Anasayfa > Birikim Arşiv > 239 - Mart 2009 > Yolsuzluk Siyaseti ve Siyasetin Yoksullaşması

Yolsuzluk Siyaseti ve Siyasetin Yoksullaşması

Ahmet İnsel | (Sayı : 239 - Mart 2009)

Eğer seçim kampanyası son günlerde yepyeni bir konuyla dalgalanmazsa, 2009 yerel yönetim seçimleri, “yolsuzluk” seçimleri olarak tarihe geçecek. CHP muhalefetinin iktidar partisini esas olarak yolsuzluk suçlamalarıyla sıkıştırıp, seçmen nezdinde yıpratma stratejisini benimsemesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dengir Mir Fırat ve Şaban Dişli konularında yaptığı çıkışların ses getirmesi ve hedeflerini vurmasıyla hız kazanmıştı.

Bu muhalefet biçiminin, CHP’yi seçim öncesi sıkıştığı otoriter-devletçi kapandan kurtarma imkanı olduğunu ve seçmen nezdinde bu temanın göreli bir getirisi olabileceğini hisseden Deniz Baykal, Ergenekon davası sanıklarının avukatlığından vazgeçmeden, 2008 Yaz’ından itibaren partisinin seçim stratejisini AKP’li yöneticilerin karıştıkları yolsuzluk konularına yoğunlaştırdı. Almanya’da görülen Deniz Feneri davasının Türkiye’deki muhtemel uzantılarının üzerine gidilmesini talep ederek, merkezî ve yerel yönetimlerde AKP’li idarecilerin yakınlarına ve yandaşlarına özel menfaat yaratma amacıyla aldıkları iddia edilen kararları teşhir ederek, AKP’nin aklık iddiasını çürütmeyi bir ölçüde başardı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Belediye Başkanı adayı tayin edilmesi, CHP muhalefetinin yerel seçimlerde son tutunacak dal olarak yolsuzluk suçlamalarına sarılmasını taçlandırdı. Bunu MHP’nin Ankara belediye başkanı adayı Mansur Yavaş’ın Melih Gökçek’e karşı bir benzer seçim kampanyası stratejisi izlemesi tamamladı.

Baykal’ın Kocaeli mitinginde dile getirdiği, “Böyle bir yolsuzluk furyası Cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiştir” iddiası, CHP’nin seçim temasını özetliyor. Tayyip Erdoğan’ın asabileşmesine, ister istemez savunma pozisyonuna geçmesine yol açan, Deniz Feneri davası odaklı yolsuzluk iddialarını, seçilmiş ya da atanmış kamu yetkililerinin yakınlarına ve yandaşlarına haksız menfaat temini suçlamaları tamamlıyor. Bunlara, siyasetle ticareti birbirinden ayırma konusunda büyük bir etik zaafın hakim olduğu siyasal geleneğimizin onyıllardır mızırdanarak göz yummaya alışık olduğu, kanunen suç olmayan ama siyasal etik ilkelerine aykırı çıkar işbirlikleri ilave oluyor. Hükümetin başından, bazı bakanlara, bazı iş takipçisi milletvekillerine, bazı belediye başkanları ve belediye meclisi üyelerine kadar uzanan bir zincir, siyasal karar alma yetkisinin haksız özel çıkar sağlama aracı olarak kullanılmasını sağlıyor. Ama yargının devreye girdiği son yolsuzluk suçlamalarında görüldüğü gibi, bu zincir sadece iktidar partisinden seçilmişlerden ve onların atadığı bürokratlardan oluşmuyor.

