Anasayfa > Birikim Arşiv > 110 - Haziran 1998 > Yeşiller Partisi ve ÖDP Üzerine

Yeşiller Partisi ve ÖDP Üzerine

Aylin Özman | (Sayı : 110 - Haziran 1998)

BATI’DA ALTERNATİF SİYASET ARAYIŞLARI VE YEŞİL PARTİLER

Ekonomik büyüme ve teknolojik gelişmenin yarattığı sistemin insanlığa sunduğu nimetler oranında yıkıcı bir niteliğe büründüğü 20. yüzyılın son çeyreğinde, bireyi sadece akıldan ibaret gören ve toplumsal yapılanmayı nesnel çıkarlar üzerine temellendirilen sanayi toplumuna hâkim “modern” zihniyet, bireyin kendisini gerçekleştirme ve bireysel yaratıcılığı ortaya çıkarma yolculuğunun önünde baş engel haline gelmiştir. Bu gelişmeleri en yoğun biçimde yaşayan coğrafyalarda, “ilerleme” fikri 18. yüzyıldan beri taşıdığı olumlu çağrışımlardan giderek uzaklaşmakta ve ciddi itirazlara konu olmaktadır. Batı’nın tezatı olarak nitelendirilebilecek bu oluşum, bir yandan yarattığı varoluş bunalımı ile bireysel değerlerde değişime yol açarken, yeni siyaset biçimi arayışlarını da gündeme getirmektedir. Özellikle 1980’lerden itibaren, eleştiri konusu haline gelen siyasetin konularında, kanallarında ve söyleminde belirgin bir değişiklik gözlenmektedir. Eski siyaset konuları olarak nitelendirilen, ekonomik büyüme, kamu düzeninin sağlanması, millî güvenlik, çevre duyarlılığı, insan hakları, çok merkezli yönetim, cinsiyet ayrımının reddi gibi yeni siyaset konularına bir kayma olarak kendini gösteren bu değişim, yeşil partiler ile siyasal alanda görünürlük kazanmıştır.

Düşünsel alanda akılcılığın gelişimi ve teknolojinin toplumlar üzerindeki etkilerinin artması olarak nitelenebilecek modern zamanların, birçok Batı toplumunda kendini tüketmeye yüz tutması ile başlayan dönüşüm sürecinin, parti siyasetine yansıması olarak değerlendirilebilecek olan yeşil partiler; siyaseti, pazar ekonomisini savunan muhafazakâr sağ parti politikaları çerçevesinde mavi, ya da planlı bir ekonomik düzeni savunan sol parti politikaları çerçevesinde kırmızı algılayan bireylere yeşil bir alternatif olarak ortaya çıkmışlardır.[1]

Batı dünyasında yaşanan ve değişik yaklaşımlar çerçevesinde “sessiz devrim”,[2] “sanayi sonrası gelişme”[3] ya da “meşruiyet krizi”[4] olarak adlandırılan bu dönüşüme dair en temel ve ortak öngörü, Batı demokrasilerinin siyasal kültür ve değerlerinde bir değişim yaşandığıdır. Söz konusu değişim, hizmet sektörünün ekonomideki hâkimiyeti, iletişim teknolojisi ve bilgi endüstrisindeki gelişme ve artan refah düzeyi ile birlikte ileri Batı toplumlarını sanayileşme sonrası dönem olarak nitelendirilebilecek bir aşamaya getirmiştir.[5] Ekonomik ve teknolojik gelişimin Batı toplumlarında yaşayan bireyler üzerindeki en belirgin etkisi, temel maddi ve sosyal gereksinmelerin kolayca karşılanabilir duruma gelmesidir. Bu durumun daha geniş bir ölçekteki toplumsal yansıması gereksinim önceliklerindeki değişme düzeyinde izlenebilir. Daha açık bir ifadeyle, bireylerin toplumsal motivasyonlarındaki öncelik sırası değişmiş ve sonuç olarak, birey temel yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasından öte sosyal/kültürel alandaki “incelmiş” gereksinimlerini karşılamak için bir arayış içine girmiştir.[6]

Inglehart’a göre, sanayi sonrası toplumlarda, bireyleşme, karar alma mekanizmasına katılım, ifade özgürlüğü, yaratıcılığın ve estetik değerlerin yüceltilmesi gibi “incelmiş” gereksinimlerin sosyal taşıyıcıları özellikle öğrenim düzeyi yüksek ve orta sınıf üyesi gençlerdir. Sonuçta, söz konusu gereksinimler doğrultusunda ortaya çıkan ve Inglehart’ın “postmateryalist” -maddi ötesi- olarak nitelediği değerler sanayileşme öncesi ve sanayileşmiş toplumların sahip olduğu dinsel, sınıfsal, mesleksel ve eğitimsel değerlerin yerini almaya başlamıştır.[7]

Değerlerdeki söz konusu değişim, bireyin siyasal eğilimlerinde farklılaşmaya yol açarken, özellikle siyasal inanç ve değerlerde yeniden yapılanma sürecini başlatmıştır. Temelde sınıf, cinsiyet, ırk, millet ve düşünce ayrımlarının sorgulanmasını içeren bu süreç, postmateryalist değerlerin birey tarafından içselleştirilmesi ve siyasal alanda yeni taleplerin oluşması ile sonuçlanmıştır. Bu çerçevede, doğayla barışık bir toplum, ekonomik büyümenin sınırlandırılması ve doğanın insan merkezli sömürüsünün reddi, sanayi toplumunun tüketime dayalı düzeninin sorgulanması gibi olgular siyasal alanda önem kazanmaya başlamıştır.[8] Sanayileşme sonrası gelişmenin bir ürünü olan bu yeni siyaset konuları, bilim ve teknolojiye inanç, gelişme, kalkınma, ekonomik büyüme gibi Batı toplumlarında yüzyıllardır egemenliğini sürdüren toplumsal paradigmalara doğrudan bir meydan okuma olarak değerlendirilebilir.

