Anasayfa > Birikim Arşiv > 255 - Temmuz 2010 > Açılmayan Açılımın Ardından

Açılmayan Açılımın Ardından

Ahmet İnsel | (Sayı : 255 - Temmuz 2010)

Sekiz ay önce, hükümetin adını koymakta bocaladığı açılım konusunda TBMM’de bir genel görüşme yapılmıştı. CHP’li milletvekillerinin bu genel görüşme önergesinin 10 Kasım’da Meclis’te tartışılmasını sorun yaptıkları, açılımı protesto ettikleri, izleyici sıralarından Şehit Anneleri Derneği Başkanı Akbaba’nın ve Türkiye Gençlik Birliği’nin militanlarının bayrak açtıkları, “Amerikan açılımına geçit yok” sloganları attıkları, heyecanlı bir oturumdu.

Bu oturumdan bir hafta önce, o zaman CHP’nin önde gelenlerinden Onur Öymen, 1938’de Dersim’deki kanlı tenkil harekâtını örnek vererek, “Atatürk isyancılarla masaya mı oturdu, analar ağlamasın mı dedi?” sorusunu sorarak, ana muhalefet partisinin Kürt sorununa bakışının ana eksenini hatırlatmıştı. Ondan önce de, Kandil’den ve Mahmur kampından gelen 34 kişi Habur sınır kapısından girmişlerdi.

Görüşmeler sırasında MHP adına konuşan Bahçeli, “bu vatan bundan bin yıl önce gerçek sahibini bulmuştur” dedikten sonra, “bu sözde açılım projesi, bölgemizdeki enerji ve suyumuzu ele geçirmek isteyenlerin yazdığı Büyük Orta Doğu Projesi’nin yazdıklarıdır” iddiasını tekrarlayıp, “siyasi İslamcılığın bugünkü fason sahipleri(nin) ırkçı noktaya sürüklen(diklerini), (açılımın) İmralı-PKK-ABD-Peşmerge ve AKP’nin birlikte oynadıkları oyun” olduğunu Meclis kürsüsünden iddia etmişti.

Bahçeli’yi, CHP adına kürsüye gelen Baykal izlemişti. “İlk kez TBMM’nin uluslaşma mücadelesini tersine çevirmeye yönelik girişimlerin gündeme taşındığını” iddia edip, önerilenleri ve yapılanları “milli devlet kimliğini tahrip etmeye yönelik açılımlar” olarak tanımlamıştı. Baykal’a göre, “hükümet PKK ile işbirliği içinde” çıkmaz bir yola girmişti. “Dünyada ilk kez bir hükümet, kendisine silah doğrultan ve bırakmayacağını söyleyen bir grupla dayanışma içinde” idi. Bu ağır suçlamanın dayanağı, Habur’dan giren grubun, “pişmanlık duyarak gelme anlayışı içinde olmamaları”ydı. “Elçi olarak geldiklerini söylemişlerdir”, diye bağırıyordu Baykal, “Öcalan adına geliyoruz demişlerdir, PKK’nın bir üyesi olduklarını iftiharla ifade etmişlerdir”.

Baykal, MHP Genel Başkanı’ndan geri kalmamak için eleştirisine bayrak unsuru ve şehit annelerini de katmaya özen gösteriyordu. “Hükümette bir bayrak alerjisi ortaya çıkmıştır” diyordu, çünkü “Meclisin kapısına gelen şehit ailelerine bayrakları bırakmaları söylenmiştir”. Baykal, ilginç biçimde sözlerini, “açılım yapacaksan gerçekten Kürt açılımı yap” diyerek bitirmek becerisini de gösteriyordu. Bunu derken, kafasındaki “Kürt açılımı”nın Türk bayraklarıyla, şehit annelerinin sloganları eşliğinde, “biz Türküz” diyerek yapılması gereken bir açılım olduğunu da ele veriyordu.

