Anasayfa > Birikim Arşiv > 122 - Haziran 1999 > Türkiye 1999: “Tatbikat“tan Harekete

Türkiye 1999: “Tatbikat“tan Harekete

Ümit Cizre | (Sayı : 122 - Haziran 1999)

24 Aralık 1995 Seçimleri ardından ortaya çıkan anlamsızlık ve belirsizlikleri değerlendirmek amacıyla Birikim’e yazdığım bir yazı “Alacakaranlık Seçimleri” başlığını taşıyordu. Tanıl Bora’nın 18 Nisan seçimleri ardından kaleme aldığı analizin başlığı “Zifiri Karanlık Seçimleri”. Yıldırım Türker ise, 2 Mayıs’ta yayımladığı içtenlik, incelik ve derinlik dolu yaşam dersi denemesinde adeta Bora’ya ve bana uyarı getiriyor: “Bütün hayatımızı karanlığı yorumlamaya adadığımız takdirde karanlık bizi yutar.” Hem doğru hem gerçek, çünkü aslında tanım gereği karanlık yorumlanamaz, ancak getirdiği çaresizlik ve yalnızlık, gereksiz kırıp dökmelere ve enerji israfına yol açsa da sonunda yaratıcılığı zorlayabilir. Karanlıktan kaynaklanabilen bir yaratıcılık, bu coğrafyada yaşamanın hem bir bedeli hem de bazen armağanı olabiliyor.

Neyse ki, artık, karanlıktan güneşe çıkmanın mutlu ettiği “hareketçi” ve “merkez solcu” bir yüzde 40’lık insan topluluğumuz var. Partisinin 1977 seçimlerinde almış olduğu yüzde 6.4’lük oya isyan eden bir partili-yazar, Mustafa Cengiz, Ülkü Ocağı dergisinde şöyle feveran ediyordu: “Niçin ancak milletimizin onda birinin aktif desteğini sağlayabildik? Neden milletimiz kendi inançlarının, İslâm inancının mücadelesini veren, bu uğurda şehit olan, zindanlarda yatan, işkence gören, sürgün edilen, her türlü eziyete ve meşakkate katlanan bizlerin saflarına topyekün katılmadı?” Sorudaki koyu İslâmi perspektif şaşırtmasın. Milliyetçi hareketi anlamaya bir nebze ışık tutabilecek iki açıklaması var: İslâmcı temalar, 1978’den başlayarak kitleselleşmeye başlayan ülkücü şiddetin yarattığı imaj bozukluğunu gidermek amacıyla, yani pragmatik bir esasa dayanarak vurgulanmıştır. Parti-hareketin benimsediği kimlik siyasetinin, hem etnik Türk hem de Sünni İslâm bileşenlerini istediği biçimde harmanlama imkânına sahip olduğunu gösterir. Doğal olarak, bunu yaparken örgütteki dengeleri bozmaması da gerekir.

İkinci olarak, sahip olduğu bu kolaylığa ve 1970’li yıllarda MHP’siz koalisyon kurmama eğilimine rağmen, şiddet yoluyla komünizmi tasfiye siyaseti, “tek başına iktidar olma sorununu” halledememiştir. Partinin, 1970’lerin siyasal yaşamında işgâl ettiği kilit konum hiçbir zaman tabanının meşrû iradesi ile değil, merkez sağın iradesi ve müdahalesi ile olmuştu. Sorunun kökeninde, sosyal tabanın partiyi iktidar yapacak kitlesellikte olmayışı yatmaktadır. Bu durum, Cengiz gibi düşünenler için millî iradenin “kadir bilmezliğine” bağlansa da, ülkücü şiddetle, bir türlü kitleselleşmeyen destek tabanı arasında bir döngüsel ilişki olduğu ortadadır. Düşünsel parametreleri dar, daha çok sokağa dayalı ve “fikri iktidarda” bir hareket olmanın rahatlığına sahip olagelse de, milliyetçi hareketin, devasa bir millî irade kompleksi olduğunu kabul etmemiz gerekir.

