Anasayfa > Birikim Arşiv > 192 - Nisan 2005 > Tehlikeli Çocuklar ve İktidar

Tehlikeli Çocuklar ve İktidar

Özlem Cankurtaran Öntaş | (Sayı : 192 - Nisan 2005)

Son günlerde neredeyse her gün farklı görünümlerde karşılaştığımız “çocuk sorunsalını” öncelikle tarihsel olarak “çocuk” kavramının nasıl değiştiğine bakarak değerlendirmeliyiz. Ortaçağın, çocuğu minyatür bir yetişkin olarak kabûl ettiği ve çocukluğun ayrı bir sosyal kategori olarak yer edinmediği görülmektedir. Aydınlanma felsefesinin, sanayileşmenin ve burjuvazinin doğuşunun çocukluk tarihinde nirengi noktaları olduğu söylenmelidir. Ancak burada özellikle bugünkü anlamıyla çocuğun ilk olarak burjuvazinin erkek çocukları olduğunu belirtmek önem kazanmaktadır. Modern devletin çocuğu toplumun yeniden üretilmesinin en önemli araçlarından biri olarak görmesiyle öncelikli olarak burjuvazinin kendi çocuklarından başlayarak ayrı bir çocuk dünyası yaratılmaya başlanmıştır. Bu anlayışın tüm topluma yayılması ancak örgün eğitimin yaygınlaşması ile mümkün olmuştur. Bu gelişim sürecinde tıp, biyoloji, pedogoji, psikoloji, antropoloji, sosyoloji ve sosyal araştırma alanlarındaki gelişmelerin toplumların çocuğa bakışını değiştirdiğini de ayrıca belirtmek gerekmektedir. Böylece 20. yüzyıla egemen olan modern çocukluk paradigması üç temel varsayıma dayandırılmaktadır (Tan 1993:11): Çocuklar, yetişkinlerden farklıdır; çocukların yetişkinliğe hazırlanması ve yetiştirilmesi gerekir; çocukların yetiştirilmesi sorumluluğu yetişkinlere, ailesine ve devlete aittir.

Modern çocukluk paradigması, toplumlarda çocuğun korunması düşüncesini geliştirmiş ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temellerini oluşturmuştur. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çocukluğa ilişkin temel ideolojik değişiklikler göze çarpmaktadır. Çocuklar bu sözleşmeyle yalnızca korunan nesneler değil, aynı zamanda özel hakları olan özneler olmuşlardır. Çocuklar kesin bir sosyal kategori olarak kabûl edilmiş ve çocukluk görülebilir hale gelmiştir (Agathones-Georgopoulous 1996: 406). Sözleşme bir nevi çocukların insan hakları yasası olarak tanımlanabilir. Çocukların yetiştirilmesinde toplumun, devletin ve ailenin sorumlulukları yeni ilke ve standartlarla açıklanmıştır.

Bugün bir yandan hakları olan bir varlık olarak kabûl edilen çocukların ve çocukerkil ailelerin varlığından söz edilirken bir yandan da alt sınıfların çocukları için yeniden bir ortaçağa dönüş söz konusu olmaktadır. Çocukların hangi toplumsal sınıfın mensubu oldukları onların aldıkları tüm hizmetlerin kalitesini belirlemektedir. Orta ve üst sınıfın çocukları için gerçekten yetişkinliğe hazırlık aşaması gittikçe uzarken alt sınıfların çocukları için sokakta çalışma, devletin koruması altındaki kurumlarda yetişme, ceza adalet sisteminde yer alma yani dışlanma ve damgalanmayla birlikte çocuktan çok küçük yetişkinler olmak söz konusudur.

