Anasayfa > Birikim Arşiv > 204 - Nisan 2006 > Şemdinli: Temeldeki Çatlak

Şemdinli: Temeldeki Çatlak

Ömer Laçiner | (Sayı : 204 - Nisan 2006)

AKP, parti ve hükümet olarak, kurulduğu ve iktidara geldiği o ilk döneminde verdiği “reformcu”, dinamik görüntü ve havayı, iktidarının dördüncü yılına girerken, neredeyse tamamen yitirmiş, tüketmiş görünüyor.

Türkiye orta sınıflarının bizatihi kendisi, otantik Türkiye burjuvazisi olarak iktidara gelişi ile, siyasal tarihimizin DP-AP-ANAP çizgisinde bir “aşama” olmakla birlikte; bu geleneğin yeni taşıyıcısı olarak onun tipik özelliklerini, “genetiği”ni de içeren AKP’nin tıpkı ardılları gibi kısa bir reformlar hamlesi döneminden sonra iktidarın “nimetleri”ni koruma ve kendi içinde paylaştırmaya dalmış bir muhafazakarlığın rotasına girmesi aslında şaşırtıcı değil. 1946-50/1954 arası DP’nin sonraki evresi, 1970-1973 ertesinde AP, 1987 seçimlerinden sonra ANAP, bu rotaya girdiklerinde; hem iktidar mücadelesi içinde oldukları askerî-sivil bürokrasi çekirdekli “devletçi”liğin belirlemiş olduğu “temel devlet politikaları”nı kısmen de olsa değiştirme niyetlerinden vazgeçmişlerdi; hem de -herhalde bu teslimiyetin verdiği “rahatlama”dan ötürü ve bu tavizin ödülüymüşçesine- kendilerini kamu kaynaklarının yağmalanması trendine daha kolayca kaptırmışlardı. AKP’de de bu süreç 28 Mart 2004 yerel seçimleri sonrasında başladı denilebilir, ama görünür hale gelişi 2004 yılının bitişinden, AB ile üyelik müzakerelerinin başlatılması kararı resmileştikten sonradır. 28 Mart’taki seçim başarısı AKP’ye “taban-oy-desteği”nin artık oturduğu kanaatini vermiş; AB’ye üyelik de ona bir “devletçi” darbe ile karşılaşmayacağının güvencesini sağlamış olmalıdır ki; 2005 yılı ile birlikte AKP hükümet ve teşkilatında da radikal kararlar almaktan ürken, aşırı zorlanmadıkça siyaset değiştirmeye yanaşmayan, sorunları sürüncemede bırakmayı “idare etme” sayan Türkiye geleneksel merkez sağının tipik tutumu egemen olmaya başladı. Bunu, Birikim’in Nisan 2005 (192) sayısında AKP’de muhafazakarlığın demokratlığa ağır basmaya başladığı biçiminde ifade etmiştik.

Ancak hemen belirtelim ki, burada kasdedilen yaşam tarzlarımızla ilgili devlet-iktidar fonksiyonlarının muhafazakar bir anlayışla işletilmesi anlamında bir muhafazakarlık değildir. İktidarın ülkenin temel siyasal sorunlarına ilişkin tutumunda, “devletçilik” tarafından tespit edilegelmiş politikalara -başlangıçta koyar gibi olduğu- mesafeli duruşu bırakıp, ona tabi olmaya başlama biçimindeki muhafazakarlıktır.

TC tarihi boyunca merkez sağ iktidar rolünü devralmış tüm orta sınıf -Türk burjuvazisi- ağırlıklı/destekli akım-partiler için, yukarıda değinilen olgu ışığında, bu duruma geliş- “normal”dir denilebilir. Ama eğer bu olay, TC “devleti”nin kendi normalinden çok ciddi bir sapma gösterdiği bir evrede gerçekleşiyorsa, AKP, bu anormalleşmeyle de mesafesini almıyor, ona tabi olmayı seçiyor demektir.

