Birikim'in Misyonu

Yüksel Işık | (Sayı : 100 - Ağustos 1997)

Birikim 100. sayıda. Bu rakam, Türkiye gibi ertesi gün ne olacağı bile önceden kestirilemeyen bir ülkede, üstelik sosyalist bir kültür dergisi için, hafife alınamayacak bir şey. Bu nedenle kendime ait “duygu, düşünce ve önerileri” iki bölüm halinde yazmak istiyorum.

2) Birinci bölüm kutlamaya ilişkin. Öncelikle böyle bir yayını sürdürme konusunda ısrarcı olanları kutlamak gerekiyor. Bunu alelade bir kutlama olarak değerlendirilmemeli. Çünkü Türkiye solunun entellektüel penceresini oluşturan böyle bir yayına ne kadar gereksinme duyulduğu ortada. Kendi adıma böyle bir gereksinmeyi 12 Eylül sonrasının karanlık günlerinde duymaya başladığımı belirtmeliyim.

“Devrim yapacak çevreye mensup” olduğum için, “bizim dışımızdaki bütün grupların son tahlilde karşı devrime hizmet edeceği”ne ilişkin “kuyu”luk bir görüşe sahiptim. 12 Eylül’ün musibetinden epey bir oranda payımı aldım, ama itiraf etmeliyim ki bu musibet bulunduğum “kuyu”dan çıkmama da yaradı. Kuyudan çıkınca, gökyüzünün bildiğimden daha geniş olduğunu fark ettim. İlk kararım, 12 Eylül öncesi sosyalist solun etkili çevrelerinin çıkardığı yayınlara ulaşmaktı. Neredeyse hepsini taradım. Sonuçta çıktığı havada Birikim Dergisi’ni okumamış olmaktan dolayı hayıflandım. Kendimi affettirmek için bir dostumdan edindiğim Birikim’lerin kopyalarını çıkartarak ciltlettirdim. Şimdi onlar, tıpkı yeni dönemde çıkan sayılar gibi, kitaplığımdaki müstesna yerlerindeler.

2) İkinci Bölüm eleştiri ve önerilere ilişkin. Birikim’i düzenli olarak izliyorum. Yukarıdaki satırlarda da dile geldiği gibi, övgüye değer de buluyorum. Övgüye değer buluyor olmam, tümüyle katıldığım anlamına gelmiyor. Öncelikle bir karşılaştırma yaparak, ilk eleştirimi iletmek istiyorum. Sonradan ulaştığımdan mıdır, bilemem ama ilk dönem dergilerin bıraktığı tat, ikincilerde yok gibi. Daha zayıf diyelim. Ulusal ve uluslararası çapta entellektüellik payesi kazanmış aydınlara daha az yer veriliyor. Gıdasının bir bölümünü Birikim’den alan okurlar için bu hiç de hafife alınabilecek bir şey değil.

Kapitalizm, ne kadar ince yönteme başvurursa vursun, vahşetini gizleyemeyecek kadar saldırgan. Aşırı kâr ve şiddetli sömürü hırsı, kendisine yabancılaştırılmış emekçilerin boynunu bir cendere gibi sıkıyor. Geniş emekçi yığınları, “bilerek edimde bulunan” özneler olmaktan çıkartılıp, “bilinen ve üzerinde edimde bulunulan” nesneler haline dönüştürülmüş durumdadır. Burjuva ideolojik hegemonyanın etkisi altında kalmış emekçiler, aritmetik güçlerine geometrik bir özellik kazandırmak amacıyla oluşturdukları sendikalara dahi sahip çıkamaz hale gelmişlerdir. Kitlelerin ortak talepleri sonucu oluşan ve bu haliyle bir özörgüt niteliğinde bulunan sendikalar, Althusser’in ifadesiyle birer “burjuva ideolojik aygıt” haline dönüşmüşlerdir.

İnsanlığın vahşi kapitalizmin cenderesi altından kurtulabilmesi, emekçilerin birer özne konumuna yükselmesiyle ve kendilerine dayatılan hadımlaştırıcı tutuma karşı bilinçlerinde dönüşüm yaratmakla olanaklıdır. Bunun için toplumun vicdanı konumundaki aydınların sistemin nesneleştirici özelliğine karşı, herkesin kendisi olması mücadelesine daha doğrudan katılmaları gerekiyor. Eleştirel bir ruha ve dolayısıyla devrimci yaratıcılığa sahip, aralarında Birikim’in de bulunduğu, sosyalizan çevrelerin özgürleştirici eylemleri, emekçilerin bugünkü konumlarını sorgulama-larına yol açacağı kesindir.

