Anasayfa > Birikim Arşiv > 121 - Mayıs 1999 > Bombaların Öğrettikleri

Bombaların Öğrettikleri

Soner Kızılkaya | (Sayı : 121 - Mayıs 1999)

NATO’nun Yugoslavya’ya karşı başlattığı Müttefik Güç operasyonu, sadece bölgedeki dengeleri değil, uluslararası güçlerin konumlanışını da derinden etkileyecek sonuçlara gebe.

Harekât, öncelikli olarak Tito’nun deyimiyle “altı cumhuriyet, beş millet, dört dil, üç din, iki alfabe ve bir partiden” oluşan eski Yugoslavya’nın, ’90’ların başında girdiği dağılma sürecinin henüz tamamlanmadığını ortaya koyuyor. Slovakya, Hırvatistan, Makedonya ve son olarak Bosna-Hersek’in ayrılmasıyla yeni Yugoslavya’ya sadece Sırbistan ve Karadağ cumhuriyetleri ile, özerklik statüleri Miiloşeviç yönetimi tarafından kaldırılan Kosova ve Voyvodina bölgeleri kaldı. Ancak görünen o ki, NATO bombardımanı bittiğinde geriye bu kadarı bile kalmayacak.

SIRP MİLLİYETÇİLİĞİ VE KOSOVA

Milliyetçi bir söylemle iktidara gelen Miloseviç, büyük Sırbistan hayalini hep canlı tutmaya çalıştı. Ancak Miloseviç’in milliyetçiliği, kendi koltuğunu koruma sınırlarının ötesine gidemedi. Bosna’daki Sırplar’ın en büyük güvencelerinden biri olan Miloseviç, Batı’nın baskısı karşısında onları satmaktan da çekinmedi. Miloseviç’in Sırp milliyetçiliğini tatmin etmek yolunda attığı en büyük adım Kosova’nın özerklik statüsünü kaldırarak doğrudan Sırbistan’a bağlaması oldu. 1974 Anayasası ile geniş bir özerklik kazanan Kosova, Miloseviç tarafından 1989 yılında “sonsuza kadar” Sırbistan topraklarına katıldı. Kosova meydan savaşının 600’üncü yıldönümünde atılan bu adım, Sırp milliyetçilerini tatmin etmeye yetti. Sırp Ortodoks Kilisesi’ne ev sahipliği yapan ve resmî Sırp tarihinde adeta bir zafer olarak anlatılan Kosova meydan savaşına sahne olan bölge, zaten yıllardır Sırp milliyetçiliğinin ve Sırp kimliğinin sembolü haline gelmişti. Nüfusunun %90’ı Arnavut olan bölgede ise, özerkliğin kaldırılması büyük tepki topladı. Arnavutlar özerk meclisin lağvedilmesine karşı direndiler, ancak bu direniş kolay bastırıldı. Sırpça eğitime geçilen okullar bir anda boşaldı ve Arnavutça eğitim veren yeraltı okulları ortaya çıktı. Evlerde kurulan okulların finansmanı öğrencilerin aileleri ve yurtdışında çalışan Kosovalı Arnavutlar tarafından karşılandı. Sırbistan seçimlerini boykot eden Arnavutlar kendi seçimlerini yaptılar, kendi meclislerini ve hükümetlerini kurdular ancak resmî olarak kimse bu kurumları tanımadı.

Priştine’de patlak veren öğrenci gösterilerini şiddet kullanarak dağıtan Sırp güçleri 1998 Şubat’ından itibaren köylerde katliamlara başladı. Bu katliamlar bağımsızlık için silahlı mücadele veren Kosova Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) güçlenmesine, yol açtı. Bir ara bölgenin üçte birini kontrol eder hale gelen UÇK, bağımsızlık talebi ve netleşmemiş örgütsel yapısıyla Batı’da çeşitli kaygılara yol açtı. Balkanlar’daki en küçük bir sınır değişikliğinin bütün bölgeye yayılacak yeni bir krize yol açmasından endişe eden Batılı güçler, UÇK’ya karşı ılımlı lider İbrahim Rugova’yı öne çıkartmaya çalıştı.

Fakat, yoğunlaşan Sırp saldırıları karşısında giderek güçlenen UÇK, kendisinin katılmayacağı bir anlaşmanın pratik olarak anlamsız olacağını kanıtladı. Batı Temas Grubu’nun baskısıyla, taraflar Paris yakınlarındaki Rambuye şatosunda görüşmelere başladı. Arnavut heyeti bağımsızlık talebinde direnirken, Sırp heyeti, toprak bütünlüğünü garanti altına almayacak bir anlaşmayı imzalamayacağını açıkça ifade etti. Dayatılan barış planı ise, bölgenin üç yıl boyunca özerklikle yönetilmesini öngörüyor, bu sürenin sonunda ne olacağı konusunda ise, kapıyı açık bırakıyordu.