Şemdinli vak’ası ve iddianamesi etrafında meydana gelen gelişmeler karşısında AKP hükümetinin tutumu bu açıdan incelenmeye değer.

Ama şüphesiz önce “devlet”in “kendi normalinden sapmış olması” ifadesi ile neyi anlatmak istediğimizi açıklamalıyız.

TC devleti, en azından 1990’lı yıllara kadar, temel “devlet politikaları”nı yürütürken, genel kural olarak yasalarının kendine izin verdiği araç ve yöntemlerin çerçevesini aşmamaya çalışırdı. Şüphesiz, o araç ve yöntemlerin birçoğu, modern, temel insan haklarına saygılı bir devlete yakışmaz olduğu noktasından kesinlikle eleştirilebilirdi ama “yasal”dılar da. Ve yine devlet, o politikaları yürütürken veya olağan işleyişinde bile, işkence, dayak, aşağılama gibi yasada yeri olmayan uygulamalara neredeyse rutin olarak başvurmaktaydı. Ama ne yazık ki, bunlar toplum çoğunluğunun vicdanında kategorik olarak reddedilmeyen, hatta -özellikle devletin- gerektiğinde pekala kullanabileceği uygulamalar olarak görüldüğü, özetle toplumca malul olduğumuz şiddet-güç kültürü tarafından meşru sayılabildiği için, TC devletinin yasallık normu dahilinde kabul edilebiliyordu.

TC devleti söz konusu politikaların içe yönelik uygulamalarında bu “normali”nin dışına 12 Eylül döneminde bile çıkmadı denilebilir. Yukarıda belirttiğimiz kültür-zihniyet dahilinde 12 Eylül’ün işkencehaneleri ve dillere destan cezaevi zulümleri, bu nedenle toplumumuzdaki “devlet” kavramını sarsmadığı gibi, pekiştirebildi de.

Ama bunlar ve bizatihi 12 Eylül, devletin normalinin aşırı ölçüde zorlanması idi de. Kaldı ki iç politikada bu aşırı zorlama, aynı politikaların “dış”a dönük uygulamalarında “normal”den sapmayı da kolaylaştırmış olmalıdır. Nitekim, devlet, ilk kez bu dönemde -o sıralarda başını ağrıtan iki “dış”a ilişkin sorununda- “normal”inin açıkça dışında uygulamalara kapı açtı. İlki, o sıralarda Avrupa ülkelerindeki Türkiyeli göçmen topluluklar içinde hayli etkin olan cuntaya karşı muhalefeti zayıflatmak için -sola karşı dini kullanmak üzere- Suudi Arabistan kökenli Rabıta örgütüyle işbirliği yaparak, onun finans desteğini kabul ederek din adamları göndermesiydi. İkincisi ASALA’ya karşı bazı mafya örgütleri ve onlarla ilişkili “ülkücü”leri işe koşması ve onlarla pazarlığa oturması idi.

Oysa, TC devletinin “normal”i, bu kabil “örtülü operasyonları”nı kendi resmî kadroları ile yapması ve zorunluluk halinde “sivil”lerle bir iş yürütülecek ise, bunun gayet mesafeli, tekil ve süresi belirli bir ilişkiyle sınırlı olması idi. Nitekim, örneğin 1956’da mahut 6-7 Eylül olaylarını tetiklemek üzere tertiplenen Selanik’teki Mustafa Kemal’in doğduğu evin bombalanması örtülü operasyonunda MİT ve elçilik elemanları kullanılmış; yine örtülü operasyonla Kıbrıs’a TMT’yi örgütlemek üzere gönderilen ekip MİT ve TSK mensuplarından oluşturulmuştu.

