Anasayfa > Birikim Arşiv > 90 - Ekim 1996 > İsrail Toplumunun İç Çelişkileri Derinleşirken

İsrail Toplumunun İç Çelişkileri Derinleşirken

Moshe Zuckermann , Çeviren : Tanıl Bora | (Sayı : 90 - Ekim 1996)

Huricihan İslâmoğlu-İnan, Birikim’in 85. (Mayıs 1996) sayısında İsrail’in “Gazap Üzümleri” harekâtı üzerine yaptığımız söyleşide, bölgede bundan böyle tayin edici olacak etkenin İsrail toplumunun durumu ve iç çelişkileri olduğunu söylüyordu. Barış sürecini -bu sürecin mâhiyetini bir yana bırakalım- yaralayan ve yeni bir intifada’nın emarelerinin ortaya çıkmasına yol açan “Tünel Krizi” de, dikkatli bakıldığında, İsrail toplumunun iç siyasal geriliminden üreyen bir sonuç. Özellikle de, İsrail toplumunda güçlenen dincileşme ve sağcılaşma eğiliminden... Tel Aviv Üniversitesi’nde tarihçi Moshe Zuckerman’ın iki makalesinden yaptığımız derleme, İsrail toplumunun bünyevi çelişkileri ve bu çelişkiler üzerinde gelişen güncel siyasal eğilimler hakkında kısa ama yararlı bir panorama çiziyor.

Edward Said de Tünel olayı üzerine kısa makalesinde iki devletli çözümün sonunun geldiğini, bir beraber yaşama yolunun tek alternatif olduğunu savunuyor.

İSRAİL TOPLUMUNDA TARİH, KORKU VE İDEOLOJİ

İsrail’in siyasal kültürünün gelişimine başlangıcından itibaren üç korku ekseni damgasını vurmuştur. Birincisi, Yahudiler’in baskı ve takibat altında geçmiş uzun diaspora tarihinde billurlaşan, arkaik denebilecek korku. İkincisi, Avrupa Yahudiliğinin kitlesel olarak yok edilişiyle ilgili hiç bitmeyecek travmadan kaynaklanan korku. Üçüncüsü, İsrail Devletinin güvenlik açısından içinde bulunduğu durumdan ve komşusu Arap devletleriyle ardarda yaptığı savaşlardan beslenen korku. Bütün bu korku kaynaklarının gerçek temelleri vardır, (...) ancak sözü edilen korkuları ortaya çıkan mekanizmalarla bunların şeyleştirilerek araçsallaştırılması arasındaki bağıntıyı mercek altına almak gerekiyor.

İsrail başından itibaren içsel bir paradoksla malûldü: Devletin kuruluşu ideolojik açıdan diasporanın kategorik olarak reddiyesi doktrinine dayanıyordu. İtici gücünü sadece Yahudilerin yüzlerce yıl takibat altında yaşamış olduğu bilincinden ve “Yahudi Sorunu”nu ebediyyen çözme zaruretinden değil; -esasen- Avrupa Yahudiliğinin, tam da 20. yüzyılda, Aydınlanma, özgürlük ve eşitlikle övünen modern çağın doruğunda şimdiye dek bilinmeyen çapta bir felâketle karşı karşıya bırakılarak endüstriyel bir tarzda yok edilişi sonucunda böyle bir çözümün had safhada acilleşmesinden de alıyordu. Öte yandan bu -bünyesi itibarıyla negatif- ideolojik temel, “diaspora”daki Yahudiler üzerindeki daimi tehdidi, hem bu tehdidin reddine dönük doktrinin kurucu önemdeki tasdikini sağlamak hem de “diaspora”da tehdit altında bulunanlara mevcut bir Yahudi Devleti suretinde sunulan alternatifi meşrûlaştırmak için, korumak ve sağlamlaştırmak zorundaydı. Yani İsrail ideolojisinin çifte ödevi vardı: Devleti, Yahudiler’in şüpheye yer bırakmayan tarihsel tecrübelerden gelen korkularının siyasal yoldan bertaraf edilişinin temsilcisi olarak sunmak, ama bir yandan da aynı korkuyu doktriner olarak devam ettirmek. Burada, korkunun, başlangıcındaki uyarıcı işlevini, yani sahici tehditlere dönük pratik uyarıcı anlamını giderek yitirdiğini gözardı etmemeliyiz. Giderek daha yoğun biçimde araçsallaştırıldığı bir süreç içinde korku (en azından bir müddet ne denli otantik olsa da) biçim değiştirdi ve nihayetinde baskın kollektif ideolojiyi kendi çıkarlarına göre yaptırımlarla donatanların elinde kudretli ve tesirli bir siyasal araca dönüştü.

