürnberg yargılamalarına hesaplaşma sürecinde hukuksal bir parantezden daha derin bir anlam yüklemek doğru olmaz. Bu örnek dışında, hesaplaşma faaliyetine ağırlık koyan özerk bir kurumsal yapılanmaya, örneğin “hakikat komisyonu” gibi bir oluşuma rastlayamıyoruz.

Latin Amerika ve Güney Afrika tecrübelerinde ise, hesaplaşmanın kurumsal boyutu ön plandaymış gibi görünüyor. Ancak bundan, hesaplaşmada siyasal boyutun silik kaldığı veya önemsenmediği sonucunu çıkarmak fahiş bir hata olur. Bu tecrübelerde belirleyici olan ve geçmişle hesaplaşma meselesinde de yenilik oluşturan şey, siyasal sorgulama ve irdelemeyi kurumsal bir yapı üzerinden ve kurumsal bir çerçevenin yardımıyla yürütmektir. Esasen siyasal sorgulamadan yoksun bir faaliyeti hesaplaşma saymanın da imkânı yoktur; böyle bir tezahür, olsa olsa “yargılama” gibi bir sıfatla nitelenebilir. Gerçekten de “geçmişle hesaplaşma”, ne yalnızca belli bir dönemin sorumlularını cezalandırma gayreti, ne salt tarihsel bir merakın tatmini, ne de münhasıran teorik bir meşgale olarak görülebilir. Böyle bir tartışma, ağır insan hakları ihlâllerinin yoğun olarak yaşandığı diktatörlük yönetimlerinin ve/veya iç savaşların ardından, insan hakları değerlerine yaslanan bir toplumsal barış ve demokratik bir siyasal kültür inşâ etme hedefiyle bütünleşirse ancak anlamlı bir hesaplaşma halini alır. Bu anlamda bir hesaplaşma, yeniden inşâ sürecinin biçimi, içeriği, hızı, halk tarafından benimsenme gücü ve kalıcılığı üzerinde de belirleyici bir etki gösterir. Geçmişle muhasebe konusunda takınılacak tutum veya benimsenecek model, aynı zamanda siyaset, hukuk ve etikle ilgili temel tasavvurların bir yansımasını oluşturur; daha doğrusu, söz konusu tutum, bu tasavvurların bir sonucu olarak ortaya çıkar. Kısacası, sorunlu bir geçmişe yaklaşım, aynı zamanda siyasal ahlâk ve siyasal kültür konularında belli bir yaklaşımı da ele verir.

IV

Ağır bir insanlık suçuyla, örneğin bir soykırımla veya ağır insan hakları ihlâllerinden oluşan kabarık bir suç dosyasıyla yüklü bir geçmişe sahip bir toplumun, geçmişiyle yüzleşmesinin ve hesaplaşmasının önemi ve sonuçları, çeşitli disiplinlerin yardımıyla muhtelif açılardan tartışılmaktadır. Konuyla ilgili siyaset bilimi tartışmalarına biraz daha ayrıntılı girmem beklenebilir; ama burada bunu yapmayacağım. Onun yerine, belki bilgisizliğim dolayısıyla hiç ilişmemem gereken bir disiplinin, psikanalizin yaklaşımlarını kabaca aktarmaya çalışacağım. İtiraf edeyim ki, genel olarak psikoloji, özel olarak da psikanaliz pek ilgimi çekmiyor; daha doğrusu yakın zamana kadar bu böyleydi. Irwin Yalom’un psikanalizi popülerleştiren kitaplarını okuduktan ve hele bunlardan büyük zevk aldığımı gördükten sonra, bu alana karşı duruşum değişti. Hülasa, aktaracaklarım önemsemediğim belirlemeler değil.

