Anasayfa > Birikim Arşiv > 240 - Nisan 2009 > 29 Mart Seçimleri: Bir Dönemin Sonunun Tescili

29 Mart Seçimleri: Bir Dönemin Sonunun Tescili

Ömer Laçiner | (Sayı : 240 - Nisan 2009)

22 Temmuz seçimi, “1. Cumhuriyet dönemi” boyunca süren sosyo-politik güç-iktidar mücadelesinin nihai sonucunu göstermişti.

29 Mart seçimleri de bu dönemin söylem/düşünüş tarzı düzeyinde de artık geride kaldığını; yani Türkiye toplumunun bu dönemde teşekkül etmiş taraflarca empoze edilmiş zihinsel kalıplardan sıyrıldığını; özetle 1. Cumhuriyet döneminin siyaseten “bit(iril)miş” olduğunu tescil etti.

Gerçi, ortada fiilen başlamış olan “2. Cumhuriyet” döneminin siyaset ufkunun nasıl bir şey olacağına dair işaretler fazla değil. Tek tek bireylerden partilere kadar tüm siyasal özneler, çöküntünün üzerlerinde bıraktığı fazla kalıntı, kırıntıları silkeleyerek eşiğin ötesine ilk adımlarını atıyorlar henüz. Seçim kampanyalarında CHP de dahil hiçbir partinin, daha üç dört ay öncesinde siyasal tartışmaların odağında yer alan tüm temel kavram ve değerlere bulandırılarak önümüze konan laiklik bohçasını düğümlemişçesine bir dil tutturmaları, buna değin konulardan neredeyse hiç bahis açmamaları bu yüzden.

Bir sayfanın kapandığının farkında ama açılan sayfaya kendi hesaplarına neyi yazacaklarını henüz bilemiyor olmanın kararsızlığında gibiydiler. Seçim kampanyalarında yavan atışmaların dışında bir içeriğin, herhangi bir dişe dokunur polemiğin, hissedilir bir gerilimin olmayışı, bu kararsızlığın ve henüz hazır olmayışın tezahürü.

Önümüzdeki dönem, hem fiilen başlamış olan 2. Cumhuriyetin sosyo-politik mevzilenmelerinin ve fikrî atmosferinin şekillendirildiği hem de hâlâ –içleri boşalmış, çürümüş olsa da– ayakta duran 1. Cumhuriyet kurumsal yapı/düzenin yerine yenisinin inşası süreci olacaktır.

Eğer, bu, 29 Mart seçimlerinden AKP oy gücünü koruyarak, hele özellikle göz diktiği –İzmir-Diyarbakır gibi– “kale”leri “fethetmiş” olarak çıksaydı; bu süreç, canlı ve umutlu bir katılım arzusuyla yüklü başlayamazdı. Oysa, “kaynağı dışarıda” diye sunulmuş olmasından ötürü AKP’ye pek az fatura edilen iktisadi kriz bir ölçüde hariç tutulursa; seçime bir dizi avantaj ve lehinde faktörlerle girdiği farzedilen, karşısında performansı ile dikkat çeken bir muhalefet partisi de olmayan AKP’nin, bilhassa “asıldığı” yöreler başta olmak üzere hemen her bölgede tahminlerin ötesinde oy kaybına uğraması, sadece mevcut başlıca muhalefet partilerini değil, yeni girişimleri de tetikleyecek bir etki yapmış görünüyor. Bu bakımdan 2. Cumhuriyetin düşünsel ufkunun açılacağı, kendi yeni –veya ciddi bir revizyondan geçirilmiş– kurumsal yapısının oluşturulacağı önümüzdeki dönem, gayet canlı tartışmalara ve güçlü bir siyasal ilgi ve arzunun yükselişine gebedir.

Bu ilgi ve arzu, bireylerden partilere kadar tüm öznelerin hem kendileri hem de içinde yaşadıkları toplumun ne/nasıl olmasını istedikleri sorusunu ne denli ciddi ve kapsamlı sordukları ölçüde canlı ve zengin, umut yüklü olacaktır. Adı henüz böyle konmuş olmasa bile, fiilen içine girdiğimiz bu “yeniden kuruluş” sürecini adına layık kılacak olan da zaten bu soru(lar)ın her düzeyde, her bağlamda soruluyor ve tartışılıyor olmasıdır.