Bu düzenlemenin paradoksallığı, çok geçmeden (aslında devletin kuruluşuyla beraber) Arap komşularıyla sonu gelmez kanlı mücadelelere gömülen İsrail’in kendisinin yaşamak için güvenli bir yer olmadığı, hattâ Yahudi bireyinin dünyanın herhangi bir yerinde olduğundan çok daha sürekli bir tehdide marûz kaldığı bir yer olduğu görüldüğünde, yani bizzat İsrail’de yaşamanın asla tükenmeyecek varoluşsal korkuların kaynağı olduğu anlaşıldığında, tamamen açığa çıktı. Bu da korkunun ideolojik kullanımında belirli bir değişimi gerektirdi: İsrail’in komşuları tarafından gerçekten tehdit edilmesinden kaynaklanan sahici korku, yavaş yavaş, İsrail askerî güvenlik doktrininin temel esasına dönüştü. Bu doktrin da yine korkunun sistematik biçimde ayakta tutulmasına, hattâ korkunun bertaraf edilmesi ilkesinin yaptırımı olarak, bilinçli bir şekilde çoğaltılmasına dayanıyordu. İsrail gerçekliğinin böylesine ideolojikleştirilmiş bir idrakinin tam da bu gerçekliğe dönük geniş çaplı tesirleri olacağını söylemeye gerek yok - özellikle de İsrail’in işgal altında tuttuğu topraklarda. Yehuda Elkana’nın intifada’nın çıkışından iki ay sonra şunları yazması boşuna değildi: “Sembolik açıdan, Auschwitz’den iki millet doğdu: ‘Böyle bir şey bir daha asla olmamalı’ diyen bir azınlık ile, ‘böyle bir şey bize bir daha asla olmamalı’ diyen korku dolu çoğunluk.” Elkana buna istinaden şu tahmini ileri sürüyordu: “İsrail toplumunun Filistinlilerle ilişkisine yön veren, özel olarak onlarla ilgili kaygıları değil, Soykırım derslerinin belirli bir yorumundan ve bütün dünyanın bize karşı olduğu ve bizim ebedi kurbanlar olduğumuz inancına duyduğumuz yatkınlıktan beslenen, derin kökleri olan bir varoluşsal korkudur.” (...)

SEÇİM SONRASI İSRAİL TOPLUMUNUN DURUMU

“Büyük İsrail” fikrinin artık halkta destek bulmadığı değerlendirmesi temelsizdir ve benim paylaşmadığım bir iyimserliğe dayanıyor. Daha Menahem Begin zamanında, Ürdün’ü de içeren “Büyük İsrail” stratejisinin terk edildiği doğrudur. Filistinliler’e bir özerklik bahşedilerek Batı Yakası’nın sürekli işgâl altında bulundurulması tasarımı da gerçi resmen terk edildi; fakat gittikçe daha açıkça ortaya çıkıyor ki, iskân politikasının geri döndürülemeyeceği, kurulan yeni yerleşimlerin tasfiye edilemeyeceği kanaati, Peres hükümetince de az veya çok paylaşılıyordu. İsrail aslında yalnızca yeni yerleşimlerin asgari ölçüde azaltılacağı bir anlaşma istiyordu. Bu nedenle, İsrail’in 1967 Savaşı öncesindeki sınırlarına geri çekilmeye hazır olduğunu hiçbir biçimde varsayamayız. “Büyük İsrail” tasarımının artık var olmayışı, sadece görüntüdedir. Belki “Büyük İsrail” fikrine mesafe alınmıştır, ama pratiğine değil. İsrail -bazı sınır düzeltimlerini bir yana bırakarak- Batı Yakası’ndan geri çekilmedikçe, bu stratejinin terk edildiğinden söz edilemez. Doğu Yakası’nı, yani Ürdün’ü de içeren “Büyük İsrail” tasarımından yol çıkılacaksa, Begin zamanlarında bile böyle bir hedefin olmadığı söylenmelidir. Batı Yakası’na ilişkin olarak ise, bugünkü durumun intifada zamanındakiyle kıyaslanamaz; ama benim düşünceme göre burada işgâl durumu barışçı araçlarla sürdürülmektedir (...).