18 Nisan seçimleri, MHP’nin, bu kompleksini 20 yıl süren bir bekleyişten sonra yenmesine yardım etmiştir. Bu başarının parti ve ülke siyaseti açısından ne türlü sonuçlara yol açabileceğini “karanlıklara” dalarak da değerlendirmek mümkün, partinin keskinliklerine son verdirebilecek bir değişim geçireceği iyimser kehanetinde bulunarak da. Soruyu soranın kullandığı toplumsal ve siyasal olanı yakalama ve anlama araçlarına ve ve süzgeçlerine bağlı. Asıl öncelikli ve çarpıcı sorunsal, partinin de millî iradenin lehine tecelli edeceğini beklememiş olması. Şaşırmışlığın şaşırtıcılığı, bizler için, her seçim sonrasında başvurduğumuz hesaplama ve kestirme mühendisliğinden daha farklı bir çerçeveye geçiş yaparak, daha makro ve daha sosyolojik değerlendirmelere fırsat yaratabilir. Çünkü bu şaşırmışlıkta, müthiş bir toplumsal ve siyasal gerçeklik yatıyor.

Yaygın yaklaşımlardan Bülent Ecevit’inkine göre, MHP’nin başarısının arkasında “bölücü teröre gösterilen tepki ve Devlet Bahçeli’nin izlediği yeni imaj politikası yatmaktadır”. Ecevit, sözcüklerini dikkatle seçen bir kişi olarak, “yükselen milliyetçilik” yerine “bölücü teröre gösterilen tepki” açıklamasını bilinçli olarak tercih etmekte. Bu açıklamadan yana olan başka bir görüş ise, başat etmen olarak “yükselen muhafazakârlık” olgusuna dikkat çekiyor. Çoğunluk, uzun zamandır “öteki” milliyetçiliğe tepkiye kilitlenen ve uluslararası camianın sürekli horlamalarına marûz kalan bir ülkede, kendiliğinden bir millî refleksin doğmasının ve MHP’ye akmasının çok doğal olduğunu düşünmekte. Açıklayıcı değişkenler, merkez sağın ve solun çökmesi gibi argümanlarla takviye edilmeye çalışılsa da sonuçta, milliyetçiliğin, tek başına, MHP’nin yükselişini açıklayabilecek bir değişken olamayacağı belli oluyor. Ama sorun şu: toplumsal bir akım ve ideoloji olarak milliyetçilik, siyasal bir öz, zemin, dil ve projelendirmeden bağımsız kavranabilir mi? Cevap olumsuz. MHP’ye, yalnızca heyecan, duygu ve hamaset yumağından oluştuğu ve hiçbir siyasal muhteva, hırs ve argüman taşımadığı varsayılan bir yurtseverlik kavramı aracılığıyla bakmak, ne gerçekçi ne de bilimsel olur, olsa olsa kafaları karıştırmaya hizmet eder.

MHP ve DSP’nin parlayışını, Türk siyasal yaşamının tarıhsel arka zemini içine oturtarak ve yeni bir toplum-devlet ilişkisi örüntüsüne atıfta bulunarak açıklama gereği var. Yani, odak noktasını MHP’nin kendisinden, açık, örtük, eski, yeni milliyetçi ve faşist unsurlarından çekip , tarihsel bir iktidar tasavvuru olan “28 Şubat Süreci”nin, cumhuriyet modernleşmesinin “eksik” unsuru (demokrasi) ile bütünleşerek kurduğu hegemonya stratejisine kaydırmak gerekiyor. Yani, DSP ve MHP’nin siyasetin yeni cazibe odaklarına dönüşmelerini açıklayacak en anlamlı tarihsel zemin, yeni zamanların Türkiye’sinde kotarılmakta olan yeni hegemonya stratejisidir. Bu siyasal stratejinin, üç temel noktada toplumun dokusunu değiştirerek, toplum-devlet ilişkilerini önemli bir biçimde dönüştürdüğünü düşünmek mümkün: birincisi, toplumun kendine ait, kendinin kurduğunu düşündüğü imajı ile kamusal Kemalist söylemin/imajın birebir örtüşmesinde katedilen başarıdır. İkincisi, bio-enerjisini artık yaşamayan vatandaşlardan elde eden resmî kimlik politikasının müthiş bir toplumsallaşmaya/insanileşmeye maruz bırakılarak topluma mal edilmesidir. Üçüncüsü de, bu ülkenin insanlarının merkezî ve otoriter bir düzene itaat noktasından “sevme” noktasına geçmelerini mümkün kılan bir yeni “aydınlanmanın” yaşanıyor olmasıdır. Toplumdaki ve toplum-devlet bağlantı örüntüsündeki bu dönüşümlerin üst arkaplanında, artık hepimizin ezberlediği global değişimler (ulus-devletin eski toplumsal kontrol mekanizmalarının ve üst kimliğin çökmesi ve cemaat ve alt-kimliklerin kendilerinin de kestiremediği bir istikamete doğru evrilmeleri) var. Ancak, içinde yaşadığımız tarihsel bağlamda, ulusal merkezî devletin kendisinde ve merkez dışı -mikro toplumsal merkezlerdeki- salınım ve devinimlerin çok daha önemli sonuçlar doğurduğu bir sosyolojik süreçten geçiyoruz.