Hiç olmazsa Devlet Bahçeli bu açıdan daha net ve kesindi. Çözüm önerisi de halkın anlayacağı basitlikteydi: “Yurt içindeki ve dışındaki tüm teröristler teslim olmalıdır; Tamamı Türk adaletine hesap vermeli ve hükme rıza göstermelidir; Hükümetin de ilk görevi tamamını teslim almaktır; Yokluk işsizlik çemberini kırararak bu mevkilere ulaşmak için yola çıkmış vatan evlatlarımızın önünü açmaktır.” Bundan daha iyi, daha doğru ve daha sonuç alıcı bir çözüm önerisi tasavvur etmek herhalde mümkün değildir!

Kürtlerin baş eğdirilmesinden başka bir çözüm yolunu düşünmek istemeyenler duruma hakimdi.


Meclis görüşmelerinden birkaç ay önce, açılım lafı dile getirilir getirilmez saldırı başlamıştı. Görüşmeler sırasında zirveye vurdu ve sorunun aktif tarafı olan DTP’yi muhatap almadan, AKP’nin kendi başına yürütmeye çalıştığı beceriksiz ve ürkek açılım projesi o genel görüşmeler sırasında Mecliste doğmadan öldü.

Adı Kürt açılımı olmayan Kürt açılımı, PKK’nın 1 Haziran’da tek taraflı ateşkese son vererek, saldırıya geçmesiyle ölmedi. Ölü doğmasına elbirliğiyle özen gösterildi. Bu nedenle, bugün endişe içinde yeniden “nereye gidiyoruz?” sorusunu soranlar için nereden geldiğimizi hatırlamakta yarar var. Geriye dönüp baktığımızda aslında hiçbir yere gitmediğimizi, şimdilik hep aynı yerde olduğumuzu görebiliyoruz. Güvenlik devleti aklının terörle mücadele sorunu olarak görmemizi istediği yerde, yerimizde tepiniyoruz.

CHP ve MHP’nin bu denli ağır eleştirilerde bulunmasına yol açan açılım önerisinde neler vardı? Mecliste hükümet adına konuşan ve girişimin adını o ara “demokratik açılım” olarak koyan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, açılımın iki hedefi olduğunu söylemişti: “Terörün sonlandırılması ve demokrasimizin yükseltilmesi”. Atalay’a göre, terörün sonlandırılması “terör örgütünün yalnızlaştırılması, kaynaklarının kurutulması, istismar unsurlarının ortadan kaldırılması” ile mümkündü ve hükümet bu hedefte yol almıştı. Atalay’ın yol alındığını ima ettiği hedef, yerel seçimlerden hemen sonra dalga dalga devreye sokulan KCK tutuklamaları idi. Açılımın ilan edilmesinden bir ay sonra, bu açılım anlayışının bir gereği olarak, aralarında 11 belediye başkanının bulunduğu 36 kişinin eli kelepçeli sıra halinde adliye önünde bekleyen fotoğrafı, bir açılım hatırası olarak basında yer aldı.

Iğdır gibi, birkaç hafta sonra tutuklanan ve büyük çoğunluğu halen tutuklu olan belediye başkanları, il başkanları, ilçe başkanları ile, açılımın terör örgütünün yalnızlaştırılması safhasında yol alınmıştı. CHP ve MHP’den, ulusalcı kanattan, Ergenekon davalarındaki hukuk ihlallerinden rahatsız olanlardan bir tepki gelmedi. Bu konuda milli mutabakat sağlamdı.

Demokratikleşmeyi yükseltmek faslında ise, 18 yaşından küçük bütün çocukların Çocuk Mahkemelerinde yargılanmasını sağlayacak ve o tarihte Meclis’e sunulmuş olan kanun değişikliği vardı. Üzerinden sekiz ay geçmesine rağmen, Haziran ayının son haftasına gelindiğinde hâlâ Meclis’ten geçip geçmeyeceği belli değil.

Atalay’ın konuşmasında, Anayasa’nın 10. maddesine dayanarak kurulacak ayrımcılığı önleme komisyonu vardı. Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı bağımsız bir mekanizmaya dönüştürülecekti. Yerleşim yerlerine eski isimlerinin verilmesine imkan sağlanacaktı. Siyasi partilerin seçim çalışmalarında “vatandaşların kullandığı farklı dillerde seslenmesine imkan verilecekti”. İşkenceye karşı BM sözleşmesi imzalanacaktı.