Seçimlere dönecek olursak... Ülkenin sosyolojik durumu, özellikle de Yahudi nüfusuyla ilgili olarak, son derece ilginçtir. Açığa çıkan bir nokta, İsrail’deki tüm dinsel bloğun, şimdiye kadar olduğundan çok farklı bir nizam almış olduğudur. Yıllarca, başlangıçta İşçi Partisi ile ittifak yapıp sonra sağ radikalizme yönelen milliyetçi dincilerin ve ortodoksların, esas itibarıyla Siyonizmden uzak durdukları varsayılmıştı. Fakat bu durum ’80’lerin ortasında ortodoks Şark Yahudiler’inin kurduğu Şas Partisi ile kökten değişime uğradı. Daha önce ortodokslar Maliye Bakanlığı’nda bir komisyon verilerek tatmin edilebiliyordu. Çünkü Siyonist bir bakanlıkta pay istemiyorlardı. Şas Partisi bunu değiştirdi. Siyonist olmamalarına rağmen, açıkça İsrail’in tüm kamusal siyasal alanına etkide bulunmak istiyorlardı. Dindarların kamusal alandaki varoluş biçimi tamamen değişti ve şimdi artık blok halinde hareket etmeleri şaşırtıcı değil. Milliyetçi dinciler, ortodokslar, aşırı-ortodokslar ve radikal anti-siyonistler arasında eskiden olan ayrımlar artık o denli keskin değil. Koalisyon görüşmelerine blok olarak girdiler. Bunun İsrail toplumu için anlamı, halkın yaklaşık % 25’inin dindar yönelimli olduğudur. (...)

Yeni seçim sisteminin açığa çıkarttığı ikinci bileşen, erime potası ideolojisinin, İsrail toplumunun birliğine dair mitosun, yanılsama olduğudur. İsrail toplumu sanıldığından çok daha ayrışmıştı ve etnik vurguların öne çıktığı seçimlerde bu daha açık görüldü. Şas seçmenleri sadece dindar kimliğiyle değil Şarklı kimliğiyle de oy verdiler - keza Rus göçmenleri de kendi çıkarlarının temsil edilmesi peşindeydi. Bunlar, son kertede başbakanın doğrudan halk tarafından seçilmesi ile mümkün oldu. (...)

Üçüncü bileşen sosyal bileşendir. İşçi Partisi’nin adında gerçi “işçi” var ama, son dört yılda ağırlıkla -en zengin onbinin demek istemiyorum- üst orta sınıfın çıkarlarını temsil etti. Alt sınıflar İşçi Partisi’nde kendilerine açık bir kulak bulamadılar. (Şarklı Yahudiler’e dayanan) Geşer Partisi’nden David Levy gibi adamların -sonra ihanet ettikleri- “sosyal sorunlara” sahip çıkabilmeleri boşuna değildi. Şas Partisi ile komünistler de aynı işi yaptılar. Ama komünistler tüm geçerli söylemin dışında durduklarından, sosyal sorunları konu edenler Likud ve dinci parti oldu. Tabiî sonra durum değişti - Netanyahu seçildikten sonra ilk açıklamalarından itibaren serbest piyasa ideolojisine atıf yaptı. (...) İşçi Partisi ile Meretz Partisi gerçi vatandaşlık hakları alanında ilerleme sağlamışlardı. Ama Meretz Partisi sosyal sorunları öne çıkaran bir parti değil bir yuppie partisiydi. Meretz-İşçi Partisi Koalisyonu Aşkenazilere dayanan bir orta sınıf ittifakı olarak görüldü ve bu izlenim, hem sosyal hem de etnik açıdan muhalefet unsurlarının yükselmesine yol açtı.

Dördüncü bileşen barış süreciyle ilgilidir. İsrail solunun bazı kesimlerinin uzun süredir konu ettiği üzere, İsrail-Yahudi halkının barışa hazır olup olmadığı ciddi biçimde hiç sorgulanmadı. Gerçi herkes barış üzerine akıl yürütüyor, ama hiç kimse bunun bedelinin ne olacağına dair ciddi bir düşünce ortaya koymuş değil. Sadece Batı Yakası’ndaki şehirlerden ve Gazze’den geri çekilmeyi kastetmiyorum, bu o kadar müthiş bir iş değil. Ama oradaki yeni yerleşimlerin boşaltılması kolay bir iş değil. Barışın bedeli örneğin İsrail polisi ve ordusunun Yahudiler’e karşı devreye sokulacağı için potansiyel olarak iç savaş benzeri bir durumun meydana gelmesi olursa, bugün barış yanlısı olduğunu söyleyen İsrailliler’in büyük kısmının ne yapacağını kesinlikle bilemiyorum. (...)