CHP’nin yolsuzluk teşhiri politikasını seçim kampanyasının merkezine oturtmaya karar verdiği sıralarda, Transparency International adlı uluslararası sivil toplum kuruluşunun 2008 yılı yolsuzluk algılaması yayımlandı. Türkiye, TI’in en az yolsuzluk olduğu düşünülen ülkeden başlayarak devam eden sıralamasında, İtalya ve Yunanistan’ın hemen altında, 180 ülke arasında 58. sırada yer alıyor. Bu sıralamaya bakıldığında, Türkiye’de yolsuzluğun CHP liderinin dile getirdiği kadar vahim olmadığını, en azından bulunduğu coğrafyada, Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan da dahil olmak üzere, çevresindeki ülkelere göre görece en iyi durumda olduğunu söylemek bile mümkün. Üstelik, Türkiye’nin 2002’de 3.2/10 olan yolsuzluk algılaması puanının 2005’ten itibaren artarak, düzelmeye başladığı ve 2008’de 4.6’ya ulaştığı dikkate alınırsa, 2002, 2004 veya 2007 seçimlerinde siyasal kampanyaların bu denli merkezine oturmayan yolsuzluk suçlamalarının, neden 2009 başında patladığını sormak gereği doğuyor.

Bunu üç nedene bağlayabiliriz. Birincisi, TI’nin yolsuzluk algılaması anketinde rüşvet ve irtikap gibi ağır ve bariz yolsuzluk suçlarına ağırlık vermesi, bu suçların ise Türkiye’de göreli olarak az işleniyor oluşudur. Gerçekten de Türkiye’de yolsuzluk tartışmalarının ağırlığını haksız kazanç teminine yol açan işlemler oluşturuyor. Kamu ihalelerine fesat karıştırmak gibi bariz ve ağır bir suç olan işlemlerin yanında, kamu ihalesini ve tahsisini yönlendirmek veya nokta hedefli imar planı değişiklikleri yapmak gibi, bir kişi veya kuruma özel menfaat sağlayan kanun veya yönetmelik değişiklikleri ya da alınan siyasal kararlarla yaratılan kayırmalar, diğer bariz ve ağır yolsuzluklara nazaran Türkiye’de ön plana çıkıyor.

Dolayısıyla bir yanda Türkiye’de “ağır yolsuzluk” algılaması düzelirken, diğer yanda iktidar partisinin sistemli kayırmacılık uyguladığı konusunda toplumun bir bölümünde giderek güçlenen bir algı oluşuyor. Bu ise, altı yılı aşkın bir süredir kesintisiz devam eden AKP hükümetinin rant yaratma ve çıkar dağıtma fonksiyonunu 1990’ların kısa ömürlü koalisyon hükümetlerine nazaran daha sistemli biçimde, uzun soluklu ve hedeflerini çok daha dikkatli seçerek yerine getirebilmesinden kaynaklanıyor. AKP’yi iktidara taşıyan muhafazakâr Anadolu sermayesinin, geçen altı yılda artık kritik eşiği aştığı söylenebilir. Bunu AKP’nin yandaş sermayeyi güçlendirme girişiminin başarıya ulaşması olarak değerlendirebiliriz. Seçmen topluluğunun büyük bölümünün bu kayırmacılığa göreli ilgisiz kalması, AKP öncesinde yükselen sermaye gruplarının dönemin iktidarları tarafından, başta Özal dönemi olmak üzere, benzer kayırmacılıklardan yaralanmış olmalarıdır.

Türkiye’de Kasım 2002 veya Temmuz 2007 arifesinde değil de, 2009 başında yolsuzluk suçlamalarının seçim tartışmalarının merkezine oturmasında ikinci neden, muhalefet partilerinin AKP’den daha az siyasal değişim talepli bir siyasal tavır benimsiyor olmalarından kaynaklanıyor. Özellikle CHP için geçerli olan bu siyasal değişim talebi eksiğini telafi etmenin bir yolu olan yolsuzluk teşhiri politikası, böylece siyasete ikame olabiliyor. Ehven-i şer yaklaşımıyla 12 Eylül Anayasası’nın savunuculuğunu üstlenmiş, Kürt sorununda otoriter-milliyetçi devlet politikalarının sabitelerinin bekçiliğine soyunmuş bir CHP için bugün “yolsuzluk politikası” politikasızlığın örtüsü olma işlevi görebiliyor.