Önce, 28 Şubat sürecinin, bu toplumun düşünce, inanç ve moral değerler açısından tek bir üstbaşlık altında toplanamayacak kadar farklılaştığını objektif bir veri olarak kabul eden bir hegemonya stratejisi olduğunu saptamak gerek. Kamu alanını homojenleştirme işlemine gerek duyulmaktadır, ancak, bu yapılırken, Kürt ve İslâmcı kimlik siyasetlerinin varlığı inkâr edilmemektedir. Laik, modern, güçlü Türk kimliği ve onuru söylemi, 8 yıllık eğitim gibi cumhuriyet geleneğinin temelini oluşturan bilinç yükseltme yoluyla sağduyulaştırılırken, alternatif olarak gösterilen “irtica” ve “bölücülük” karşısında, “çok/en yüksek/global anlam” seviyesine yükseltilmekte, karşı hegemonyacı söylem saçmalaştırılmakta. Cumhuriyetçiliğin, “ortak iyi”yi yükseklerde belirleyen moralize olmuş siyaset anlayışı sürdürülmekte. Ancak, bu stratejinin cumhuriyet geleneğinin dışına taşan yeni unsurları da var: yekpare, laik, güçlü, başı dik bir Türkiye kimliği moralize edilip sağduyulaştırılırken, aktif bir onaya/rızaya dayanması da arzu edilmekte. Gerçek “tehdid”in ciddiyetine binaen, böyle bir tehdit gerçekçi olsa da olmasa da—, basit bir sınıflararası destek arayışı yetersiz görülmekte, onun yerine yaygın bir kitle desteği inşâ etme sürecine girilmektedir.

KAMUSAL ANLAM KENDİ ANLAMIMIZ, KENDİ ANLAMIMIZ KAMUSAL

Toplumdaki birinci dönüşüm noktası bir anlam çakışması ile ilgili. 28 Şubat’ın hegemonya stratejisi, esas olarak, azınlık düşünce, kimlik, tepki ve davranışları, meşrû merkezî söylemden ve kamusal alandan dışlamaya yönelik bir Türklük ve Türkiye anlamını, toplumun kendine biçtiği çağdaş, modern ve evrensel imaj ve anlama dönüştürmeyi büyük ölçüde başarmıştır. Dario Melossi (The State and Social Control, 1990), modern toplumlarda toplumsal kontrolün, bir hegemonya stratejisi olarak başarılı sayılması için, toplumun kendi kendisine atfettiği imajla, kamunun inşâ etmek istediğini örtüştürmesi gerektiğini söylüyor. Kitlesel anlam inşâsında en değerli araç, 28 Şubat’ın mimarları ile muhteşem bir ittifak içinde olan medya. Çoğul olmasına rağmen, standart, prefabrik, merkezî davranış dürtüleri yayma konusunda askerlik kurumundan ve okullardan da etkili. Egemen kılınmak istenen Türk ve Türkiye kimliği siyasetini, belirli tepkiler yaratmaya yönelik bir etkiyle üretiyor. Buna en önemli örnek, medyanın en seyirlik ve popüler haber temalarından biri haline dönüşen “tatbikat”lar.

Genellikle terör suçundan bazen de adi suçtan yakalanmış, suçunu itiraf etmiş ya da ettirilmiş zanlılar, mahalleliye ve medyaya önceden haber verilerek bir linç mizanseni içinde suçu işledikleri yere götürülüyorlar. Ceza Muhakemeleri Usulu Yasasında yeri olmasına rağmen hiçbir zaman medya vasıtasıyla böylesine toplumsallaştırılmayan tatbikatlar, demokratik hukuk devletinin en temel kurucu unsurlarından olan suçluların yaşam hakkının korunmasını -ya da bildiğimiz insan hakları- tümüyle ayaklar altına aldığı gibi, bir noktadan sonra toplumsal kontrolü topluma devretme aracı olarak işlev görüyor. Toplumdaki mikro-iktidar odaklarını, resmî/sert kimlik politikasının dışlayıcı siyasal kültürü ile teçhiz ediyor. Şiddete karşı şiddet toplumun kılcal damarlarına yayılarak toplumsallaşıyor ve merkezin kitlesel anlam inşâsı, bir noktadan sonra devlet-merkezli bir toplum mühendisliği faaliyetinin dışına taşıyor. Egemen siyasetin nüfuz alanına giren geniş kitleler açısından konuşacak olursak, eleştiri, protesto ve muhalefet yeteneğini yitiren ve siyaseti eviçine özgü, mahrem, gizli bir itham bombardımanı sanan bir toplum yapısı ağırlık kazanıyor.

