Anasayfa > Birikim Arşiv > 191 - Mart 2005 > Irak: ABD'nin İlkesizliği, Şiiler ve Sünniler

Irak: ABD'nin İlkesizliği, Şiiler ve Sünniler

Mete Çubukçu | (Sayı : 191 - Mart 2005)

Irak’ta gerçekleşen seçimler, ABD’nin bölgeye getirmek istediği yönetim değişiklikleri; demokrasi, özgürlük, sivil toplumun gelişmesi gibi Ortadoğu için yeni kavramlar olmakla birlikte tüm bunları bir zafer havasında ortaya koymak, “çok önemli gelişme” olarak ele almak, uzun vadeli bir tahlille pek iç acıcı olmayacak gibi görünüyor.

ABD’nin Ortadoğu’da hayata geçirmek istediği politikaların kendi denetiminde gerçekleşmesini isterken bunun tüm bölge ülkelerinde nasıl sonuç vereceği hâlâ büyük bir soru işareti gibi görünüyor.

Filistin’den başlayarak, Irak, Suudi Arabistan ve önümüzdeki aylarda da Mısır’da yapılacak olan seçimlerin Ortadoğu’nun demokratikleşmesine olan katkısı, demokrasinin sadece seçimle eşitlendiği noktada bundan sonraki süreçte neler olabileceği konusunda ABD’nin tam inisyatif sahibi olduğu şüphelidir. ABD yönetimi kendi stratejisini meşrûlaştırma aracı olarak kullandığı, “kendisi için demokrasi”, “kendisinin çizdiği sınırlar çerçevesinde demokrasi” ile bölgenin kendi iç dinamiğinden kaynaklanan talepler örtüşmeyecek gibi görünüyor. ABD’nin demokratikleşmeden anladığı toplumsal taleplerin hayata geçirilmesi ve kabûl edilmesiyse bundan sonra ortaya çıkacak denklemlere, denklemler içindeki sürprizlere de hazır olması gerekmektedir.

Bu yüzden Irak seçimlerinin sonuçlarını sadece “önemli bir adım” olarak algılamamak bundan sonra ABD ve Irak halkının nelerle yüzleşeceğini ortaya koymak gerekir. Dünyada 11 Eylül’le birlikte yükselen anti-Amerikan hissiyatın nereye evrileceği tartışmaları bir yana, özellikle Irak’ı oluşturan etnik ve dinî grupların “demokratikleşmeye katkılarının” ABD’nin isteği doğrultusunda olabileceği gibi kendi iç ve tarihî çelişkilerinden kaynaklanan çatışmalara varabilecek. Hem ABD hem de Irak’ı oluşturan etnik grup/mezhepler tahmin etmediğimiz ittifaklar konusunda ehveni şer bir pozisyon alabileceklerdir. Tüm bu yapılanmada ülkede devam etmekte olan direnişin niteliği ve stratejisi de büyük oranda belirleyici olacaktır.

Irak seçimlerine katılan grupları gözönüne aldığımızda karşımıza çıkan manzara ülkenin geleceği ile ilgili gelişmeler konusunda tahminleri zorlaştırıyor. Bu tahminlerde en çok zorlanan ise Bush yönetimi olsa gerek. Çünkü işgâlin başlangıcından bu yana kısa süreler içinde politikalarını değiştiren yönetim, stratejik analizlerin hayatın gerçeğine uymadığını gördüler. “Seçimler dolayı olarak yapılacak, bu seçimlerde bölgesel listeler bir çeşit atama usûlüyle göreve gelecekti. Yani gruplar kendi aralarında isim belirleyecekti. Bu Amerikan manipülasyonu için de tercih edilir bir yöntemdi. Fakat Büyük Ayetullah Sistani’nin genel seçim istemesi bu oyunu bozdu.”[1]

Bu yüzden ABD’nin Ortadoğu politikasında daha önceden bildiğimiz politikaların bundan sonra farklı versiyonlarda devam edeceği görülmektedir. Bugün Irak hattâ Suudi Arabistan’daki seçimleri bile büyük adım olarak nitelendirenler, örneğin, Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetiminin devamına göz yummakta, Suudi Arabistan’da krallığı ya da. Kırgızistan gibi Orta Asya diktatörlüklerini görmezden gelebilmektedir. Bu yüzden Irak’ta oluşacak olan dinî ağırlıklı yasalarla ortaya çıkmaya hazırlanan Şiilerle anlaşması da sürpriz sayılmayacaktır.