Çocukluğun ayrı bir sosyal kategori olarak yer alışı, onlar için ayrı bir takım kurumların ve mesleklerin de ortaya çıkışını beraberinde getirmiştir. Çocuğun biyo-psiko-sosyal sağlığı öncelikle ailesinin çocuk yetiştirme yöntemlerini öğrenmesi ve tutum olarak içselleştirmesini ve de davranmasını gerekli kılmaktadır. Bunun için medya başta olmak üzere ana baba okulları ve yazılı kaynaklar söz konusudur. Yine çocuğun yetişmesinde sosyal çalışmacı, psikolog, çocuk gelişimi ve eğitimcisi ve doğal olarak öğretmenler rol almaktadır. Çocuklar yetişkin dünyasına katılana kadar bu meslek adamları ile çeşitli kurumlar aracılığı ile karşılaşmaktadırlar.

Türkiye’de cumhuriyetle birlikte bir çocuk politikasının özellikle 1960’lı yıllarda oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir. Ancak çocuk sorunu daha çok ailenin başetme kapasitesiyle sınırlı bırakılmıştır. Toplumda yaşanan çocuk sorununu devlet, daha çok depo kurumlar açarak çocuğun bireyselliğinin gözardı edildiği 19. yüzyıl anlayışına uygun “kışla tipi” kurumlar açarak çözmeye çalışmıştır. Ancak özellikle 1980’lerden sonra neo-liberal ekonomik politikalarla birlikte bugüne kadar palyatif bir çözüm olarak işlev gören kurumlar da işlevselliğini yitirmektedir. Aslında ülkemizde çocuk sorununun bir kadın sorunu olarak algılanması, çoluk çocuk işinin erkeklerin dünyasında pek önemsenmeyişi de burada etkili olduğu düşünülebilir. Ailelerin başetme kapasitelerine bırakılan mesele küreselleşen dünyada ailelerin çözülmeye başlamasıyla özellikle son on yıldır önü alınamayan bir sorunlar yumağına dönüşmüştür. Önce ailesinden başlayarak anne ve babasına, okulda öğretmenine, çalıştığı yerde ustasına yabancılaşan çocuk, giderek topluma yabancılaşmıştır. Çocuklar aileler için birer geçim stratejisi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu noktada özellikle çocukların içinde yaşadığı topluma bir meydan okuması olarak uçucu madde kullanmaya başladıkları, sokakta yaşamayı tercih ettikleri ve giderek başkalarına zarar verdikleri ve suç davranışı gösterdikleri söylenebilir. Çocukların tüm bu meydan okumalarına karşın bugün var olan yasal örgütsel yapının yetersiz kaldığı görülmektedir. Devlet bugüne kadar oluşturmaya çalıştığı sosyal refah sistemini çocukların yararına işlevsel kılamamıştır. Bunun için tam da bunun tersine sosyal kontrolü sağlarken daha çok “güç” ve “kontrol”e dayalı işlev gören polis kurumunu topluma “sorun yaratan” çocuğun karşısında bir çözüm olarak kullanmaya çalışmaktadır.

Sosyal refah sisteminin işlevsel olduğu ülkelerde örneğin İsveç ve Norveç’te çocuk suç davranışı gösterdiğinde bile polisi değil de sosyal hizmet sistemini devreye sokan sistemler oluşturulmuştur. Doğrusu, eğer Türkiye’nin çocuk politikası 1990 yılında onayladığı Çocuk Hakları Sözleşmesi gereğince oluşturulmuş olsa idi; daha sağlıklı olan bu sistem belki Türkiye için de söz konusu olacaktı.

Küreselleşen dünyada sosyal politikaların işlevsiz kılınması ile toplumlar, her sorununu daha çok polis aracılığı ile çözmeye çalışmaktadır. Türkiye’de de çocuk sorunu dahil her türlü sorun polis aracılığı ile çözülmektedir. Bugüne kadar devletin koruması altındaki çocukların yaşadığı sorunlar, sosyal refah çalışanları olarak adlandırılabilecek sosyal çalışmacılar, öğretmenler, psikologlar gibi meslek elemanlarının müdahaleleriyle çözülebilecek iken bügün gelinen noktada bu sorunlar polis müdahalesi ile “çözülmektedir”. Tercih edilen bu çözüm biçimi, doğal olarak çocuğun topluma yabancılaşmasına ve örselenmesine neden olmaktadır.