Ayrıca, söz konusu “normalin dışına çıkış”ın bunun kadar önemli bir ikinci boyutu, işe parasal menfaat faktörünün de karışmasıdır. Burada kasdedilen, örtülü operasyonlara katılan mafya ve “ülkücü”ler gibi sivillerin para karşılığında angaje edilmeleri değil; hepsinin değilse bile çoğu örtülü operasyonun, o operasyonu tertipleyen kurum tarafından -diyemesek bile o kurum içinde iyice organize bir kesim veya “organ” tarafından- kendilerine “düzenli” bir parasal kazanç kanalı, kaynak oluşturabilecek biçimde organize edilmesidir. 1980’lerdeki ASALA’ya yönelik örtülü operasyonda Abdullah Çatlı ile birlikte yer aldığını öne süren namlı ülkücü katil Oral Çelik’in bunu söylerken MİT’in kendilerine yüzbin dolar vaadettiğini de söylediği hatırlanacaktır. Bunun MİT bütçesinden verilecek bir para mı yoksa, aynı örtülü operasyon dahilinde ilişki kurulan Avrupa bağlantılı Türk mafya örgütlerinin uyuşturucu-silah-haraç trafiklerinden beslenme suretiyle ödenecek bir yekün mü olduğu sorulabilir. Bu sorunun cevabı ise, örneğin bu Oral Çelik adlı zatın uzun yıllar hapis yattıktan sonra Türkiye’ye döndüğünde villası, lüks arabası hazır bir “baba” muamelesi görmesi ile verilmiş olmalıdır.

Herkesçe bilinenlerden hareketle, anlattığımız bu “normalden sapma” sürecinin ASALA’ya yönelik operasyonla açılan gedikten, daha sonra özellikle “Kürt sorunu” bağlamında daha daha büyüyüp, derinleşerek “Susurluk” noktasına gelip dayandığını biliyoruz.

Susurluk’ta, devletin “Kürt sorunu”yla ilgili örtülü operasyonlarında, sadece tescilli ülkücü katiller ve mafya elemanlarıyla ilgili -MİT’ten jandarmaya, polis ve maliyeye kadar- devlet birimlerinin, birebir olmanın çok ötesinde, neredeyse “kurumsal” denilebilecek bir sıkı fıkılıkta ilişki kurduklarını; bu ilişkiler üzerinden yalnızca bir seri cinayet işlemekle kalmayıp, trilyonların aktığı bir haraç sistemi kurduklarını, hemen hemen tüm ülkeyi kapsayan “enterkonekte” bir çeteler ağının kumarhanelerden benzin istasyonlarına, bankalardan turizm tesislerine gümrük kapılarından döviz bürolarına, futbol kulüplerini de ihmal etmeyerek hasılı büyük paraların döndüğü her alana el uzattığını gösteren bir toplum-devlet resmi çıktı ortaya.

Bu ülkede, bireylerin ve kurumların bir “resmî görüş”ü bir de “hakiki düşüncesi” olması ve bu ikisinin kimi durumlarda taban tabana zıt olabilmesi ender değil normal “halimiz”dir. O nedenle de Susurluk olayı karşısında hemen herkes ve her kurum resmî görüş olarak “dehşet duyduğunu” söylemiş ise de gerçekte gayet sınırlı bir kesimin hakiki düşüncesi “dehşetle” ifade edilebilirdi. Ama çoğunluğumuzun hakiki düşüncesi kesinlikle bu olmadığı için ve Susurluk’un faş ettiği kanserli oluşumla gündelik varoluşumuz arasında kılcal damarlar zaten kurulu olduğu, bununla yaşamayı “gerçeklik” saydığımız için; önceleri en azından devletin güvenlik aygıtlarında ve onunla ilişkili mafyalar aleminde büyük bir “temizlenme” operasyonu beklentisi, “resmen” pompalanan Susurluk vakası, “dağ fare doğurdu” deyimine tam oturacak biçimde sönümlenip gitti.

