Anasayfa > Birikim Arşiv > 191 - Mart 2005 > Bush'un Sosyal Güvenlikle Mücadelesi

Bush'un Sosyal Güvenlikle Mücadelesi

Kenan Erçel | (Sayı : 191 - Mart 2005)

Bush yönetiminin, ikinci dönemindeki ilk büyük inisyatifi olan Sosyal Güvenlik Reformu, birinci dönemindeki en mühim icraatı olan Irak’ın işgâliyle manidar koşutluklar arz etmekte: Bush ve şurekâsı yine, milyonlarca insanı mağdur edeceği gün gibi aşikâr bir projeye zemin hazırlamak için felaket tellallığına soyunmuş bulunmakta. Ve nasıl Irak’ın işgâlinde ‘kitle imha silâhları’ mavrasıyla ortalığı velveye verdilerse, Sosyal Güvenlik Sistemi’nin yağmalanması için de bu kez ‘aktöryel denge(sizlik)’ safsatasını yutturmaya çalışmaktalar.

AKTÖRYEL DENGE(SİZLİK) BAHANE...

2 Şubat 2005 tarihli Ulusa Sesleniş konuşmasında Bush’un en çok vurgu yaptığı mesele, Irak’taki henüz “dumanı üzerinde” seçimler değil, Sosyal Güvenlik Sistemi’nin yaklaşmakta olan kriziydi. Ne var ki, burada “yaklaşmakta olan”dan kasıt, dile kolay, ta kırk sene sonrası - ki aşağıda ele alınacağı üzre o bile şüphe götürür.

Bush’un çığırtkanlığını yaptığı mahşer gününün takvimi şöyle işliyor: Temsilciler Meclisi Bütçe Bürosu’nun yaptığı aktöryel hesaplamalara göre 2018 yılı itibariyle Sosyal Güvenlik Sistemi’nin giderleri gelirlerini aşmaya başlayacak. Diğer bir deyişle, Türkiye’deki SSK’nın ABD’deki muadili, emeklilere yaptığı ödemeleri işveren ve çalışandan topladığı % 6.2’şerlik sigorta primleriyle karşılayamaz olacak. Bu emsali görülmemiş bir durum değil[1] ve neyse ki, Sosyal Güvenlik Fonu’nun fazla verdiği yıllardan bakiye birikimleri açığı kapamaya uzun süre yetecek. Ve fakat 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan nüfus patlamasının mahsulü bebeler (baby-boomers) emekli olmaya başladıkça Fonun birikimleri ufak ufak aşınıp tahminen 2042 yılı gibi hepten tükenmeye yüz tutacak.[2] Ama o gün gelip çattığında bile ücretlilerden toplanan kesintiler, ödemelerin yaklaşık %70’ini karşılamaya devam edecek. Özetle, Bush Jr.’un “kriz”den kastı, kendisi 96 yaşına geldiğinde Sosyal Güvenlik’in finansmanında ortaya çıkması muhtemel yaklaşık %30’luk bir açık. Peki ülkede başka mesele mi kalmadı da neredeyse yarım asır sonrasına dair bir “kriz” beklentisi gündemin zirvesine şimdiden oturuyor? Bu ne ihtiyatlılık, bu ne öngörülülük böyle?

… MAKSAT BİREYSEL EMEKLİLİK

Bush, “kriz kapıda” diye veryansın ededursun, hepimizin malûmu olduğu üzre onunkisi aslında timsah gözyaşları. Bush ekibinin maksadı Sosyal Güvenlik Sistemi’ni kurtarmak falan değil, tersine bir an evvel çökertmek. Bush’un, tanıtımı uğruna milyonlarca dolarlık bir kampanyaya soyunduğu ‘bireysel emeklilik’ projesi hem bu amaca hizmet eden bir araç, hem de kendi içerisinde bir amaç. Açalım.

Bireysel emeklilik planında, çalışanlara, bugüne dek kanuni zorunluluk gereği Sosyal Güvenlik’e ödeyegeldikleri primlerin bir kısmını özel yatırım fonlarına aktarma serbestisi tanınacak. Yıllık % 3 reel sabit getiri sağlayan mevcut düzenlemenin aksine bu özel fonların kazancı sepetlerindeki hisse senetlerinin performasına endeksli olacak. Henüz birkaç sene öncesinin dot.com furyası ve müteakip hüsranın vehameti gözönüne alındığında emeklilik tasarruflarını borsaya yatırmanın kurda kuzu emanet etmekten farkı olmadığı ortada. Keza Bush ve akılhocaları da bunun idrakinde olmalı ki kendi iddialarıyla ters düşme pahasına söz konusu özel fonlara kimi kısıtlar getirmeyi planlıyorlar.[3] Gerçi bu kısıtların zamanla gevşetileceğine şüphe yok ama şu haliyle bile reform paketinin toplumsal faturası yeterince ağır olacağa benzer.