Modern toplumda daha çok suçu kontrol ve dolayısıyla güç kullanarak sorunları çözen polis baskıcı, otoriter bir alt kültürün temsilcisidir. Polisler üzerine yapılan çalışmalar, toplumun geri kalan kısmından kendilerini farklı gördüklerini ortaya koymuştur. Bu özellikler şöyle özetlenebilir: Polisler otoritedir ve otoriter kişiliklere sahiptirler; eleştiri konusunda hassastırlar; dünyayı, tehdit ve tehlikelerin olduğu bir yer olarak algılarlar (Adlam 1981:158)

Polis alt kültürünün baskıcı, ezici erkek kültürü ile eşdeğer olması nedeniyle birçok Avrupa ülkesinde çocuklarla kadın polisler ilgilenmektedir (Adams ve Horrocks 1999: 145). Örneğin Almanya ve İsviçre’de çocuklarla ilgilenmek üzere sadece kadın polisler görevlendirilmişlerdir. Polis kültürünün otoriter özelliği nedeniyle diğer ülkelerde ve Türkiye’de de çocuklarla çalışan polis memurları diğer bölümlerde çalışan polis memurlarınca küçümsenmektedir. (Özcan 1997:124). Bir başka araştırma (Cankurtaran-Öntaş, 2004) da yeni kurulan çocuk şubesinde çalışan polislerin çoğunluğunun bu şubeyi “yatma yeri” olarak tanımladıklarını ortaya koymuştur. Yine aynı çalışmada terörle mücadele gibi daha çok güç kullanımını gerektiren şubelerde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çalışmış psikolojik sorunları olan, bir başka şubede çalışması istenmeyen memurların çocuk şubesine “rahat etmek” üzere atandıkları görülmüştür. Çocuk şubesinde çalışan polisler hem çalışmak zorunda oldukları hayal kırıklığını hem de polis örgütü tarafından küçümsenen bir birimde çalışmaktan dolayı kimlik krizi yaşamaktadırlar. Rubin (1985: 88), çocuklarla çalışan polis memurlarının yaşadıkları kimlik krizini şöyle ifade ettiklerini belirtmiştir: “Diğer polis memurları bizi sosyal hizmet uzmanı gibi görmekte, gözetim memurları (sosyal hizmet uzmanları) ise uzlaşmaz polis (hard-line cops) olarak tanımlamaktadırlar”. Kimlik krizinin kökünde yatan nedenlerden biri de polislerin “sorunlu” çocuklarla başetme konusunda donanımsız olmalarıdır. Başedememek, polislerin çocukları tanımlama biçimlerini de doğal olarak etkilemektedir ve polisler özellikle madde kullanan, bedenlerine zarar veren çocukları “psikopat” olarak tanımlamaktadır. Polislerin çocuklarla ilgili uygulamalarına bakıldığında; örneğin sokakta çalışan çocuklar her zaman “şüpheli “ olarak algılanmaktadır. Bununla beraber herhangi bir suç ihbarı olduğunda sokakta yaşayan çocuklar polisler tarafından keyfî gözaltına alınmaktadır.