Üçüncü neden, seçimin yerel yönetimlerle ilgili olmasından kaynaklanıyor. Türkiye’de son yıllarda belediyelerin açtığı toplam kamu ihalesi hacmi, bakanlıkların ve büyük kamu kuruluşlarının açtıkları ihalelerden daha yüksek bir miktar oluşturmaya başladı. Bu ihalelerin büyük çoğunluğu taşeronlaştırılarak, özelleştirilen belediye kamu hizmetlerini ilgilendiriyor. Çoğunlukla bedelleri büyük olmayan bu ihaleler, bu nedenle kamuoyunun dikkatini daha az çekerek, kayırmacılığa çok daha uygun bir zemin oluşturuyor. Belediye seçimlerinin esas ilgi alanını oluşturduğu Mart 2009 seçimlerinde, bu nedenle yolsuzluk temasının seçim kampanyasına ezici ağırlığını vurduğu da düşünülebilir.


29 Mart seçim sonuçları, CHP’nin yolsuzlukları ve çıkar işbirliklerini teşhir etmeyi öne çıkaran kampanyasının Baykal yönetimi açısından doğru bir seçim olup olmadığını gösterecek. Buna karşılık, yolsuzluk temasının siyasal tartışmaya neredeyse bütünüyle ikame olması, Türkiye’de siyasetin daralmasının yeni bir aşaması olacak. Çünkü yolsuzluk iddialarının siyasetin merkezini işgal etmesi, diğer siyasal tartışmaların cazibelerini yitirmelerine ve gündemden düşmelerine yol açarak, siyasetin yoksullaşmasını beraberinde getiriyor. Başka birçok ülkede görüldüğü gibi, bağımsız bir yargı devreye girmeden, yolsuzluğa odaklanmış bir siyasal tartışmanın yolsuzluğu engelleme ihtimali hem az hem de bu tartışmaların seçmen nezdinde siyaseti bütünüyle değersiz kılıp, otoriter-popülist girişimlerin yuvasını yapma ihtimali de bir o kadar yüksek.

Bu durumdan siyasal partileri hemen yegane sorumlu ilan etmeden önce, şunu belirtmeliyiz: Türkiye’de siyaset alanı dar tutulduğu için, siyaset esas olarak çıkar dağıtım mekanizmasına dönüştürüldüğü için, siyasal tartışma da bu çıkar dağıtım mekanizması üzerine yoğunlaşıyor. Özellikle 12 Eylül rejiminin siyasal partilere ve siyasetçilere siyaset yapma aracı olarak iktisat alanını bırakması, siyasetin de iktisat alanının bir türevi olarak var olmaya başlaması eğilimini güçlendirdi. Devletin belli bir çevreye kaynak aktarması veya fırsatlar sunması cumhuriyet tarihimiz içinde bir ilk değildi. 12 Eylül rejimi, siyasetle toplum arasında patronaj ilişkilerini hakim kılıp, siyasal temsil işlevini törpüleyerek, bu geleneği hem kurumsal olarak pekiştirdi hem de kılcallaştırarak, toplumsal yaşamın en ücra köşelerine kadar nüfuz etmesini sağladı. Yukarıda belirtilen yolsuzluk türleri için uygun olan hukuki- kurumsal altyapının yanında, bunu yeniden üreten bir toplumsal tasarım desteklendi.