Toplumsal bir muhalefet hareketi olarak ortaya çıkan yeşil hareket bu meydan okumanın merkezinde yer aldı. Zira, yeşil hareket çevre koruma bilincinin üzerine temellenmenin ötesinde postmateryalist değerler üzerine yapılanmış yeni bir toplum projesi öngörmektedir.

Bu anlamda, postmateryalizm parti siyasetine de yeni bir boyut getirmiştir. Daha başka bir deyişle, postmateryalizm sosyo-ekonomik, dinî, kültürel/etnik, kent/köy ve dış politika boyutları olarak tanımlanan geleneksel çatışma boyutlarının, modern çatışma biçimlerini tanımlamakta karşılaştıkları yetersizlikleri ortadan kaldıran yeni bir boyut olarak ortaya çıkmıştır.[9] Bu yeni boyutun siyasette belirleyici bir öğe olarak yer alması da yeşil partilerin kurulmasıyla gerçekleşmiştir.

1970’lerde Avrupa siyaset sahnesinde egemen olan konulardan biri dünyada yaşanan petrol krizinin bir sonucu olarak, hükümetlerin nükleer enerji programlarını geliştirme isteğiydi. Ancak böyle bir istek, birçok ülkede sivil toplum kurumlarının tepkisiyle karşılandı ve bu kararları bloke etmek üzere pek çok protesto eylemi yapıldı. Görünürdeki en önemli etken olan nükleer enerji programlarının genişletilmesine duyulan tepkinin yanısıra, silahsızlanma, anti-emperyalizm ve tarafsızlık gibi özellikle 1970’lerde önem kazanan konular yeşil hareketin motor güçleri arasında yer almaktaydı.

1980’lerin başında, bu yeni toplumsal/siyasal hareketin içerisinde yer alan sivil toplum grupları siyasal sahnede daha etkin bir yer edinmek amacıyla, sosyal demokrat ve sol partilerle işbirliği yapma girişiminde bulundularsa da, istedikleri sonucu elde edemediler. Sol partilerin bu grupların taleplerine karşı duyarsız ya da yetersiz kalmalarının en önemli nedenlerinden biri sendikalarla olan sıkı ilişkilerine bağlanabilir. Zira, yeşil hareketin temelinde yer alan anti-endüstriyel tavır, özellikle istihdam konusu çerçevesinde, yeşil hareketi işçi sınıfı ile bir çıkar çatışmasına sokmaktaydı. Bunun yanında sosyalist partilerin hiyerarşik ve bürokratik yapıları yeni siyasal hareketlerin, parti yapısı içerisinde istedikleri politika değişikliklerini yapmalarına ve bunları uygulamalarına olanak vermekten çok uzaktı.[10] Bu olumsuzluklar yeşil partilerin kurulmalarını ve siyaset sahnesinde büyük partilerden bağımsız olarak yer alma süreçlerini hızlandırmıştır. Oy ve parlamentoda temsil oranı olarak, yeşiller geleneksel partilere göre oldukça güçsüz bir konumda olsalar da, kamuoyunun ilgisini eski siyaset konularından yeni siyaset konularına çekmeleri ve var olan sistemin sorgulanmasını gündeme getirmeleri açısından siyasal alanda oldukça önemli bir rol oynamaktadırlar.

Ancak, bütün yeşil partilerin aynı ideolojik konumda olduklarını söylemek bir yanılgı olur. Zira, yeni siyaset konularını benimseme oranları bağlamında yeşil partiler, kendi aralarında oldukça farklı bir ideolojik yapılanma içerisindedirler. Bu çerçevede, yeşil partileri muhafazakâr ve yeni siyaset partileri olarak ikiye ayırmak mümkündür.[11]

Muhafazakâr yeşil partiler, siyasal söylemde yeşil olarak adlandırılsalar da, sadece doğanın insan tarafından sömürüsünün sona erdirilmesini savunan bir düşünce etrafında yapılanmışlardır. Bu partilerin temel sorunsalı ekolojik dengenin korunmasıdır. Bu anlamda, postmateryalist değerlerin siyasal sahnedeki belirleyiciliği bu partilerde doğrudan kendini göstermez.[12]

Yeni siyaset partileri ise, bu tek boyutlu yapıdan oldukça uzak bir konumdadırlar. Zira, yeni siyaset konularının pek çoğu bu partilerin ideolojik temelini oluşturur. Ancak, iktidar anlayışı gözönünde bulundurulduğunda, yeni siyaset partilerinin de radikal ve reformist olmak üzere sınıflandırılmalarının gerekli olduğu görülmektedir. Zira, radikal ve reformist yeni siyaset partilerinin reel politika yapma sürecindeki stratejileri birbirlerinden oldukça farklıdır.

Radikal yeni siyaset partileri incelendiğinde, sistemin değiştirilmesi devlet mekanizmasının siyasal kontrolünün ele geçirilmesi ile değil, ancak kitle hareketlerince sağlanabilir. Bir başka deyişle, endüstriyel sistemin ve devletin gücünün sınırlandırılması ancak sivil toplum tarafından gerçekleştirilebilir. Böyle bir düşüncenin doğal uzantısı olarak, parlamento, kararların verildiği değil, kamuoyunun sesini duyurduğu bir platformdur.[13] Bu anlamda, radikal yeni siyaset partilerine göre muhalefet hareketinin parlamentoya taşınması gereksizdir. Toplumsal ve siyasal sistemin kökten değişmesi gerektiğini savunan radikal yeni siyaset partileri, her türlü otorite ve hiyerarşinin karşısında yer alan tutumları ile var olan sisteme başkaldırının siyasal alandaki temsilcileri durumundadırlar.