MHP ve CHP’nin vatana ihanet veya milli devlet kimliğini tahrip etmeye yönelik girişim olarak tanımlamalarına yol açan “demokratik açılım” önerilerinde somut olarak sadece bunlar vardı. AKP’nin terörle mücadelede PKK’yı yalıtmak olarak sunduğu stratejinin kitlesel tutuklamalarla sürdürülmesi konusunda, DTP dışında herhangi bir eleştiri dile getirilmezken, varla yok arası bir açılım paketi karşısında ulusalcı cephe kırmızı görmüş boğa gibi saldırıyordu.

Açılım görüşmelerinden bir ay sonra, Anayasa Mahkemesi oybirliğiyle DTP’yi kapattı. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’a siyasal yasak getirip, milletvekilliklerini düşürdü. Kasım ayındaki Meclis genel görüşmesinde Ahmet Türk, “PKK’yı devletin siyasal hataları neticesinde ortaya çıkmış bir sonuç” olarak değerlendirmiş, “kimliklerin, dillerin kendilerini özgürce korkmadan ifade etmelerinin ülkeyi bölmeyeceğini, tersine ülkeye aidiyet bağlarını güçlendireceğini” belirtmişti. Artık, Aysel Tuğluk’la birlikte, o davadan bu davaya mahkeme kapılarında süründürülüyor. AKP cenahında bu konuda en ufak bir rahatsızlık belirtisi yok. Ulusalcı ittifak cephesinden zaten böyle bir şey beklemek abes.

İşin ilginç yanı, bütün bu gelişmelere rağmen, AKP’nin, Ocak 2010’da “Soruları ve Cevaplarıyla Demokratik Açılım Süreci; Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” başlıklı 134 sayfalık broşür yayımlamaktan geri durmamasıdır. Broşür basıp, açılım fikrinde ısrar eden AKP, burada ne söylemektedir? 30 soruda açılımın anlatıldığı bu broşürde, DTP’nin kapatılması yoktur. O tarihte Meclis’te grup kurmuş olan BDP diye bir parti yoktur. KCK operasyonunda tutuklanan belediye başkanları yoktur. Buna karşılık broşür, AKP kurmaylarının Habur şokunun etkisini üzerinden atamadıklarını gösteren örneklerle doludur. Milliyetçi ve güvenlikçi propagandanın AKP tabanında yaratacağı tahribatı tahkim etmek için, AKP kadrolarına yönelik olarak hazırlandığı anlaşılan bu broşürde, o güne kadar demokratikleşme adına yapılanlar uzun uzun anlatılıyor ama 2010’da kısa ve orta vadede yapılacak olanlar, Beşir Atalay’ın saydığı birkaç cılız önerinin ötesine gitmiyordu.

AKP’nin Kürt sorununu algılama ve bu soruna çözüm üretme konusunda doğal olarak epey dar olan tahayyül sınırları, şoven ve milliyetçi karşı tepkinin gücü karşısında iyice büzüşmüştü. Buna rağmen yayımlanan broşürde, bir yandan “Kandil ve Mahmur’dan gelen 34 kişinin Türkiye’ye gelmesi dolayısıyla Habur, Silopi ve Diyarbakır’a kadar olan yol güzergâhında sergilenen görüntüler(in) asla tasvip edilmeyeceği” vurgulanıyorsa da, diğer yandan da “gelen 34 kişiden 29’unun kayıtlara göre suçsuz bulunup, hemen serbest bırakıldığı”, diğer beş kişinin de Silopi’den gelen hakim kararıyla serbest bırakıldıkları, dolayısıyla herhangi bir özel muamele yapılmadığının altı çiziliyordu. Aradan geçen beş ayda, rüzgarın yönü değişmiş olmalı ki, hakimler aynı kişilerin birçoğunun kaçma ihtimali olan ağır cezalık zanlılar olduklarına hükmettiler. Bu tutuklamalar sonrasında AKP’nin bol konuşan lideri ve kanaat önderleri sessiz kaldılar. Buna karşılık, gelen kişiler PKK üyesi oldukları veya terör örgütü propagandası yaptıkları iddialarıyla haklarında dava açılıp, tutuklandıklarına göre, Baykal’ın sekiz ay önce dile getirdiği endişesi giderilmiş oldu. Devlet Bahçeli’nin de. Bahçeli, “dağa çıkarız” tehdidini belki bu nedenle bir daha tekrarlamadı.

