Anasayfa > Birikim Arşiv > 121 - Mayıs 1999 > Avrupa, Savaş, Türkiye

Avrupa, Savaş, Türkiye

Adnan Ekşigil | (Sayı : 121 - Mayıs 1999)

Kaderin bir cilvesi olsa gerek, yıllar önce katıldığım Avrupa konulu bir panel de, Körfez savaşının sıcak günlerine rastlamış, panel boyunca tartışmalar Avrupa’dan çok savaş üzerinde odaklaşmış, hattâ Avrupa neredeyse arada kaynamıştı. Şimdi de Kosova savaşının en sıcak günlerindeyiz; bu panelde de kendimizi pekâlâ Avrupa yerine savaşı konuşuyor bulabiliriz. Buraya Türkiye’nin Avrupa karşısındaki konumunu siyasî, ekonomik, sosyolojik ve felsefî açılardan tartışmaya gelmemize rağmen, söyleyeceklerimizin hemen hepsinin sonunda dönüp dolaşıp savaşa takılması çok muhtemel. Üstelik takılmadığı takdirde de anlamsız kalma ihtimali çok yüksek. Ancak böyle olsa da, bu sefer Avrupa’nın arada kaynayacağını sanmıyorum. Tam tersine, sözün savaşa kaymasının, Avrupa’yı ve Türkiye’nin Avrupa karşısındaki konumunu daha iyi görmemize yarayacağı kanısındayım.

Çünkü bir kere Kosova savaşı, esefle, hattâ “skandalize” olunmuş bir edayla sık sık tekrarlandığı gibi, Avrupa’nın “hemen yanıbaşında” cereyan eden bir savaştır; yani bir Avrupa savaşıdır. Dahası, unutmamak gerekir ki, beğensek de beğenmesek de tarihi yazan savaşlardır. Tarihe baktığımızda bir sürü sorunun, çekişmenin ve karşıtlığın savaşlarda netlik kazandığını görürüz. Büyük sosyal ve kurumsal akımlar, hareketler ve oluşumlar, kâh savaşlara yol açmış kâh savaşların ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa da öyle sayılabilir. Avrupa fikri, teorik ve oldukça ütopik bir düzeyde her ne kadar Aydınlanma dönemine kadar uzansa da (ki bizzat Aydınlanma’nın kendisi de önceki yüzyıllarda cereyan eden uzun din ve mezhep savaşlarının bir ürünüdür), güncel ve stratejik sorunların gündemine İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde girmiştir. Avrupa Topluluğu ilkin bir “ekonomik topluluk” sıfatıyla Ortak Pazar şeklinde oluştuğu için, kuruluş nedenlerinin temelde iktisadî olduğu ve siyasî nedenlerin bunları epey sonradan, âdeta ad hoc bir biçimde izlediği düşünülür. Oysa daha ilk gününden itibaren Ortak Pazar’ın kuruluşunda öncelikle siyasal faktörler rol oynamıştır. Başlıca faktör, İkinci Dünya Savaşı’na benzer bir vahşeti tekrar yaşamamak için, Birleşmiş Milletler fikrine koşut ancak belirli bir coğrafyaya bağlı uluslarüstü bir yapı meydana getirme kaygısıydı. Bir diğer faktör de, Avrupa’nın yeni haritasında Almanya’nın denetim ve entegrasyonunun nasıl sağlanacağı sorunuyla ilgiliydi. Savaşın hemen ertesindeki başlıca kaygılardı bunlar. Ancak birkaç yıl sonra, Soğuk Savaş’ın tırmanmasıyla birlikte, Sovyet Blok’una karşı mücadele veya bu blokun büyüyen tehdidine karşı korunma fikri ön plana çıktı.

Bu faktörler hatırlandığı zaman, Avrupa Topluluğu’nun esasen İkinci Dünya Savaşı’nın bir türevi olduğu hemen anlaşılır. Topluluk, bu savaştan çıkan korkuların ve kaygıların ürünüdür. Kısmen de, savaştan çıkartılan derslerle şekillenmiştir. En azından, anlaşılması ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını irdelemekle mümkündür. Bugün de, eğer Avrupa’yı perspektif içine oturtmak istiyorsak, halen Balkanlar’da süregelen savaşı göz önünde bulundurmamız, hattâ işe doğrudan doğruya savaşın sonuçlarına bakmakla başlamamız gerekiyor. İşte burada, ben de öyle yapmaya çalışacağım.

NATO HAREKÂTI: UCU GÖRÜNEN YOL

Savaşın sonuçları üzerinde fikir yürütmek için henüz çok erken olduğu söylenebilir. Gerçekten de, savaşın henüz çok başındayız. Oysa ben, belirli sınırlar dahilinde bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Çünkü savaş çok uzun sürse de, sonucunun şimdiden ufukta göründüğü kanaatindeyim.

Ancak bu noktada böyle kesin bir öngörüde bulunmak da saçma gelebilir. Çünkü savaşın başından bu yana, evdeki hesabın çarşıdakine hiç uymadığı ortada. Bir kere Sırplar, sanılandan çok daha çetin ceviz çıktı. Sözgelimi, Irak’la kıyaslandığı zaman, Yugoslavya’nın baskı altında çok daha kolay çatlayıvereceği, havadan yapılan “makûl ölçüde” bir tahribatın Yugoslav hükümetini dize getireceği, getirmediği takdirde de en azından hükümete karşı ülkedeki muhalefeti güçlendireceği umuluyordu. Tam tersi oldu, Irak’takinden bile firesiz bir şekilde, tüm ülke hükümet etrafında kenetlendi. Böylece, demokratik gelenek, maddi yıkıma hassasiyet, kadercilik gibi birçok hususta apayrı yapı ve davranış kalıplarına sahip farklı toplumlarda dahi, kollektif savaş psikozunun şaşırtıcı derecede benzer refleksler verdiği çıktı ortaya. Ayrıca görüldü ki, Sırplar yalnız öldürmeye değil, ölmeye de hazırlar. Yani toplu bir intiharın eşiğindeler âdeta. Sırplar’ın bu noktaya gelmelerinde, mitolojik tarihlerinin “Ergenekon”u olarak görmeye koşullandıkları Kosova’nın elden gitme tehlikesinin yanı sıra, “kendilerinin” diye belledikleri Yugoslavya federasyonunun son on yıldır peyderpey dağılması karşısında kapıldıkları güvensizlik duygusunun ve “yok olma” paniğinin de payı az değil muhakkak.