Susurluk’ta devletin normalinden sapmasıyla oluşmuş gedik, bütün genişliği ve derinliğiyle göründüğünde, orada tıpkı bir yaraya üşüşmüş mahluklar gibi duran mafya mensupları, “Yeşil” gibi tetikçi azmanları ile onlarla birinci elden temas halinde -örneğin bazı özel tim polisleri gibi- devlet görevlileri, yaranın, urun kendisi, nedeni olarak sunulabilmişti. PKK’nın askerî yenilgisinin kesinleşmiş olmasıyla zaten işlevi de biten Özel Harekat timlerinin tasfiye sürecini hızlandırma dışında “devlet”te herhangi bir bünyesel “onarım”a yol açmayan Susurluk vak’asının tek orduyla ilişkili sanığı olan Özel Harekat timlerinin organizatörü ve eğitmeni Em. Yb. Korkut Eken’in yargılanması ve mahkum edilmesine Ordu yüksek kademesinin nasıl tepki gösterdiği de unutulmamıştır herhalde. Susurluk aynasında görünen Jandarma Kuvvetleri eski Komutanı Orgeneral’in burnundan kıl aldırmayan tavrı karşısında Meclis’in ve hükümetin nasıl gerilediği, ortaya dökülen Çatlı-Mafya ilişkilerini reddetmeye bile tenezzül etmeyen bir diğer generalin, Veli Küçük’ün görevini sürdürüp ala-yı vala ile emekli olduğunu da.

Ordunun ve askerlerin bu tavrında, olaya adı karışan asker kişilerin ortaya dökülen trilyonluk haraç, eroin parası ve kara para trafiği işlerinde adlarının geçmemesi, bu anlamda temiz görünmeleri en etkili dayanakları idi. Aynı şey “Susurlukçular”la doğrudan ilişkili en yüksek kamu görevlisi olan devrin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar için de söz konusuydu. Susurluk faillerinin içinde yer aldığı “Kürt sorunu” ile ilişkili örtülü operasyonların baş yürütücüsü olarak yaptığı -işlenen cinayetler de dahil- işin tamamen meşru olduğunu savunan, ortaya saçılan para, eroin... bağlantılarını “asıl iş”le ilgisi olmayan “yanlış yapma”lar olarak niteleyen Ağar’ın bu tavrının devlet ve toplum vicdanında, meşruiyet algısındaki karşılığının milletvekilliği ve DYP başkanlığı ile ödüllendirilmek olduğunu hatırlatmak da gereksiz.

Ama acaba o para, haraç ağları, devletin yüksek katlarının, beyni, kalbi, ciğeri mesabesindeki organların, bunları temsil eden görevlilerin dışında; devletin bağırsaklarında veya el ya da ayaklarının bir yerindeki yarada bir biçimde yuvalanmış -kolayca kesip atılabilir- birileri ile sınırlı denilebilir mi?

Toplum çoğunluğunun da kolayca başını öte yana çevirmesiyle üstü bir süre sonra örtülüveren Susurluk, bu, cevaben hemen evet denilemeyecek soruyu gündemden uzaklaştırdı; “Kürt sorunu”nun çözümsüz bir göreli durgunluk sürecine bırakıldığı yıllar boyunca, onu yeniden sorduracak spektaküler bir vaka yaşanmadığı için de üstü kapalı olarak kaldı.