Diğer yandan reformist yeni siyaset partileri, siyasal sistem içinde devletin etkin gücüne inanmakta ve bu anlamda parlamenter siyaseti, siyasal ve toplumsal değişimin gerçekleştirilmesi için oldukça önemli bir alan olarak tanımlamaktadırlar.[14]

“RESMÎ ÇEVRECİLİK” VE YENİ SİYASET ARASINA SIKIŞMIŞ BİR YAPILANMA

Batı Avrupa örneğine paralel olarak, Türkiye’de de yeşil hareketin ortaya çıkması hükümetlerin çevre konusundaki duyarsızlıklarına bir tepki niteliğinde başlamıştır. Ancak Batı ile kıyaslandığında 1970’lerde Türkiye’de yeşil hareketin oldukça marjinal kaldığı söylenebilir.

Bu anlamda, ilk protesto gösterisi 1975 yılında Samsun Bakır Fabrikası’nın yarattığı çevre kirliliğine bir tepki olarak yapılmıştır. Diğer bir eylem ise İzmit Körfezi’ndeki kirliliğe karşı yöre balıkçıları tarafından gerçekleştirilmiştir.[15] Ancak, bu iki eylemde ülke çapında kamuoyu oluşturmaktan oldukça uzaktır.

1980’lere gelindiğinde protesto hareketleri ivme kazanmış ve ilk büyük çaplı protesto hükümetin Gökova’da termik santral kurulmasına yönelik kararına tepki olarak 1984 yazında gerçekleştirilmiştir. Ülke çapında kamuoyu oluşturmanın ötesinde, Gökova eyleminin en önemli yanı sanayileşme tezinin ilk defa sorgulanmasına yol açmış olmasıdır.[16] Başka bir eylem Dalyan İztuzu’na yapılması planlanan bir turizm kompleksinin yörede yaşayan deniz kaplumbağalarına vereceği zarara tepki olarak gerçekleştirilmiş ve ülke çapında pek çok taraftar toplayarak, uzun süre devam etmiştir. Dönem boyunca, sanayileşmenin doğa üzerinde yarattığı olumsuz etkilere karşı gerçekleştirilen eylemler çerçevesinde, yeşiller toplumsal bir hareket olarak kendini göstermiştir. Ancak bu salt çevreci oluşumun yanında, bir yandan Türk siyasal hayatında yaşanan görünürdeki liberallik, diğer yandan da Batı’daki yeni siyaset olgusunun Türkiye’de yarattığı etkiler, toplumda eşcinseller, savaş karşıtları, feministler ve ateistler gibi radikal grupların görünürlük kazanmasını sağlamıştır.

1987’nin sonlarına doğru değişik yeşil gruplar arasında bir parti kurulmasının gerekliliği tartışılmaya başladı. Bu çerçevedeki ilk öneri İstanbul grubundan geldi. Çevrecilerin yanısıra bu grup ateistleri, feministleri, savaş karşıtlarını ve eşcinselleri de içermekteydi. Amaç, İtalyan Radikal Partisi ya da Alman Yeşillerini andıran radikal bir partinin kurulmasıydı. Ancak grup içindeki bazı çatışmalar yüzünden bu proje hayata geçirilemedi.[17]

İkinci öneri, Dalyan İztuzu’nda gerçekleştirilen eylemle popülaritesi artan İzmir grubundan geldi. Bu grup partileşmeyi düşünen Ankara grubuyla birlikte 6 Haziran 1988’de Yeşiller Partisi’ni kurdu.[18] Batı Avrupa örneğinde olduğu gibi geleneksel sol ve sağ partilere bir alternatif olarak ortaya çıkan bu parti, Türk siyasal hayatına o güne kadar yabancı olan yeni siyaset konuları üzerine yapılanması bakımından dikkat çekiciydi.

Partinin temel öngörüsü toplumsal ilişkilerin, insan/çevre ilişkisinden ayrı tutulamayacağıydı.[19] Bu anlamda parti doğanın, ekolojik sistemin, bütün canlıların, insan hak ve özgürlüklerinin ve toplumsal barışın korunmasını birincil derecede önemli görmekteydi. Yeşiller Partisi’nin siyasal profilinin değerlendirilmesi bakımından parti programında bazı noktalar çekicidir. Birinci nokta, partinin demokrasi anlayışıyla ilgilidir. Bu çerçevede, yurttaş inisyatifi ön plana çıkmaktadır. Partinin demokrasi modeli karar verme mekanizmasının her düzeyinde katılımı öngörmekteydi. Katılımcı demokrasinin gerçekleştirilmesi, yerel idari birimlerin ve sivil toplum gruplarının güçlendirilmesi ile ilişkilendirilmekteydi. Bu anlamda parti, Türkiye’de o güne kadar egemen olan devlet-merkezci siyaset yerine toplum-merkezci siyaseti öne çıkararak, siyasetin alanını sivil toplum ve türevleri olarak belirlemekteydi. Yeşiller Partisi’ne göre sivil toplum güçleri siyasal sistemdeki tek ve en güçlü otorite durumuna gelmeliydiler.[20] Katılımcı bir demokrasi anlayışından hareketle, parti örgütlenmesinin de geleneksel partilerin merkeziyetçi modelinden farklı olarak aşağıdan yukarı bir şema dahilinde olması gerekliliği programda vurgulanan noktalardan biriydi.[21]

Parti programındaki ikinci bir nokta, ekolojik sistemin, bütün doğal ve kültürel değerleri ile birlikte korunması gerekliliğidir. Program çerçevesinde, sanayileşme ve gelişmeye karşı bir tavır sergilenmemekte, hattâ çağdaş uygarlık düzeyine erişmek temel olarak alınmakta[22] ancak, bu süreçlerin çevreye zarar vermeden tamamlanması üzerine durulmaktadır.[23]

