Anasayfa > Birikim Arşiv > 256-257 - Ağustos-Eylül 2010 > Demokrasinin Olağanlaşmasında Yeni Bir Eşik

Demokrasinin Olağanlaşmasında Yeni Bir Eşik

Ahmet İnsel | (Sayı : 256-257 - Ağustos-Eylül 2010)

2010 Ağustos’unda genelkurmay başkanı ve başbakan arasında YAŞ kararları konusunda birkaç gün boyunca herkesin gözü önünde yaşanan çekişme ve bu çekişmenin sonuçlanma biçimi, Türkiye’de olağan bir demokratik rejime gidişin önemli bir eşiğini mi oluşturdu? Yoksa, son derece tehlikeli biçimde cumhuriyetin nitelik değiştirmesinin yeni bir aşaması mıydı? Son YAŞ toplantısı ile ilgili yorumları bu iki soru etrafında toplayabiliriz.

Aynı gelişme hakkında bütünüyle zıt iki yorum içeriyor gibi gözüken bu iki soru, aslında ortak bir tespitten hareket ediyor. Bu ortak tespit, askerin cumhuriyet rejimi içinde işgal ettiği olağanüstü konumla ilgili. 87 yıllık cumhuriyet rejimimizin yakın bir tarihe kadar süreklilik arzeden baskın niteliklerinden birinin asker güdümlü olması tespitinden hareket edildiğinde, yukarıdaki iki sorunun da yanıtı kesin bir evettir. Rejim bu açıdan değişmektedir. Bu değişimin iyi mi kötü mü olduğu konusu ise demokrasiden ne anlaşıldığıyla ve demokrasinin son kertede güvencesinin kim olduğuyla doğrudan ilgili.

YAŞ toplantısı vesilesiyle sergilenen çekişme, demokrasinin olağanlaşması açısından bir eşiğin aşılması anlamı taşıyor. Türkiye’de olağan demokratik rejime geçiş, her şeyden önce, askerî bürokrasinin güdümündeki devlet yönetimi anlayışından çıkış demektir. Bunun tamamlayıcı unsuru da, askerî bürokrasinin demokratik yöntemlerle iktidar olmuş sivil hükümete bütünüyle tabi olmasıdır. MGK’nın yapısı ve görevlerinin değişmesiyle başlayan, muvazzaf ve emekli subaylar hakkında açılan davalarla devam eden bu sürecin önemli bir aşaması, hükümetin üst düzey komutan atamalarında gerçekten karar alıcı konumunda olmasıdır.

Bu açıdan 2010 Ağustos YAŞ toplantısı, 27 Nisan 2007’nin ertesi gibi, demokratik olağanlaşmanın önündeki önemli bir direncin daha çöküşü olarak siyasal tarihe geçecek. Cumhuriyet yönetimi ağır aksak adımlarla nitelik değiştirmeye devam ediyor. Dolayısıyla, son yıllarda Cumhuriyet’in nitelik değiştirmesinden söz etmek ne yanlıştır ne de abartılıdır. Türkiye toplumu küçük ve ürkek adımlarla da olsa, kararlı bir biçimde askerî vesayet vurgusu güçlü bir cumhuriyet rejiminden, pretoryen cumhuriyetten sivil otoritenin nihai karar alıcı olduğu olağan bir cumhuriyet rejimine doğru yol alıyor. Demokratik olağanlaşma olarak da tanımlanabilecek bu gergin sürecin demokrasinin muhafazakâr ve asgari biçimi etrafında mı istikrara kavuşacağı, yoksa çok daha kapsamlı, eşitlikçi ve katılımcı bir demokrasiye doğru mu evrileceğini bundan böyle asker-sivil çatışması değil, egemen sınıflarla halk kesimleri arasındaki toplumsal mücadeleler belirleyecek. Demokratik olağanlaşmanın bir diğer cephesi de zaten bu değil midir?

