Anasayfa > Birikim Arşiv > 100 - Ağustos 1997 > Bir Arayışın Adı: Birikim

Bir Arayışın Adı: Birikim

Şükrü Argın | (Sayı : 100 - Ağustos 1997)

“Tarihi içgüdüsel davranışların, çeşitli moda akımların, hırs ve açgözlülüklerin, iktidar tutkusunun, asıp kesme hevesinin, zorbalığın, yakıp yıkmaların, savaşların, gözü yukarda nazırların, satılmış generallerin, ateş altında yerle bir edilmiş kentlerin at oynattığı arena gibi görüyoruz, bunun tarihin pek çok yüzünden yalnız biri olduğu kolaycacık çıkıyor aklımızdan. Her şeyden önce şunu unutuyoruz ki kendimiz bir tarih parçası sayılırız; zaman içinde bir oluşum süreci yaşamış bir varlık, ayrıca ileride aynı süreci yaşama ve değişim gücümüzü yitirdik mi ölüme mahkûm bir varlığız. Kendimiz tarihiz, tarihin oluşumundan ve bizim onun içindeki yerimizden biz de sorumluyuz.”1

GİRİŞ

Birikim’in 1975’ten 1997’ye uzanan, 1980’deki dokuz yıllık zorunlu kopmanın ikiye bölündüğü yayın hayatını tek bir makale boyutları içinde değerlendirebilmek son derece güç, hattâ neredeyse imkânsız bir iş. Çünkü böylesi bir değerlendirme, öncelikle bu görece uzun sürecin tam ve ayrıntılı bir dökümünü, dolayısıyla da yüzlerce sayfalık birikimin dikkatli bir analizini gerektirir. Buna bir de, söz konusu sürecin, içinden geçtiği tarihsel bağlamla ilişkilerini kurma zorunluluğu eklenirse, sanırım bu güçlük çok daha açık hale gelecektir. Kısacası, hem Birikim’in biriktirdiklerinin zenginliği hem de bu birikimi mümkün kılan tarihsel bağlamın olağanüstü dinamik karakteri, hiç kuşku yok ki, çok daha ayrıntılı, çok daha ciddi araştırmaları, incelemeleri hak ediyor ve gerektiriyor. Ancak böylesi sıkı bir araştırma ya da incelemeye dayanmayan sınırlı izlenim ve sezgilerin dile getirilmesinin de yararlı olacağını, en azından yararsız olmayacağını düşündüğüm için, aşağıda Birikim'e ilişkin, önemli bulduğum birkaç noktayla sınırlı, kısa bir değerlendirme sunmaya çalışacağım. Elbette yaptığımın oldukça eksik bir değerlendirme olduğunu aklımda tutarak...

KİMLİĞE DÖNÜŞEN “MİSYON”

Hepimiz biliyoruz ki, artık Türkiye’de neredeyse gelenekselleşmiş bir inceleme modeli var. İncelenen her ne ise, işte bunun bir “80 öncesi ve sonrası”ndan söz etmek neredeyse bir zorunluluk. Kuşkusuz, aynı şey Birikim için de geçerli. Zira onun da bir “80 öncesi ve sonrası” var. Yine kuşkusuz, “önceki” Birikim ile “sonraki” Birikim arasında önemli farklılıklar da var. Yeri geldiğinde bu farklılıkların bazılarına değineceğim. Ancak ben, Birikim’in değişmeden kalan bazı önemli özellikleri olduğunu ve özellikle bugün, bunlar üzerinde durmanın çok daha yerinde ve yararlı olacağını düşünüyorum.

Kanımca, Birikim’in yayın hayatı boyunca neredeyse hiç değişmeden kalan en önemli özelliği, üstlenmiş olduğu “misyon”dur. Neydi bu “misyon”? Sanırım bunu, Birikim’in kendi ifadesiyle şu şekilde dile getirebiliriz: “...sosyalist hareketin siyasal sorunları ile yoğun biçimde uğraşıp belli görüşler öne sürmesine karşılık, bir siyaset olmaya yönelmeyen tutumuyla alışılanın dışında bir yayın organı” olma.2 Gerçekten de, “(a)rdında bir politik güç olmadan, böyle bir politik gücün pratiğine bağlı olmadan sırf bir ‘teorik organ’ olarak çıkmak... buydu Birikim’in yaptığı”3 ve bu, elbette “o günler”de, yani sosyalist solun, en küçük teorik ayrılıkların pratikte derhal ciddi bölünmelere yol açtığı parçalanmış atmosferinde, “alışılmış kurala aykırı” bir durumdu.