ÇOCUKLARIN GÖZÜYLE ÇOCUK-POLİS İLİŞKİSİ

Ülkemizde polisle karşılaşan çocukların özelliklerini belirleyen çalışmalara bakıldığında DİE’nin verilerine göre 1997-2001 yılları arasında çocukların genelde polise gelme veya getirilme nedenleri suç ve evden kaçmadır. Bu yazıda özellikle suça itilen çocuk ve polis ilişkisinin dinamikleri ayrıntılı olarak tartışılmaktadır. Çocuğun polisle karşılaşması öncelikle karakol polisi ve daha sonra çocuk şubesi polisleriyle olmaktadır. Özellikle suç nedeniyle gözaltına alınmış çocuklar, savcılık aşamasına kadar kötü muameleye marûz kalmaktadır.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Projesi kapsamında Ankara, İstanbul, İzmir, Adana ve Diyarbakır’da tedavi ve rehabilitasyon merkezleri çalışmaları 1990 yılından bu yana sürmektedir. Tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine 2000-02 yılları arasındaki toplam başvuruların %5’inin çocuk başvurusu olduğu görülmektedir.

Dünya Yerel Yönetim ve Demokrasi Akademisi’nin (1999) Çocuk ve Demokrasi: Küçüklere Özgü Yargılama Hukuku konulu Sempozyumunda tutukevlerinde bulunan çocuklara yakalandıktan sonra karşılaştığın kişilerin sana karşı davranışlarını nasıl değerlendiriyorsun sorusuna verdikleri yanıtları tartışmak yerinde olacaktır. Çocuklar özellikle polis aşamasında işkence yapıldığını belirtmişlerdir. Çocukların cümlelerinden çarpıcı olan birkaçı şunlardır: “İşkence yaptılar”, “Emniyet ve cezaevinin ilk günü hariç iyiydiler”,“Hayvanmışım gibi davrandılar”, “Karakolu yıkattılar”, “Ben tutuklandıktan sonra polis ve gardiyandan başka kimse ile karşılaşmadım, bunların hiçbiri birbirini tutmuyor, bazısı çok iyi, bazısı çok kötü”.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonunun 2000 yılı içinde İstanbul Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’nde yaptıkları incelemede 11-18 yaş arasındaki çocukların soruşturma-kovuşturma sırasında işkenceye marûz kaldıkları belirlenmiştir. Bunun üzerine komisyon üyeleri İstanbul’da 32 karakoldan 5 tanesini rastgele seçim yöntemi ile seçmiş ve bu karakollarda incelemelerde bulunmuştur. Bu incelemeler sırasında bazı karakollarda, kötü muamele ve işkence yapmaya uygun suç aletleri bulunmuştur. Görülen ve bulunan kötü muamele aletleri karakoldan tutanakla teslim alınmıştır.

Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, DİE ve UNICEF’in işbirliğinde sokakta yaşayan ve çalışan çocuklara yönelik katılımlı eylem araştırması, Ocak-Şubat 1999 tarihlerinde İstanbul, İzmir, Adana, Mersin, Diyarbakır ve Şanlıurfa kent merkezlerinde SHÇEK İl Müdürlüklerine bağlı Çocuk ve Gençlik Merkezleri tarafından yürütülmüştür. Bu çalışmada toplam 383 çocukla görüşmeler yapılmıştır. Bu çocukların 262’si çalışan çocuk, 121 çocuk ise sokakta yaşayan çocuktur. Sokakta yaşayan çocukların %55’i polisin olumsuz tutum ve davranışlarını şu cümlelerle anlatmışlardır. “Çocuğu döver, zorla temizlik yaptırır, yemek vermez, aç bırakır, elektriğe alır”, “Çocuğu nezarethaneye atar, fotoğraf çeker, mahkemeye çıkarır, rüşvet alır”.

Çocuğun polisle ilişkisine tutukevinde bulunan çocukların yaşantılarıyla bakmak aslında devletin çocuk üzerinde iktidarını nasıl kurduğu ya da kuramadığının anlaşılması açısından çarpıcıdır. Çocukların polisle ilişkilerine onların anlatımlarıyla birlikte ayrıntılı olarak ele alındığında özellikle gözaltı sürecinin çocuğu ezen ve aşağılayan bir süreç olduğu belirtilmelidir. Aşağıda alıntısı verilen bir çocuğun gözaltı süreci özellikle hırsızlık/gasp nedeniyle gözaltına alınan çocukların savcılık aşamasına kadar yaşadıklarının tipik bir örneğidir (Cankurtaran-Öntaş 2004).