Kuşkusuz, ne bu türden bir panik ne de herhangi bir savaş psikozu Sırplar’ın Kosova’da yol açtıkları vahşeti açıklamaya yeter. Ancak, en azından Bosna örneği ortadayken, bu vahşeti öngörmek imkânsız değildi. Oysa, senaryoların özellikle en korkunçlarını kurgulamak için yüksek maaşlar alan geniş kadroları bulunmasına rağmen, NATO’nun bunu tüm sonuçlarıyla öngöremediği çıktı ortaya. En azından, yapılan açıklamalardan, atılan -veya atılamayan-adımlardan, söz konusu senaryocuların varsa dahi doğru öngörülerinin hesaba katılmadığı anlaşılıyor. NATO şimdi tam bir çıkmazda görünüyor. Kosovalıları Sırp zulmünden kurtarmak için bir işe kalkıştı, ama bu işi hakkıyla bitirmek için sanki gerekli siyasî iradeye sahip değil. Görülen o ki, hava harekâtını kara gücüyle tamamlamadan olmayacak. Aksi takdirde, Sırplar bombaları yedikçe acısını Kosovalılar’dan çıkaracak. İşin kötüsü, kara ordusunu Kosova’ya sokmak için henüz gerekli siyasî irade olmadığı gibi, yeterli zaman da yok. Çünkü, söylenen o ki, bu iş en hafifinden aylar alacak bir süreyi gerektirirken, inanılması güç ama, Sırplar’ın Kosovalılar’ı ülke dışına sürmeleri, süremediklerini de katletmeleri birkaç haftalık bir “an” meselesi. Şimdiden eleştiriler duyulmaya başladı bile: “NATO, boyundan büyük işe kalkıştı. Kalkışmasaydı, hiç değilse taşlar yerinden oynamayacak, Kosovalılar da zulüm ve baskı altında da olsa, yaşamlarını sürdürebilecek ve topraklarından olmayacaklardı. NATO, Sırplar’ın oyununa geldi; Miloseviç NATO’dan daha kararlı ve kurnaz çıktı”. Bu ve benzeri eleştirilerin önümüzdeki günlerde daha da çoğalacağından kuşkum yok.

Ne var ki, bütün bu düş kırıklığı ortamına rağmen, harekâtın başarıyla sonuçlanacağına inanıyorum. Çünkü harekâtla ilgili yapılan çoğu yorum ve eleştiride bazı önemli hususların gözden kaçırıldığını düşünüyorum. Bir kere harekâtın Kosova’daki soykırımdan sorumlu tutulabileceği kanısında değilim. Bölgedeki gelişmeleri yakından izleyen gözlemcilerin belirttiği gibi, Sırplar bir yıldan fazladır soykırımı tüm aşamalarıyla planlıyorlardı. Harekât, onlara planlarını gerçekleştirmek için kendilerince fazladan bir gerekçe sunmuş, kin ve öfkelerini fazladan bilemiş olabilir; fakat harekât olmasaydı da, Sırplar’ın cephaneliğinde yeterince kin, öfke ve gerekçe birikmişti.

Kosova’ya müdahalenin NATO’nun boyunu aştığı fikrine gelince: doğrusu, hiç de aşmadığı kanaatindeyim. Aşmadığı gibi, Sovyetlerin çöküşünden bu yana, NATO’nun Kosova gibi yerlere müdahale etmekten başka pek fazla bir işi kalmadığını düşünüyorum. Bundan böyle NATO’nun misyonu Batı demokrasilerini “komünizme” karşı korumakla değil, komünizmin yıkıntıları üzerinde mantar gibi biten etnik çatışmaları ve faşizan yönetimleri denetim altında tutmakla tanımlanacağa benzer. Batı demokrasilerinin dünyanın geri kalan kesimi karşısındaki özel konumunu ve imtiyazlarını bir yana bırakalım. Dünyadaki kıtalararası, bölgelerarası ve sınıflararası uçurumları da bir tarafa koyalım. Salt kendi tarihi, yapısı ve çeşitli koşullanmaları bile, NATO’nun böyle tanımlanmış bir misyonu üstlenmesine ve yürütmesine izin verir mi, ya da ne kadar izin verir, tabiatıyla hayli dikenli konulardır. Bu konulara burada girecek vaktimiz yok. Ancak şu kadarı açık ki, sözünü ettiğimiz doğrultudaki yeni bir misyonun rastgeleceği en ideal konjonktürlerde bile, NATO yeryüzündeki her kargaşaya el koyamaz, çünkü istese de bunların hepsine yetişemez. Bu bakımdan, belirli durumlarda Kosova’dakinden de beter kargaşaları oturup seyretmekten başka çare bulamayabilir. Nitekim şu son birkaç yıllık kısa bir süre içinde dahi, geçerli sebepleri olsun olmasın, birçok kez oturup seyretmekten başka bir şey yapmamıştır. Ancak NATO’nun seyretmekle yetinemeyeceği ve muazzam imkânlarını kullanmaktan kaçınamayacağı durumlar da yok değildir. Bu durumların oluşmasında iki asgari koşul gerekir: 1) NATO’nun müdahalede bulunmak istediği felâket bölgesinin doğrudan doğruya kendi coğrafyası veya “hinterland”ı içinde yer alması. 2) Müdahalesinin, NATO’yu, onun gücüne eşdeğer güce sahip bir süper-devlet veya blokla karşı karşıya getirme tehlikesi taşımaması. NATO’nun Kosova müdahalesinin, temelde işte bu iki koşula da uyduğu düşüncesindeyim.