Sırp tarafının en fazla karşı çıktığı noktalardan birisi de imzalanacak anlaşmanın denetlenmesi için bölgeye yabancı askerlerin yerleştirilmesiydi. 1912 yılında yine Paris’te yapılan görüşmeler sonrasında Kosova’nın denetimini eline geçiren Sırplar, ulusal kimliklerinin sembolü olarak kabul ettikleri bölgeyi, yine Paris’te vermemeye kararlıydı. Rambuye’de başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerin ardından Paris’te ikinci tur görüşmeler başladı. Arnavut heyeti, Batılı güçlerin baskısı ve usta bir manevrayla dayatılan anlaşmayı imzaladı. Bütün tehdit ve baskılara karşı direnen Sırp heyeti ise, imzaya yanaşmadı. Başarısızlıkla sonuçlanan Paris görüşmeleri sonrasında, bölgeden gelen katliam haberleri de görülmemiş ölçüde arttı. Ve 24 Mart gecesi NATO bombardımanı başladı.

BALKANLAŞMA SÜRÜYOR

Balkanlar’daki sınırların değişmemesi gerektiği düşüncesi, başlangıçtan itibaren Kosovalı Arnavutlar dışında herkesin üstünde uzlaştığı bir noktaydı. Operasyon başladıktan sonra da bu resmî söylem değişmedi. Ancak özerkliğin artık yeterli olmayacağı ve Kosova’ya bağımsızlık verilmesi düşüncesi, giderek daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı.

Önce ABD Başkanı Bill Clinton ve arkasından en yakın müttefiki İngiltere, yaşanan etnik temizlik sonrasında Belgrad’ın Kosova üzerindeki hak iddiasının artık eskisi kadar kabul görmeyebileceğini söyledi. Rambuye Anlaşması’nın operasyonla birlikte öldüğü birçok etkili isim tarafından ifade edildi. Belgrad açısından bakıldığında ise, Rambuye Anlaşması zaten üç yıllık bir süre sonunda Kosova’ya bağımsızlık yolunu açan “bölücü” bir metindi. Miloseviç’in niçin NATO’yla çatışmayı göze aldığı sorusuna verilecek cevap da burada yatıyor. Miloseviç, Sırbistan topraklarına kendi elleriyle kattığı Kosova’yı yine kendi elleriyle teslim eden bir “hain” olmamak için Rambuye Anlaşmasını imzalamaya yanaşmadı.

Yapılan bir yoruma göre, Kosova’nın her halükarda elden gideceğini hesaplayan Miloseviç, bir yandan bu toprak kaybını kendi siyasî kazanç hanesine yazmayı, bir yandan da toprak kaybını en aza indirmeyi amaçlıyor. Bu yoruma göre, tıpkı Osmanlı Devleti’ne karşı Kosova meydan savaşını kaybeden prens Lazar gibi, Miloseviç de, Sırp kahramanları arasına girmeyi hesaplıyor. Nitekim, NATO bombardımanı başladıktan sonra, ülke içindeki karşıtları bile Miloseviç’in etrafında “birlik ve beraberlik” tablosu oluşturdu.

Yine aynı yoruma göre, Kosova’da yaşanan etnik temizliğin arkasında da toprak pazarlığı yatıyor. İki milyon nüfuslu bölgenin neredeyse yarısını mülteci konumuna düşüren Miloseviç, bölgenin demografik yapısını altüst etmeyi hesaplıyor. Bunun sonucunda ise Kosova’nın bir bölümünü, özellikle de zengin maden yataklarının bulunduğu bölgeleri Sırbistan sınırları içinde tutmayı amaçlıyor. Senaryonun bir sonraki aşamasında ise, Sırbistan’la Bosna-Sırp Cumhuriyeti’nin birleşme olasılığı gözardı edilmiyor.

Bu noktada bir açmaz ortaya çıkıyor. Bir tarafta Kosova’ya bağımsızlık verilmesi durumunda Balkanlar’ın tamamen bir kaosa sürüklenmesi riski, diğer tarafta Sırp güçleri tarafından etnik temizliğe uğrayan Kosova’lı Arnavutlar’ın daha da yoğunlaşan bağımsızlık talebi. Bu ikilem, bölgede BM veya AB denetiminde bir manda sisteminin kurulması veya Kuzey Irak’taki gibi belki de yıllarca sürecek belirsiz bir statünün yerleşmesi olasılıklarına açık kapı bırakıyor.