İlk patlak verdiğinde “İkinci Susurluk” denilen Şemdinli vakasının ilk etabı, devletin, “örtülü operasyon” uygulamaları ile normal mantığını ne denli pervasızca çiğneyebilir olduğunu nasıl bir kez daha gündeme getiriyorsa; vak’anın ikinci etabı, malum iddianame safhası da, bu tür “normalden sapmalar”ın, kişilerin ötesinde, ait oldukları kurumları kapsayan bir parasal çıkar saiki ve boyutunun olduğu iddiasını önümüze koyuyor. Şemdinli vakası savcısının iddianamesinde müstakbel Genelkurmay Başkanı 1990’lı yılların Diyarbakır Kolordu Komutanı Yaşar Büyükanıt, karargahı, bölge MİT aygıtı ve DGM savcılığı ile “koordinasyon” halinde yörenin zenginlerinden şantaj ve tehditle -herhalde sırf şahsi hesaplarına değil- haraç toplayan bir organizasyondan -en azından- haberdar olmakla suçlanıyordu çünkü. Bu iddia Şemdinli’de fail olarak yakalanan bir astsubayın o yıllarda bahsedilen haraç organizasyonu “iş”inde de yer aldığını söyleyen bir “haraç mağduru” tanığın iddianameye ekli -daha önce Meclis’in konuyla ilgili soruşturma komisyonunda da aynen verdiği- ifadesinde etraflıca anlatılmaktaydı.

Bu mağdur tanığın kimliği, iddialarının hiç de hafife alınamayacağını işaret ediyor. Çünkü bu kişi, -dinî kitap gezici satıcılığı ile işe başlamış- sıradan bir tacir, müteahhit iken, PKK’nın silahlı hareketinin ve kitle desteğinin yükseldiği yıllar boyunca devlet ihalelerinden büyük servet edinmiş, o yıllarda “devlet yanlısı” yayınlar yapmış bir gazete, radyo ve ardından TV kanalının sahibi olan, birkaç kez PKK’nın suikast girişimlerinin hedefi olmuş bir kişidir. Dolayısıyla “Kürt sorunu”nun o alevli safhasında devlet güçlerinin “sivil işbirliği”ne matuf örtülü operasyonlarının iç halkalarında yer aldığını düşünebileceğimiz ve örneğin o nedenle devletin o yıllarda faaliyetlerine göz yumduğu iddia edilen Hizbullah örgütüyle ilişkili diye de itham edilmiş “enteresan” bir kişiliktir.

Anlaşıldığı kadarıyla bu kişi o örtülü operasyonlar faslındaki rolü ve ilişkilerini, dolayısıyla iddialarını ciddiye aldırabilecek -açıklamadığı- bazı somut kanıt ve güvencelere sahip olduğu için, Yaşar Büyükanıt başta olmak üzre birçok üst düzey devlet görevlisini gayet ağır bir iddia ile itham etmiş olmasına rağmen henüz hakkında soruşturma açılmamıştır. Bu durumda Genelkurmay Başkanı’nın “Büyük anıttı, daha büyük anıt oldu” diyerek o yılların Kolordu komutanına tam destek verip savcının soruşturma açılması talebini huşunetli bir cevapla reddetmesi ne anlama gelebilir ki? Bu soruyu iddianame yayımlandığında, onu “orduya karşı darbe girişimi” diye niteleyen ve karşı çıkışları ile bu darbeyi önlediğini şişinerek söyleyen CHP’nin, burada nasıl olup da bir “ordunun hamisi” rolüne sıçrama fırsatı bulabildiği sorusuyla birlikte ele almak gerekir. Söz konusu “fırsat”, CHP’nin o kirli parasal çıkarla içiçe iddialar karşısında ordunun kendini tam temize çıkarabilecek bir savunma zaafı ile malul olduğuna dair -bilgi demesek bile- kanıya sahip olmasından ötürü ortaya çıkmış olabilir mi?