Söz konusu müdahale eğer gerçekten NATO’nun tam da “dişine göre” bir müdahaleyse, o halde NATO’nun kara ordusu kullanmaktaki isteksizliğini nasıl yorumlamalı? Bir irade zaafının mı, yoksa sadece belirli rejimlerde yönetme ve karar alma sürecini sınırlayan türlü ince hesapların bir tezahürü mü bu? Kara harekâtı meselesi, bundan böyle müdahaleye yönelik en ısrarlı eleştirilerin hedefi olacak gibi duruyor. Şimdi, bu yöndeki eleştirileri dile getirirken veya dinlerken, başta ABD olmak üzere NATO üyesi ülkelerin çoğunda kamuoyuna karşı sorumlu hükümetler bulunduğunu ve bu ülkelerde savaşa sürülecek askerlerin politikacıların kulu kölesi veya babalarının oğlu olmadıklarını hatırlamakta yarar var. Dolayısıyla, politikacıların askerleri sıcak bir savaşın içine atmadan şapkalarını önlerine koyup birkaç kere düşünmelerini ve derin tereddütlere düşmelerini doğal karşılamak gerekiyor. Ciddi kamuoyu desteği gerektirdiği için, demokratik ülkelerde savaş kararı almak diktatörlüklere göre elbette daha zor. Fakat tam da aynı nedenle, bir kere alındığı takdirde bir savaş kararını dirençle sürdürmek buralarda daha kolay. Ayrıca, acı ama gerçek, aynı zamanda çok zengin de olan bu ülkelerde “insan hayatı” denen şeyin dünyanın diğer yörelerindekine göre daha değerli olduğu da açık. Diğer taraftan, bir ülkenin veya ülkeler grubunun bir başka millet için savaşıp o millete bağımsızlığını hediye etmesi de tarihte sık görülen bir durum değil. NATO ülkelerinin kara harekâtı konusundaki isteksizliğini öncelikle bu nedenlerin ışığında değerlendirmek lâzım. Ama bu isteksizlik, NATO’nun Kosova’da giriştiği müdahaleye sahip çıkmakta gevşek davrandığının bir işareti sayılmamalı. NATO, her ne pahasına olursa olsun, müdahaleyi kendi şartlarına uygun şekilde sonuçlandırmakta kararlı. Kararlı, çünkü kararlı olmak zorunda. Kararlı olmak zorunda, çünkü NATO için bu aşamada herhangi bir başarısızlığın sonuçları katlanılır gibi değil. Bir süredir durmaksızın tekrarlanan bir söz var ya, hiç de boşuna sayılmaz: NATO bugün, tarihinin en kritik sınavından geçiyor. Bu sınav, yalnız askerî gücüyle değil, inandırıcılığı, misyonu, hattâ düpedüz kimliği ve varlık nedeniyle ilgili. Bu bakımdan Kosova’da yaşayacağı bir yenilginin bedeli, orada kazanacağı zaferin fiyatından çok daha ağır olmak durumunda. Zaferin fiyatına, olası bir kara harekâtının kanlı ve pahalı faturası da dahil olsa, böyle bu. Medyadaki tartışmalardan, NATO ülkelerinin kamuoyunda, hattâ yönetici kesimler arasında bile bu gerçeğin henüz yeterince algılanmadığı anlaşılıyor. Ama çok yakında iyice algılanacağı kesin. Nitekim, örneğin, Amerikan Senatosunda Kosova müdahalesine başta şüpheyle bakan, hattâ şiddetle karşı çıkan birçok etkin ismin, müdahalenin sonuna kadar götürülmesi hususunda şimdi fevkalâde ısrarlı olduğunu görüyoruz.

Tabiî NATO’nun başarısını zorlaştıracak, hattâ imkânsızlaştıracak etkenler yok değil. Şu aralar, NATO’nun ve NATO ülkelerinin liderlerinin beceriksizliğinden, buna karşılık Miloseviç’in de taktik dehasından dem vuruluyor. Doğrusu, bu yöndeki tespitlere katılmakta zorlanıyorum. ABD başkanı, İngiltere başbakanı, Almanya şansölyesi, NATO genel sekreteri başta olmak üzere NATO ülkeleri liderlerinin birçoğunun ’68’in barış, çiçek ve aşk kuşağından olduğu bir gerçek. Böyle bir kuşaktan dehşetengiz savaş stratejistleri çıkması elbette beklenmez. Ama tam da bu nedenle, ’68 kuşağı liderlerinin şaşırtıcı bir performans sergilediklerini düşünüyorum. Hem de neredeyse, geleneksel “şahin” rakiplerine taş çıkartacak kadar. ’68 kuşağından pek çok parlak reklamcı, saldırgan pazarlamacı, yırtıcı işadamı falan çıktığına göre, aslında bu da belki o kadar şaşırtıcı değil. Öte yandan, Kosova’yı “Büyük Sırbistan” içinde tutabilmek amacıyla ülkesinin yıkımını ve soykırımı göze almış bir lider müsveddesini kurnaz hattâ dahi olarak nitelemenin, her şeyden önce deha sözcüğünü anlamsızlaştırdığını düşünüyorum. “Deha” herhalde, Miloseviç’inki gibi bir amaca ancak söz konusu canice araçlara başvurmaksızın ulaşılabildiğinde kendini hissettirebilecek bir cevher. Gene de, NATO liderlerinin birer ahmak, Miloseviç’in de bir zekâ abidesi olduğunu bir an için kabul etsek bile, bunun NATO’nun müdahalesinin süresini uzatmaktan ve masrafını kabartmaktan başka nihaî başarısını gölgeleyecek bir etki yaratacağını sanmıyorum. NATO ne kadar zigzaglar çizip hatalar yaparsa yapsın, sonunda başarının kendi gereklerini NATO liderliğine dayatacağı kanısındayım. Gerçi, bu başarının bir Pirus zaferine dönüşme tehlikesi büyük. NATO, şartlarını Sırplara dikte ettiğinde Kosova yakılıp yıkılmış ve neredeyse boşaltılmış olabilir. Ama Kosova’nın, belki kuzeybatısındaki Ortodokslar için kutsal sayılan ufak bir bölgesi hariç, Sırplara kalmayacağı açık. NATO, ne yapıp edip, icabında kara kuvvetlerini de devreye sokarak, Sırp birliklerinin Kosova’yı terk etmesini, bunların yerini uluslararası askerî bir gücün almasını ve nihayet, dağılmış, kırılmış, perişan hale gelmiş de olsa mültecilerin önemli bölümünün ülkelerine dönmesini sağlayacak. Belki orada konuşlanan uluslararası güç, NATO’nun yerine başka bir uluslararası örgütün, muhtemelen Birleşmiş Milletler’in bayrağını taşıyacak; ama bu bayrak da NATO’nun gölgesinde kalacak. Tabiî daha sonrası meçhul, ama olacakların hiç değilse bu kadarı şimdiden yeterince belli.