Psikanaliz alanındaki çalışmalar, suçla yüklü geçmişe sahip bir öznenin, suçu ahlâken kabul etmeye kolay kolay yanaşmadığını ortaya koymuştur. Suçun vahameti arttıkça onu yüklenme ve üstlenme yeteneği de sınırlanır. Ancak suçu reddetme, onunla yüzleşmekten kaçma ve hesaplaşmaktan kaçınma, demokratik bir kişilikle çelişen ve çatışan tutumların gelişmesine elverişli bir zemin sunar, bunu teşvik eder. Bastırılmış suçluluk duyguları ve hesaplaşılmamış suç yüklü geçmiş, öznenin öz değer duygusunu tahrip eder, inkâra yöneltir ve suçu üzerine atacağı günah keçileri arayışına sürükler. Böyle bir öznede empati kapasitesi düşer, yeni sorunları çözme yeteneği azalır.[2]

Öte yandan, Irwin Yalom, “baca temizliği” dediği yöntemin de, geçmişteki “günah”ları yüksek sesle “itiraf etmek”, böylece onlarla yüzleşmek ve hesaplaşmak suretiyle, bireysel öznenin öz değer duygusunun ve özerk ahlâkî eylem kapasitesinin yükselmesine önemli katkıda bulunduğunu belirtir. Elbette geçmişle hesaplaşma, “söyle kurtul” ya da “itiraf et temizlen” basitliğine indirgenebilecek bir süreç olarak görülemez. Ama salt itirafın, yani “ahlâkî üstlenme”nin kolektif özneler açısından bir önem taşımadığı da kolayca iddia edilemez.

Geçmişle hesaplaşma tartışmalarının alevlendiği bazı gelişmelere bakıldığında, bu belirlemelerin sadece bireysel özneler için değil, kolektif özneler, örneğin toplumlar için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunun en taze örneği, kuşkusuz Avusturya’dır. Malum, bu ülkede neofaşist Özgürlükçü Parti’nin bulduğu destekle ilgili değerlendirmelerde, bu olgunun nedenleri arasında Avusturya’nın kendi Nazi geçmişiyle hesaplaşmamış olmasına özel bir vurgu yapılıyor. Bir başka ilginç vakıa olarak Japonya gösterilir. Geçmişle hesaplaşmayı Almanya ve Japonya örneğinde karşılaştırmalı bir şekilde inceleyen Hollandalı yazar Ian Buruma, son derece ilginç ve değerli kitabında, ünlü Japon romancı Kenzaburo Oe ile Alman Günter Grass arasında, 1990 yılındaki Frankfurt Kitap Fuarı’nda düzenlenen panelde geçen diyaloğu aktarır. Her iki yazar da, kendi ülkelerindeki ırkçı tehlikeye dikkat çeker ve her biri kendi ülkesinin daha tehlikeli olduğunu kanıtlama konusunda adeta yarışır. Konuşmanın bir yerinde Oe, Japonya’nın ırkçı bir ülke olduğunu, bunu canlı ve büyük bir tehlike haline getiren hususun da, ülkesinin kendi geçmişindeki vahşetlerle hiçbir şekilde hesaplaşmaya girmemesi olduğunu belirtir.[3]

Şimdi de kaynak ülkeye bir göz atalım. Almanya’da ne zaman Yahudilere yönelik bir saldırı söz konusu olsa ya da genel olarak ırkçılık, yabancı düşmanlığı veya neo-nazilerin güçlenmesi gündeme gelse, hemen geçmişle hesaplaşma konusuna atıf yapılır. Örneğin 1959’un sonları ile 1960’ın başlarında Köln, Bonn, Münih ve Frankfurt’ta duvarlara gamalı haç çizme ve Yahudi mezarlarını tahrip etme eylemleri yoğun bir şekilde yaşanır. Savaş sonrası dönemin en yoğun neo-nazi kampanyasıdır söz konusu olan ve yurt dışında yol açtığı tepkiler kadar ülke içinde kopardığı fırtına da dikkat çekici boyuttadır. İçerideki tartışma, demokrasinin siyasal ve kültürel dayanakları, daha doğrusu dayanıklılığı ya da dayanıksızlığı noktasında yoğunlaşır. Konu parlamentoda da tartışılır. Kuşkusuz bu, parlamentodaki ilk tartışma değildi, sonuncusu da olmadı; hatta sonraları daha şiddetli tartışmalar da yaşandı. Ancak daha sonraki tartışmaların hiçbirinde, karşıt argümanlar böylesine açık ve radikal tarzda ortaya konmadı. “Almanların suç dolu bir geçmişle hesaplaşma konusundaki zorlukları, onların demokratik olgunluğunu da doğrudan etkilemektedir” tezi, bu tartışmaların merkezinde yer almaktaydı. Bunun için geçmişin ağır suç mirasıyla hesaplaşmaya dayalı bir terapiye ihtiyaç duyulduğu ve bu terapinin amacının ve hedefinin, yeni kurulan demokrasiyi istikrarlı hale getirmek olduğu vurgulandı. Tartışmalarda dikkat çeken söylemlerden biri de, “geçmişle hesaplaşma değil, geçmişle barışma” şeklindeydi. Bu söylem, aslında geçmişin vahşetinde rol oynamış olanlara karşı daha yumuşak davranma, eleştirilerde temkinli olma telkinini de içerir. Dönemin İçişleri Bakanı, bunu açıkça dile getiriyordu zaten: “Sadece Yahudi yurttaşlarımızla ilişkide değil, bütün halkın içinde barışa ve hoşgörüye ihtiyacımız var.” Carlo Schmid ise, tam tersi görüşü savunuyordu: Demokrasinin istikrarı, geçmişin görmezden gelinmesiyle ya da geçmişteki suçların veya geçmişteki suçlardan kaynaklanan mirasın önemsizleştirilmesiyle değil; tam tersine geçmişin mirasının sorumluluğunu açık açık yüklenmekle sağlanır. Aksi tutum, demokrasinin istikrarsızlığının başlıca nedeni olacaktır.