Kosova’nın gelecekteki satüsü sadece Belgrad tarafından değil, başta bölge ülkeleri olmak üzere bütün dünya tarafından yakından izleniyor. Çünkü, yeni Yugoslavya’da yaşanacak bir sınır değişikliği, domino etkisi yaratma potansiyeline sahip. Domino etkisini ilk elden hissedecek olan bölge, Sırbistan’la birlikte Yugoslavya Federasyonunu oluşturan Karadağ olacak. Batı yanlısı Karadağ hükümeti, Kosova’ya özerklik dışında bir statü tanınırsa Federasyondan ayrılacağını aylar öncesinden açıklamıştı. Hattâ federasyon içinde bir üçüncü cumhuriyet statüsünü bile kabul etmeyeceğini duyurdu. Bombardımanın başlamasıyla birlikte, Karadağ kendisini Sırbistan’dan ayrı tutmaya da büyük özen gösterdi. Sırbistan’ın savaş hali ilânını reddeden Karadağ hükümeti, Belgrad’ın ilişkisini kestiği Batılı ülkelerle de arasını bozmadı. Ancak Karadağ hükümetinin bu tavrı, ülke içinde büyük bir güce sahip olan Miloseviç yanlılarının tepkisine yol açtı. Her gün NATO aleyhtarı gösterilere sahne olan ülkede, hükümetle muhalefet arasında yürüyen mücadelenin geleceği, bölgede yeni bir bağımsız devletin ortaya çıkması veya Karadağ’ın Sırbistan’a bağlanması gibi sonuçlara yol açabilir.

Bu mücadelede bir adım öne geçmek isteyen Miloseviç, NATO harekatının hemen arkasından Karadağ’da bulunan Yugoslavya 2. Ordusu’nun başına kendisine sadık bir generali atadı. Yeni komutan ile hükümet arasındaki ilk çatışma basının sansürlenmesi konusunda yaşandı. Ordu komutanlığı, yabancı radyoların yayınlarını halka aktaran yerel radyoları düşman propogandası yaptıkları konusunda uyardı ve yayın politikalarını savaş hali durumuna göre gözden geçirmelerini istedi. Hükümet ise, böyle bir şeye gerek olmadığını açıkladı. Daha sonra, Karadağ içişleri bakanı, gerekirse polis güçlerinin Yugoslav ordusuna karşı ülkeyi korumaya hazır olduğunu duyurdu. Yugoslavya federasyonundan ayrılmak için her türlü fırsatı kullanmaya hazır bir şekilde bekleyen Batı yanlısı hükümet ile Miloseviç taraftarları arasındaki mücadelenin nasıl sonuçlanacağını şimdilik kimse kestiremiyor. Macar nüfusun yoğunlukta olduğu ve Macaristan sınırında bulunan Voyvodina ve Sancak bölgeleri de potansiyel diğer gerilim noktaları olarak bekliyor. Sayıları yarım milyonu çoktan aşan Kosovalı mültecilerin bölge ülkelerinin etnik yapıları ve iç dengeleri üzerinde nasıl bir etki yaratacağı da yoğun bir şekilde tartışılıyor. İki milyonluk nüfusunun yüzde otuzu Arnavut kökenli olan Makedonya, kendi topraklarına sığınan yaklaşık 125 bin Arnavut mülteciyi başka ülkelere göndermenin hesabını yapıyor. Geçtiğimiz aylarda Makedon ve Arnavut öğrenciler arasında yaşanan çatışmalar ülke yöneticilerini kaygılandırıyor. Sayısal olarak az da olsa Makedonya’daki Sırplar’ın NATO karşıtı gösterileri bir başka endişe kaynağı olarak duruyor. Yetkililer, mültecilerle birlikte etnik çatışmaların da sınırdan içeri girmemesi için mültecilerden bir an önce kurtulmanın hesabını yapıyor.

Yunanistan ise, Arnavutluk’a giden mültecilerin, Yunan nüfusun yoğunlukta olduğu Güney Arnavutluk’a yerleştirilmemesi konusunda Tiran’ı uyarıyor. Buna karşılık kapasitesinin çok üstünde bir mülteci kitlesine kapılarını açan Arnavutluk, tamamen uluslararası yardıma bel bağlamış durumda. Ancak mültecilerin bir kez diğer ülkelere dağılması durumunda tekrar Kosova’ya dönmeyeceğinden korkan Tiran yönetimi, Miloseviç’in etnik temizliğini yenilgiye uğratmak için tek yolun bu olduğunu düşünüyor.