Tahmin edileceği gibi, NATO’nun bu hedeflere ulaşmasının önündeki en ciddi engel, Rusya’nın etkin bir şekilde karşı koymasıdır ki, bu da pek ihtimal dahilinde gözükmüyor. Eğer Rusya buna muktedir olsaydı, NATO elbette parmağını kımıldatamaz, Kosova’daki olayları seyretmekten başka bir çare bulamazdı. Ama şu bir gerçek ki, Rusya önceki süper-güç konumunu koruyor olsaydı, Kosova’daki olaylar da zaten başgöstermez, Balkanlar az çok denetim altında kalırdı. Lâkin Rusya bugün çok takatsiz. Gene de, en takatsiz Rusya bile, daima ciddiye alınması ve yakından izlenmesi gereken bir Rusya’dır. Hattâ belki, en çok böyle bir Rusya’dan çekinmek gerekir. Nitekim bu nedenle, bugüne kadar NATO oluşturmak istediği barış sürecine Rusya’yı katmak için büyük çaba harcadı, bundan sonra daha da harcamak zorunda. Sırplara gösterdiği neredeyse koşulsuz destek ve yakınlığa rağmen, Rusya’nın bazı “ara” formüllerle barış sürecine çekilmesi imkânsız değil aslında. IMF yardımı gibi “rüşvetler”in yanısıra, Kosova’da konuşlandırılacak uluslararası askerî güce Rus birliklerinin de dahil edilmesini içeren türden formüller, Rusya’yı yumuşatabilir.

NATO’nun hedeflerine ulaşmasının önündeki bir önemli engel de, kendi içindeki çatlaklar olabilir kuşkusuz. Ancak, NATO ittifakının görünürdeki kırılganlığına rağmen, bu da hayli uzak bir ihtimal. Çünkü ABD’nin NATO içindeki Avrupalı müttefikleri karşısında çok güçlü askerî ve malî kozları var. Yunanistan’ı bile bugüne kadar çizgide tutabilmesi bu kozlarının gücünün yeterli bir işareti. Kaldı ki, Kosova müdahalesinin masraflarını da büyük ölçüde ABD’nin çektiği açık. Ayrıca ittifak üyesi çoğu Avrupa ülkesi geleneksel miyopluklarına rağmen Kosova sorununun kendileri için nasıl bir potansiyel belâ olabileceğinin farkında. Gene de, halen süregelen hava harekâtının geniş ve kanlı bir savaşa dönüşmesi halinde, NATO içinde havlu atanlar elbette çıkabilir. Fakat o takdirde, üye sayısı azalmış bir NATO’nun savaşı devam ettirmesi de pekâlâ mümkündür. Olaylar o noktaya varmaz; bıçak da herhalde kemiğe dayanmaz; ama ola ki dayandı, o zaman ABD’nin tek başına bile bu savaşı sürdürmesi imkânsız değildir.

Ne ilginçtir ki, kapitalist dünyayı sosyalist bloka karşı korumak amacıyla kurulan NATO’ya, tarihinin ilk savaşında sosyalist değil faşist bozması bir diktatörlüğü tepelemek nasip oldu. Bunun içindir ki NATO, yalnız “kapitalist” değil, sosyalist ve pasifist kamuoyunda da güçlü bir destek buldu. hattâ Batı Avrupa ve Amerika’da, genel hatlarıyla “sağ”dan çok “sol” kesimlerde destek gördüğü söylenebilir. Hoş, NATO harekâtına sırf NATO’nun geçmişi ve olumsuz çağrışımları dolayısıyla tepki gösteren sol gruplar çıkmıyor değil; fakat bunların sesleri bizzat kendi kamuoylarında bile cılız kalmaya mahkûm. Çünkü, taktik yönlerden zamanlama ve planlamasının doğruluğunu bir yana bırakırsak, NATO harekâtının temeldeki haklılığı, hattâ kaçınılmazlığı ortada. Harekâtın nihaî başarısında, bu haklılığının önemli bir rolü olacağı kesin. Ancak bu noktada belki belirtmemde yarar var: “NATO kazanacak, çünkü kazanmak zorunda” derken, buradaki zorunluluğu, haklılığından çıkarıyor değilim. Çünkü maalesef her haklı savaş kazanılmıyor. Genelde de savaşları kazanmak için haklı olmak yetmiyor, öncelikle güçlü olmak gerekiyor. Eğer NATO kazanacaksa, öncelikle güçlü olduğu için kazanacak.

ETİK BİR SAVAŞ MI?

Yukarıda, halen sürmekteyken hattâ belki başlangıcındayken bile Kosova savaşının sonuçları hakkında şimdiden konuşmanın mümkün olduğunu savundum ve bu savaşın hiç değilse muhtemel askerî sonuçları üzerinde fikir yürütüp bazı kaba tahminlerde bulundum. Şimdi, bu fikir ve tahminleri göz önünde bulundurarak, söz konusu savaşın “anlam”ı üzerinde durmak istiyorum. Bu bağlamda savaşın anlamı, onu daha önceki savaşlardan ayıran özelliğiyle ortaya çıkıyor. Bu özellik, savaşla amaçlananın etik veya insanî değerlerle sınırlı olmasıdır. Ya da en azından, bu değerlerin diğer tüm “reel-politik” değerlere ağır basmasıdır.