Bütün bunlar özellikle ağır basan beşinci bileşenle örtüşüyor: Geçtiğimiz dört yılın politikası ve sahiden bir barış süreci olmasa da yaşanan müzakereler süreci, birçok şeyi harekete geçirdi. Örneğin, “Yahudi Devleti” projesi ile bugün “sivil toplum” veya “vatandaşlarının devleti” denen proje arasındaki açıklık ortaya çıktı. Bu hem Arap tarafınca hem de İsrail’deki radikal sol tarafından konu edildi. Yahudi Devleti ile sivil toplum arasındaki kutupsallık, halkta son derece gerici eğilimlere yol açmış bir sorun. Sivil toplum talebine yönelen hınç dolu tepkilerde, toplumsal çelişkilerden çok daha fazlası saklı. Yahudi olanı, sivil olana ve sivil toplumla bağlantılandırılan her şeye karşı koruma kaygısı söz konusu. Bu, muhafazakârlarda da Amerikan karşıtlığı biçiminde kendisini gösteriyor. Örneğin pop ve McDonalds kültürünün veya televizyon endüstrisinin sızması, İsrail toplumunun kaynağındaki Siyonist karaktere dönük bir tehdit olarak algılanıyor. (...) Meretz Partisi’nin ilerlettiği vatandaşlık hakları kataloğu, örneğin lezbiyenlere ve eşcinsellere tanınan haklar ve sivil topluma ilişkin genel söylemin tümü, bir yığın insanı ürküttü ve Siyonizme ilişkin kanaatlerini sarstı. Siyonizm giderek sallantıya düşüyor, zira Yahudi Ajansı, sendikalar ve kibbuz hareketi gibi en önemli kurumları son yıllarda çöküntüye uğradı. Bütün bunlar, insanları bir dönüm noktasında bulundukları duygusuna sevk ediyor ve bundan ürküntü duyuyorlar.

Bu nedenlerden ötürü laik İsrailliler’in bile Yahudi olanı korumak istediklerinden ve dinci partilere oy verdiklerinden eminim. Bir önceki seçimlerde başarısızlığa uğrayan Mafdal’ın, yani milliyetçi dincilerin güçlenmesi de büyük ölçüde buna bağlı. (...)

Netanyahu’nun barış sürecinin hızını düşürmeye çalışacağı açıkça görülüyor. Fakat her şey Netanyahu’ya ve İsrail sağına bağlı olmadığı için, Amerikan ve Avrupa baskısının bu süreçte etkisi olacak. Clinton’un önümüzdeki yıl seçimi kazanacağını varsayıyorum (...) ve seçildikten sonra tekrar aday olamayacağı için önünde serbestçe hareket edebileceği dört yıl olacak ve kanaatimce Yakın Doğu üzerinde daha büyük baskı uygulayacak. İsrail de ABD’ye bağımlı olduğuna göre Netanyahu başlayan süreci öyle veya böyle sürdürmek zorunda olacak. Sürecin sürmesiyle mutlaka derin ve gerçek anlamıyla barışı değil, Oslo Antlaşması’nda saptanan adımların atılmasını kastediyorum. (...) Fakat bütün bu adımlara, Batı Yakası’ndaki yeni yerleşimleri muhafaza etme çabası eşlik edecek. Böyle bir politikanın uzun vadede kesinlikle Filistin halkının yeni bir ayaklanmasına yol açacağı, keza hem Arap dünyasının tamamı hem de Amerikalılar açısından kabul edilebilir olmadığı, açıktır. Netanyahu bir gerilim alanında bulunduğunu biliyor ve bu nedenle süreci en azından görünüş itibarıyla sürdürmeye çalışacak. Bu da tabiî ki toplumun iç çelişkilerini gittikçe daha belirgin hale getirecek. Bu çelişkilerin yine halı altına süpürülmesi, ancak yeni bir Filistin intifada’sının başlaması veya İsrail’e dönük dış tehdidin içte yapıştırıcı olacak ölçüde büyümesi halinde mümkün olabilecek. Fakat barış süreci her şeye rağmen sürdürülür, yani dış tehdit şu veya bu biçimde sakin bir mecraya akıtılabilirse, laiklerle dinciler, etnik ve sosyal ayrışmalar, keza İsrailli Araplar’la İsrailli Yahudiler arasındaki çelişkiler gittikçe keskinleşerek gündeme gelecek...

Perspektiven, 24 Mayıs 1995 ve 28 Temmuz 1996 tarihli makalelerden derleyerek çevrildi