Yaşanan gelişmelerin Cumhuriyet’in askerî niteliğinden ziyade laik niteliğini değiştirdiğini, din devleti yönünde yol alındığını iddia edenler de aslında çok farklı bir şey söylemiyorlar. Çünkü bu iddiayı dile getirirlerken, Türkiye Cumhuriyeti’ne özgü laikliğin ordunun hükümeti denetleyen özerk ve vasi bir devlet gücü konumunda kalması koşuluyla sürdürülebilir olduğunu ima ediyorlar. Bazıları demokratlık bayrağını elinde tutmayı ihmal etmeyerek, bu gereği açıkça dile getirmekten de çekinmiyor. Diğer yandan, aynı kişiler, AKP’nin anti-demokratik eğilimleri konusuna aşırı hassasiyet göstermekten geri kalmıyor. Dolayısıyla AKP’ye haklı olarak yöneltilen “kendine demokrat” değerlendirmesinin, bu çevre için geçerli olan bir o kadar haklı versiyonu, “demokrat bile değil” tanımlamasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ne özgü otoriter laikliğin asker denetimi ve gözetimi altında var olabileceğini söyler veya ima ederlerken, bu laiklik anlayışının kendine özgü bir demokrasi gerektirdiğini ifade ediyorlar. Demokrasinin Atatürk milliyetçiliğine özgü biçiminden çağın evrensel biçimlerine doğru evrilmesini, dolayısıyla TSK’nın yönlendirici ve denetleyici konumunu yitirmesini bir tehdit olarak algılarlarken de aslında değişmekte olan rejimin niteliği konusunda farklı bir tespit yapmış olmuyorlar.

Görüldüğü gibi bugün Türkiye’de TSK’nın devlet yönetimi içindeki konumunun rejimin asli niteliğini belirlediği konusunda yaygın bir ortak görüş var. Görüş farklılığı ve ondan türeyen siyasal çatışma, Ordunun bütünüyle kışlaya çekilmesinin ve salt askerî işlerle uğraşmasının iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda yaşanıyor. Ne için ve kimin için iyi soruları da bunu tamamlıyor elbette. Bu nedenle, cumhuriyet rejiminin nitelik değiştirdiğini “Tehlikenin farkında mısınız?” tınısıyla dile getirenlerin haksız olmadıkları söylenebilir. Asker güdümlü otoriter cumhuriyet rejimi tehlike altındadır; hatta artık ömrünün sonuna geldiğini bile söyleyebiliriz. Darbe tehditleri etkisizleşiyor. TSK’dan toplum açıkça hesap sormaya başlıyor. Askerin kendine atfettiği ve geleneksel cumhuriyet elitinin de endişeli bir sevecenlikle bunu kabul ettiği toplum ve siyaset mühendisliği görevleri yasadışı ya da gayrımeşru ilan ediliyor. Bunlar elbette Türkiye’de Cumhuriyet’in gerçekten nitelik değiştirmesi anlamına geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kağıt üzerinde ifade edilen, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olma nitelikleri değil, Cumhuriyet’in batıni nitelikleri değişiyor. Bu da askerî bürokrasinin kurumsal fiilî bağımsızlığına dayalı, Ordunun hükümetin yanında ve hatta fiilen üstünde bir devlet gücü olarak yer aldığı iki ayaklı cumhuriyet rejiminin değişmesi demektir. Bir ayağında hükümetin, diğer ayağında Ordunun olduğu bu ikili yapı cumhuriyet rejimimizin asli niteliklerinden biri olageldi. Zaman zaman bir ayak diğerinin önüne geçse de, rejim hep bu iki ayak üzerinde durdu. Ve daha çok askerî ayak üzerine sıkı basmaya önem verdi. TSK Cumhuriyet devletinin kurucu ve kollayıcı gücü olma sıfatını yıllar geçtikçe artan bir ağırlıkla kullanmaktan geri kalmadı. İç düşmanların tanımlanması, tespit edilmesi, izlenmesi ve etkisiz kılınmasına dayalı bir görev anlayışı her zaman ağır bastı. İç düşmanlar zaman zaman serbest seçimler yoluyla Meclis’e sızabilen, hatta hükümet kurabilen güçler olabildiler. Buna karşı TSK kurmayları hükümete yönelik karşı propaganda faaliyetlerini düzenleme, istikrarsızlaştırma ve yönetim boşluğu yaratarak yönetimi belirleme planlarını yapma konularında kendilerini yetkili görebildiler. 12 Eylül öncesinde ortamın askerî müdahale için olgunlaşmasını bekleyen de TSK kurmayları idi. TSK içindeki yerli Gladyo, Özel Harp Dairesi, daha sonra başta Türkeş olmak üzere birçok MHP’linin kabul ettiği gibi, provokasyonların alt yapısını hazırlayan, provokatörleri koruyup kollayan güçleri içinde barındırıyordu. Çünkü devleti topluma karşı olduğu gibi hükümete karşı da korumak gereği üzerine bu iki ayaklı yönetim sistemi tasarlanmıştı. Bu koruyucu, kollayıcı ve yönetici güç TSK idi. Hükümetin dışında, bir iç devlet olarak örgütlenmiş bu yapının merkez gücünü TSK kurmayları oluşturuyordu. Kent yerleşimi ve mimari açıdan bakıldığında da, başkentte Parlamento ile Genelkurmay ve kuvvet komutanları binalarının karşılıklı yerleşimi, devletin iki ayaklı yapısını simgeler.