Belki de en uygunu, pek fazla gerilere gitmeden, Kosova savaşını Körfez savaşı ile karşılaştırmak. Hatırlanacağı üzere Körfez savaşı, NATO çatısı altında olmamakla beraber aşağı yukarı aynı Batılı güçler koalisyonunun Kuveyt işgalini sona erdirmek için Irak’ a açtıkları bir savaştı. Görünürde, bu savaşın da güçlü bir etik boyutu yok değildi. Her şeyden önce hedeflenen düşman, kendi halkına kan kusturmakta yüklü sabıkası olan ceberrut bir diktatörlüktü. Buna ilaveten, bir ülke, üstelik hiçbir inandırıcı gerekçesi olmadan, komşusu olan bir başka ülkeye saldırmış, işgâl etmişti. Kimilerince ne kadar yapay, “dandik” bir ülke sayılırsa sayılsın, bu ülkeyi insafsız ve haksız bir işgâlden kurtarmak, yalnız uluslararası hukukun değil, genel etik kurallarının da bir gereğiydi. Ancak herkes biliyordu ki Irak’ın bombalanıp darmaduman edilmesi, bu gereğin yerine getirilmesinin çok ötesinde, Ortadoğu’nun güvenliği ve petrol gibi, Batı’nın stratejik çıkarlarının doğrudan doğruya savunulmasıyla ilgiliydi. Kullanılan hukukî ve insanî gerekçeler ne olursa olsun, söz konusu çıkarlarla ilgili hesaplar yeterince belirgindi ve açıkça sırıtıyordu. Kısacası, Körfez savaşı belirli bir stratejik hedefi olan, deyim yerindeyse, “stratejili”, “çıkarlı” bir savaştı. Bu anlamda da, temellendirilmesi ve meşrulaştırılmasıyla ilgili ilginç ve özgün niteliklerini dikkate almazsak, Suez’den Vietnam’a, Kore’den Panama’ya kadar Batı’nın çeşitli dönemlerde ve konjonktürlerde giriştiği müdahale ve savaşlardan pek farklı sayılmazdı.

Batı’nın etik ve hukuk adına Irak’ı dövmesinin hemen ardından, etiğin ve hukukun en rezilce çiğnendiği Bosna’daki korkunç gelişmeler karşısında hareketsiz kalması, stratejisi ve doğrudan bir çıkarı olmaksızın hiçbir tehlikeli ve masraflı maceraya girmeyeceği inancını iyice pekiştirdi. O kadar ki, Batı’nın ikiyüzlülüğünü yüzüne vurmanın en şaşmaz kaynağı oldu bu inanç. “Irak’ta aslan kesilmesini bilirsiniz, ama ya Bosna’da? Tabiî, çünkü Bosna’da petrol yok!” Yakın zamana kadar, konu açıldığında, ilkokul çocuklarının bile ağzından düşmeyen bu ve benzeri sözlerin, hep bu inançtan beslendiği söylenebilir.

Kosova müdahalesi, işte bu inancı hiç değilse bir süre için sarsma potansiyeli taşıyor. Farkı da, anlamı da burada. Çünkü bu savaş, görünürde herhangi bir strateji ve çıkara bağlı olmaksızın, bir insanlık faciasını önlemeye dönük bir savaş gibi duruyor. Tabiî, savaşın bu şekilde algılanmasına daha şimdiden itiraz edenler az değil. Bunlara göre, Kosova savaşının sözgelimi Körfez savaşından veya diğer savaşlardan aslında pek farkı yok. Bu savaş da diğerleri gibi belirli bir strateji ve çıkar hesapları üzerine kurulu. Örneğin, kimisine göre, Kosova savaşının son kertede tek galibi harp sanayiidir. Bu elbette her savaş için doğru; ama harp sanayiinin pazar sıkıntıları ile Kosova savaşının çıkma nedeninin ve gelişme dinamiğinin açıklanabileceği düşünülürse, böyle bir girişim işlevselci açıklama tarzının kötü bir örneği olmaktan pek ileri gidemez maalesef. Diğer taraftan, Kosova savaşının ardında, Avrupa’ya dönük gizli bir Amerikan planı bulunduğu da, epey sık duyulan komplo teorilerinden. Örneğin Ergin Yıldızoğlu’nun 5 Nisan tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir tahlilinde bu teorilerden birine rastlıyoruz. NATO’nun karanlık yönlerini ve gizli emellerini aydınlığa kavuşturmayı amaçlayan bu tahlilinde Yıldızoğlu, “ABD’nin bölgede olacakları bile bile gerginliği tırmandırdığını, operasyonun esas amacının da Kosovalı Arnavutları kurtarmak değil, onları bahane ederek, kullanarak yeni konsepti dayatmak, artık açıkça konuşulmaya başlandığı gibi, NATO işgâlinde, Kosova’yı, Arnavutluk’u, Makedonya’yı, belki de Karadağ’ı kapsayan bir ‘korunaklı bölge’ kurmak olduğunu, bunun için Makedonya’da sinsice yığınak yapmakta olduğunu” ileri sürüyor. Ama bunu yaparken, bu “korunaklı bölge”nin Amerika’nın ne işine yarayacağına, Amerika’nın böyle bir bölgeyle neyi amaçladığına dair herhangi bir ipucu vermiyor. Yıldızoğlu’nun dediği gibi, NATO “katı bir hiyerarşik yapıya sahip, demokrasiyle ilişkisi hiç bulunmayan” bir askerî örgüt, ABD de bu örgüte ve daha birçok başka şeye hükmeden hegemonyacı bir devlet olduğuna göre, her ikisinin de elbette karanlık ve derin gizli emelleri olabilir; ama bu emeller tatmin edici verilerle döşenmiş inandırıcı bir senaryo içine oturtulamadığı zaman, ortaya çıkan açıklama ne yazık ki, Yıldızoğlu’nun gidermeyi umduğu “mantık burkulması”nı hafifletmiyor, tersine ağırlaştırıyor.

Bu arada, Yıldızoğlu’nun bahsettiği “yeni konsept”in öngörebileceğinden daha fantastik veya radikal senaryolar da mevcut. Bunlardan bir tanesini bizzat bu panelde de duyduk. Prof. Tolga Yarman konuşmasının bir yerinde, Kosova savaşının gerisinde, Amerika’nın kendi egemenliğini daha da pekiştirmek için Avrupa’da karışıklık çıkarma ve düpedüz Avrupa’yı bölme planının yattığını söyledi. Doğrusu, fevkalâde çarpıcı, hattâ irkiltici bir plan! Hangi akla hizmet ettiğini keşfedebilsek, kuşkusuz daha da irkiltici, hattâ titretici ve kendine döndürücü bir plan olacak bu.

Açıkçası, Yarman ve Yıldızoğlu’nun işaret ettikleri türden senaryoları, Kosova savaşına Amerikan-kaynaklı ve çıkar-kaynaklı özgül stratejiler yükleme denemesinin pek ikna edici sayılamayacak örnekleri olarak görme eğilimindeyim. Öyle bir denemenin ikna edici örnekleri yoktur veya olamaz demiyorum elbet; fakat nedense şu aralar duyduklarım arasında böylelerine rastladığımı söyleyemem.