Bu yazıda başlıca partiler ve siyasal akımları, son iki seçimin verileri ve 29 Mart sonrası ilk açıklamaları bağlamında bu soru(lar)a nasıl cevap vermiş –veya vermeye eğilimli– oldukları/olabilecekleri konusunu –genel hatlarıyla– ele alacağız.

AKP

1950 genel seçiminde iktidara gelen, 1954’te oylarını arttırarak konumunu koruyan DP’nin lideri Adnan Menderes’in ciddi oy kaybına rağmen, kılpayı kazandığı 1957 seçimi ertesinde “Allah bir daha bana böyle bir gece yaşatmasın” dediği söylenir.

3 Kasım 2002’den beri girdiği her büyük seçimden oylarını oran ve miktar olarak çoğaltarak çıkan AKP liderinin, önemli bir oy ve prestij kaybına uğradığı belli olduktan sonra seçim gecesi basın toplantısındaki sözleri ve yüz ifadesiyle bu olayı çağrıştırması basit bir tesadüf değildir. Çünkü kimi farklılıkları ile bu yükseliş ve düşüş trendi, DP’den AP’ye, oradan ANAP ve AKP’ye uzanan siyasal mecranın bir özelliği gibidir. Nitekim 1960’larda DP’nin devamı olan AP, ardarda iki seçimde oylarını arttırdıktan sonra 1969’da fazla oy kaybetmemiş ama seçimin hemen ardından bölünerek ciddi bir sarsıntıya uğramış, 12 Mart muhtırasına ve ardından yapılan 1973 seçiminde CHP’nin gerisine, ikinci parti konumuna düşmeyi engelleyememişti. ANAP’ın da 1980’lerde girdiği üçüncü büyük seçimde uğradığı bozgun hâlâ hatırlardadır.

Şüphesiz, bu örneklere bakıp, kesin bir ifadeyle tarih tekerrür edecek ve AKP de tıpkı selefleri gibi düşüş trendini durduramayarak ya parçalanacak ya da eriyip gidecektir denilemez. AKP, pekâlâ bu trenden ve önündeki son seçim sonuçlarından “dersler” çıkararak konumunu koruyabilir de. Ancak bu ihtimalin diğerinden daha zayıf olduğunu da belirtmemiz gerekir. Çünkü sosyopolitik temeli, omurgası, kendini yenileme yeteneğinden yoksun denilemez ise de; kökleşme bilincinin zayıflığı, sathi düşünüşe mahkum eden pragmatizmi ile otantik Türkiye burjuvazisi ve onun haldeki siyasal temsilcisi AKP’nin, özellikle yaşanmakta olan ağır küresel iktisadi kriz koşullarında kendini toparlaması hiç de kolay gözükmüyor; kolay olmayacak da.

Bu teşhisi yeni yapıyor değiliz. Daha iktidara gelişinin ilk aylarında; parti ve hükümet olarak AKP, dayanıklılık ve uzun vadeli yaklaşım yeteneğinin sınanacağı ilk krizlerle karşılaştığında, bu yeteneklerinin ne denli zayıf olduğunu özellikle belirtmiş idik. Hatırlanmalıdır ki, AKP, örneğin iktidara gelme ihtimalinin ufukta belirdiği aylar öncesinden beri karşılaşacağını bildiği ve herhalde hazırlıklı olduğu “Irak işgali” olayında, R. Tayyib Erdoğan’ın hâlâ savunduğu yönde bir kararı Meclisten geçirmek istemiş, becerememişti. Eğer işgal ordusuna katılma kararı çıkarılmış olsa ve Türkiye 2004’ten beri ABD’nin işgal ordusunun müttefiki olarak Irak’taki kanlı kargaşanın ortasında yer alsaydı; şimdi hâlâ iktidarda olmasını bırakın 2007 seçiminden böyle çıkar mıydı AKP? 2004’te “mucizevi” bir şekilde, AKP liderliğine rağmen bu parti ve Türkiye, utanç verici Irak batağına saplanmaktan kurtuldu; o yıllarda Avrupa Birliği ülkelerinin hemen tümünde sol parti hükümetlerinin oluşundan ötürü AB üyeliğine aday ülke statüsünü kolayca kazanarak en azından, fırsat kollayan darbe girişimlerini engelleme imkanını buldu. Ve küresel ekonominin genişleme fazında olmasından dolayı, yüksek orandaki kronik işsizliğe, gelir dağılımı bozukluğuna rağmen “ekonomi bahsinde gayet başarılı” bir hükümet-parti imajı edinebildi.