Bu durum dikkate alındığında, Ordunun giderek daha fazla sivil otoriteye tabi olmaya başlaması; bu iki ayaklı yapının yerini, meşruiyetini serbest seçimlerden ve parlamenter çoğunluktan alan sivil gücün devlet yönetimine bütünüyle hakim olmasının alması, olağan demokratik rejime geçiş ve bu anlamda Cumhuriyet’in nitelik değiştirmesi olarak tanımlanabilir. “TSK’ya karşı asimetrik psikolojik harekat icra edilmesinden” şikayet eden ve “tehlikenin” bu açıdan farkında olan TSK komuta heyeti ve bunların sivil destekçilerinin endişeleri yersiz değildir. Olağan demokratik rejim, TSK’nın hesap vermeme, denetlenmeme ve salt genelkurmay başkanı aracılığıyla sivil otoriteyi siyasal olarak muhatap alma yetkilerini kaybetmesi anlamına geldiği gibi, bunlara bağlı maddi ayrıcalıkların da tartışma konusu edilmesinin kapısını açacaktır.

2010 Ağustos’unda YAŞ toplantısında hükümetle TSK yüksek komuta heyetinin yaptığı bilek güreşi dolayısıyla yürürlükteki siyasal rejimde yaşanan nitelik değişikliği açısından önemli bir eşik oluşturuyordu. Geçmişte Demirel ve Özal’ın genelkurmay başkanı atamalarında inisyatif kullanmalarına görünüşte benzemesine rağmen, sonucu ve simgesel anlamı açılarından son YAŞ gerginliği çok daha kapsamlı bir kurumsal değişimin işaretiydi. Genelkurmay başkanı atamasıyla sınırlı olmayan, bir dizi komutanın atanmasında yürütmenin müdahil olduğu, dolayısıyla hükümetin yüksek komuta heyeti seviyesinde TSK’nın “içişlerine” karıştığı bir eşikti bu. Teamüller adı altında oluşturulan son derece geniş bir özerklik ve dokunulmazlık alanının sivil idareye tabi olmaya başlaması demekti.