Üçüncü nokta, insan haklarının korunmasını içermektedir. Bu anlamda Yeşiller Partisi savaş karşıtı bir tutum sergilemektedir. Nükleer, kimyasal, biyolojik, konvansiyonel olmak üzere her türlü silah üretimine karşı olmakla birlikte, Üçüncü Dünya ülkelerine yapılacak silah ihracatı ve silah sanayine ilişkin teknoloji transferinin olumsuz sonuçlarına dikkat çekilmektedir. Bununla birlikte, Marksist bir eşitlik anlayışından hareketle, ekonomik değer ve fırsatların hem ülke içinde hem de ülkeler arasında eşit dağılımı insan haklarının temel koşulu olarak değerlendirilmektedirler.[24]

Parti programında dikkati çeken diğer bir nokta ise, kadın hakları konusudur. Parti programındaki diğer ögelerle uyumlu olarak, Yeşiller Partisi her anlamda kadının sömürülmesine karşıdır. Kadın haklarının savunulması ve kadın örgütlerinin kurulması aşamasında kadınlarla güç birliği yapılması partinin önemli görevleri arasında tanımlanmıştır.[25]

Yeşiller Partisi’nin iktidar anlayışı incelendiğinde, partinin devlet ve onun kurumlarını sorgular bir tutum içinde olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, partinin politik stratejisi, oy çoğunluğuna ulaşıp iktidara gelmekten çok halkı bilinçlendirmek ve kamuoyu yaratmaktır. Daha başka bir deyişle, parti mücadelesini sivil toplum alanında sürdürmeyi amaç edinmiştir. Ancak, partinin toplumsal muhalefet konusundaki mücadelesini parlamentoya taşımak istememesi, parti kapandıktan bir süre sonra üyelerden biri tarafından Yeşiller Partisi’nin yaptığı en önemli hata olarak değerlendirilecektir.[26]

Yeşiller Partisi, yukarıda belirtilen nitelikleri ışığında değerlendirildiğinde, radikal yeni siyaset partisi izlenimini verse de, felsefî temelleri açısından, bu partilerden oldukça farklı bir yapıya sahiptir. Daha farklı bir deyişle, Türkiye’de Yeşiller Partisi Batılı anlamda muhafazakâr yeşilleri ve radikalleri içinde barındıran bir platform görüntüsüne bürünerek, bu iki grubun tartışma alanına dönmüştür. Partiyi radikal yeni siyaset partilerinden ayıran görüntü de bu ikili yapının bir yansımasıdır.

Parti yapısındaki bu çelişkinin en önemli sonuçlarından biri kendisini alternatif bir parti olarak tanımlayan Yeşiller Partisi’nin diğer siyasal akımlardan farklılığını ortaya koyamamış olmasıdır. Düzen dışı ve yeni toplumsal ve siyasî bir sistem arayışının temsilcisi olarak ortaya çıkan bu parti, tam tersi olarak günden güne bir sistem partisi görünümünü almıştır. Bunun yanında, partinin birinci kurultayı değerlendirildiğinde, Yeşiller Partisi’nin gerçekte farklılığını ortaya koymak gibi bir kaygı taşıyıp taşımadığı da açık bir soru olarak belirmektedir. Zira, yeşillerin diğer partilerden en temel ayrım noktalarını teşkil eden devlet ve demokrasi modeli, insan hakları, daha farklı bir deyişle partinin öngördüğü yeni siyaset ve toplum anlayışına değinilmemesi dikkat çekicidir.[27]

Genel Başkan Yardımcısı Melih Ergen’in belirttiği gibi “... sivil toplumcu tezlerden beslenen yeşil hareket çevreyi ‘özgül mücadele alanı’ olarak görüyor, değişen dünyanın yeni kavramlarının ulaştırdığı bir soruç olarak bakıyordu çevreye. Ne var ki ‘Resmî Çevrecilik’ bunu bir sonuç olarak değil de, politik kaygusunun oy deposu olarak algılayarak baskın çıkınca, Yeşil Parti varlık nedenini açıklamakta daha bir ter içinde kalıyordu.”[28] Batı Almanya’da oluşan Yeşil Parti örgütlenmesi incelendiğinde, onun da homojen bir yapı olmadığı dikkat çekicidir. Ancak bu durum Türkiye’deki durumdan oldukça farklıdır. Parti, yurttaş inisyatif hareketi, anti-nükleer hareket, alternatif hareket, barış hareketi, kadın hareketi gibi değişik gruplardan oluşsa da, bu gruplar ortak bir hedef etrafında birleşmiş ve ona ulaşmak için biraraya gelmişlerdir. Bir başka deyişle ortak bir dil geliştirebilmişlerdir. Almanya’daki bu yapılanmada 1968 öğrenci hareketinin izleri görülmektedir. Daha açık bir ifadeyle, öğrenci hareketinde olduğu gibi bu insanlar kendilerini başka bir toplumsal sınıfın temsilcisi olarak adlandırmayıp, kendi yaşadıkları çelişkileri çözmek için eyleme geçmişlerdir.[29] Türkiye’de ise hedefe ulaşmak için mücadeleye dönük ortak kimlik hiçbir zaman oluşturulamamış, bunun ötesinde hedef dahi tam olarak belirlenememiştir.

Genel olarak değerlendirildiğinde, yukarıda yaşanan sorunların tümü aslında Yeşiller Partisi’nin oluşum süreci ile ilgilidir. Batı’dakinin tersine Türkiye’deki Yeşiller Partisi sivil hareketler ya da çevreci kuruluşların uzlaşması sonucu doğmamış ve daha sonra da bu uzlaşmayı sağlayamamıştır. Yalnızca diğer sistem partileri gibi bir süre tepeden inmeci bir tavırla “sivil inisyatiflerin boy atmasını sağlayacak özendirme işlevini yerine getirmiştir.”[30]

Partideki bu ortak dil eksikliğine ek olarak, yeşil hareketin temelinde yer alan cinsiyet ayrımının reddi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, ekonomide özerklik, bireyin sorgulanması gibi temaların diğer siyasal akımlarca da benimsenmesi ve siyasal alana taşınması, farkını ortaya koymakta zorlanan Yeşiller Partisi’ni iyice çıkmaza götürmüştür.