Hiç kuşkusuz “Birikim’i çıkaranlar”, “pratikten kopuk bir teori olamayacağı” gerçeğinin farkındaydılar. Bu nedenle, seçmiş oldukları konumun “sosyalist bireyler için, topluluklar için” kalıcı olamayacağını sürekli vurguluyorlardı. Kendilerinin bu “kural dışı konumu” seçişlerini de, esas olarak “dünya sosyalist hareketinin ve Türkiye’deki hareketin özel durumu”na, yani farklı kamplaşma ve gruplaşmalar içinde parçalanmışlığına bağlıyorlardı. Bu nedenle, Birikim, bir yandan, sürekli olarak kendisine yöneltilen “teorisizm”, “entellektüalizm” ya da hattâ “akademizm” gibi eleştirileri, daha doğrusu suçlamaları karşılamaya çalışırken; bir yandan da, sosyalizmin o gün için en yakıcı nitelik taşıyan pratik sorunlarını bıkıp usanmadan gündeme getirmeye çalıştı.

Birikim’e yöneltilen “teorisizm” suçlamasının aslında ironik bir yanı vardı. Çünkü “o günler”de, özellikle sol çevrelerde “teori-pratik birliği” hemen herkesin, her kesimin temel ilkesi durumundaydı. Ancak bu “teori-pratik birliği” ilkesinin, ne yazık ki, sadece teorisi vardı Türkiye’de, pratiği neredeyse hiç olmadı, olamadı. “Birlik”, iki şeyin birlikte olmaksızın var olamayacakları anlamını içeriyor olmasına rağmen, Türkiye’de sol çevreler nedense tercihlerini hep “pratik”ten yana yaptılar ve doğal olarak da bunun, esasen teorik bir tercih olduğu gerçeğini asla görmeye yanaşmadılar. “Teori-pratik birliği”ni de, zaten “pratikten bağımsız teori olamaz” gibi bir sloganın dar açısından algılıyorlardı. Doğal olarak, sonuç bir tür pratik mistifikasyonu oldu. İşte Birikim, bu tür bir mistifikasyon ortamında, öncelikle bu ortama teorik bir müdahale arzusu ve derdiyle ortaya çıktı.

Daha önce de söylendiği gibi, “Birikim’i çıkaranlar”, aslında sadece teorik bir yayın organı çıkarmakla kalmayıp, bu teorik zeminden sosyalist pratiğe müdahaleye etmeyi, bu pratiği dönüştürmeyi hedefliyor ya da en azından arzuluyorlardı ki, sanırım Birikim’in seçtiği konumun “kural dışı”lığı da, büyük ölçüde buradan kaynaklanıyordu. Gerçekten de, eğer Birikim, sadece teorik bir yayın organı ya da sadece sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgilenmeyi amaçlayan entellektüel bir hareket olmayı seçmiş olsaydı, sanırım bu mevcut sosyalist hareketler tarafından pek “kural dışı” bir durum olarak görülmez, dolayısıyla bu kadar yoğun bir suçlama kampanyasına da yol açmazdı. Oysa Birikim, “hakkındaki yerleşik yargının tersine”, sadece teorik alanda kalmayıp doğrudan pratik nitelik taşıyan sorunlara yöneldi ve sayfalarında bunları çözümlemeye, çözmeye yönelik teorik çalışmalara ağırlıklı bir yer ayırdı.

Üstelik, bütün bunları, “genel sosyalist hareketin kitlesi” gibi, bir bakıma “hayali”, ancak o zamanlar birçok insanın hayalinde yer bulduğu için belli bir gerçekliğe de sahip olan bir topluluğu göz önünde bulundurarak dile getirdi. Başka bir deyişle, belli bir “kitle”ye seslenme cüretini ve belli bir siyasî irade sergileme cesaretini gösterdi. ’80 öncesinde Birikim’in, kendi açıklamalarına rağmen, yaygın olarak sanki bir fraksiyon, bir siyasî hareketmiş gibi algılanışının temelinde, kuşkusuz bu cüret ve cesaretin de belli bir rolü vardı. Belli bir “kitle”ye seslenme ve belli bir siyasî irade sergilemeyi “kural dışı” kılan şey ise, sanırım bütün bunların hiçbir siyasî güç talebinde bulunulmadan yapılmasıydı.