YAŞ’taki gerginliğin arkasında, TSK’nın hükümetin dışında yer alan, özerk bir güç oluşturabilmesini pekiştiren uygulamalardan –ünlü “teamüller”den– birine hükümetin itiraz etmesi yatıyordu. TSK’nın bağımsızlığa yakın özerkliğini sağlayan bu teamül, üst düzey komutanların atama ve terfilerinde hükümetten bağımsız karar alma ve bunu yasaların zahiri anlamına uygun hale getirecek biçimde cumhurbaşkanı, başbakan ve milli savunma bakanına onaylatmaktır. Halbuki olağan demokratik rejimlerde, hükümete, daha doğrusu genellikle savunma bakanlığına bağlı olan silahlı kuvvetlerin üst düzey kademesini sivil otorite atar. Aynı sivil bürokraside olduğu gibi, askerî bürokrasi içinde, sivil otoritenin en üst seviyede birlikte çalışacağı komutanları seçmesi esastır. Böyle bir uygulama, özellikle 1960 darbesi sonrasında adım adım yerleşen Türkiye siyasal geleneği açısından küçük bir devrim anlamını taşır.

Kendisinin dışarıya, yani topluma ve siyaset alanına müdahalelerde bulunmasına bütünüyle açık ama başta sivil otorite olmak üzere kendine dışarıdan müdahalede bulunulmasına bütünüyle kapalı bu yapının, çok katı bir dikey hiyerarşi içinde tek bir komutana bağlı olarak örgütlenmeye ihtiyacı vardır. Dünyada modern ordularda pek görülmeyen biçimde, Türkiye’de genelkurmay başkanı, fiilen jandarma dahil olmak üzere, bütün kuvvetlerin komutanıdır. Halbuki modern ordularda genelkurmay başkanlığına denk düşen mevki genellikle esnek bir koordinasyon görevinin yerine getirildiği, komutan konumunda olmayan, dolayısıyla katı bir emir-komuta zincirinin dışında yer alan fonksiyonel bir mevkidir. Kuvvetler arası ortak karargâh gibi adlarla daha çok tanımlanan, birçok yerde en kıdemli askerin değil, belli bir rütbe seviyesine gelmiş herhangi bir generalin yerine getirdiği fonksiyonel bir iş olarak görülür. TSK’da ise, genelkurmay başkanlığının doğrudan başbakana bağlı olmasının yanında, sivil otoritenin üst düzey komuta mevkilerine atamalara müdahale imkanını yok denecek kadar daraltmayı genelkurmay başkanının tüm kuvvetlerin komutanı olması kuralı sağlar. Bu sayede hükümet, geçmiş birkaç örnekte olduğu gibi, en fazla genelkurmay başkanının atanmasına müdahale edebilir. Ondan ötesine elini uzatamaz. Bu son derece merkezî yapı, TSK’nın devlet içinde bağımsızlığa yakın özerkliğini sağlarken aynı zamanda onu yoğun bir merkeziyetçiliğin hantallaştırdığı bir kuruma dönüştürmektedir. TSK’nın yeni şartlara uygun biçimde radikal bir yeniden yapılanmaya gitmesini engelleyen de, bu yapının sağladığı büyük özerkliği kaybetme endişesidir.

Son YAŞ gerginliğinde yaşanan, bu anlamda, Demirel ve Özal’ın genelkurmay başkanı atamalarında geçmişte sergiledikleri iradeden farklıydı. Bu kez hükümet, genelkurmay başkanının atanması konusunda değil, genelkurmay başkanının empoze etmeye çalıştığı kuvvet komutanı atamalarına, hatta daha alt seviyedeki general ve amirallerin terfilerine doğrudan müdahale etti. Genelkurmay başkanının, haklarında hükümete karşı faaliyet yürütme nedeniyle soruşturma açılmış kişilerin terfileri ve atanmaları konusunda ısrarcı olması, hükümete hiç beklemediği zamanda çok değerli bir karşı hamle yapma fırsatı verdi. Böylece Erdoğan, yasaların öngördüğü gibi hükümetin üst düzey bütün subay atamalarında doğrudan yetki sahibi olduğunu ve bunu uygulamaya kararlı olduğunu göstermenin yanında, yargı dışında da subaylardan siyasal olarak hesap sorulabileceğini gösterme olanağı buldu. Devam eden davaların yanında, yakında açılması muhtemel olan internet andıcı gibi doğrudan siyasal suç niteliği taşıyan davaların seyrini, asker kişilerin sivil yargıda yargılanmasını mümkün kılan ve 12 Eylül’de halkoyuna sunulan anayasa değişikliği belirleyecek. Bunun öncesinde, hükümetin açık siyasi mülahazalarla atamalara yaptığı bu müdahaleyi TSK hiyerarşisinin kabul etmek zorunda kalması, devam etmekte olan veya yeni başlayacak davaların sonucunu beklemeden, son derece önemli bir mevzinin kaybedilmesi anlamına geliyor. Hükümete karşı aktif bir mücadele yürütmüş ve hakkında soruşturma başlatılmış bir generalin atanması ve haklarında dava açılmış subayların terfi etmesi konusunda açık biçimde ısrarcı olarak, genelkurmay başkanı hükümete çok değerli bir karşı hamle fırsatını kendi elleriyle sundu.