Bu konuda Baykal çizgisinde bir değişiklik yapmaya şimdilik niyeti olmadığı anlaşılan Kılıçdaroğlu da, “kan kanla yıkanmaz” gibi bir genelgeçer laf ederken, cumhurbaşkanına “toplumsal uzlaşma ve destek sağlanmadan ortaya atılan açılım politikasının Türkiye’yi çıkmaz sokağa soktu”ğunu, “başta açılım olmak üzere, AKP hükümetinin izlediği politikaların ayrışmaya hizmet ettiğini” söylemeye devam ediyordu.

Kılıçdaroğlu, bu cılız, diş kovuğunu doldurmayacak açılım paketinin toplumsal ayrışmaya neden olduğunu düşündüğüne göre, bundan daha cesur, daha kapsamlı çözüm önerileri karşısında ne diyecek?


Güvenlik devleti mantığının ve milliyetçi hezeyanların bildik sularına yeniden kapılmış göründüğümüz bu durumda insanın aklına ister istemez şu soru geliyor. AKP neden yiyemeyeceği bu armudu dişledi? Başbakan Erdoğan, neden “Açılım”ı resmen başlatan konuşmasında, DTP (BDP) tabanının büyük kısmında ve hatta PKK’nın “dağ kadrosu”nda bile her tür demokratik-barışçıl önerinin serbestçe tartışılabileceği ve en geç birkaç yıl içinde dağın ve silahın tamamen terk edileceği bir çözüme varılabileceği umudunu canlandırdığı, çağrısını tam da bu amaç doğrultusunda motiflerle bezeyerek yaptığı halde; nasıl oldu da –bekleneceği üzre– ilk engelleme maksatlı provokasyonlar ve milliyetçi reaksiyonlar baş gösterir göstermez hemen gerileyip durdu? “Açılım”ı baltalayan karşı girişimler –DTP’nin kapatılması, KCK operasyonu, DTP (BDP)’li belediye başkanlarına yapılan muamele...– ardarda gelirken “Açılım”a umut bağlayanların tutunabileceği –örneğin “taş atan çocuklar”la ilgili yasayı çıkarmak gibi– adımlar atmak yerine neden salt gösteri mahiyetindeki yazar, sanatçı ve sporculara Açılım nutku atmak gibi jestlerle yetindi?

Bu sadece AKP’nin cılız, titrek bir açılım programını bile savunacak cesaretten, azim ve iradeden yoksun olduğu anlamına mı gelir? AKP, ortalığı boş yere ayağa kaldırıp, bir tarafta onca umut, karşıtlarında onca reaksiyonu harekete geçirdikten sonra, başladığı noktanın da gerisine düşmenin, üstelik Türkiye toplumundaki “yarılma”yı daha da derinleştirmiş olmanın ağır faturasını hesaplamamış olabilir mi?

Tayyib Erdoğan bu ve benzeri sorulara “biz demokratik açılım sürecinde muhalefetin bu denli ölçüsüz olacağına ihtimal vermedik” (22.06.2010) diyerek yanıt verirken, hem sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor hem de zaafını ele veriyor. Var gücüyle sarılmaya çalıştığı “taşeron” iddiası da öyle.

Birikim’in geçen sayısında Ömer Laçiner, PKK’nın, AKP’nin Açılım projesini sosyo-politik açıdan nasıl değerlendiriyor, neden karşı çıkıyor olduğunu ele alırken, aynı zamanda AKP’nin yaklaşım ve hesabını da anlatıyordu. (Birikim, s. 254) O yazıda en özet, ifadeyle, PKK’nın Açılım’a muhalefetiyle MHP de dahil CHP’nin muhalefetinin ideolojik zemininin –biri Kürt, diğeri Türk– “laik” milliyetçilik olduğu vurgulanmakta idi.