Bu durumun yaygınlaşmasında, yeni uluslararası dogmanın sihirli kavramı olan “iyi yönetişim ilkeleri” çerçevesinde, başta Dünya Bankası olmak üzere uluslararası kuruluşların yolsuzlukla mücadele siyasetini ön plana çıkarmaları da etkili oldu. Bu değerlendirme ilk elde çelişkili gibi gözükebilir. Ama bu kurumların yolsuzlukla mücadele yöntemi olarak ısrarla önerdikleri reformların kamu alanını rekabete açarak rantı ortadan kaldırma, kuralsızlaştırma ve özelleştirme/taşeronlaştırma gibi önlemler olduğu dikkate alınca, çelişki ortadan kalkıyor. Belki kamu alanında ağır yolsuzluk olayları azalıyor ama kayırmacılık gibi suç olarak tanımı yapılması zor olan pratiklerin önünde çok geniş bir alan açılmış oluyor.

Kamu yararı anlayışının devlet yararına indirgenmiş olması nedeniyle, özel yararla kamu yararı çatışmasını toplumsal alanda çözebilecek kurumların olmadığı veya son derece cılız kaldığı Türkiye gibi bir ortamda, yeni uluslararası hegemonyanın önerdiği yolsuzlukla mücadele reçeteleri sistemli ve genelleşmiş kayırmacılığın önünü açıyor. Üstelik bu durum sadece Türkiye gibi ülkelerde değil, son yıllarda çok sık görüldüğü gibi, ABD, Japonya ve bazı Batı Avrupa ülkelerinde büyük özel şirketlerde de gözleniyor. Bugün yaşanan krizle temelleri biraz çatırdayan neo-liberal iktisadî düzenin bir ayağı, hakim pozisyon suistimalı, iktisadî-siyasal zümrelere yönelik kayırmacılık gibi işlemleri içeriyor. Bir post-demokrasi tasarımı olarak iyi yönetişim, aşırı bürokratik ve göreli saydam oldukları gerekçesiyle rasyonel-legalist denetim mekanizmalarını büyük ölçüde devre dışı bırakıp, bunun yerine, sivil toplum denetimine atfedilen aşırı bir güvene dayalı ve çıkar işbirliği üzerine kurulu denetim mekanizmalarını ön plana çıkararak, yeni yolsuzlukların serpilip büyümesine uygun bir zemin yaratıyor.

Sadece siyasetçi ve iş çevrelerinin ilişkisine değil, siyasetçi ile seçmenin ilişki tarzına da hakim olan ve siyasetçi kadar iş çevrelerinin ve seçmenlerin tavrını da belirleyen bu yapı, AKP hükümetleri döneminde toplumsal ilişkilerin daha fazla cemaatleşmesiyle yeni bir ivme kazandı. Bu açıdan, bugün AKP’ye yöneltilen “kendi zenginini yaratma” suçlaması, cumhuriyet tarihindeki nitel bir değişikliğe değil, nicel bir yoğunlaşmaya işaret ettiği ölçüde doğru bir eleştiridir. Bugün bu eleştiriyi dile getiren bazı iş çevrelerinin, bundan kırk veya otuz yıl önce “iktidarın zengini” olarak önlerinin açıldığını unutmamamızı sağlar.

Türkiye’de yürürlükte olan siyasal kurallar (Siyasal Partiler Yasası, Meclis İç Tüzüğü, vs..) ve zenginliğin esas olarak edinmeye değil yaratılmaya dayanarak gelişmiş olması, siyasetçiyi ve siyasal partileri daha çok kayırmacılık biçiminde işleyen yolsuzluk sisteminin yegane sorumlusu değil, taraflarından biri kılıyor.[1]