GENİŞLEYEN NATO

Operasyonun başlangıç tarihi, 50. yılını kutlayan NATO’nun 23-25 Nisan’da Washington’da yapacağı zirveden tam bir ay öncesine denk geldi. NATO, böylece, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte kendisine aradığı yeni rolü, pratik olarak göstermiş oldu. İttifak içinde de tartışılan yeni tehdit ve savunma kavramları bu operasyonla daha-da netleşti. NATO, artık Rusya veya Çin gibi diğer önemli aktörlerin itirazını önemsemeden, BM gibi uluslararası kuruluşların onayını almadan, istediği zaman, istediği bölgeye müdahale edebilecek bir örgüt olduğunu gösterdi. Operasyonun hukuki yanını tartışan ve BM Güvenlik Konseyi’nin böyle bir karar almadığını tekrar tekrar vurgulayan çeşitli kesimler, somut gücün, soyut hukuk karşısındaki gücünü pratik olarak gördüler. 12 Mart’ta Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin NATO üyesi olmasıyla fiilen genişleyen NATO, bombardımanla siyasî ve askerî olarak genişledi. NATO üyeleri içinde ise, ABD’nin hegemonyası hiç kuşku bırakmayacak açıklıkta kendisini gösterdi. Yunanistan’ın açık, İtalya’nın çekingen itirazına rağmen, NATO’nun operasyonu başlatma kararı oybirliğiyle alındı. Operasyonun durdurulmasını açıkça talep eden Atina, NATO içindeki veto hakkını kullanmaya cesaret edemedi. İtalya’da ise iktidar ortağı Komünistlerin bütün itirazları havada kaldı ve İtalya’daki NATO üsleri, bombardımana katılan uçaklara evsahipliği yapmayı sürdürdü. Fransa’da koalisyon ortağı Komünistlerin operasyon karşıtı her açıklaması, Washington’dan gelen telefonlardan sonra başbakan ve dışişleri bakanı tarafından “düzeltildi”. Sürecin en dikkat çekici yönlerinden birisi ise, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez savunma stratejisini değiştireceğini açıklaması oldu. Bu açıklama, önümüzdeki günlerde Almanya’nın NATO içinde ABD hegemonyasına karşı daha yüksek sesle itiraz edeceğinin işareti olarak değerlendirildi. Hazırladığı barış planıyla siyasî çözüme öncülük yapmayı amaçlayan Almanya, Avrupa Birliği içindeki gücünü ve Rusya ile olan ilişkisini de devreye soktu. Müttefik Güç Operasyonunun en açık sonuçlarından bir diğeri de Batı Avrupa Birliği’ni (BAB) daha doğmadan öldürmesi oldu. NATO’yu (yani ABD’yi) dışlayarak Avrupa’nın güvenliğini ayrı bir örgütle, yani BAB’la sağlama düşüncesi, operasyona katılan uçakların bıraktığı bombalar altında paramparça oldu.

RUSYA’NIN ÇARESİZLİĞİ

NATO harekatı aynı zamanda BM’nin işlevsizliğini de bir kez daha ortaya koydu. İki kutuplu dünyanın güçler dengesine göre oluşturulan Güvenlik Konseyi, yeni dünya düzeninin tek taraflı hegemonyası önünde engel haline gelince, Washington yönetimi BM’yi by-pass etmekten çekinmedi. Fakat operasyondan en olumsuz etkilenen ülke hiç kuşkusuz Rusya oldu. Ülke içi muhalefeti tatmin etmek ve dünyaya karşı zevahiri kurtarmak amacıyla yapılan bazı açıklamalar dışında Rusya’nın tek somut tepkisi NATO ile ilişkilerini askıya alması oldu. IMF ve Dünya Bankası ile yeni kredi anlaşması için görüşmeler sürerken, Akdeniz’e çıkarılması planlanan Karadeniz filosuna bağlı gemiler, uzun süre yakıt sıkıntısı nedeniyle hareket edemedi.

Bir zamanların süpergücü SSCB’nin mirasçısı Rusya, başarısız arabuluculuk girişimleri ve kimsenin ilgilenmediği itirazları ile artık birinci ligde oynamadığını kanıtladı. Bütün çabaları kayıtsızlık ve hafif bir küçümsemeyle karşılanan Rusya, operasyonun uzaması ve kara harekatının daha fazla tartışılır duruma gelmesinden sonra, oyuna davet edildi. Ancak bir zamanlar oyunun kurallarını koyan güçler arasında yer alan Moskova, bu kez yedek oyuncu kadrosundan sahaya inebildi ve kendisine öngörülen belirli bir bölge dışında top koşturamayacağı sıkıca tembihlendi.