AKP, parti ve hükümet olarak özellikle liderliği, üst karar mercii ile halihazır konum ve gücünü ne ölçüde konjonktürün pek uygun oluşuna borçlu olduğunu kavrayamamış gözüküyor. 1950’lerin DP’si, 60’ların AP’si ve ’80’li yıllarda ANAP da ilk dönemlerindeki “başarılı”, oy yükseltici performanslarını büyük ölçüde “kendilerinden menkul” saymış, temsil ettikleri –en genel ifadeyle- merkez sağ zihniyetin ve sosyo-ekonomik kültürel tabanın/kesimin “yapısal” zaafiyetini böylece örtebilmişlerdi. Söz konusu zihniyet, gelenek ve partiler, o zaafiyeti görmeme üzerine kurulu oldukları için veya zaafı liderliklerine olağanüstü marifet ve nitelikler vehmederek telafi etmeyi seçtikleri için; başlangıç döneminin pek müsait konjonktürel koşulları değişip, zorlu bir ortama girildiğinde; o şişirilmiş güvenin söndüğü, telaş ve asabiyetin öne çıktığı ve böylece hata üstüne hata ve bozulmalar sarmalına girildiği defalarca görüldü.

AKP’nin bu “kader”den kurtulma bilinç ve gücüne sahip olup olmadığını önümüzdeki –çok değil– bir yıl içinde görmüş olacağız.

Fakat bu cümle, sorunun AKP’nin bir siyasal parti olarak alacağı tavırda düğümlendiği anlamına gelmiyor. Çünkü, son analizde siyasal yönlendiriciliğin sınırlarını ve etkin içeriğini belirleyen şey, temsil ettiği sınıfın varoluşsal kapasitesidir. Dolayısıyla AKP’nin 29 Mart sonrasında nasıl bir parti politikası izleyeceği temsil ettiği sınıfın, otantik Türkiye burjuvazisinin, 29 Mart sonuçlarını ve buna varan trendi nasıl algılayabileceği ile belirlenecektir esas olarak.

Öncelikle “otantik Türkiye burjuvazi” deyimi ile ülkenin –modern– burjuvazisine, 1950’li yıllardan itibaren tedricen katılan, özellikle 1980 ve ‘90’lı yıllarda bu katılımı, alan ve miktar olarak çoğalan İç-Doğu Anadolu’nun taşra/kırsal kökenli muhafazakar –yeni– sanayici/tüccar kesimini kasdettiğimizi belirtelim. Modern bir burjuvazisinin son Osmanlı yüzyılından beri teşekkül etmekte olduğu, gelişip yerleşiklik kazandığı Batı Anadolu-Trakya ve kıyı şeridinde, bu burjuvalaşmayı “Avrupaileşme” ile birlikte yaşamış; böylece oluşturduğu “yaşam tarzı” ile asker-sivil bürokrat zümreden daha rafine ve oturmuş bir “modern”lik iddiasında bulunagelen bir burjuvaziden farkını belirtmek için kullanıyoruz bu deyimi. Şüphesiz bu iki kesim arasında servet büyüklükleri ve yerleşiklik kıstasları ile bakıldığında da göreceli olarak farklar olduğu söylenebilir. Ancak son yirmi yılın sosyo-politik atmosferi bağlamında bu farklardan ziyade, işaret ettiğimiz köken/kimlik farklarının daha fazla öne çıktığını da belirtmemiz gerekir.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, bu “Batı”lı Türkiye burjuvazisi, 1990’lara, yani RP’nin “Anadolu/yeşil sermaye temelli yükselişine kadar, Türkiye burjuvazisinin, yaklaşık bir asırdan beri asker-sivil bürokrat zümre ile giriştiği iktidar mücadelesinin odağında yer alıyordu. 1950’lerde DP’nin, 1960’larda onun halefi AP’nin yükselişlerinde –bugün AKP’yi yenilgiye uğratan– Batı Anadolu-Trakya ve kıyı şeridi bölgesi, bu illerin burjuvazisi ön planda, motor güç rolünde idi. Son yirmi yılda özellikle de 1999 ve 2002 seçimlerinde “geleneksel” merkez sol partilerin iflasından sonra, bu kesimin büyük ölçüde CHP’nin yanında –“kerhen”de olsa– yer alması; bir yanıyla onların burjuvazi içindeki “müesses” iktidarlarını savunma refleksi olarak görülebilir elbette. Ama diğer yandan bu savunmayı “çağdaş yaşam tarzları”nı bir üstünlük statüsü sayma anlayışına savrularak yapmış/yapıyor olmaları da; bu durumları ile nasıl bir hegemonya tesis zaafı taşıdıklarının göstergesi olarak not edilebilir.