Elbette Almanya’da bu tarihlerden sonra da son derece önemli ve yaygın tartışmalar yaşandı. Aslında Almanya’da geçmişle hesaplaşma konusununun kamuoyu gündemini uğraştırmadığı bir gün bile bulmak zordur. Hatta konu öylesine sık – ilgili ya da ilgisiz – gündeme geliyor ki, pek çok kişi, tartışmanın hedefi ve değeri konusunda şüpheye düşer oldu. Bu bağlamda, geçmişle hesaplaşmanın, örneğin siyasal kültürü demokratikleştirme, ırkçılığın ve buna bağlı yıkıcı potansiyelin köklerini açığa çıkarma, böylece toplumun derinliklerinden söküp atma ve “Alman kimliği”ni bu temeller üzerinde yeniden inşâ etme gibi hedeflerden iyice koptuğunu; kendi başına bir amaç ve bizatihi “Alman kimliği”nin esaslı bir unsuru haline geldiğini düşünen ve söyleyenlerin sayısı da az değil. Buna rağmen yukarıdaki örneği aktarmamın nedeni, -daha sonraki tartışmaları özetlemenin zorluğundan kaçmak gibi bir kolaycılığı saymazsanız- hem savaş sonrasının ilk sarsıcı müzakeresi olması, hem de daha sonraki bütün tartışmaların eninde sonunda bu tezlere dayanmasıdır.

Şimdi artık sözü Türkiye’ye mi getirmem gerekiyor? Geçmişle hesaplaşma bahsinde bir ders konusu oluşturabilecek önemdeki uzak ve yakın yakıcı dönemlerin, olayların, acıların mevcut olduğu bir ülkede, geçmişle hesaplaşmada gerçek anlamda bir sefalet yaşanıyor olması elbette hüzün verici. Bugünü ve geleceği insan haklarına dayalı demokratik bir barış kültürü üzerinde inşâ etmek istiyorsak, geçmişle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız. Bu yazı, hesaplaşmaya, hatta ondan önce hesaplaşma üzerinde düşünmeye ve tartışmaya bir çağrı olsun ve burada bitsin. Ya da en iyisi Hannah Arendt’in geçmişle hesaplaşmaya ilişkin etkileyici sözleri ve Adorno’nun bir tespitiyle son bulsun: “Ulaşılabilecek en büyük şey, bunun böyle olduğunu ve başka türlü olmadığını bilmek ve buna tahammül etmek ve sonra bundan ne çıkacağını bekleyip görmek.” Ve “dehşetin karşısında, kavranamaz olanı bile kavrama gücüyle sarsılmadan durmak.”

[1] Theodor W. Adorno, “Was bedeutet Aufarbeitung der Vergangenheit”, aynı yazar, Eingriffe. Neun kritische Modelle, Frankfurt am Main 1994.

[2] Bkz. Gesine Schwan, Die politische Relevanz nicht verarbeiteter Schuld. Jahrbuch für Antisemitismusforschung 2, 1993, s.293.

[3] Bkz. Ian Buruma, Erbschaft der Schuld, Vergangenheitsbewältigung in Deutschland und Japan, Münih-Viyana 1994, s.19-20.