Parti programı temel alındığında, Yeşiller Partisi’ni radikal yeni siyaset partilerinden ayıran başka bir nokta, partinin sanayileşme karşıtı görünmemesidir. Zira daha önce de belirtildiği gibi programda böyle bir tavır alınmamaktadır. Üstelik yeni siyaset ideolojisi ile oldukça ciddi bir çelişkili yaratarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak amacı belirgin bir şekilde vurgulanmaktadır. Halbuki Batı’da radikal yeni siyaset partilerinin çıkış noktası, Türkiye’de Yeşiller Partisi’nin programı çerçevesinde vurguladığı “çağdaş uygarlık” düzeyinin sorgulanmasıdır. Genel olarak incelendiğinde, Türkiye’deki Yeşiller Partisi’nin temel sorunu kendine bir meşrûluk zemini bulamamasından kaynaklanmıştır. Henüz sanayileşme sürecini tamamlamamış ve bu anlamda çalışmanın başında belirtilen Batı’nın çelişkisini yaşamamış bir ülke konumunda olan Türkiye’de, salt yeni siyaset söylemiyle ortaya çıkan bir partinin yukarıda değinilen çelişkilere düşmesi, oldukça doğaldır.

ÖDP, SOSYALİZM VE YENİ SİYASET

Yeşiller Partisi’nin bir anlamda kendi kendine hazırladığı sonu, partinin 1988 yılı kesin hesap belgelerindeki eksiklik nedeniyle, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılması üzerine yasallık kazanmıştır.[31] Bundan sonra sorulacak temel soru, Türkiye’de en azından bir süre için de olsa sistemin sorgulanmasını sağlayan, belli kitleleri harekete geçirmeyi başaran yeni siyaset dalgasının geleceği ile ilgilidir. Zira, Yeşiller Partisi’nin kapanması -ki zaten yukarıda da değinildiği gibi partinin kendi iç dinamikleri ve düşünsel anlamdaki zayıflığı onu yeni bir sistem savunucusu olmaktan, sistem içinde resmî çevreciliğin bir temsilcisi konumuna sokmuştur- yeni siyaset dalgasının sonu anlamına gelmemektedir. Ancak, Batı’daki oluşum sürecinden ve özellikle de postmateryalist değerlerin Batı toplumlarında ortaya çıkış noktasının Türkiye’de yaşanan konjonktüre uzaklığı düşünüldüğünde, Türkiye’de yeşil hareketin kendine farklı meşrûluk zemini bulması gerekmektedir. Zira, eski Yeşiller Partisi üyelerinden biri tarafından belirtildiği gibi “yeşil hareketin yalnız başına siyasî bir oluşum olarak ayakta durmasının, yayılmasının olanaksız olduğu”[32] öğrenilmiştir.

Bu çerçevede Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin (ÖDP) sosyalist ve yeni siyaset söylemlerini birleştirici bir nitelikte ortaya çıkması Türkiye’de yeşil hareketin geleceği açısından ümit vericidir. Eski siyasal, ekonomik ve toplumsal yapıda reform yapılarak Türkiye’de yeni bir yönetim anlayışı oluşturulamayacağı ve bu anlamda radikal bir değişimin gerekliliği anlayışı ile ortaya çıkan ÖDP, temellerini solun evrensel değer ve kavramlarının üzerine yapılandırırken, özgürlük ve demokrasi idealini partinin en önde gelen amacı olarak belirlemiştir. Bu amaç ÖDP’nin temel mücadele eksenini belirlemektedir ki, bu parti programı çerçevesinde tanımlandığı gibi “insanın insanı sömürmesine, sermayenin emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hâkimiyetine, cinsiyet ayrımcılığına, baskı, şiddet ve eşitsizliğe dayalı düzene son verilmesi”[33] olarak tanımlanmaktadır. Bu çerçevede, insan hakları, cinsiyet ayrımının reddi, temsili demokrasinin aşılarak karar verme merkezlerinin yaygınlaştırılması, çok kanallı, çok merkezli bir örgütlenme, fırsat eşitliği, savaş karşıtlığı, estetik değerlerin yüceltilmesi, özel mülkiyetin reddi, doğa-insan ilişkisinin yeniden tanımlanması gibi yeni siyaset kavramları partinin ideolojik yapısında önemli bir yer kaplamaktadır.

Bütün bu kavramların birbirleri ile lehimlenme noktası ise partinin en temel vurgusu olan “self-realizasyon” ya da toplumun her kesiminin kendini gerçekleştirmesi idealdir. Pratik anlamda bu süreç ÖDP platformunda, toplumsal muhalefet hareketlerine, siyasal alanla bütünleşme potansiyeli sağlamaktadır. Zira, sosyalistler ve Yeşiller’in birleştikleri en temel nokta, ikisinin de modern toplumun kurumlarını yıkıcı, sömürgen ve yabancılaştırıcı bulduklarıdır.[34] Bu anlamda ÖDP, sosyalist hareketle, toplumsal alanda var olan muhalefet hareketlerinin eklemlenmesini sağlayacak ve onlara bir üst aidiyet alanı oluşturacaktır.