AKP’nin 29 Mart seçimlerinde “İzmir’i fethetme”ye verdiği birincil derecede önemin mahiyeti bu açıdan bakıldığında geniş ölçüde anlaşılır. AKP açısından “İzmir’in fethi”, Türkiye burjuvazisinin “Batı”lı, yerleşik, merkezcil unsuru ile “yeni” taşra”lardan yükselen kesimini birleştirmek, böylece Türkiye’nin sosyo-ekonomik yönetici sınıfının AKP’nin şahsında birliğini, “kaynaşması”nı sağlamış olmak anlamına gelecekti.

MHP

Bu amacı gerçekleştiremediği gibi, İç Batı Anadolu kentlerinde, beklenmedik bir rekabetle karşılaştı AKP. Balıkesir ve Manisa gibi büyükçe kent merkezlerinde belediye başkanlıklarını AKP’nin elinden alan MHP, bölgenin diğer illerinde, önemli kasabalarında hissedilir bir oy artışı sağlayarak, birçok büyük kasabada daha önce kazandığı belediye başkanlıklarını koruyup, bölgenin açık arayla üçüncü partisi konumunu sabitleştirerek, sadece AKP’nin değil, CHP’nin de yerine geçmeye aday olduğunu kanıtlamış oldu. MHP’nin özellikle Manisa ve Balıkesir kent belediyelerini kazanabilmiş olması, onun yöre burjuvazisi/eşrafı tarafından “yönetime yardımcı güç” olarak görülme noktasından “yönetebilir” parti statüsüne terfi ettirildiği anlamına gelir. Bu da Devlet Bahçeli yönetiminin yıllardır sabırla izlediği stratejinin meyvelerini vermeye başladığı demektir. Ki bu durum AKP için olduğu kadar CHP için de bir “tehdit” mahiyetindedir.

Çünkü MHP’nin milliyetçilik vurgulu bir orta sınıf temelli parti olma politikası, mevcut durumda ve kestirilebilir bir gelecekte, kendisi için gelişme, statüsünü koruma imkanı pek göremeyen, konumunu kaybedebileceği endişesini taşıyan küçük –orta mülk– işletme sahiplerinin veya geçmişte daha yüksek servet – statü düzeyinde olup da düşmekte olan kesimlerin Türklük/millilik kozuyla gidişata direnebilme saiklerine seslenmektedir. Ege/Akdeniz sahillerinden İç Anadolu’ya uzanan yayda bu kategoriye girenlerin epeyce bir kısmı, Cumhuriyetin kuruluşundan beri CHP’nin dayanağı olagelmiş “erken çağdaş” mülk sahiplerinden gelme olanlardır. Bunların büyükçe bir kısmının, önceki seçimlerde bu bölgenin özellikle Ege’ye yakın kesimlerinde Genç Parti’nin aldığı hayli yüksek oy oranını sağladıklarını not etmeliyiz. Öyle anlaşılıyor ki bu seçimde o oylar MHP ve CHP tarafından paylaşılmıştır.

MHP, dinî/muhafazakar yaşam tarzına tepeden bakmayan ama bu tarza şekilden öteye bağlı olmayan üslubu ile Türklük özelliğine sığınmaya itilmiş eski orta sınıf CHP’lileri pekâlâ kendine çekebileceği gibi; yine aynı özelliği ile önceki seçimlerde AKP’ye yönelmiş bölgenin “eski” merkez sağ orta sınıfı içinde belli koşullar gerçekleştiğinde “alternatif” sayılabileceği hesabıyla davranıyor. O belli koşullardan ilki, halihazır ekonomik krizin Orta-Batı Anadolu bölgesi “yükselen” burjuvasini de konumunu koruma endişesine sürükleyecek kadar ağırlaşmasıdır. İkincisi ise kriz ağırlığını azaltsa bile, AKP’nin omurgasını oluşturan otantik Türkiye burjuvazisinin belli kesimlerinin yerleşik büyük burjuvaziyle statü eşitlenmesi, böylece “kaynaşması” pahasına diğer kesimlerin çıkarlarını zedeleyen veya böyle algılanan hükümet politikalarının izleniyor olmasıdır. Ülkenin “yeni” ve eski büyük burjuvazisi tarafından “yönetebilirlik” notu verilmeyen, bu yoldaki ilk 1999-2002 sınavında gayet yetersiz bulunan MHP, özellikle bu iki koşulun birlikte işlediği bir ortam doğduğunda AKP’yi yerinden edecek bir güce erişebileceğini herhalde hesaplıyor olmalıdır.