AKP, bu zeminle yüzleşmekten, bunu doğrudan doğruya karşısına almaktan geçtik, en azından bunu savunmaya itecek, hegemonyasını sarsacak bir propagandaya girişmekten kaçındı. Oysa gerçek bir Açılım’ın olmazsa olmaz koşulu buydu. Ama AKP hem bunu yapabilecek ideolojik donanım ve kararlık düzeyinin pek altında olduğu için hem de tipik bir merkez sağ parti olarak, ideolojik boyutunu –özellikle bu tür ve bu noktaya gelmiş durumlarda– önemini kavrayamaz olduğu, orta sınıfların ekonomik çıkar ve güdülerinin bunun yerine ikame edilebileceğini varsaydığı için, buna güvenerek Açılım karşıtı –çift taraflı– ideolojik kampanyayı geçiştirmeye çalışmış, umursamazlığa vurmuştur.

Şimdi, büyük ölçüde bu umursamazlığın, bunun üzerine kurulu hesap hatalarının ülkeyi getirdiği noktadayız. Artık, Öcalan’ın ve Murat Karayılan’ın, iki ay öncesinden beri basında yayımlanan, özerklik ilanı tehdidini de içeren, ayrılmayı yeniden gündeme getiren konuşmaları ile başlamış olan yeni bir evreye girmiş bulunuyoruz. PKK’nın askerî birliklere karşı farklı noktalarda eş zamanlı saldırıları başlatmasını şehirlerde –geçmiştekinden daha yaygın ve etkili olabilecek– terör eylemlerinin takip etmesi pek muhtemel görülüyor.

Kürt isyanının bu yeni savaş evresi, onun siyasal hareketinin asgari talep çıtasını biraz daha yükseltmesi ile içiçedir. BDP’li 99 belediyenin AB Yerel yönetimler Özerklik Şartı’na dayanarak “demokratik özerklik” ilkesi yönünde birlikte davranma kararı alması bunun ilk işaretidir.

İlk saldırıların ve insani kayıpların şoku, acısı, öfke ve endişesi henüz tazeyken, Cumhurbaşkanlığı’nda yapılan “olağanüstü terör zirvesi”nde alınan kararların, devlet ve hükümetin sorunu “terör sorunu” olarak ele alma noktasında –yeniden– mevzilenmesini gösterir nitelikte olması pek de şaşırtıcı değil.

Ama, bundan sonra atılacak adımlar bu noktada sabitlenildiğini gösterirse, ülke vahim bir yola sürükleniyor demektir. AKP hükümeti, önümüzdeki aylar boyunca, 1990’ların hükümetleri gibi “PKK’yı yok etmek” hedefine kilitlenir, Kuzey Irak’a kapsamlı bir operasyon da dahil askerî önlemlerle yüklü bir planı yürürlüğe sokup, hâlâ karar veremediği cılız idari sosyal kültürel reformları bile askıya alıp, var olan kanalları da yürüteceği seferberliğin gereği olarak daraltırsa; bütün bunların geçmiştekinden daha fazla kızıştıracağı Türk-Kürt milliyetçiliği gerilimini, kitlesel çatışmalarda boşaltmak için en küçük bir kıvılcım bile yetecek demektir.

Devlet, AKP hükümeti, bu son derece ağır ihtimal gerçekleşirse, bütün sorumluluğun üzerinde olacağı bilinciyle, bu bilincin gerektirdiği basiretle davranabilecek midir?

İşaretler ne denli zayıf olursa olsun bunu ummak zorundayız. Ancak okun yaydan çıkmak üzere olduğu şu kritik evrede; gidişatı etkileme imkân ve gücümüz ne denli az olsa da bu vahim manzaranın aslî ideolojik sorumlusu olan milliyetçiliğe cepheden karşı çıkarak, onu teşhir etmek, öncelikle sosyalist sıfatını taşıyanlar için bir vicdan ve namus görevidir.