Öncelikle, bugünün çalışanları tercihlerini bireysel emeklilik planlarından yana kullanıp Sosyal Güvenlik Fonu’na daha az prim ödemeye başlayınca Fon finansal sıkıntı çekmeye başlayacak. Hesaplamalara göre, ücretlerden bireysel emekliliğe aktarılacak %2 gibi mütevazı bir kaynak bile Sosyal Güvenlik Fonu’nun tükeniş tarihini on küsur sene öne almaya kâfi. Bu durumda hükümet ya ücretlilerden yaptığı vergi kesintisini arttırmak ya da Sosyal Güvenlik Fonu’ndan emeklilere yaptığı ödemeleri azaltmak zorunda kalacak. Yani, Bush kelimenin tam manâsıyla kaş yapayım derken göz çıkarmış olacak. Ama maksat da refah devletinin gözünü çıkarmak değil mi zaten? Nitekim bu sözde “reform” paketinin Sosyal Güvenlik Sistemi’ne hiçbir faydası olmayacağı öyle yadsınamaz bir hal aldı ki, en nihayetinde Bush yönetimi bile bu gerçeği resmî ağızlardan teslim etti.

Peki o zaman nedir söz konusu reformdan maksat? Nasıl çare olacak bireysel emeklilik, çalışanların gelecek kaygılarına? Kurulduğu 1977’den bu yana kendini refah devletini baltalamaya vakfetmiş, neo-liberalist think-tank’lerin en azılılarından Cato Enstitüsü’ne bakılırsa Sosyal Güvenlik Sistemi çalışanlar için bir güvence olmak şöyle dursun, onların sırtında adeta bir kambur. Bireyin menfaatini kendisinden daha iyi kimsenin kollayamayacağını ve devletin aksi yöndeki her türlü -ve bilhassa iktisadî-tasarrufunun sosyalist totalitaryanizme davetiye çıkarmak olduğunu şiar edinmiş bu ve benzeri kuruluşlar söz konusu reform paketini de bir hürriyet meselesi olarak pazarlamaya çalışıyorlar vatandaşa. Öyle ya, devlet kim oluyor da vatandaşa kendi maaşıyla ne yapıp yapamayacağını dayatıyor? Niye “benim memurum, benim çalışanım” da istifade etmesin borsanın nimetlerinden? Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler.

İyi, güzel de ortada çok vahim bir iç tutarsızlık var. Yukarıda belirtildiği üzre, halihazırda Sosyal Güvenlik Sistemi çalışanlara tasarrufları üzerinden net %3 bir sabit kazanç garanti ediyor. Dolayısıyla, bireysel emeklilik fonlarının en asgaride bu çıtayı tutturması şart; aksi takdirde reform paketinin bir üstünlük iddiası olamaz. Ne var ki, Sosyal Güvenlik’e dair aktöryel hesaplamalar yapılırken baz alınan oldukça düşük ekonomik büyüme tahminleri gerçekleşecek olursa o koşullar altında borsanın böyle bir performans göstermesi neredeyse imkânsız. Şayet daha hızlı bir ekonomik büyüme kaydedilerse, bu sefer de ufukta Sosyal Güvenlik Fonu namına bir kriz görünmüyor.[4] Tam Nasreddin Hoca’nın kedi-ciğer hikâyesi misali: İşler kesatsa bireysel emeklilik fonları nasıl olup da yatırımcıları ihya edecek; değilse Sosyal Güvenlik krizi bunun neresinde?

Ve hadi bu çifte-standart meselesini de bir tarafa koyalım ve hisse senetleri reel % 3 kazanç sağladı diyelim. Bu son tahlilde ortalama bir rakam ve “ortalama”nın tanımı gereği bu vasatın üstüne çıkanlar da olacak, altında kalanlar da. Her koyunun kendi bacağından asıldığı bu Darwinist vizyonda kazananlar olduğu gibi, kaybedenler de olacak muhakkak. Serbest piyasanın alamet-i farikası da bu değil mi zaten? Peki nice olacak bu kaybedenlerin akıbeti?

İBRETLİK ŞİLİ

Tesadüfe bakın ki, tam da Bush’un Sosyal Güvenlik’in özelleştirmesini[5] ülke gündemine taşıdığı günlerde Şili’de, 25 sene kadar önce Pinochet diktası sırasında çalışanlara dayatılan bireysel emeklilik programı ilk emeklilerini vermeye başladı. Bush’un yere göğe koyamadığı, kuşkuculara emsal gösterdiği bu deney(im) ABD emeklilerinin geleceğine de ayna tutuyor.