Eğer gerçekten savaşın gerisinde Amerikan çıkarına dönük bir “strateji” varsa, bu strateji olsa olsa Amerika’nın dolaylı huzuru ve güvenliği ile sınırlı olabilir. Ama Amerika’nın güvenliği, Avrupa’nın parçalanmasından değil, birliğinden ve bütünlüğünden geçiyor. Eğer savaşın Kosova’ya nefes aldırmanın ötesinde bir amacı varsa, tam da Avrupa’nın bütünlüğüne odaklanmış bir amaç bu. Dolayısıyla Kosova operasyonu, resmen hedeflediği amaçtan çok farklı bir başka gizli misyon, strateji veya fonksiyon tarafından belirlenmişe benzemiyor. Bu anlamda yalnız görünürde değil, özünde de güçlü bir etik içeriğe sahip.

Kimisine göre, Kosova savaşının esas problemi de burada. Bu savaş, gerçek ve etkili olamayacak kadar etik bir savaş. Yani ana problemi, gerçekte etik olmaması değil, fazla etik olması. Başka bir deyişle, elle tutulur somut bir çıkara hizmet ediyor olması değil, hizmet etmiyor olması. Oysa acı gerçekçilik adına konuşan birçok yorumcuya göre, sırf etik ve insancıl kaygılarla açılmış savaşlara tarihte yer yoktur. Bir savaşın hizmet ettiği bölgesel, ulusal, askerî veya iktisadî bir strateji olmalıdır. Sözgelişi, klasik şekliyle bir toprak parçasını işgâl etmek, düşmana karşı korumak veya bir gerilla eylemine destek vermek, belirli stratejiler öngörür. Sırf etik bir konumu desteklemek üzere yürütülen bir savaşın ise etkin anlamda bir stratejisi yok demektir ve böyle bir savaş boşlukta ve sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Daha fenası, etik savaşların ikiyüzlülük ve çifte standart suçlamalarına zemin hazırlayan, çanak tutan bir yönü vardır. Sözgelimi, Kosova savaşının etik boyutu ne kadar ön plana çıkarsa, daha birkaç yıl önce Hırvatlar tarafından katledile katledile sürüldükleri zaman, büyük ölçüde bugünkü ekibin yönetimi altındaki aynı NATO’nun niçin parmağını kımıldatmadığını soran Sırplar’ın da o kadar öfkelenmesi kaçınılmazdır. Küçücük bir zaman ve mekân diliminde bile, bu tür örneklerin sonu gelmez. Nihayet, etik savaşların diğer bir problemi de, hiç amaçlamadıkları ve bizzat kendi etik öncüllerine aykırı düşen bir sürü hesabın ve stratejinin âleti haline gelebilmeleri, tabiri caizse, kurda kuşa kolayca yem olmalarıdır. Etik savaşlar amaçlanmayan olumsuzluk ve kötülüklerin üreme sahasıdır. Etik bir savaş olduğu veya o şekilde kalabildiği ölçüde, Kosova savaşını bekleyen tehlike de, kendi etik ve insancıl değerleri yahut beklentileriyle taban tabana zıt sonuçlarla karşılaşmasıdır.

Savaşların etik boyutunu bu açıdan eleştirenlerin söyledikleri, açıktır ki yalnız savaşlar için değil, tüm etik eylem biçimleri için geçerlidir. Genellikleri ölçüsünde de, ne kadar anlamlı olabilecekleri şüphelidir. Gene de, olası açmazlarına ışık tutmalarından ötürü, Kosova savaşını etik bir savaş olduğu için de, olamadığı için de karşıt açılardan eleştirenlerin tahlillerinde elbette dikkatten kaçırılmaması gereken hususlar var. Belki burada birçok şey, “strateji” kavramının tanımında düğümleniyor. Eğer bu kavram çok genişletilirse, yahut tersine çok daraltılıp özgülleştirilirse, belki buradaki “etik savaş-stratejili savaş” ayrımına dayalı olası tartışmalar da anlamını yitirir. Ancak yitirip yitirmeyeceğini veya ne kadar yitireceğini belirlemek de burada giremeyeceğimiz ayrı tartışmaları gerektirir.

O bakımdan bu noktada şöyle bir tespitle yetinmek istiyorum: Kosova savaşının diğer yakın emsallerine göre daha “etik içerikli” olduğunu belirttik. Bu mutlaka, savaşı başlatanların ve yönetenlerin çok etik ve insancıl adamlar olduğunu göstermiyor. Sadece, savaşın kurgulanma ve meşrulaştırılma sürecinin neredeyse tamamen etik normlara bağlı şekilde ve fevkalâde etik bir yoğunluk içinde sürdüğüne işaret ediyor. Bu bağlamda, yukarıdaki karşılaştırmamıza bir an için dönersek, Kosova savaşının Körfez savaşından farkı ilginçtir: Körfez savaşında etik unsur o kadar ön planda değilken, savaş Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütüldüğü için hukuka uygun bir nitelik taşıyordu. Kosova savaşı ise, tam aksine, BM çatısı altına giremediği için formel hukuk açısından “gayrımeşru” bir harekâttır; buna karşılık Körfez savaşından çok daha güçlü bir etik içerik ve çekime sahiptir. Kuru hukukla vicdan ve etikin her zaman örtüşmediğinin uluslararası düzlemde başgösteren son bir örneğidir bu.

Kosova savaşının bu etik çekimi o kadar güçlüdür ki, bu çekime kapılanlar arasında en kuşkucu ve mesafeli yorumculara dahi rastlanıyor. Daha şimdiden bazıları, Kosova savaşının uluslararası politikada yeni bir çığır açtığını savunmaya başladı bile. Bu yorumculara göre, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Batı’nın önderliğindeki uluslararası topluluk, artık kendi ulusal sınırları içinde istediği haltı yiyen, muhaliflerini işkence tezgâhlarında, asit çukurlarında yok eden, bu arada kendi “azınlıklar”ını yahut parsellenmiş küçük “çoğunluklar”ını da katletmekten çekinmeyen gaddar rejim ve diktatörlere göz yummayacak, imkânları elverdiği ve gücü yettiği ölçüde bunları cezalandıracak, yahut izole edecek.