Türkiye’de yolsuzluğa uyumlu olan bu tarihsel zemine ilaveten, yeni hegemonyanın aracı olan “iyi yönetişim” anlayışının ürünü olan özerk düzenleyici kurullar ve kamu harcamalarının denetlenmesinde kurumların teftiş heyetleri yerine getirilen yeni düzenlemeler (iç denetçi, Sayıştay ve belki ileride özel denetim firmaları) gibi gelişmeler, kayırmacılık türü yolsuzlukları neredeyse iktisadî işleyişin organik bir parçası haline getirdi. Özellikle sermaye birikiminin göreli zayıf olduğu Türkiye gibi bir ülkede, patronaj talebinin yarattığı baskıyı, diğer partiler gibi AKP’nin de göğüslemesi imkansızdı. Bu tespiti AKP’nin siyasetle ticareti birbirine karıştırma eğilimi yüksek reflesklerini mazûr görme girişimi olarak okumak yerine, AKP’nin rakip partilere nazaran yeni iktisadî sisteme en iyi uyum sağlama kapasitesini haiz parti olmasının bir sonucu olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bu da yolsuzluk iddialarının AKP’ye yönelik seçmen tercihlerinde ciddi bir tahribat yaratmamasını açıklar.

Yerel yönetimlerde son aylarda ortaya çıkan ve bir kısmı yargıya intikal eden yolsuzluk suçlamalarının parti ayrımlarını aştığını dikkate alarak, bugün rakip siyasal partilerin yolsuzluk ekonomisini teşhir etmelerini riyakârlık olarak tanımlamak da mümkündür. Ama bunu dile getirirken, sadece siyasetçilerin değil, seçmenin önemli bir bölümünün de aktif biçimde bu riyakârlığa dahil olduğunu ilave etmek gerekiyor.

2001 yılından beri, bir kısmı DSP-MHP-ANAP koalisyonunda olmak üzere, üzerinde üst üste en fazla değişiklik yapılan yasanın kamu ihalesi yasası olması ve yapılan değişikliklerin yasanın kapsamını her defasında daha daraltması, kayırmacılık dinamiğinin atardamarının nerede olduğunu açık biçimde gösteriyor. Bunu imar yasası değişiklikleri tamamlıyor. Günümüzde imar yasası değişiklikleri belediye meclislerinin gündemini neredeyse bütünüyle işgal ediyor. Rant yaratma ve kayırmacılığa müsait bu iki mekanizmanın belediye meclislerinde iktidar partisi temsilcileri ile muhalefet partisi arasında “al gülüm, ver gülüm” tarzında işleyebilmesinin birçok örneği var.

Bunlar arasında en anlamlısı, İstanbul Belediye Meclisi’nin CHP’li üyesi Hüseyin Sağ’ın 2008 Yaz’ında yaptığı açıklamalardı (Vatan, 21.8.2008). Silivri’deki arsasına imar tadilatı yoluyla çok büyük bir rant sağladığı ortaya çıkan AKP’li Şaban Dişli’nin, kendini savunmak için, “Söz konusu imar tadilatı oy çokluğu ile geçti. Sadece bir kişi ret oyu kullanmış. Evet oyu veren CHP’lilere ben mi baskı yaptım?” dedikten sonra ortaya çıkan ret oyunun sahibi Sağ, kayırmacılık ve rant yaratma üzerine dayalı siyasal menfaat koalisyonunu tüm çıplaklığıyla teşhir etti. Böylece dört yıl zarfında İBB’nin dört binden fazla imar tadilatı yaptığı ve muhalefet partisi temsilcilerinin de desteğiyle milyarlarca liralık servet yaratıldığı ortaya çıktı.

2009 yerel seçimleri öncesinde, doğal olarak AKP’de ama bir o kadar da CHP’de esas kavganın neden belediye meclisi listelerinde yer kapma konusunda verildiğini bu örnek sayesinde biraz daha iyi anlayabiliyoruz. TBMM’de ve seçim meydanlarında sergilenen hırçın ve saldırgan üslubun yerini belediyelerin ihale ve imar komisyonlarında iktidar ve muhalefet partileri arasında yaşanan şaşırtıcı uyum ve yakın işbirliğinin almasının nedenlerini de bu vesileyle sezebiliyoruz. Bu nedenle, Kılıçdaroğlu’nun seçim kampanyasında esas olarak İstanbul Belediyesindeki imar değişikliği ve ihale yolsuzluklarını ısrarla ön plana çıkartırken, bunların neredeyse hemen hepsinin CHP’li üyelerin çoğunun onayıyla kabul edilmiş olması gibi paradoksal bir durumu da göğüslemesi gerekiyor.