“İlk gittim beni bir sorguladılar. … Bir sabah vardiyasına anlatıyon. İki vardiya oldukları için sabah anlatıyon, bir de akşam anlatıyon…..Sen söylüyon o bilgisayarda yazıyor. Bunu bir götürün, aşağıya bırakın diyor. Götürüp nezarethaneye atıyorlar.... küçük, leş gibi pis pis kokuyor. 7 tane vardı, ayrı ayrı tutuyorlar. Benle cürümümü (suç ortağı) aynı yere atmıyorlar. Uykuya dalıyon, tekrar alıyorlar. Gidip bir kağıt imzalatıyorlar, geri indiriyorlar. Hiç uyuyamıyorsun, 5 dakikada bir gelip kaldırıyorlar. Ondan sonra Adli Tıpa götürüyorlar. Polisin biri oğlum bak dövdüğümüzü bir söyleyin diyor, savcılıktan alırız, sizi 3-5 gün daha yatırırız diyor. Kimse anlatmıyor. Dövdü diyemiyoz. Akşama kadar dakka başı kağıt imzalatıyorlar. Okuyamıyon da, ne olduğunu bilmiyon mecbur imzalatacağın diyor. Ertesi gün adliyeye sevk ettiler. (Sorularım üzerine), Parmak izi, resim falan çektiler. Şubeye (Hırsızlık Şubesi) bir baro avukatı gelmiş ben görmedim. Adliyeye gittik biz yapmadık, biz etmedik diyin, başka birinin üzerine atın dedi. Biz de firar cürümün üzerine attık. İlk savcılıkta yapmadık dedik. Hakimin önüne çıktık. Hakim E. İle beni tahliye etti. İkinci mahkemede özel avukatlar biz yaptık ama gasp olduğunu bilmiyorduk diyin dedi öyle anlatınca hakim de bizi tutukladı” (16 yaşında gasp nedeniyle tutuklu yargılanan bir çocuk).

Polis suça el koyma ve karakola götürme işlemlerini yerine getirip suç hakkında bilgi toplama görevini yerine getirir. Bu sırada çocuğa kelepçe takılmamalıdır. Ancak polisler çocukla baş edemedikleri için kelepçe takmak zorunda kadıklarını ifade etseler de çocukların ifadeleri kelepçenin bir kötü muamele aracı olduğunu göstermektedir.

“Şey de (kelepçe) takıyorlardı kemiğimi kıracaklardı neredeyse öyle bir sıkıyorlardı ki bileğimi oynatamıyordum.”

Karakolda polisin genel bilgi toplama adı verilen suç kayıtlarında çocuğun tekrar suç işleyip işlemediği incelenir. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temel felsefesine uygun olmayan bir biçimde çocuk eğer bir defa bile karakol polisinin kayıtlarına geçmiş ise damgalanmakta ve çocukların deyimiyle “yargılanmadan sabıkalı” olmaktadırlar. Burada yapılması gereken çocuğun daha önce gözaltına alınıp alınmadığını kontrol etmek değil, tüm gözaltı süresince ya ailesinden birinin ya da İngiltere’de olduğu gibi bir sosyal çalışmacının çocuğun yanında bulunmasını sağlamaktır.

Suç isnadı bulunan 11 yaşından küçük çocuklar kimlikleri saptandıktan sonra suç hakkında bilgiler toplamakta ve çocuk ailesine teslim edilmektedir. Bu yaş grubundaki çocuklar hakkında suç duyurusu ve şikâyet varsa evraklar savcılığa gönderilmektedir. Savcılık gerek görürse çocuk hakkında korunma kararı alabilmektedir. Tam da bu noktada çocuğun ihtiyaçlarını karşılayacak hizmet modelleri geliştirilemediğinden çocuk suç davranışını yaşı büyüdükçe kronik hale getirmektedir. Polisin deyişiyle “suç makinesi” haline gelmektedir.