Şimdilerde Cato Enstitüsü’nün Sosyal Güvenlik Tercihi Projesi’nin başında yer alan, zamanında Pinochet iktidarında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yapmış olan José Piñera’nın mucidi olduğu Şili’deki emeklilik deney(im)i çalışanların, ücretlerinin yüzde 10’unu özel yatırım fonlarına aktardığı ve 1981’den itibaren zorunlu katılımla işleyen bir sistem. Ne var ki Piñera’nın “zoraki hür müteşebbüsleri” bugünlerde kan ağlıyor, zira çoğu, eski sistemden emekli işarkadaşlarından daha düşük bir emekli maaşıyla kalakalmış durumda. Özel emekliliğin mağdurları o denli fazla ki “emeklilik hasarı” diye bir terim Şili’de gündelik dile yerleşmiş, 157 bin üyeye sahip işbu isimli bir dayanışma derneği dahi kurulmuş. Üstüne üstlük, çoktan kendi kendine yeter hale gelmiş olması gereken bu özel emeklilik sistemine halen tüm devlet bütçesinin çeyreği gibi muazzam bir kaynak hasrediliyor -ki bu eğitim ve sağlık harcamalarının toplamına denk bir meblağ.[6] Demek özel emeklilik hepten kendi haline bırakılacak olsa kim bilir nice olurdu “emeklilik hasarı”nın faturası.

Emekliler üç kuruşluk maaşa talim ededursun, onların yatırımlarını yönlendiren aracı kurumlar yükünü tutmuş durumda. Dünya Bankası’nın yeni bir çalışmasına göre yatırımların dörtte biri ila üçte biri gibi büyük bir oranı komisyon ve diğer idari masraflara karşılık aracı kurumların cebine gidiyor. ABD’deki mevcut Sosyal Güvenlik Sistemi’nin çalışanlara maliyetinin birikimlerin epi topu yüzde biri kadar olduğu göz önüne alınınca, piyasanın “etkinliği/üstünlüğü” lakırdısının ne mesnetsiz bir yalan olduğu iyice ayyuka çıkıyor. Kumarhane kapitalizminde, her tür şans oyununda olduğu gibi, kazanan hep “kasa” oluyor, birkaç talihli istisna kaideyi bozmuyor.

TARİHİN İKİ CİLVESİ

Peki o zaman nasıl oluyor da Franklin D. Roosevelt hükümeti tarafından hayata geçirildiği 1935 senesinden bu yana tıkır tıkır işleyen bir sistem göz göre göre ölüme sürükleniyor? Ahmet İnsel’in konuya ilişkin bir yazısında[7] dile getirdiği üzre Sosyal Güvenlik Sistemi’ni idame ettirebilmek için Gayri Safi Milli Hasıla’nın sadece yüzde 0.4 ila 0.7’si kadar ek bir kaynak yetecekken ve bu miktar yine bizzat Bush’un, kalıcı vergi kesintileriyle toplumun en zengin yüzde birlik dilimine aktardığı kaynağa eşitken nasıl oluyor da böyle bir reform paketi gündeme dahi getirilebiliyor, ciddi ciddi masaya yatırılıyor?

Bu soruya şöyle kestirme bir yanıt vermek mümkün: Aynen ‘kitle imha silâhları’ gerekçesiyle Irak’ın işgâl edildiği gibi. Daha uzunca ve derinlikli bir yanıt içinse neo-liberal hegemoninin mümkünlük koşullarını irdelemek gerekiyor. Böylesi bir tahlil bu yazının harcı değil ama neo-liberal fikriyatın toplumsal tahayyülü ne denli kolonize ettiğine delâlet eden iki ironiyi kısaca kayda geçerek Bush yönetiminin fütursuzluğuna zemin hazırlayan ideolojik süreci tarihsel bir perspektife oturtmakta fayda var.

İronilerin ilki daha yakın geçmişe, Bush’un selefi Clinton’a dair. Emeklilik fonları üzerine çok kapsamlı çalışmalara[8] imza atmış olan Robin Blackburn’un iddiasına göre 1998’in sonlarında Clinton’un Sosyal Güvenlik’in özelleştirilmesi için düğmeye basmasına ramak kalmıştı. Ne var ki, bizzat Clinton’ın talimatı üzerine kurulmuş olan bir komisyon bu amaçla gayet ayrıntılı çalışmalar yürütmekteyken Monica Lewinsky skandalı patlak vermiş ve planlar bir anda suya düşüvermişti.[9] Diğer bir deyişle, Cumhuriyetçiler Clinton’ı başkanlıktan düşürme sevdasına kapılıp Sosyal Güvenlik’in özelleştirilmesine sekte vurarak daha da keskin bir ironiye gayrı-ihtiyari mani olmuş oldular: Demokratlıkla özdeşleşmiş bir kurum olan Sosyal Güvenlik’in bizzat Demokratlar tarafından çökertilmesi.