İktidarın muhalefet tarafından denetlenmesi, demokrasinin temel ilkelerinden biridir. Bu bağlamda CHP’nin yolsuzluklarla mücadeleyi seçim kampanyasında işlemesi elbette asgari demokratik muhalefet işlevini yerine getirmesi için gereklidir. Ancak CHP bu eleştiriyi sadece iktidar partisinin pratiğine indirgeyerek yaptığı için, söylemini siyasetsizleştirmektedir. Genelleşmiş piyasa sisteminin, liberal ideolojinin iddia ettiğinin tersine, yeni yolsuzluk biçimlerini özendirdiğini vurgulamadan, rant üreten mekanizmalara radikal biçimde dokunmayı önermeden, yolsuzlukla mücadeleyi sadece bireysel ahlak eksikliği sorunu haline getirmek, siyaseti yoksullaştırmaktır. Nitekim Deniz Baykal’ın sık dile getirdiği, “milletvekili dokunulmazlığı”nın yolsuzluğun temel dayanağı olduğu iddiası, belediye başkanları, belediye meclisi üyeleri seviyesinde işleyen kayırmacılık ve yolsuzluk siyasetini dikkate almıyor. Siyasetin yargıya ikame olmasına yol açan, siyaseti rakip partinin kirli çamaşırlarını teşhir etmeye indirgeyen ve bunu yaparken karşı tarafın da benzer bir kirli çamaşır teşhiri kampanyası sürdürmeye teşvik eden yolsuzluk siyaseti, yolsuzluk üreten sistemi değil, yolsuzluklardan yararlanan rakipleri hedef alıyor. Böylece yeni hegemonyanın iktisat politikasıyla uyumlu olan bu rant ve çıkar yaratma mekanizmasının genişleyen daireler biçimde yayılarak, sadece siyasetçiyi değil, toplumun önemli bir kesimini de içine alarak kendini yeniden ürettiğinin göz ardı edilmesine, hatta olağanlaşmasına katkıda bulunuyor.

Seçimlere bir ay zamanın kaldığı Mart ayının başına kadar, yerel seçimlerle ilgili kampanyalarda, kamu yararı alanının küresel ve yerel sermayenin istemlerine çok daha fazla tabi kılındığı, kent politikalarının sermaye birikiminin en önemli genişleme alanlarından biri haline dönüştüğü yeni iktisadi dinamik seçim meydanlarında eleştirilmedi. Kent politikaları tartışılmadı.[2] Bunlara gerçek farklı içerikleri haiz alternatifler önerilmedi. Kirli siyasetçilerin yerine temizlerinin geleceği vaadinin ötesinde, şeffaflığın bile doğru dürüst tanımının yapılmadığı, kentli insanın kent politikalarında aktif aktör olmasının adının ağza alınmadığı bir mahalle kavgası sürdürüldü, sürdürülüyor.

Siyasetten arındırılmış kamu politikalarının hakim olduğu bir ortamda siyasetin de yolsuzluk tartışmasına indirgenmesi belki doğaldır. Bu ise siyasetin reddine kapı açtığı için demokrasi açısından tehlikelidir. Çünkü siyaseti reddederek demokrasi güçlendirilemez.

[1] Zeynep Şarlak ve Besim Bülent Bali, “Türkiye’de Siyaset Yolsuzluğa Mahkum mu?”, İş Ahlakı dergisi, sayı: 2, Kasım 2008.

[2] CHP’nin hazırlandığı ilan edilen Yerel Yönetim Bildirgesi bu yazının yazıldığı tarihte, seçimlere bir aydan biraz zaman kalmış olmasına rağmen daha yayımlanmamıştı.