Doğrusu, bu pembe tabloyu ihtiyatla karşılamamak mümkün değil. Eğer Kosova savaşı etik karakterinden ötürü gerçekten “farklı” bir savaşsa, bu savaşın farklı olduğu kadar istisnai olduğu da pekâlâ düşünülebilir. Nitekim savaşın tam da bu etik karakterini eleştirenlere göre, Kosova savaşı bir daha kolay kolay tekrarlanması mümkün olmayan bir “gaflet”ten ibarettir. Gaflet mi bilemiyorum ama, istisnai olduğunu düşünmek için pek çok neden var gerçekten. Her şey bir kenara, bugün Clinton’un yerinde Bush olsaydı, bu savaşa girer miydi, doğrusu kuşkuludur. Clinton’un yerini gelecekte Bush gibi başkanların (bizzat Bush’un oğlunun örneğin!) almayacağı ise ne malûm?

Gene de, bu savaşla birlikte “yeni bir çığır” açılmasa da bazı şeylerin değiştiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Görülen o ki, yalnız Avrupa içindeki birkaç “sinirli” ve “duyarlı” ülke değil, başta ABD olmak üzere tüm Batı bu savaşla birlikte birtakım hedeflere ve yükümlülüklere angaje olmuştur. Bunlar arasında, sözünü ettiğimiz “pembe tablo”da bulunan hedefler ve yükümlülükler de vardır. Ne kadar geçici ve kırılgan olursa olsun, Batı’nın bu doğrultudaki her türlü angajmanı uluslararası -ve uluslariçi- ilişkilerde önemli değişikliklere yol açabilir. Türkiye’nin de bu değişikliklerden nasibini alması kaçınılmazdır.

TÜRKİYE’NİN TEPESİNE YAĞAN BOMBALAR

Sanırım şimdi konuşmamızın başındaki konumuza gelebiliriz: Kosova’daki savaşın Türkiye üzerindeki etkileri neler olabilir? Türkiye’nin Avrupa karşısındaki konumunu nasıl etkiler?

Bu soruların yanıtlarını düşünmek için, önce Türkiye-Avrupa ilişkisinin evrimini hatırlamak yararlı olur. Bilindiği gibi bu ilişki büyük heveslerle başlamış, ama zaman içinde derin düş kırıklıklarıyla hayli zedelenmişti. Son yıllarda Türkiye şaşmaz bir şekilde Avrupa’dan uzaklaşmakta, Amerika’ya yaklaşmaktaydı. Başta insan hakları ve Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye’nin birtakım yapısal eksikliği ve bozukluğu Avrupa ile arasını açmıştı. Amerika da en az Avrupa kadar demokratik bir ülke olmasına rağmen, Türkiye’nin sorunları Amerika için büyük bir problem teşkil etmiyordu. Çünkü her şeyden önce Türkiye, Amerika’nın kapısının eşiğinde içeri girmeyi beklemeyen, epey uzaklarda kalan bir ülkeydi. Ayrıca, Amerika’nın Avrupa ülkelerine göre çifte standardı daha gelişmiş ve kesinleşmiş bir dış politikası vardı. “Gözümü yumarım, rahatıma bakarım” politikasıydı bu. Bu politika, kendi içindeki ve periferisindeki demokrasilere tehdit oluşturmadığı sürece, makûl uzaklıklardaki ulusların diktatörlerinin türlü azgınlıklarını ve taşkınlıklarını görmezden gelmeyi ve bu azgınlıklara kaynaklık eden bazı “kayıtsız şartsız egemenlik” haklarını herhangi bir surette sorgulamamayı öngörüyordu. Söz konusu politika, Amerika-Türkiye ilişkisine uzun süre istikrarlı bir zemin sağladı. Diğer taraftan Türkiye, Amerika’nın dünyadaki huzuru ve hegemonyası için hayatî önemi olan konum ve özelliklere sahipti. Bu bakımdan Amerika Türkiye’yi en olumsuz konjonktürlerde bile kanatları altında tutmaktan geri durmadı. PKK liderinin takibi ve yakalanışı sürecinde Avrupa her gediğe taş koyarken Amerika’nın açıkça el vermesi, Türkiye’nin Avrupa-Amerika ikilemindeki en çarpıcı tezatlardan biri oldu.

Şimdi, gelişmelere bu çerçevede bakarsak, NATO’nun Kosova harekâtının Türkiye’yi bir yönüyle güçlendirdiği ve rahatlattığı muhakkak. Zira bu harekât Türkiye’yi siyasal açıdan zaten yakın olduğu Amerika’ya daha da yaklaştırmakla kalmadı, Avrupa’ya da yaklaştırdı. Türkiye, harekâta NATO müttefiki olarak katılmakla kuşkusuz birden fazla avantaj sağladı. Bir kere, dünyada az bulunur fevkalâde haklı bir müdahalede yer almış oldu. Böylece, sadece evrensel insanî değerler açısından değil, Balkanlar’da kendi özgül geçmişi açısından da hareketsiz kalmaması gereken bir durumda, azıcık kımıldama imkânı buldu. Kosova harekâtı, Türkiye’nin Amerika’da ve Avrupa’daki hatırını arttırmakla kalmadı, Yunanistan gibi bazı hatırlı “düşman kardeş”lerinin yıldızının sönmesine de yol açtı. Dahası, harekât sayesinde Türkiye hiç değilse kısa bir süre o müzmin başağrısından kurtuldu: Apo’nun mahkeme konusu gündemden düşüverdi. Ayıptır söylemesi, Güneydoğu’da bu sefer kem gözlerden ırak çok rahat bir sınırötesi harekât imkânı da çıkıverdi ortaya. Bütün bunlar, yabana atılmayacak avantajlar. Tevekkeli değil, Kosova savaşı dolayısıyla Türkiye’deki kamuoyuna ve medyaya genel bir memnuniyet havası hakim.