Neo-liberal hegemoninin kudretine delâlet eden bir diğer ironiyse Sosyal Güvenlik’in kurulduğu dönemin koşullarıyla âlâkalı. Hatırlanacak olursa Sosyal Güvenlik gibi bir toplumsal dayanışma kurumuna gereksinim 1929 ekonomik buhranı sonrasında hasıl olmuş; yüzyılın başında doludizgin giden serbest piyasa kapitalizmi, tarihe ‘Kara Salı’ diye nakşolunan borsa kriziyle birlikte tepetaklak olup milyonlarca insanı işsiz ve yoksul bırakınca kapitalizmin tahribatını onarmak devlete düşmüştü. Tarihin cilvesine (ve kollektif amneziye) bakın ki bu toplumsal felaketin yaklaşık 75 sene sonrasında Sosyal Güvenliki “iyileştirmek” için medet umulan kurtarıcı borsanın ta kendisi.

1930’larda sokaktaki bir Amerikalı’ya “gel emeklilik birikimlerini borsada değerlendir” deseniz deli muamelesi görürdünüz; aynı teklifi bugün yapsanız ‘vizyon sahibi’ diye hürmet görürsünüz. Borsa aynı borsa ama ideolojik iklim bambaşka; ayazda kalacak olansa Bush ve tayfası değil kuşkusuz.

KENAN ERÇEL

[1] 1970’den bu yana tam 11 kez böyle bir durumla karşılaşılmış ve hepsi de emeklileri dara sokmadan atlatılmış.

[2] Bu, Sosyal Güvenlik İdaresi’nin biçtiği mühlet. Yukarıda bahsi geçen Temsilciler Meclisi Bütçe Bürosu’ysa Fonun 2052’ye kadar yeteceğini tahmin ediyor. Bu noktada şunu da belirtmekte fayda var ki aktöryel hesaplamalar 1997 yılında yapıldığında Fonun tükenme tarihi 2029 yılı olarak tespit edilmiş; bu da gösteriyor ki bir ülke ekonomisinin onyıllarca sonrasına dair yapılan projeksiyonların hata payı çok büyük olabiliyor. Ve Sosyal Güvenlik özelinde bu hata payı, “ihtiyatlılık” bahanesiyle, Fonu daha erken bir ölüme mahkûm etmek isteyenlerin istismarına çok müsait.

[3] Örneğin, özel emeklilik mevduatı sahipleri, en azından başlarda, sınırlı bir hisse senedi yelpazesinden seçim yapabilecek ve bu yatırımlarında belirli bir üst limiti aşamayacak.

[4] Yazıyı rakama boğmamak için söz konusu savları burada ayrıntılandırmadım ama ilgilenlere meşhur iktisatçı Paul Krugman’ın “Confusions about Social Security” (Sosyal Güvenlik’e dair Kafakarışıklıkları) yazısı tavsiye olunur (www.bepress.com/ev). Oldukça yalın, fakat başlığından da anlaşılacağı üzre İngilizce bir metin.

[5] “Özelleştirme” tabirinin kamuoyunca pek hoş karşılanmadığını gözlemleyen Bush yönetimi bir süredir bu kelimeyi lûgatından çıkarmış durumda. Bunun yerine Sosyal Güvenlik “Seçeneği”/“Reformu”/“Bireysel Hesabı” gibi kulağa daha ılımlı geleceği düşünülen etiketler tercih ediliyor.

[6] Gayet manidardır ki ordu mensupları Şili’nin geri kalanına dayatılan özel emeklilikten muaf tutulmuş.

[7] “Neden bireysel emeklilik?”, Radikal2 (6 Şubat, 2005).

[8] Bu çalışmalardan en sonuncusu için bkz. ‘Banking on Death; or Investing in Life’, Verso (2004).

[9] Blacburn’un bu iddiayı ortaya attığı ‘How Monica Lewinsky Saved Social Security’ (Monica Lewinsky Sosyal Güvenlik’i Nasıl Kurtardı) başlıklı yazısına www.counterpunch.org adresinden ulaşılabilir. Bu yazıya dikkatimi çektiği için Emrah Göker’e teşekkür ederim.