Şemdinli vakası patlak verdiğinde olayın neredeyse suçüstü niteliğinde görünmesi nedeniyle ilk başlarda o mahut “sorumluluk nereye kadar uzanıyorsa üzerine gidilecek, mutlaka cezalandırılacak” diyen hükümet ve Başbakanın, bir-iki gün geçmeden, vaka nedeniyle galeyana gelen Şemdinli halkının tepki yoğunluğunu -ve elbette fırsatı kaçırmayacak- PKK’nın tahrik girişimlerini işaret ederek “iş bildiğiniz gibi değil” rotasına dümen kırmaları, bu yazının başlangıç bölümünde bahsettiğimiz olgu ile şüphesiz doğrudan bağıntılıdır. Hükümet ayrıca Büyükanıt’la ilgili iddiaları resmileştiren Van Savcısı hakkında soruşturma açılmasını açıkça talep eden Genelkurmay’ın “rica”sını yerine getirerek ve yine o “rica”ya uygun olarak, Şemdinli Komisyonu’nda ordunun -açıkça jandarmanın- o karanlık parasal çıkarlar da içeren örtülü operasyonlarını kastederek “hırsız evin içindeyse kilitin faydası olmaz” mealinde ifade veren emniyet istihbarat şefini de görevden uzaklaştırarak “devletçi”liğini yeterince açık biçimde tescillemiştir.

Basit-temel, bir soru ile bu fasılda konuşmayı bitirelim. Bırakınız devletin kadrolu personelinin -emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirildiği neredeyse apaçık- suikast ve provokasyon yöntemini kullanmalarının -”hukuk devleti”nden demokratik devlet’ten geçtik”- devlet kavramıyla ilişkisini; hakkında o denli ağır iddialar ileri sürülmüş bir yüksek devlet görevlisi hakkında -kendini temize çıkarma şansının da olduğu- soruşturma açılmasına izin vermemenin, cumhuriyet kavramıyla açıkça çelişmek, onun temelinde yer alan değerleri çiğnemek olduğu nasıl olur da düşünülemez?

Çünkü hatırlanmalıdır ki cumhuriyet, yasalar önünde herkesin eşit olduğu, yasaların herkese eşit biçimde uygulanacağı, bu konuda hiç kimse ve kuruma ayrıcalık tanınamayacağı ilkesi/temel değeri üzerine kurulu bir kavram, bunun üzerinde inşa edilmesi gereken bir rejimdir. Eğer “normal” bir cumhuriyette Büyükanıt’a yöneltildiği türden iddialara muhatap olan her kişi hakkında soruşturma açılabiliyorsa, açılmalı ise Büyükanıt’ın onunla birlikte adı geçen diğer resmî görevlilerin soruşturmadan muaf tutulmalarını sağlayan yasanın, yönetmeliklerin adı cumhuriyet olan bir rejimde yeri ve anlamı nedir?

Gerçekten bir cumhuriyette miyiz? Başka biçimde soracak olursak; ne zamandan beri bir cumhuriyet devletinin yurttaşları olduğumuz yanılgısı içinde yaşamaktayız?


TC devletinin önce ASALA’ya, ardından PKK’ya karşı tertiplediği “örtülü operasyonlar”la normal bir cumhuriyet devleti şurada dursun kendi -toplumumuzdaki şiddet-güç “kültürü”nden de meşruiyetini alan-”normali”nde bile gedikler açılmasına yol veren bir tutuma “kapılması” ve bu gediğin artık kapatılamayan sadece koşullara ve niyete göre daralıp genişletilen bir boşluk olarak devletin bağrında yer alıyor oluşu, soy milliyetçiler hariç herkesi son derece kaygılandırması gereken bir sorundur.