Şiilerin taleplerine baktığımızda ilk sırada, yapılacak anayasanın İslâmi kurallara uyması gelmektedir. Hattâ şeriat yasalarına laik Şii partileri bile henüz tepki vermiş değildir. Çünkü Şii din adamları, anayasa hazırlık sürecinde Amerika’nın bu işten uzak durmasını istemektedirler.[2]

Ancak Ayetullah Sistani’nin popülaritesi ve Şiiler üzerindeki etkisi göz önüne alındığında Birleşik Irak İttifakı içinde yer alan Irak İslâm Yüksek Devrim Konseyi (SICRI) ve Dawa Partisi’nden daha güçlü ve daha üst konumda olması hazırlanacak anayasada kimin söz sahibi olduğunu göstermektedir. Özellikle eski geçici anayasada Kürtlere tanınan veto ayrıcalığının kaldırılması da gündeme gelecektir. Ancak, İran’daki dinî otoriteden farklı olarak Velayet-i Fakih düsturunu kabûl etmeyen, bu anlayışıyla Ayetullah Humeyni’den farklı noktada bulunan Sistani’nin seçim süreci boyunca birçok fetvaya başvurması ileride bu anlayışını değiştirebileceği anlamına gelebilir. Sistani bu anlayışını değiştirmese de pratikte bizzat politika yapmaktadır. Irak’ın İran’daki ile karşılaştırıldığında biraz daha liberal bir İslâm cumhuriyetine doğru gittiğine şüphe yok. “Bizler, Irak’ta yasaların kaynağının İslâm olmasını talep ediyoruz” cümlesi farklı mevkilerdeki Ayetullahlar tarafından sık sık dile getirilmesi hükümet olacak partilerden çok, perde arkasında kalan doğrudan siyasete girmeyen Ayetullahların Irak’ın politikalarında etkili olacağının işaretlerini vermektedir. Çünkü, seçimleri Sistani’nin “katılın ve Şii lisesine oy verin” çağrısının yarattığı etki ile kazanan SICRI ve Dawa Partisi, bu dinî önderi dinlemek zorunda kalacaktır. Şiilerin önemli ismi ve müstakbel Başbakan İbrahim Caferi de “azınlıkların hakları korunurken çoğunluk için İslâm’ın resmî din olması ve yasaların İslâm’la çelişmemesi gerektiğini” söylemesi iyimser bir yorumla pragmatik[3] bir politikacı olduğunu gösterirken Irak’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği yol konusunda da ipuçları vermektedir. Ayrıca Batılı bir bakış açısı ile pragmatizm yorumu, Amerikan yönetiminin de İslâma ağırlık veren bir Irak’la fazla çelişki yaşamayacağı anlamına da gelmektedir.

Ancak Büyük Ayetullah’ın belki de bugüne kadar vermediği en önemli fetva “işgâlin sona ermesi” ile ilgilidir. Bu konuda birçok demeç veren Sistani, fetvadan kaçınmaktadır. İbrahim El Caferi ise işgâlin sona ermesi için vaktin erken olduğunu düşünmektedir. İşgâl süresinin kısaltılması amacıyla seçimler konusunda istekli olan Şiiler, hükümette çoğunluğu ele geçirdikten sonra bir süre daha Amerikalılarla yan yana çalışacak, bu süre uzayabilecektir. Böyle bir durumun direnişi daha da güçlendireceğinden söz edilmekte, Şiilerin bu tavrı “Faust ittifakı” olarak değerlendirilmektedir.

İşgâlin devam edip etmemesi bir yana bu durum, Irak’ın işgâli ile başlayan süreçte ABD’nin niyeti ve niyetin hangi noktaya geldiğinin en iyi göstergesidir. Şiilerin bu konumda olması ABD’nin elde edebileceği en kötü sonuç olmakla birlikte Kürtlerin 75 sandalyesi işgâl güçlerini biraz olsun rahatlatmıştır.

Irak seçimleri öncesi ve sonrasıyla normal bir seçim olarak değerlendirilemez. Asgari düzeyde seçmenin özgür iradesinin kullanamadığı, katılımın düşük olduğu, sadece “seçim yapmak adına” ortaya konan bir durumdu. Önceleri katılımın % 70’lerle ifade edilip sonradan bu rakamın %58’lere indiği seçimlerde, Irak koşulları göz önüne alındığında gerçekte rakamın çok daha düşük olma ihtimalini arttırmaktadır. Ulusal ve uluslararası düzeyde hiçbir gözlemcinin bulunmadığı, oyların nasıl sayıldığının belli olmadığı ülkede, “oy verenler kadar oyları sayanların” sonuçlara katkısı olmuştur.

Seçimlerle ilgili spekülasyonlar bir yana Irak’ta gruplar arasında bölünme ve düşmanlığı derinleştirici etkide bulunmuştur. Ancak bu durum farklı grupların farklı çıkarlar etrafında buluşmayacağı anlamına gelmez.