Polis, gözaltına alınan çocuğu nezarete atıp atmayacağını birkaç etken açısından değerlendirmektedir. Suça yönelen çocuğun kaçıncı defa karakola geldiği, saldırgan davranması, yaşı, suçun türü polisin davranışını etkilemektedir. Karakollarda çocuklar için ayrı nezarethane bulunmamaktadır. 11-15 yaş arasındaki çocukların ifadeleri savcı tarafından alınmaktadır. 15-18 yaş grubundaki sanıkların ifadesi ise mevzuata aykırı bir biçimde polis tarafından alınmaktadır. Polisler de çocukların ifadelerini savcının alması gerektiğini ancak onun adına kendilerinin yapmak zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. Aslında 1995 yılında çalışmaya başlayan çocuk şubeleri ve çocuk polisi 18 yaşından küçük tüm çocuklarla ilgili işlemleri ayrı bir örgütlenme olarak yerine getirmek zorundadır. Ancak hâlâ çocuk şubelerinin özellikle büyükşehirlerde ilçe bazında örgütlenmemiş olmaları nedeniyle çocukların, özellikle suç isnadıyla gözaltına alınan çocukların işlemleri karakollar, ilçe emniyet müdürlüğü ve il emniyet müdürlüklerinin ilgili şubeleri tarafından yapılmaktadır. Bir başka deyişle uygulamada yetişkinlerine uygulanan tüm muameleler, aynı biçimde çocuklara da uygulanmaktadır. Bu süreçteki tek hedef çocuğa suçunu itiraf ettirmek ve dosyayı kapatmaktır. Örneğin özellikle hırsızlık ve gasp ndeniyle gözaltına alınan çocukların gözaltı sürelerinin uzatıldığı görülmektedir. Burada yine çocuğun suç türü, yaşı ve birden fazla sayıda çocuk hakkında şüphelenilmesi en önemli değişkenler olmaktadır.

İlk kez gözaltına alınan çocuklar ile birkaç kez gözaltına alınan çocukların gözaltı süreçleri değişmektedir. Çocuk hırsızlık ya da gasp yapmış ise ve bunu birkaç kez özellikle de bir grupla birlikte yapmışsa çocuğu mutlaka karakol yerine Ankara Emniyet Müdürlüğünün Asayiş Şubesi Hırsızlık/Gasp Büro Amirliğine bağlı çalışan sivil polisler sorgulamaktadır. Çocuklar burayı 2. Şube olarak ifade etmektedir. Çocukların gözaltı sürelerine bakıldığında en az 1 gün en çok 7 gün kalan çocuk vardır. Burada gözaltı süresinin bu kadar uzun olmasının nedeni çocuğa suçunu itiraf ettirmektir. Çocuğun gözaltı süreci işlediği suç türüne bağlı olarak değişmektedir. Çocuklar gözaltı süresince polisin “doğruyu anlat, sizi kurtaracağız” biçiminde önerilerde bulunduklarını belirtmişlerdir. Polis, çocuklara “kaç işin var?” sorusuyla sorgulamaya başlamaktadırlar. “iş” hem çocukların hem de polislerin özellikle hırsızlık suçu için kullandıkları bir tanımlamadır.

Polisin bu süreçte çocuklardan kendi çevrelerinde suç işleyenlerle ilgili bilgi istedikleri, yani işbirliği teklif ettikleri görülmektedir. 

“İlk tutukevinden girip çıktıktan sonra polis benim cezaevinde iken olan olaylarla ilgili ağzımı aradı. Beni muhbir gibi kullanmak istedi.”