Bu durum, ’80 öncesi Birikim’de şu şekilde dile getirilmişti: “Sosyalist politik harekette alışılagelmiş bir uygulama vardır. Politik sorunları ele alan bir yayın organı ya bir partinin, ya da yeni deyimle bir ‘siyaset’in tespit edilmiş görüşlerini yaymak için kurulur. Ya da ‘siyaset’ haline gelmek için, politik güç edinmek için yayın organından yararlanılır, ondan başlanır. Birikim ise ilk çıktığından beri varolan grup veya partilerin herhangi birinin organı olmadığını ve ayrıca kendi çevresinde bir politik güç oluşturma amacı gütmediğini belirtti. Bu sözlere pek inanmayanlar bir süre Birikim’in hangi eğilimi -gizlice- desteklediği üstüne spekülasyonlar yaptılar, hâlâ yapıyor olabilirler. Ama bu yorumlar doğru çıkmayınca, ayrıca yayının politik niteliğine karşın grup yaratma çabasına girmediği veya Birikim genel yaklaşımını benimseyen kişilerin bilinen politik mücadele yöntemlerini uygulamaya girişmediği görülünce, bu kez de ‘siyasetsizlik” suçlamaları işitilmeye başlandı.”4

Bu satırlar da gösteriyor ki, Birikim, her şeyden önce kendi sıfatını tırnak içine alan bir siyasî dergi olmayı seçmişti. Başka bir deyişle, mevcut “siyaset yapma” tarzlarını, daha doğrusu tarzını sorgulamayı, temel siyasî misyon olarak almıştı kendine. Ve kuşkusuz, o zamanlar Birikim’in tüm sosyalistlere yönelik olarak yaptığı çağrıların “platonik” kalmasının asıl nedeni de buydu. Çünkü Birikim, sosyalist bir politikanın, her şeyden önce mevcut politika yapma tarzını dönüştürmekle mümkün olacağını, politikayı devrimin aracı değil de mekanı olarak gören, her bakımdan yeni bir politik anlayış tasavvur etmeye çalışıyor, bu tasavvuru hayata geçirmeyi arzuluyor ve bunu sağlamak için de, yürürlükteki politik dilden tamamen başka, farklı bir politik dili dolaşıma sokmak istiyordu.5

Oysa, o dönemde, Türkiye’deki sosyalist hareketlerin neredeyse tümü böylesi bir politik anlayıştan çok uzaktaydı ve üstelik, genel olarak reel politika batağına saplanmış durumdaydı. Politikayı, esas olarak bir güç oyunu, politika yapmayı da, bu güç oyununu kazanmanın her şeyi meşrû kıldığı bir süreç olarak görüyorlardı. Doğal olarak Birikim’in dolaşıma sokmak istediği bu yeni politik dil, onlara neredeyse hemen hiçbir şey ifade etmiyordu. Bu “yabancı” dil, kendi “yerli” politik dillerine tercüme ettiklerinde de, burada, sadece kendi tabanlarına yönelik gizli bir politik çağrı, bir politik güç talebi görüyor, dolayısıyla da buna karşı tedbir almak dışında başka bir politik tavır tasavvur edemiyorlardı.

Birikim, kendisine yönelik bu dışlayıcı “doğal” politik refleksin, sosyalistler tarafından aşılması gereken bir politik geleneğe bağlı olduğunun farkındaydı. “Birikim’i çıkaranlar” şu tespiti yapmışlardı: “Burjuva siyasal anlayışına göre, ... insanlar arasındaki ‘doğal’ eşitsizliğin bir ifadesi olan yönetici-yönetilen ayrımı, siyasî hareketlerin (partilerin) içinde kadro-kitle ayrımı olarak yansır. Bu ayrımları ortadan kaldırmak imkânsızdır. Siyasal faaliyet iki karşıt konum olan bu yönetici ve yönetilen konumları arasındaki belli bir ilişki, bir uzlaşma sağlanması temelinde yürür. Bu bakımdan her siyasî hareket yöneticileri -kadrosu- ile yönetilenleri -kitle- arasındaki bu önlenemez, doğal farklılığı bilir ve bu farklılığın bir karşıtlık biçimine gelmemesine, yani yönetilenlerin başka yönetici’lerin ardına takılmamasına, hareketin kendi yöneticilerinden yüzgeri etmemesine çalışır.”6