Ancak, bu havayı gölgeleyecek bulutlar da yok değil ufukta. Zira aynı savaşın Türkiye’nin konumunu çok daha temel bir düzlemde zaafa düşürecek sonuçları da olabilir. Savaşın eğer bir sonucu Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırmasıysa, diğer bir sonucu Amerika’yı da eski kıtaya yaklaştırması, hattâ düpedüz bulaştırmasıdır. Eğer yukarıda savaşın etik yönüyle ilgili söylediklerimizin doğru bir tarafı varsa, bu bağlamdaki Amerika-Avrupa yakınlaşmasının Türkiye üzerinde nasıl etkiler yaratacağını kestirmek güç değildir. Bu savaşla birlikte Amerika’nın yakın gelecekte Avrupa’nınkine daha benzer bir dış politika izleyeceği beklenebilir. Avrupa’nınkine daha benzer bir politika demek, insan hakları, azınlık hakları, ulusal egemenliğin sınırları gibi konularda daha derin hassasiyet ve daha geniş sorumluluk öngören bir politika demektir. Kosova savaşına döktüğü onca para, silah, söz ve nutuktan sonra, Amerika’nın dış politika standartlarını bir nebze de olsa yükseltmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu ise Amerika’nın Türkiye gibi en sadık ve vazgeçilmez müttefiklerinin dahi türlü iç hastalıkları ve zaafiyetleri karşısında daha duyarlı, müdahaleci ve talepkâr davranacağı anlamına gelir. En azından her türlü müdahale için kozlarının çoğalacağı su götürmez. Kosova savaşı, başta Kürt sorunu olmak üzere birçok acil güncel sorunun bugünlük unutulmasına vesile olmuş görünmesine rağmen, sonuçlarıyla, çok uzak olmayan bir gelecekte bu sorunların bir bir daha sık ve sert şekillerde Türkiye’nin yüzüne vurulmasına yol açacağa benzer.

Bu tehlikenin gerçekleşmesi için, Türkiye’nin sorunlarının diğer ülkelerin sorunlarıyla birebir koşutluk veya simetrik bir benzerlik içinde olması gerekmez. Hattâ şöyle bir uzaktan andırmanın, çağrıştırmanın ötesinde, benzemesi bile gerekmez. Türkiye’nin birçok sorunu, elbette diğer ülkelerinkilere benzemez. Bu bütün ülkeler ve sosyal gerçekliğin bütün unsurları için geçerlidir. Sözgelimi Kürt sorunu, hepimizin bildiği siyasal, hukukî, tarihsel, demografik, dinî ve kültürel nedenlerle Yugoslavya’nın Kosova sorunundan çok, ama çok farklıdır. Fakat bazen en ufak, marjinal sorun bile kendi çözümüne bir mecra bulamadığı zaman büyür büyür, bir kansere dönüşür ve bu kanserin karanlığında, bin farklılık görünmez olur da, tek bir sudan benzerlik göze çivi gibi batmaya başlar. Kürt sorunu da böyle bir kansere dönüşme potansiyeli taşıyor (eğer çoktan dönüşmediyse!). Kaldı ki, aralarındaki tüm farklılıklara rağmen, Türkiye’nin Kürt sorunu ile Yugoslavya’nın Kosova sorunu arasında her türlü siyasî tasarruf ve manipülasyona elveren benzerlikler yok değil. Öyle olmasa, Türkiye bütün tarihsel sempatilerine ve bazı menfaatlerine rağmen yakın zamanlara kadar Kosova sorununa karşı o kadar soğuk durmaz, Yugoslavya’nın toprak bütünlüğü hususunda Batı ülkelerinin gösterdiklerinin çok ötesine bir hassasiyet sergilemezdi. Bizzat bu hassasiyet, Türkiye’nin söz konusu benzerlikleri kabullendiğinin bir kanıtı olsa gerek. O halde şunu teslim etmek lâzım: eğer Türkiye’nin bugünkü muzaffer ve gururlu sahipleri, yaşadıkları sahte zafer ve gurur duygusunun rehavetinden sıyrılıp kendilerini toparlamaz, Kürt sorununun çözümü için en mütevazı adımları bile atmaktan kaçınmaya devam eder ve her başları sıkıştığında Avrupa’dan kaçıp Amerika’nın kucağına oturmak huyundan vazgeçmezlerse, gün gelir, belki hiç benzemedikleri hattâ haketmedikleri halde, kendilerini pekâlâ Sırplar’ın Kosova’daki durumunda bulabilirler. Bunu düşününce, şimdi Yugoslavya’ya düşmekte olan NATO bombalarının aynı zamanda Türkiye’ye de düşmekte olduğunu akıldan geçirmemek zor. Yersiz, tatsız, uçuk bir abartma mı? Varsın olsun! Olabileceklerin en kötüsünü düşünmek, hiç düşünmemekten iyidir.

Şu halde, Kosova savaşının ikili bir dinamiği olduğunu söylemek ve bu dinamiği şöyle ifade etmek mümkün: savaş görünürde Türkiye’yi Avrupa’ya yaklaştırırken, gerçekte Türkiye’nin yalnızca Avrupa’dan değil, Amerika’dan da uzaklaşmasına yol açacak politikaların ve gelişmelerin kapısını aralamakta. Geniş bir perspektife oturtulduğunda, Kosova savaşının aslında Avrupa’nın kendi içinde bir temizlenme ve arınma savaşı olduğunu fark etmek güç değil. Bu savaşla birlikte Avrupa’nın bir çıbanı patladı, Yugoslavya darma duman oldu ve kıta içinde yapayalnız kaldı; fakat Avrupa’nın daha da bütünleşerek genişlemesi ve Yugoslavya’nın Avrupa’ya entegrasyonu, savaşın nihaî sonuçlarından biri olarak ortaya çıkacağa benzer. Nitekim daha şimdiden, bu doğrultuda yeni Marshall planları yapıldığını duyuyoruz. Savaş sona erdikten sonraki çok uzak olmayan bir gelecekte, diğer Balkan ülkeleriyle birlikte Kosova ve Sırbistan’ı da ardarda saflarına katmış ve hızla yaralarını sarmış bir Avrupa’nın başkentlerinde, Sırplar’ın ve Kosovalılar’ın paşa paşa dolaşırken, TC vatandaşlarının konsolosluk kapıları önündeki vize kuyruklarında ömür tüketmekten hâlâ kurtulamamış olduklarını görürsek, şaşırmayalım.