CHP

Seçimden oylarını arttırmış olarak çıkmış olmasına karşılık, ortada başarısını göğsünü gere gere ilan edemeyen bir CHP’nin oluşu nasıl açıklanabilir? Herhalde bunun ilk nedeni CHP’nin bu başarısını, oy artışını nasıl açıklayabileceğine karar veremez halde oluşudur. Her ne kadar bu konuda ahkâm yürütenlerin büyük çoğunluğu bu artışı CHP’nin şu son aylarda “laiklik tehlikede, şeriat devleti kuruluyor” vaveylasını terk etmekle kalmayıp, işi kara çarşaflılara parti rozeti takıp yeni kuran kursları açma vaadine kadar vardıran kampanya gösterilerinin “olumlu etkisi”ne veya Kılıçdaroğlu’nun şahsında sağlanan prestije bağlıyor ise de; kimi CHP’liler, şu tescilli “ulusalcı”lar da pekâlâ aynı artışı, bu parti yönetiminin, askerî darbe girişimi sanıklarına, onlarla her zaman dirsek temasında, hatta içiçe olmuş Susurluk’tan Silopi’ye, Hrant Dink cinayetine kadar her kirli, kanlı ve karanlık eyleme gölgesi düşen Ergenekon zanlılarına verdiği kararlı desteğe, “avukat”lığa mal edebilirler. Nihayet söz konusu CHP, ne yıllardır kopardığı “laiklik elden gidiyor” gürültüsünün aşırı abartma olduğunu kabullenerek, bu politikayı terk ettiğini ilan etmiştir; ne avukatlık iddiasını geri almıştır ne çarşafa parti rozeti takmakla başörtüsüne şiddetle karşı çıkışının birarada nasıl olabildiğini izah gereği duymuştur ne de Kılıçdaroğlu’nun şahsi imajının tüm CHP için geçerli olduğunu iddia edecek bir “cesaret” veya inandırıcılık sergilemiştir.

Halihazır CHP nedir ve ne olmak istemektedir? CHP’nin cevabını veremediği ve galiba asla veremeyeceği soru bu kadar basit yani en temele ilişkindir.

Üzerine kurulmuş olduğu sosyopolitik taban, omurga çökmüş, dağılmış ve her halükârda siyasal iddiasını yitirmiş bir –kabuk– partidir CHP. Eğer, bu yazının başlangıcında öne sürdüğümüz üzre, Türkiye fiilen 2. Cumhuriyetin inşası dönemine girmiş ise; mevcut haliyle bu geçiş/inşa dönemine asla intibak edemeyecek tek parti varsa o da bu partidir. Bu bakımdan şu son seçimde bir oy artışı elde etmiş olsa da; ya en azından birkaç yıl içinde dağılıp gitmeye veya –tabelası ve mal varlığı kalsa da– ciddi bir revizyondan, dipten doruğa bir yenilenmeden geçmeye, her şeyden önce de kendisine gerçek, “istikrarlı” bir sosyoekonomik taban, omurga edinmeye mecburdur. Şu anda CHP’nin son otuz yılda izlediği her biri bir sonrakiyle çelişen stratejilerin taşıyıcılığını yaparak alabildiğine yıpranmış, en önemlisi inandırıcılığını yitirmiş kadroların hemen tamamını barındıran yapısıyla bu partinin, kendi içinde bu “yenilenme”yi gerçekleştirmesi kesinlikle mümkün değildir. CHP’ye mutlaka bol miktarda “taze kan” gereklidir bunun için. Ama bu “kan”ın, 29 Mart’taki oy artışına rağmen, bu partiye akmaya hazır olduğunun işaretleri de yoktur.

Mevcut durumuyla CHP sadece son seçim sonuçları tablosuna o mahut “kimlik” politikasından dem vuran “okuma”larından çıkartılan hükümlere dayalı bir yol izleyebilir. Batı Anadolu, Trakya ve sahil şeridinde ve büyük metropollerde yoğunlaşan oy tablosunu, bu yörelerde ülkenin yerleşik büyük burjuvazisinden gördüğü desteği sabitleyecek ve buna iliştirdiği “sosyal demokrat” jargonla kaybolup gittiği İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da “kurtarıcı” sayılacağı zamanı bekleyecek bir “merkez sol” parti taklidi olmayı sürdürebilir.