Devletin özellikle güvenlik ve yargı gibi temel kurumlarının yanıbaşında onların içinde de işleyen bu “boşluğun”, çağdaş tüm toplumlarda olduğu gibi Türkiye toplumunda da -daha da hoyratça geçerli olan- tüm değer ve ilişkileri paraya, ne tür ve nasıl bir kaynaktan edinilirse edinilsin paraya tahvil eden mantıkla beslenmesi, böylece de doldurulması kaçınılmaz bir sonuçtur. Türkiye toplumunda kapitalizmin yani giderek tüm ilişki ve etkinliklerin “meta”laşması/çıkara/ paraya dönüştürülebilir olarak görülmesi anlayışının egemen hale gelişi, şüphesiz “o” boşluğun böylece doldurulmasında temel etkendir. Ama boşluğun kendisi, bizatihi devlet anlayışımızın baştan beri içerdiği ilkel bir ön kabulün sonucudur. Cumhuriyet devrimlerinin aşmaya çalıştığı ama en ilerilerinin dahi bir dereceye kadar sınırlayabildiği, zorunlu haller için devlet bünyesine bulaşmayacak bir eklenti bağlantısı ile işler kıldığı o ön kabul, devletin kendi iç muhaliflerine, özellikle illegal veya isyan halinde iseler kullandıkları yöntemlerin, araçların aynısıyla mukabele etmesinin meşru olduğu biçiminde özetlenebilir. Bu ön kabulü tartışmayı bile gereksiz sayarak benimsemiş olan Türkiye’nin yerleşik devlet anlayışı ve uygulamasında ise bu “kısasa kısas” mantığını işleten “eklenti” ve ilişkileri devletin yasal işleyişinin dışında tutmak, buraya bulaşmasını ve yayılmasını önlemek ne mümkün olabilmiş ne de bu konuda gerçek bir niyet, cehd teşekkül edebilmiştir. Dahası bu “kısasa kısas” mantığına örneğin ASALA bahsinde yol verilirken, ASALA’nın kısas’ı suikast tertiplemekten ibaret olduğu için devletin kısas’ı da bu çerçeve ile sınırlı kalmış, PKK’ya kısas bahsinde ise bu örgüt, gerilla grupları, milis örgütleri, eroin kaçakçılığından finans ve haraç ağları oluşturmayı da içeren bir kısas halinde olduğu için devletin kısası da aynı şemanın simetriğinde, yasal güçlerinin yanısıra “gayrı nizami harp” birlikleri, korucu örgütleri ve mafyalarla içiçe -sırf PKK’ya akan kanalları kesmekle yetinmeyen, o kanalları kendi hesabına işleten- kaçakçılık, kumar rantı ve haraç ağlarının oluşturulması biçiminde olmuştur.

Susurluk’ta ve ardından -Yüksekova hadisesini, Çakıcı fenomenini de unutmayarak- Şemdinli ve uzanımında görünüveren manzarada, o manzaraların dibaçesine oturmuş kısasa kısas mantığına dokunmadan; onun bu koşullarda kaçınılmaz olarak varacağı kirli parasal çıkar örüntülerini dile dolayarak, bunu da devletin bağrına uzanan damarlarını görmezden gelerek yapmak, “büyük tepki”mizi, infialimizi böylece göstermekle yetinmek, son analizde hem çözüm iradesinin yokluğu demektir hem de ergeç karşılaşmamız mukadder bir karanlık ve vahim duruma sürüklenmeye davetiye çıkarmak anlamına gelir.

Şüphesiz, son gelişmeler bağlamında yeniden depreşmiş görünen “Kürt sorunu”nun, o karanlık gidişin köşe taşı olmaması sadece TC devlet ve hükümetinin tavrına, tutumuna bağlı değildir. Ama bu tutum ve tavrın en belirleyici etkenlerden biri olduğu da tartışma gerektirmeyecek bir noktadır. Ama eğer devlet ve hükümet, şu son Şemdinli vakasında suçüstü yakalanmış zanlılar ortadayken, “bu iş PKK işidir, fazla kurcalamayın” diyebilen, bölgede görevli albaya, ona arka çıkan amirlerine ses çıkarmıyor, onaylıyor, vakanın kendisini PKK’nın tahriklerini ön plana getirerek örtmeye çalışıyor, yani özetle o “kısasa kısas” mantığının hâlâ yürürlükte olduğunu gösteriyorsa, gidişat gerçekten de açmaza, vahim bir noktaya doğru demektir.