Bunun için öncelikle emekçilerin en yakınında bulunan ve ortaya çıkışı itibariyle emekçilerin özörgütü konumunda bulunan sendikalara ilişkin yeni analizlere gereksinme duyulmaktadır. Sendikalar, bugün artık sistemin emekçiler içindeki uzantıları haline gelmişlerdir. Üyelerine yabancılaşmış ve ulaştıkları konum itibariyle üyeleriyle en iyimser ilişkileri, vekil-müvekkil ilişkisine benzemeye başlamıştır. Ortaya çıkışı itibariyle emekçilerin özörgütü olan sendikaların, emekçilere en uzak noktaya fırlamasının nedeni, emek hareketinin yükselişini durdurmak amacıyla sistemin geliştirdiği ideolojik hegemonya süreçlerinde aramak gerekir. Bu bağlamda Soğuk Savaş ideolojisinin emek hareketini dumura uğratan etkisi gözardı edilemez. Kısacası sendikal hareket, bugün emekçiler açısından, tıpkı okul, camii, kışla gibi, terbiye edici bir kurum haline dönüşmüştür. Söz konusu kurumlarla aynı saikten hareket etmemesine karşın, aynı noktaya ulaşmış olması, incelemeye değer bir durumdur.

Bu incelemeyi kim yapacaktır? Canalıcı soru budur. Geleneksel sendikacılık anlayışının ve klasik solculuğun sendikalara yaklaşımının umut vermediği ortadadır. Görünen o ki hem “volan kayışı” teorist hem de kızıl sendikacılık anlayışları iflas etmiş, burjuvazinin geliştirdiği ideolojik saldırı karşısında tutunamamışlardır. Ortaya koydukları kurgu itibariyle tutunabilmeleri de olanaklı değildir.

Sosyalizm insanın yeniden özgürleşmesi sürecinin önünü açan bir toplumsal sistemin adıdır. Emekçiler ise, böyle bir toplumsal sistemin potansiyel kurucusudurlar. Potansiyel kurucu rolü üstlenen bir sınıfın gündelik yaşam mücadelesinin araçları olan sendikalar aracılığıyla sisteme müdahale etmesi, hiç de yabana atılabilir bir olasılık değildir. Bu müdahale, sistemin tümüyle değiştirilmesi içeriğini taşımayabilir; ancak, emekçilerin aşırı kâr hırsına ve vahşi sömürüye müdahale etmeleri, yoğunlaşmış toplumsal bir güç olan sermayeye sınır çekmek için önkoşuldur.

Bu önkoşulu yerine getirecek sendikaların nasıl örgütlenecekleri ve bu örgütlenme modelleriyle emekçileri sisteme karşı duyarlı hale nasıl getirecekleri sorusu, her geçen gün daha da fazla önem kazanıyor. Geleneksel sendikacılığın sonucu olarak doğmuş bulunan hantal bürokratik yapıların emekçilere umut vaadetmediği ortada. Öyle bir örgütlenme olmalı ki, emekçiler bu örgütlenme sayesinde yeniden varlık nedenlerine sahip çıkabilecek bir konuma gelebilmelidir. Emekçiler, potansiyel olarak, yeni bir düzeni ifade ediyorlarsa, onların gündelik yaşam örgütlerinin de kendilerini yeni bir düzene göre kurgulamaları gerekir.

Sendikalar açısından düğümün bu noktada olduğunu düşünüyorum. Bu düğümü, hiç kuşkusuz, “eleştirel bir ruhla beslenen radikaller” çözecek. Bu nedenle, Birikim’den, üstlendiği misyona uygun olarak, sendikal hareket alanını tartışmaya açacak bir çaba bekliyorum. Geleceği tarif etmek, bugünü eleştiri masasına yatırmaktan geçer. Bugünü olumsuzlamak, geleceğin projesinin ışığında olanaklıdır.

En kısa zamanda, emekçilerin örgütü konumundaki sendikaları masaya yatırabilecek bir sayıyı bayilerde görmek dileğiyle nice 100. sayılara.