Oysa Birikim, bu “doğal” kadro-kitle ayrımının kendisini, aşılması gereken politik bir sorun olarak ortaya koyuyor ve bu sorunun çözümünün de, Marksist literatürde dile getirildiği biçimiyle “siyasetin toplumsallaşması”ndan geçtiğini savunuyordu. Gerçekten de, “siyasetin toplumsallaşması”, Birikim’in, “80 öncesi ve sonrası”nı kapsayan tüm yayın hayatı boyunca bıkıp usanmadan dile getirdiği birincil taleplerden biri oldu. Bu talebin özünde de, politik alanın toplumsal hayat içindeki egemen konumunun sorgulanması, bu egemenliği mümkün ve daim kılan “politik yabancılaşma”nın aşılabilme yollarının tasavvur edilmesi yatıyordu. Birikim, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan sosyalist bir politikanın, her şeyden önce, mevcut “politika yapma” tarzını dönüştürmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle, ilk adımda politikaların “profesyonelleşme”sinin reddedilmesi, “amatör” bir ruha sahip, gerçekten yeni bir sosyalist politika yapma tarzının inşâ edilmesi, hayatî önem taşıyan bir ihtiyaçtı ve Birikim sürekli olarak bu ihtiyacı vurguladı. Ancak, ne yazık ki, ’80 öncesinin o “hareketli” ortamında, Birikim’in bu sağduyulu çağrısı, yukarıda da değinilen nedenlerle, sanki “hariçten okunan bir gazel”miş gibi algılandı, daha doğrusu tam olarak algılanamadığı için bu biçimde yargılandı.

“80 ÖNCESİ VE SONRASI”NDA BİRİKİM

“Bir teorik dergi olarak Birikim, sosyalist hareketin sorunlarını değil, bunun daha ötesinde ve öncelikli olarak bizatihi sosyalizmin kendisini yeniden ele almak istiyor. Bir insan ve dünya görüşü, kavrayış tarzı ve pratik olarak sosyalizmin kaynak, dayanak ve dinamikleri yeniden belirlemek ve böylece onun ayırdedici çizgilerini netleştirmek için bir çağrı, bu kapsamlı ve hayati girişime bir katkı olmak üzere yayınına başlıyor.”7 1980’den tam dokuz yıl sonra yeniden yayın hayatına atılan Birikim’den yapılan bu alıntı, aslında her şeyi açık bir biçimde ortaya seriyor. Artık “misyon” kimliğe dönüşmüştür. Çünkü her şeyden önce, hayali de olsa kendisine seslenilebilecek bir “kitle” yoktur artık. Ve ’80 öncesi Birikim ile ’80 sonrası Birikim arasındaki en önemli fark da, bence budur.

’80 öncesi Birikim, sosyalist hareketin kriz döneminde ve esas olarak bu krize teorik bir müdahale amacıyla yayın hayatına atılmıştı. Bu nedenle, daha çok sosyalist hareketin “iç sorunları” diyebileceğimiz konular üzerinde odaklanıyor ve kendi farkını buralarda üretmeye, netleştirmeye çalışıyordu. Dolayısıyla da, şimdikine göre kuşkusuz çok daha net teorik koordinatlara, başka bir deyişle çok daha net bir kimlik duygusuna sahipti. Marksist bir dergiydi ve genel ruhunda şöylesi sarsılmaz bir inanca sahipti: “Tarihi dönüştürecek düşünce, eskiden olduğu gibi bugün de yalnız Marksizmdir. Marksizmi bugünün koşullarına uyarlamak diye bir şey düşünülecek olsa bile, bu, Marksist teori dışından birtakım ögeler ithal etmek yoluyla yapılamaz. Gerekli ögeler, Marksizm içinde vardır.”8 Kısacası, ’80 öncesi Birikim için, sorun esas olarak bir “kimlik” sorunu değil, daha çok belli bir kimliğin hayata geçirilme “misyon”unun üstlenilmesi ve yerine getirilmesiydi. Hattâ Birikim’in “bir siyasî hareket olmama” ilkesi göz önüne alındığında, bu misyonun, bir anlamda mevcut sosyalist hareketlerin, elbette tümüne değilse de bir kısmına “sosyalist bilinç aşılama” gibi ironik bir boyuta sahip olduğu bile söylenebilir, sanıyorum.