Bazı çocukların tanıdıkları polisler olduğu, bu tanıdık polisler aracılığı ile karakoldan bırakıldıkları görülmektedir. Bu süreçte çocuğun suç davranışının gerçekleştiği yere götürüldüğü, suçu birlikte işlediği arkadaşlarının evlerine gidildiği belirtilmiştir. Çocuklar bu uygulamaya “keşif” demektedir. Büyük bir ihtimalle polisler yer gösterme için bu kavramı kullanmaktadır. Çocuğa gözaltı süresince polisin yer göstermesi yapması onun haklarını ihlâl ettiğinin en önemli pratiklerinden biridir.

Bir başka çarpıcı nokta bu süreçte çocuklar aileleri ile görüştürülmediklerini belirtmişlerdir. Bu süreçte, polis çocuktan istediği bilgileri aldıktan sonra çocuklara ailesine haber vermek isteyip istemediklerini sormaktadır. Çocuklar ailelerinden utandıkları için bunu istemediklerini söylemektedirler. Ancak çocuğun tutuklanacağı kanısı oluşur ise mahkemeye çıkarılırken, eğer çocuğun ailesine ulaşılabilecek bir telefon numarası varsa ailesine haber verilmektedir. Bazen çocuklar tutuklandıkları halde ailelerinin haberi olmamaktadır. Polisler ise ailelerin çocuklarına karşı ilgisiz olduklarını ve karakola gelmediklerini bildirmiştir.

Gözaltı süresince çocukların temel gereksinimlerinin karşılanmasında olumsuzluklar belirgindir. İlginç olan, çocuk polise suçunu itiraf ederse bu temel ihtiyaçlar kolaylıkla giderilmektedir. Dikkat çekici bir başka nokta ise polisin çocuklara sigara vermesidir. Sürecin aşamalarına baktığımızda çocukların parmak izlerinin alındığı ve fotoğraflarının çekildiği görülmektedir. Çocuklara parmak izinin neden alındığı ve fotoğrafın neden çekildiği konusunda bilgi vermemişlerdir. Yine bu noktada polis bazı çocuklara parmak izi ve fotoğraf çekme işlemlerinin yapıldığı yerde polislere yalvarırlarsa bırakabileceklerini belirtmişlerdir.

Avukat mutlaka mahkemeye çıkılacak son gün Baronun CMUK komisyonundan çağırılmaktadır. Değinilmesi gereken önemli bir noktada gözaltı sürecinin başında ve sonunda mutlaka Adli Tıp raporu alınmaktadır. Bu rapor, çocuğun gözaltı süresince kötü muameleye marûz kalıp kalmadığını kanıtlamak için yapılan doktor muayenesinin sonucunu göstermektedir. Çocukların hemen hepsi kendilerine işkence yapıldığını, ancak bunu Adli Tıp doktoruna söylemediklerini belirtmişlerdir. Bunun nedeni, polis tarafından tehdit edilmeleridir.

Çocuklarda polis ile adli tıp doktoru arasında bir işbirliği olduğuna dair bir kanı da vardır.

Hırsızlık ve özellikle gasp nedeni ile yakalanan çocukların polis tarafından kötü muameleye marûz kaldığı söylenmelidir. Çocukların sıklıkla belirttikleri işkence fiziksel işkencedir. Bunun yanı sıra psikolojik işkence de yer almaktadır. Kaba dayak, soğuk suyla ıslatma ve “cereyan vermek” sorgulamada en çok kullanılan işkence yöntemlerinden birisidir.

“Polis seninle konuşalım dedi. Üstümü çıkart dediler T.V. sesini açıp hortumla dövüyorlar, emniyet sarayında konuşmazsan kafana silâhla vururum dedi. Beyaz gömleği gözüme bağladılar. Isladılar bir iki dakika geçti testisleri sıkıyor, kafama tas gibi bir şey indi, kafamın tepesi yandı benim gözümün önünde arkadaşımı dövdüler. Bu olaylardan sonra polislere gıcık oluyordum, dövüp küfür ettikleri için öldürmek istiyordum.”