Ve görünen odur ki, sadece devlet ve hükümet değil, örneğin Hürriyet grubunun son dönem yayınlarının gösterdiği üzere büyük medya da Şemdinli vakasını, bu olay üzerine gösterilen Kürt kitlesel tepkilerini, Kürt milliyetçi söz ve tutumları öne çıkararak aynı mantığı destekleyen bir rotadadırlar. “Çılgın Türkler” edebiyatıyla başının dönmesine teşne büyük çoğunluğun o “kısasa kısas” mantığını kendi ortam ve imkan dünyasına nasıl tercüme edeceğini de son aylarda sık sık tezahür eden linç sahneleri yeterince açık göstermektedir.

Bu dergide, daha 1990’ların ortalarında, PKK’nın askerî yenilgisi görünür hale gelirken, bu sonucun ne sorunun da bittiği anlamına geldiği ne de “çözüm”ün zafer kazanmış olma kibriyle mümkün olabileceğini belirtmiş ve eğer bu uyarılar dikkate alınmazsa “Kürt sorunu”nun çok geçmeden -kır gerillası çekirdekli- PKK ayaklanmasından çok daha farklı ve vahim biçimiyle yeniden depreşeceğini özellikle vurgulamıştık. Bunu derken, o depreşebilecek “Kürt sorunu”nun temel/taban unsurlarının sadece Kürt nüfus yoğunluklu şehirlerde değil, Batı-Orta Anadolu ve Trakya’nın hemen her şehrinde, yüzbinlercesiyle metropol kentlerde yaşayan, çoğu formasyondan yoksun ve yoksul olup geleceğe umutsuz bakan, nihilizme açık Kürt ergen ve gençlerinden oluşacağını da işaret etmekteydik. Bu kitle ve onları sürükleyecek hareket, PKK’nın etkin olduğu yıllarda her şeye rağmen yine de aşmamış olduğu belli sınırları, başvurmaktan uzak durduğu yöntemleri kolaylıkla hiçe sayabilecek, salt ve sınırsız bir şiddetin dili ve mantığıyla örtülmüş bir Kürt milliyetçiliğine sımsıkı sarılmış halde önümüze çıkacaktı.

PKK yönetiminin dili ve tutumuyla tahrik ettiği Şemdinli ve sonrası süreçte ve en son Diyarbakır’daki olaylarda yavaş yavaş belirmekte olduğunu görebileceğimiz sahne budur. PKK’nın ve onunla mesafeli olmayan Kürt siyasal elitlerinin, ötedenberi TC devletini “demokratik çözüm” için önşartları kabule davet politikasının, olay/sorunu iki kavgalı aşiret arası sorunmuşçasına ele alan bir yaklaşımla malul olduğu öne sürülebilir. TC devletinin bir devlet olarak bu yaklaşıma prim vermesinin kendini inkar anlamına gelebileceği, bu yüzden çözüm/diyalog çağrılarına cevap bile veremeyeceği de.

Ama bu olgular, bir devletin, devlet olmanın hak ve yetkileri kadar sorumluluklarının da bilincinde olan bir devletin, gerçekten devlet gibi davranmasını kısıtlayan mazeretler olamaz, olmamalıdır. Muhtemel vehametin büyüklüğü bunu bilhassa gerektirir çünkü. “Henüz vakit varken”, TC devleti ve hükümeti, Türk yoğunluklu ortamların “çılgın” milliyetçiliğine ters düşmeme hesabını olduğu kadar, umutsuzluk ve öfkenin bilediği Kürt ergen ve gençliğinin milliyetçi taşkınlıklarından mazeret üretmeyi de bir yana bırakma cesaretini göstererek, gerçek bir cumhuriyetin devlet ve hükümetine yaraşır bir tutumu almak, bunu kararlılık ve serinkanlılıkla yürürlüğe koymakla yükümlüdür. Şu önümüzdeki kısa dönemde devlet ve hükümetin Şemdinli’de hâlâ geçerli olduğu görülen o kısasa kısas mantığını içeren tutumu enerjik biçimde terk ettiğini gösteren bir “jest”inin hayati önemde bir değeri olacaktır.