AKP’ye kaybedilmesi neredeyse mümkün olmayan, siyasal getirisi yüksek bir karşı hamleyi sunan, İlker Başbuğ ve kurmayları oldu. Bu vesileyle, TSK kurmaylarının somut durumun somut analizini yapma yetilerini büyük ölçüde kaybettiklerini tespit etme fırsatı bulduk. 27 Nisan muhtırasıyla pısmayıp ya da şapkasını alıp gitmeyip, rest çeken ve bu restini bu vesileyle yapılan erken seçimde zafere dönüştüren bir parti karşısında ve kritik bir halkoylaması öncesinde, Genelkurmay’ın böyle bir direniş sergilemesini siyasal akıl açısından izah etmek kolay değil. Bunun yegane izahı, TSK üst kademesinde soğukkanlı bir durum değerlendirmesi yapma yetisinin büyük ölçüde yitirilmesi ve TSK kurmaylarının Türkiye’de yaşanan siyasal-toplumsal dönüşümü anlamakta zorluk çekmeleridir. Değişen şartlar karşısında eski reflekslerle hareket etmeye devam ederek, kendi kendilerini köşeye sıkıştırmaktadırlar. Bu da klasik bir burjuva demokrasisine geçişi hükümet açısından kolaylaştırmaktadır. Bu anlamda sadece geleneksel askerî darbe tehlikesinin artık gündemde olmamasının yanında, askerî vesayet rejiminin de artık sonuna gelindiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu son, daha birkaç yıl sürecek devlet içi itiş kakışa neden olsa da, zaman zaman İlker Başbuğ’un son iki yılda yaptığı gibi etkisiz pazu gösterilerine ve sonucu olmayan sert çıkışlara şahit olsak da, bunlar görünüşü kurtarma amacı taşımaktan öteye gitmeyen ve eski reflekslerle yapılmış el kol hareketleri olma dışında bir anlam ifade etmeyecektir.