Çocuklar sorgulandıkları yeri 2. şube yada “şube, yıkım yeri, ezim yeri” olarak adlandırmaktadırlar. Şubeyi anlatırken orada “allah yok peygamber izinde” yazdığını belirtmektedirler. Çocuklar için bir korku senaryosu haline gelen gözaltı süreci onların bu süreçle daha kolay başetmelerini sağlayacak kendilerini koruma yöntemleri geliştirmişlerdir. Bunlardan en çarpıcı olanı polisin kendilerini yakalayacağını fark ettiklerinde bedenlerine zarar vermektir,

Çocuğu ezen ve nesneleştiren iktidar anlayışının aracı olarak hizmet gören polisin çocuklar tarafından tanımlamaları “ayıdan post, polisten dost olmaz“ ve “açgözlü, bebeleri ezen kişiler” biçimindedir.

Türkiye’de çocuklar açısından sosyal kontrol mekanizması olarak çocuğun güçlendirilmesini sağlayabilecek olan sosyal refah sistemi oldukça güçsüz neredeyse görülmemekte, buna karşılık çocuğu ezen, güçsüzleştiren sosyal kontrol mekanizmasının baskıcı özelliğinin sembolü olan polis ve ceza adalet sisteminin uygulamaları görülmektedir. Çocuk haklarını gözeten bir çocuk adalet sisteminin misyonu çocuklar için yeniden sosyal adaleti sağlamak olmalıdır. Ülkemizdeki uygulamaların bunun tam da tersi olduğunu söylemek mükündür. Böylece çocuk demokratik ilişki kurulması gereken bir vatandaş değil, yalnızca henüz yetişkin olmamış eksik bir varlık olarak üzerinde iktidar kurulması gereken bir nesne olarak muamele görmektedir. Çocuğu hakları olan bir varlık olarak algılayıp onunla demokratik ilişkiler geliştirmek ve bunun mekanizmalarını kurmak acaba çocuk üzerinde iktidar kuran, onu nesneleştiren bir toplum düzeni kurmaktan daha zor mudur? Tercihlerimizi yeniden gözden geçirmeliyiz…

Agathonos, Georgopoulous. “ The State as a Parent.” S. Nakou ve S.Pantelakis, The Child in The World of Tomorrow. The Next Generation, Pergamon, 1996.

Bumin, Kürşat. Batı’da Devlet ve Çocuk, İstanbul, Alan Yayıncılık, 1983.

Cankurtaran Öntaş, Özlem. “Çocuk Hakları ve Sosyal Hizmetin Güçlendirme Yaklaşımı Bağlamında Suça Yönelen Çocuk Polis İlişkisi” H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayınlanmamış Doktora Tezi, 2004.

Çağlar, Ali. “ Polis ve Polisliğin Ortaya Çıkışı.” Polis Bilimleri Dergisi,I(4):121-132,1999.

Çağlar, Ali. “ Türk Polisi’nde Sosyalleşme ve Polis Kültürü.” İ. Cerrah ve Emin S (Ed.). Türkiye’de Suç ve Polislik, Ankara, Güner Matbaacılık, 2001:115-144.

Cilga, İbrahim. “Türkiye’de Çocuk Hakları Çalışmaları”. B. Onur ( Ed.), Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, Ankara: Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi Yay., No:2, 1999: 506-17.

Franklin, Bob. Çocuk Hakları. (çev. Alev Türker), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1986.

Tan, Mine. “Çocukluk: Dün ve Bugün”, Toplumsal Tarihte Çocuk, ( Ed. B. ONUR) İstanbul, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayını, 1993

T.C. DİE Güvenlik Birimine Gelen Veya Getirilen Çocuk İstatistikleri (Seçilmiş 27 İl), 2000

T.C. DPT. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Çocuk Özel İhtisas Komisyon Raporu Ankara 2001.