Claus Offe sosyalistlerin sorununu toplumsal çelişkileri ve hareketleri bir ortak paydada birleştirmek olarak tanımlarken, toplumsal muhalefet hareketlerinin görünürlük kazanmasını toplumsal çelişkilerin yapısal olarak çoğullaşmasına bağlamakta ve dört ana çelişki belirlemektedir. Bunlar, emek sermaye çelişkisi, teknolojik ve bürokratik rasyonalitenin oluşturduğu çelişki, patriyarkal ailenin ve gündelik yeniden üretim sürecinin ifade ettiği çelişkilerdir. Ancak Offe, bu noktada muhalefet hareketlerinin giderek siyaset dışına çıkarak marjinalleşme tehlikesine dikkat çekmekte ve bunların siyasal bir yapı etrafında birleşmesinin -ki bu yeşiller partisidir- gerekliliğini öne sürmektedir.[35] Türkiye örneğinde çelişkilerin çoğullaşması gibi bir olgudan hareket etmek için biraz erken olsa da, muhalefet hareketlerinin siyasal alandaki varlığı Offe’nin çözümlemesini Türkiye açısından da bir noktada anlamlı kılmaktadır.

Toplumun değişik kesimlerinin kendini gerçekleştirme tezi ile ortaya çıkan ÖDP, Türkiye’deki muhalefet hareketlerinin ve sosyalistlerin birleşmesini anlamlı kılabilecek tek siyasal oluşum olarak görülmektedir. Ancak, partinin kuruluş aşamalarına da damgasını vuran temel soru bu eklemlenmenin nasıl gerçekleştirileceği ve sürdürüleceğidir.

Muhalefet hareketlerinin ve sosyalistlerin ÖDP temelindeki ortaklıklarının gerçekleşebilmesinin temel şartı partide her kesimin kendi çıkarlarını yeniden tarif edebilmesine bağlı görülmektedir. Genel Başkan Ufuk Uras’ın belirttiği gibi, “Bu aslında Türkiye’ye özgü değil, aslında her ülkede yaşanan bir problem. Almanya’da çevreci hareket, nükleer santrallere karşı tutum aldığında, işçi sınıfı istihdam gerekçesi ile buna direnebiliyor. Dolayısı ile bütün bu bilgilerin merkeze aktarılıp, yeniden dağıtıldığı bir tür devşirme mekanizması, her kesim için, kendi dışındaki kesimlere bakarak da daha genel bir tarif, kendi çıkarlarını yeniden tarifin vesilesi olabilir. Parti burada olsa olsa bütün bu farklı eğilimleri lehimleyen ya da koordinasyonunu sağlayan bir işlev görebilir.”[36]

Böyle bir yapılanmanın parti içindeki değişik grupların birbirleri olan iletişimlerine olumlu bir etki yapacağı ve yeni bir “biz” olarak sosyalist bir gövdede biraraya gelen toplumsal muhalefet de yeni siyaset arayışını sürdürebilecektir.

Bu yönüyle ÖDP, Yeşiller Partisi çatısında ölü doğan yeni siyaset dalgasına, bir varoluş temeli hazırlamaktadır. Bu temel, anti-kapitalist, ancak Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde ekoloji ve kalkınma arasındaki dengeyi değişik grupların çıkarlarını aynı potada eriterek, sağlayabilecek bir görünümdedir.

Bu noktada, ÖDP’nin sosyalizm anlayışı oldukça önemlidir. Muhalefet hareketleri ve sosyalist hareketin birbirine eklemleneceği bir yeniden yapılanma, sol siyasal kültürün kendini yenilemesi ile yakından bağlantılıdır. Bülent Forta’nın belirttiği gibi böyle bir yenilenmenin olmadığı koşullarda, başka bir deyişle, sol siyasal kültür “tarihsel birikiminde var olan monolitikliği, totaliterliği, içe dönüklüğü aşamadığı takdirde”[37] ÖDP’nin bu yeniden yapılanmaya damgasını vurabilmesi güçleşmektedir. Zira, dünyadaki sosyalizm uygulamaları devlet kapitalizmine dönüşerek, kapitalist düzen kadar endüstriyel sistemin bir parçası haline gelmiş ve özünden uzaklaşmıştır. Özellikle, SSCB modeli, bürokratik, tepeden inmeci, merkez komitesinin parti bürokrasisinin hâkim yönlendiriciliği altındaki bir örgüt yapısının yukarıda açıklanan işlevleri yerine getirmesi ve toplumsal muhalefet hareketleri ile sosyalist hareketi bir çatı altında toplaması olanaksızdır. Sorun yukarıdan aşağı örgütlenmiş bürokratik bir yapılanmanın sol değerlerle bağdaşmadığının kavranmasıdır. Ancak, ÖDP’nin oluşumu süresi incelendiğinde, solun geleneksel yapılanışından ve siyaset tarzından oldukça farklı bir yeni siyaset anlayışı ile ortaya çıktığı görülmektedir. Bu katılımcı, demokratik ve çok sesli bir yapıdır. Parti programı çerçevesinde, parti içi işleyiş ve yaşamda demokrasi esas olarak belirlenmiş ve bu anlamda partide çoğulculuğu, farklılıkların meşrûiyetini ve azınlığın haklarını güvence altına alan bir seçim sistemi uygulanacağı belirtilmiştir.[38] Seçenlere seçtiklerini geri çağırma, parti üyelerine, birey, çevre veya platform olarak görüşlerini partiye ve kamuoyuna duyurma hakkı verilmiş olması parti içi demokrasinin işleyişi açısından önemlidir. Bu çerçevede ÖDP’nin parti yapısı ülke genelindeki politikalarıyla -ki bu yerel inisyatiflere kendi yaşam alanları ile ilgili politikalar geliştirme ve uygulama olanağı sağlayan bir yapılanmayı temel almaktadır-[39] uyumlu olarak, partide bireyin hukukunun parti hukukuna karşı korunduğu bir özgürlük anlayışına dayanmaktadır. Bu bağlamda, özgürlükçü bir sosyalizm anlayışından hareketle, ÖDP’nin içinde yer alan toplumsal muhalefet hareketleri parti yapısı içerisinde bir küsurat olarak değil, olmazsa olmaz olarak ortaya çıkmaktadır.[40] Dolayısıyla, partinin sınıfsal karakteri, diğer dinamikleri dışlar nitelikte görünmemektedir.