Burada ele aldığımız konu, Türkiye’de demokrasinin gerçekten hayat bulması için olmazsa olmaz bir gereklilik olan, demokratik sivil otoritenin ordu üzerindeki otoritesinin tesis edilmesiyle ilgili. Bunun ötesinde AKP’yi ne anti-militarist bir hareket olarak değerlendirmek mümkündür ne de toplumsal ilişkilerde demokrasiyi ilkesel olarak ön planda tutan bir radikal demokrat parti olarak ondan bu yönde beklentilerde bulunmak. Muhafazakar-liberal bir Türkiye orta sınıfının ve bunların içinden sivrilen iş dünyası çevresinin demokratik yollardan oluşmuş iktidarının meşruiyetini kabul etmeyen, bu iktidarı yıpratmak için girişimlerde bulunan askerî bürokrasi içindeki direniş odaklarını etkisiz kılma mücadelesi veriyor bugün AKP ve müttefikleri. Bunu yaparken temkinli davranmayı, karşı tarafın açıklarını kullanmayı tercih ediyorlar. Genellikle kendileri fazladan bir hamle yapmıyorlar. Örneğin internet andıcı gibi bir suçlamada başbakanlık son derece geniş yetkilerle donatılmış olan denetleme kurulunu devreye sokmuyor. Milli Savunma Bakanı’nın mostralık olarak göreve devam etmesine son verecek hamlelerde bulunmuyor. Bunun yanında şimdilik AKP destekçisi olan bazı cemaatlerin TSK’ya yönelik ve AKP’nin denetimi dışında gerçekleşen yıpratma girişimlerine karşı da AKP yönetim çekirdeği mesafeli durmaya çalışıyor. Hatta bunları etkisiz kılmaya çabaladığı izlenimi edinmek bile mümkün. Bu temkinli davranışın nedeni, devlet içinde parlamenter demokrasiden güç alan bir hükümetin otoritesine karşı direniş odaklarının tasfiye edilmesinin ardından, TSK’nın siyasal otoritenin üstünlüğünü fiilen kabul etmesiyle birlikte, AKP’nin eğer iktidarda kalmaya devam ederse Ordu hiyerarşisi ile yakın işbirliğine girmemesi için hiçbir neden olmamasıdır. AKP’lilerin ezici çoğunluğu için Ordu hâlâ “peygamber ocağı”dır. AKP’den, sağ partilere özgü demokrasi anlayışı içinde TSK’yı sivil otoriteye tabi kılma mücadelesi vermekten ötesini beklemek safdillik olur. AKP çevresi bu mücadeleyi ilkesel planda yürütmekten ziyade, kendi meşru iktidarını korumak için sürdürmektedir. Bu iktidara karşı direniş hissetmediği yerde mücadeleyi durdurması ve uzlaşması doğaldır. Ama böyle bir durumun da demokratik normalleşme açısından bir aykırılık oluşturduğu söylenemez. Buna karşılık, AKP’nin DP ve AP geleneğinden devraldığı iktidarın bölünmezliği anlayışı demokrasiyi sandıktan çıkma ile sınırlayıp, çoğunluk diktasının kapısını açtığı için sorunludur. Bu ise, aslında 1924 Anayasası’na özgü olan ve Mustafa Kemal’in de benimsediği kuvvetler birliği ilkesinin devamıdır. Bugün Kemalist güçlerin savunma noktasına çekilip, atanmışların seçilmişleri denetlemesini ön plana çıkararak demokrat kesilmelerine karşı, AKP tepkisel biçimde bütünlükçü iktidar anlayışını dile getirmektedir. Bununla mücadele ise toplumsal hareketler tarafından üstlenildiğinde, topluma mal edildiğinde demokrasi bahşedilmiş bir ayrıcalık değil, kazanılmış bir hak ve sürekli mücadele ile korunacak ve genişletilecek, toplumun siyasallaşma alanı olacaktır.

Sonuçta bu veya bir sonraki seçimleri kaybeden bir AKP, geriye sivil otoriteye bağlı bir Ordu bırakacaktır. Cumhuriyetin askerî ve sivil iki ayak üzerinde yükselmesine son vererek, toplumsal mücadelelerin bütünüyle toplum içinde ve siyasal alanda yürütülmesinin önünü açmış olacaktır. Bundan sonrası ise, AKP’nin doğası gereği gerçekleştiremeyeceği, büyük ölçüde AKP’nin muhafazakar ve neo-liberal değerleriyle çatışacak olan bir yeni toplumsal dalganın işidir. Türkiye toplumu böyle bir sosyal ve demokratik Cumhuriyet dalgasını kendi içinden çıkartabildiği oranda da AKP’nin miadı dolmuş olacaktır. Bugün Türkiye solunun büyük bölümünün AKP’nin TSK ile girdiği mücadelede “ne kışla ne cami” sloganının bir adım ötesine gitmemekte ısrar etmesi durumunda ise AKP’nin miadı da uzamaya devam edecektir.