Fakat, içine girdiğimiz 2. Cumhuriyetin siyasal düşünüş ve kurumsal inşası sürecinin “doğası gereği”, şu son otuz yılda duyulduğundan çok daha yoğun bir sol –alternatif– ihtiyacı duyuracağı için; bu ihtiyacı duyan ve taşımaya kararlı dinamiklerin öncelikle bu taklidi, işgal ettiği yerden sürüp çıkarmakla işe başlaması gerektiği hesaba katılırsa, bu sürenin fazla uzun olamayacağı da söylenmiş olur.

Bu sol alternatifin nasıl bir şey olabileceği, olması gerektiği konusu, başlıbaşına ve etraflıca ele alınması gereken bir bahis/sorundur. O nedenle, bu konuyu önümüzdeki sayıya bırakıyoruz. Ancak şimdiden belirtebiliriz ki; bu hayatî önemdeki konu, şu son on yıllar boyunca sol ve alternatif konusunun içinde konuşulduğu klişelerin, içeriği boşalmış varsayımların tamamen dışında bir perspektifle, gerçekten yeni baştan ele alınıyor olacaktır.

SP

29 Mart seçimlerinde SP, sadece tahminlerin üzerinde aldığı oyla değil, “İslami söyleminin” “yeni”liği ile de dikkatleri çekti. Dinî/Sünni aidiyetin birincil önemini koruduğu Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun kimi yörelerinde AKP ve DTP’ye rağmen varlığını sürdürmesinin yanı sıra, özellikle ülkenin batısında, bu özelliğinden ziyade İslami söylemi ezilenlerin adaletsizliğe ve yolsuzluğa karşı çıkışın diline “tercüme” gayreti ve verdiği samimi görüntü ile başardı bunu. AKP’nin içinden geldiği İslami görüşten klasik bir merkez sağ üsluba doğru kayışı, buna paralel olarak ekonomik hırs-çıkar dürtüleri ile temayüz eden orta-üst sınıf omurgalı bir parti konumuna yerleşmesinin tersi yönde kendini “yeniden” kurmaya çalışan bir parti gibi SP. “Erbakancı” kabuk ve üslubundan yakında tamamen sıyrılabileceğini gösteren SP, temsil ettiği bu ezilenlerin, yoksulların İslamı yaklaşımı ile, özellikle büyük metropollerin varoşlarında etkin bir güç/varlık haline gelmeye adaydır.

DTP

Kürt nüfusun büyük yoğunlukta olduğu yörelerde, AKP’nin uğradığı oy kaybı, gerileme diye değil yenilgi olarak nitelendirildi. Buna yanlış veya abartma demek için söylenebilecek fazla bir şey yok. Seçimlerin ertesinde üzerinde en fazla konuşulan, tartışılan, yorum yapılan konu da buydu. Ama galiba asıl önemli olan, bu sonucun, “yenilgi”nin DTP, onunla birlikte PKK ve Kürt kamuoyunun, geleceğe ilişkin olarak nasıl algılandığıdır.

Öyle anlaşılıyor ki; ister Türkiye, ister Ortadoğu çerçevesinde ele alınsın “Kürt sorunu”nda kritik aşamaya, gerçek dönüm noktasına geldik. “Zamana bırakma”nın, “koşullar”ı değerlendirmenin değil, gerçek siyasal kararın verilmesinin kaçınılmaz olduğu eşikteyiz.

Herhalde herkes bunun farkında, idrakinde olduğu için, seçimin üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen konunun ilk plandaki aktörlerinden herbiri, kesin, bağlayıcı karar anlamına gelecek söz ve davranışlardan uzak duruyor.

Fakat önümüzdeki haftalar içinde “kartlar açılmak” zorunda. Ve kartlar açıldığında, şahsen en fazla önem vereceğimiz nokta örneğin DTP’nin AKP’ye tattırdığı yenilgiyi Kürtler/Kürtlüğün zaferi mi yoksa onurlu kişilikli yurttaşlık adına hepimizin kazanmış sayılacağı bir zafer mi diye nitelediği. Elbette ilk planda AKP’nin hükümet –devlet– ve en büyük parti olarak bu yenilgi(sin)den –yukarıdakine benzer terimlerle– nasıl bir sonuç çıkardığını da görmek –“okumak”– da önemli olacak.

Neyi konuşacağımızı ancak bundan sonra biliyor olacağız çünkü.