’80 sonrası Birikim ise, diğerine göre çok daha köklü ve çok daha ciddi bir kriz döneminde yayımlanmaya başlandı. Bu kez krizde olan, sadece sosyalist hareketler değil, bizatihi sosyalizmin kendisi, hattâ biraz daha ileri giderek diyebiliriz ki, her türden uzak erimli gelecek tasavvuruydu. Reel sosyalizm pratiklerinin kesin çöküşü, hemen her yerde sağ liberal politikaların egemenliğinin ilân edilmesi, yaygın atomizasyon ve apolitikleşme sürecinin toplumsal kimlikleri aşındırması, medyatik söylemin politik alanda giderek daha egemen hale gelmesi ve siyasetin bir anlamda “sanal kamuoyu” sahnesinde oynanan, kendi içine kapalı bir “oyun”a dönüşmesi gibi süreçler, bu krizi daha da derinleştiren ve pekiştiren bir işlev gördü.

Böylesi bir dönemde yayımlanmaya başlayan Birikim’in, eski kimliğini koruması kuşkusuz beklenemezdi. Üstelik bu, elbette arzu edilir bir şey de olamazdı. Dolayısıyla derginin genel söylemi içinde, ortak kimliğin sınırları, zamanla “Marksist”likten “sosyalist”liğe doğru genişledi ve doğal olarak teorik koordinatlar belirsizleşti. Böylece genel söylem, giderek “öteki” söylemlere daha açık hale geldi ve buralardan “kavram ithal”ini mümkün kılan daha geçirgen bir yapılaşma sürecine girildi.

Kısacası, şimdi söz konusu olan, mevcut bir konumun ya da kimliğin korunması değil, aslında “namevcut” olan muhalif, sosyalist bir kimliğin yeni baştan, adım adım inşâsıydı. Dolayısıyla ’80 sonrası Birikim’in temel amacı, işte böylesi bir yeniden inşa çabasına katkıda bulunabilmek oldu. Geride bırakılan 100 sayılık Birikim kabaca değerlendirildiğinde, henüz net bir sosyalist kimliğin inşâ edilebilmiş olduğu, kuşkusuz söylemez. Her şeyden önce, elimizde henüz sosyalist bir politikanın nasıl bir şey olması gerektiğine dair açıkça tanımlanmış ilkeler bile yok. Sadece ve sadece, nasıl olmaması gerektiğine dair bazı sezgilere sahibiz, o kadar. Bizatihi sosyalizmin nasıl bir sistem olacağı, olması gerektiğine dair ise, neredeyse hiçbir sistematik projemiz yok. Sadece ve sadece, içinde yaşadığımız dünyaya, sisteme, tarihe dair bazı ciddi “dert”lerimiz, “sıkıntı”larımız var ve bunları dile getirmek için ayaklarımızı basabileceğimiz sağlam bir zemin arıyoruz, o kadar.

Nihayet son olarak, ’80 öncesi Birikim’e nasıl bir “buluşma” arzusu egemen olmuşsa; ’80 sonrası Birikim’e de böyle bir “arayış” tutkusu egemen olmuştur, diyebiliriz sanıyorum. Kuşkusuz, ilk 61 sayıda herhangi bir “buluşma” gerçekleşmedi; ancak dokuz yıllık bir “bekleyiş”ten sonra, 100 sayıdır “arayış” hâlâ sürüyor.

Hermann Hesse, Boncuk Oyunu, Çev. Kâmuran Şipal, Afa Yay.

“Birikim’in 4. Yayın Yılı Dolayısıyla Bir Değerlendirme”, Birikim, Cilt 6, Sayı 37, Mart 1978, s.13.

  A.g.y., s.15.

  A.g.y., s.4-15.

Kuşkusuz, Birikim’in dili zaman zaman içinde yeraldığı genel siyasal ortamın etkilerini taşıyordu. Yani tamamen yeni bir dil de değildi. Bu bağlamda, özellikle polemik yazılarındaki “geleneksel dil”e işaret edilebilir. Bu tip yazılarda Birikim, zaman zaman solun geleneksel dil “tik”lerini sergiliyordu. Örneğin, eleştirilen kişilere “Bay” falan diyerek...

  A.g.y., s.32.

  Ömer Laçiner, “Yeniden Sosyalizm ve Sosyalizmde Devrim”, Birikim, Sayı 1, Mayıs 1989.

  “Lucio Magri’nin Yazısı Dolayısıyla Marksist Parti Sorunu”, Birikim, Cilt 2, Sayı 24, Şubat 1977.