Yüzyıllardır iktidar blokunu elinde tutan Sünniler, direnişin motoru durumundadır. Direniş gruplarına baktığımızda, Sünni grupların İslâmi söyleme ağırlık verdiğini bu anlamda El-Kaide anlayışının Irak’ta elde ettiği zemini genişletmeye başladığı söylenebilir. Sünnilerin, dini kültürel olarak yaşamalarının yanı sıra Baas geleneğinden kalma laik yönlerini toptan terk etmeseler de El-Kaide anlayışının taraftar topladığını söylemek gerekiyor. Bağdat’ta Sünnilerin ağırlıklı olarak yaşadıkları semtlerde alkol satan mağazaların yakılması, saldırıya uğraması CD dükkanlarının tahrip edilmesi, Bağdat Üniversitesi’nde kaçırılmaktan korkan kızların başlarını örterek korundukları bilinmekle birlikte bunun ne kadarını El-Kaide yanlılarının yaptığı bilinmemektedir.[4] Ancak önümüzdeki süreçte Irak menşeli bir Sünni direnişi ile El-Kaide anlayışının çelişkilerinin artması da beklenmektedir. Sünnilerin en üst mercii olan Müslüman Ulema Birliği, bugüne kadar İslâmi bir yönetime yeşil ışık yakmamış, El-Kaide anlayışının uyguladığı yöntemleri (özellikle sivil ve yabancı gazetecilere karşı girişilen eylemler) eleştirmiş ve direnişin ruhuna hattâ İslâma uymadığı yönünde açıklamalar yapmıştır. Direnişin yerli unsurları, El-Kaide anlayışının meşrûiyet açısından direnişe ve uzun vadede Irak halkına zarar verdiğini de açıklamıştır.

Günlük pratikte El Kaide anlayışı bir yandan İslâmi bir yaşantıyı empoze ederken diğer yandan etkili (vahşi) yöntemleri ile taraftar toplamaya devam etmektedir. CIA rakamlarına göre direnişçilerin sayısı net olarak bilinmemekle birlikte 40 bini savaşçı, olmak üzere 200 bin direnişçi ve sempatizan arasında El-Kaide anlayışını savunanların sayısının fazla olduğu söylenemez.[5] Ancak yöntemleri ve yarattığı etki, işgâl kuvvetlerine verdiği zarar bakımından etkisini sürdürecek gibi görünmektedir. Sünniler iktidar bloku dışına itildiği sürece daha radikal yöntemle başvuracak ve El-Kaide anlayışına daha da yaklaşacaklardır. Sünnilerin denklem dışında kalması Irak’ın geleceği açısından en büyük tehlikedir. Bu yüzden anayasa çalışmalarına Sünnilerin de katılması için girişimler başlamıştır. Yüzlerce yıl boyunca iktidarda bulunan Sünnilerin yönetimde yer almayacak olması bir iç savaşın fitilini ateşleyebilir, direnişin niteliğini değiştirebilir. Böyle bir durum ise Irak için düşünülecek en kötü senaryolardan birisidir. Irak’ta seçimlerden sonra politik yapı nazik dengeler üzerinde yürüyecektir. Seçim yeni bir açılım olmakla birlikte Irak’ta siyasî denklemin kilitlenmesine yol açabilir. Şiiler ve Kürtler kazanmış, Türkmenler kaybetmiştir. Anahtar ise Sünnilerdir.[6]

Sünniler seçimlerin ardından, bakanlık dahil olmak üzere farklı mekanizmalar için talepte bulunurken, denklem dışında kalmamak için çabalarken, Irak’ta önümüzdeki günlerde başlayacak anayasa hazırlıklarının Sünnileri dışarıda bırakmasının faturasının tüm ülkeye ağır yükler getireceğini de bilmektedirler. Bu yüzden, iktidarda güçlerini yitirseler de Şiiler ve Kürtler Sünnilerin olmayacağı bir Irak’ta büyük sıkıntılar yaşanacağını bilmektedirler.

El-Kaide anlayışının zorlayacağı asıl nokta Şii-Sünni çelişkisi olacaktır. Bilindiği üzere El-Kaide dolayısıyla Vahabi anlayışına göre Şiiler şirkle (düşman/şeytan) aynı anlama gelmektedir. Afganistan’da Taliban’ın yaptığı Şii katliamları, Şii kökenli Hazaralara yönelik saldırılar düşünülecek olursa bunun yeni bir şey olmadığı görülecektir. Özellikle, Şiilere karşı bu tür girişimler karşılık bulduğu takdirde Irak’ın durumun düşünmeye bile gerek yok.

Geçici hükümete aslan payını kapan, silâhlı güçlerin en azından bir kısmına hükmeden Şiilerin bu saldırılar karşısında uzun süre sessiz kalması beklenmemeli. Hükümet olmanın gerektirdiği “düzeni sağlama” misyonu ile daha sert davranabilecek hattâ Amerikan kuvvetleri ile birlikte hareket edebileceklerdir. Bu da Şiilerle Sünniler arasındaki köprülerin tamamen atılması anlamına gelmektedir.

METE ÇUBUKÇU

[1] Frank Smyth First round to Iraqis, Asiantime. 7 Şubat 2005.

[2] Pepe Escobar The Shiites Faustian Pact, 11 Şubat 2005.

[3] Abc News, A pragmatic İslâmist for Iraq, 17 Şubat 2005.

[4] Patrick Cockburn, Sistani’s Vision for Iraq, Counterpunch, 15 Şubat 2005.

[5] Will Dunham, US says Iraq insurgency size unknown, Swissinfo, 17 Şubat 2005.

[6] Mete Çubukçu, Irak’ta Anahtar Sünniler, Birgün, 16 Şubat 2005.