Bu çerçevede, parti içi yapılanma Leninist örgüt modeli ile taban tabana zıt bir görüntü vermektedir. Ancak, burada vurgulanması gereken bir başka nokta, kendisini kitle partisi olarak tanımlayan ÖDP’nin, zaten doğası gereği Leninist parti modeline bir alternatif oluşturmadığıdır. Oğuzhan Müftüoğlu tarafından da belirtildiği gibi Leninist parti modeline ait özellikler ÖDP yapılanması açısından tartışma konusu yapılmamalı ve ÖDP örgütlenmesinin geçerliliği Türkiye’de yaşanan somut koşulların bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.[41]

Örgüt yapısındaki bu çok seslilik ve anti-hiyerarşik yapılanmanın yanısıra, toplumsal muhalefet hareketlerinin sosyalist hareketle eklemlenmesi projesinin sürekliliği sağlayacak diğer bir önemli nokta, yine sol siyasal kültürün kendini yenilemesi ile ilişkili olarak, salt kalkınma ideolojisi ile örgütlenmiş bir sosyalizm anlayışının sorgulanmasıdır. Zira, emekçi sınıfının çıkarları ile toplumun genel çıkarlarının uzlaşması daha önceki dönemlere kıyasla daha zorlaşmıştır. Bu anlamda, çevre konusu geleneksel sol düşüncenin yabancısı olduğu alanlara en iyi örneklerden birini oluşturmaktadır. Taner Akçam’ın da vurguladığı gibi sosyalist düşünce “üreten biziz yöneten de biz olacağız genel formülü ile yetinmenin halledemeyeceği sorunlarla karşı karşıya”dır.[42] Aynı olay savaş-karşıtı hareket veya feminist hareket için de geçerlidir. Buradaki çıkış noktası sistemi sorgulayan hareketlerin günümüzde birbirlerine duydukları ihtiyaç ile yakından ilgilidir. Sosyalist hareketin egemenliğinde, sistem karşıtı diğer hareketlerle bir ittifaktan ziyade birlikte çözüm üretme veya “biraz daha katışma ve birlikte arama” şekline dönüşecek bir yapılanma gereklidir. Bülent Forta’ya göre “... böyle bir şey hem sosyalistlerin kendilerini yenilemesine yeniden tanımlamasına sosyalist lafının içinin dolmasına hem de diğer toplumsal hareketlerin sadece kendi özgül sınırları içerisinde kalıp mesela kadın hareketinin sadece kadınlarla ilgilenen bir hareket olması, buradan da giderek sisteme entegre olmamasını... ortadan kaldırabilecek bir özellik taşıyacak”dır.[43]

Bu çerçevede, ÖDP sosyalizm anlayışını “özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı, doğa insan ilişkilerini yeniden tanımlayan, militarizm karşıtı ve cinsiyetçi olmayan” olarak tanımlamaktadır.[44] Böyle bir ideolojik temelden hareketle, ÖDP, sosyalist hareketin değişik fraksiyonlarını birleştirici, ama aynı zamanda bunları aşan ve hepsinden farklı olarak yeni siyaset dalgasının Türk siyasal hayatındaki temsilcisi konumundadır.

Değişik dinamikleri, yeni siyaset kavramlarını içine alacak şekilde yapılanmış sosyalizm anlayışı etrafında lehimleyen bir platform oluşturmasının yanısıra, ÖDP’nin radikal bir yeni siyaset partisi görüntüsündeki en temel belirleyicilerden biri partinin iktidara ilişkin tutumudur. Parti programı çerçevesinde, “emek güçlerinin siyasî iktidarının kurulması” temel amaç olarak belirlenmiştir.[45] Ancak, ekonomik, siyasal ve toplumsal alanda hedeflenen radikal dönüşümün gerçekleştirilmesinde hükümet olmak, diğer düzen partilerinde olduğu gibi olmazsa olmaz bir koşul olarak tanımlanmamaktadır. Zira, bu dönüşümün gerçekleşmesindeki temel unsur özyönetimdir. Bu bağlamda, “emekçilerin... siyasetin toplumsallaşması yönündeki çaba ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını geliştirecekleri (yeni) siyaset tarzını”[46] gerektirir. Muhalefetin parlamento içinde sınırlı kalmasını öngören anlayış yerine onun sokakta tanımlanması ve geliştirilmesi anlayışı, ÖDP’yi Türk siyasal hayatındaki diğer partilerden ayıran en belirgin özelliklerden biri olarak ortaya çıkarken, partinin Batı’daki radikal yeni siyaset partileriyle kesişme noktalarından birini oluşturmaktadır. Kuşkusuz, bu kesişme uzun dönemde toplumsal muhalefet hareketlerinin siyasal arenada etkinlik kazanma sürecini hızlandıracaktır ki zaten partinin kuruluşundan bu yana sürdürdüğü politik eylemlilik biçimi de bunu doğrular niteliktedir.

[1]J. Galtung, “The Green Movement,” The Future of the Environment, David C. Pitt, der. (New York: Routledge, 1988), s.145.

[2]Ronald Inglehart, The Silent Revolution: Changing Values and Political Styles Among Western Publics (Princeton: Princeton University Press, 1977).

[3]Daniel Bell, The Coming of Post Industrial Society (New York: Basic Books, 1973).

[4]Jurgen Habermas, Legitimation Crisis (Boston: Beacon, 1975).

[5]John C. Pierce, “Culture, Politics and mass Publics: Traditional and Modern Supporters of the New Environmental Paradigms in Japan and the United States,” The Journal of Politics, 49 (1987), s.54.

[6]Inglehart, The Silent Revolution: Changing Values and Political Styles Among Western Publics, s.41.

[7]A.g.e., s.42-50.

[8]Nicholas and Geoffrel Wandesforde-Smith, “Postmaterial Values and Environmental Policy Change,” Environmental Policy Formation, Dean E. Mann, der. (Lexington: Health and Company, 1981), s.33.

[9]Geleneksel çatışma boyutları ile ilgili detaylı bilgi için, bkz. Arend Liphart, Democracies. Patterns of Majoritarian and Concensus Government in Twenty One Countries (New Haven: Yale University Press, 1984), s.127.

[10]Ferdinand Müller-Rommel, “Green Partics and Alternative Lists Under Cross-National Perspective,” New Politics in Western Europe, Ferdinand Müller-Rommel, der. (Londra: Westview Press, 1989), s.7.

[11]Thomas Poguntke, “The New Politics Dimension in European Green Parties,” a.g.e., s.175.

[12]Avusturya’daki Veriente Grüne Österreichs Muhafazakâr Yeşillere örnek gösterilebilir.

[13]Hollanda, Almanya, Fransa, Luxemburg’daki yeşil partiler ve Avusturya’daki Alternative Liste Österreich radikal yeni siyaset partilerine örnek olarak gösterilebilir.

[14]İrlanda, İngiltere, İsveç ve Finlandiya Yeşilleri, reformist yeni siyaset partilerine örnek gösterilebilir.

[15]Tanıl Bora, “80’lerde Yeşil Hareket: Salonlardan Sokaklara,” Sokak Dergisi 9 (31 Aralık 1989 - 6 Ocak 1990), s.20.

[16]Tanıl Bora, “Türkiye’de Çevreci Kıpırdanış... Devamı Gelecek mi?” Kent Kültürü Dergisi 11 (1988), s.25.

[17]Bora, “80’lerde Yeşil Hareket: Salonlardan Sokaklara,” s.21.

[18]A.g.e.

[19]Yeşiller Partisi Programı ve Tüzüğü (Ankara, 1988), s.3.

[20]A.g.e., s.18.

[21]A.g.e., s.17.

[22]A.g.e., s.20.

[23]A.g.e., s.18.

[24]A.g.e., s.19.

[25]A.g.e., s.21.

[26]Bilge Contepe, “Yeşil Hareket Pastanın Üzerindeki Krema Değildir,” ÖDP Kendini anlatıyor, Röportaj: Belgin Demirer (İstanbul: Güncel Yayıncılık, 1996), s.51.

[27]Melih Ergen, Yeşiller Partisi’nin Olmayan Tarihi (İzmir: Ege Yayıncılık, 1994), s.82.

[28]Melih Ergen, “Yeşiller ve resmî çevreciler I,” Güneş, 25.3.1991.

[29]Tanıl Bora, “Rudolf Bahro: Kızıl Yeşil ve Maneviyatçı,” Rudolf Bahro, Nasıl Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin Tinsellik? (İstanbul: Ayrıntı, 1996), İkinci basım, s.47.

[30]Ergen, Yeşiller Partisi’nin Olmayan Tarihi, s.70.

[31]Cumhuriyet Başsavcılığı 7.12.1992 tarihli iddianame ile davalı Yeşiller Partisi’nin kapatılması istemi ile Anayasa Mahkemesi’nde dava açmış ve Anayasa Mahkemesi, 15.10.1991 günlü, E.1991/6 sayılı ihtar kararına karşın 1988 yılı kesin hesabına vermeyen Yeşiller Partisi’nin 2820 sayılı yasanın 104. maddesi gereğince kapatılmasına oyçokluğu ile karar vermiştir. Bkz. Levent Korkut, “Anayasa Mahkemesi’nin Yeşiller Partisi’ni Kapatma Kararı Savunulabilir mi?” Amme İdaresi Dergisi, 27, 2 (1992), s.107-14.

[32]Contepe, “Yeşil Pareket Pastanın Üzerindeki Krema Değildir,” ÖDP Kendini Anlatıyor, s.51.

[33]Özgürlük ve Dayanışma Partisi Program & Tüzük (İstanbul: Mart Matbaacılık Sanatları Ltd. Şti.), s.14.

[34]Mary Mellor, Sınırları Yıkmak. Feminist, Yeşil Bir Sosyalizme Doğru, çev. Osman Akınbay (İstanbul: Ayrıntı, 1993), s.272.

[35]C. Offe, Es Geçmek mi? Defter (Aralık-Ocak 1988), s.22-36, Bora “Rudolf Bahro: Kızıl Yeşil ve Maneviyatçı,” Rudolf Bahro, Nasıl Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin Tinsellik?, s.48.

[36]Ufuk Uras, “Kendi Suretimizde Bir Dünya İstiyoruz,” ÖDP Kendini Anlatıyor, s.390.

[37]Bülent Forta, “Parti Sorunlu Bir Araç Ama...” ÖDP Tartışmaları (İstanbul: Alan Yayıncılık, 1996), s.21.

[38]Özgürlük ve Dayanışma Partisi Program & Tüzük, s.37.

[39]ÖDP parti programı çerçevesinde özellikle “Kentlere Demokrasi” başlığı altında böyle bir yapılanmanın temel özellikleri belirtilmektedir. Bkz. Özgürlük ve Dayanışma Partisi Program & Tüzük, s.20-1.

[40]Masis Kürkçügil, “10 Bin Kişi Var Diye 10 Bin Görüş Olmaz,” ÖDP Kendini Anlatıyor, s.247.

[41]Oğuzhan Müftüoğlu, “Emeğin Birleşik Siyasi Mücadelesi Üzerine...” ÖDP Tartışmaları, s.279-280.

[42]Taner Akçam, “İnsan Merkezli Sol,” ÖDP Tartışmaları, s.136.

43 Bülent Forta, “Asıl Düğüm Bundan Sonra,” ÖDP Tartışmaları, s.260.

[44]Bkz. Özgürlük ve Dayanışma Partisi Program & Tüzük, s.4.

[45]A.g.e., s.4. Özgürlük ve Dayanışma Partisi Program & Tüzük, s.4.

[46]A.g.e., s.4-5.