Karşı hegemonyacı ve muhalif söylemlerden arındırılmış bir kamu alanı anlayışı, çağdaş, laik, global bir ulusal kimlik anlamına yedirilirken, modernliğin demokrasi söylemi ile bütünleşemiyor. Ancak, bu yeni bir durum değil. Cumhuriyet modernleşmesinin en ayırdedici niteliği, demokrasi boyutu eksik bir gelişmecilik üzerine kurulmuş olmasıydı. Bugünkü hegemonya stratejisi, Kemalist gelenekten farklılıklar gösterse de bu çizginin içine oturarak, ülkenin en “aydın”, en “modern” ve en “kozmopolit” sektörlerinin kendi anlamlarına karşılık verebiliyor. İş, sanat, ve akademik dünya(sı)nın başını çektiği bir “rahat” kentliler grubu ile daha “zor” bir yaşamdan gelen eski kentli Atatürkçüler, “laikliği” ve giderek ayırımcılık dozu artan bir Türk kimliği politikasını ayakta tutan 28 Şubat stratejisinin mikro-iktidar neferleri olarak işlev görüyorlar. Onu yeniden üretiyorlar.

Bu yeni hegemonya stratejisinin gücü, yarattığı yanılsamaların çokluğu ile ölçülebilir. En temel yanılsamalardan -ya da paradokslardan biri-, bu “rahat” ve “dar gelirli” Atatürkçülerin eşzamanlı olarak hem türdeş ve sert bir kimlik politikasını yayan bir yarı askerî iktidar yapılanmasına saygı ve inanç beslemeleri ve sivillere giderek artan bir antipati ile bakmaları, hem de kendi anlam dünyalarında çağdaş, çoğulcu, hakkaniyetli ve demokratik ilkeleri bir “değer” olarak benimsediklerine ve talep ettiklerine inanmaları. Bu devasa sektörün kendi dünyasının iç şifreleri ile kamusal dünyanın adlandırmalarının çakışması sırasında herhangi bir terslik yaşanmaması da bu yanılsamadan kaynaklanıyor. Benzer bir toplumsal yanılsamayı Doğu Avrupa’da gözlemleyen Timur Kuran’a göre bu, bazı tarihsel bağlamlarda siyasal etkinliğin azalmasıyla ilgili sosyolojik bir “tercih yanlışlama” (preference falsification) sürecidir.

Bu coğrafyadaki tercih yanlışlaması gelip geçici bir sosyolojik olgu gibi görünmüyor, çünkü, gerisinde dramatik terslikler yatıyor: siyaset, bir usûller manzumesi olarak araçsal bir anlam taşıması gerekirken, tartışılmaz bir “ortak iyi”ye dönüşerek moral bir amaç oluyor; demokrasi ise bir özler manzumesi olarak asıl amaç olması gerekirken, içi boşalarak araçsal bir söyleme dönüşüyor. Toplumu samimi bir özgürleştirme vaadi ile kucaklayan ve egemen paradigmadan “çıkış” hakkını normalleştiren siyasal ajanlar, yani siyasal örgütler olmadan bir usûl olarak siyasetin nasıl yapılacağı sorusu var. Bu durumda demokrasi anlayışı nasıl yayılır? Bir diğer deyişle, siyaset, bireyi devlete karşı özgürleştiren ve kamuda alternatif iktidar modellerinin ve kurumlarının hiç kimseyi tedirginliğe itmeden tartışılmasını doğallaştıran bir siyasal süreç. Bu süreci yaşatan kurumlar atrofiye olursa, örgütsüz bireyler nasıl demokrasi kahramanı olurlar? Ya da olmaları beklenmeli mi? Tercih yanlışlaması yapısal bir hastalıktan kaynaklanıyor.

“HALK MİLLİYETÇİLİĞİ”

Bir ikinci dönüşüm dinamiği, siyasetin yaşayanlardan koparken artık yaşamayan vatandaşlardan sağladığı bio-enerji ile işlevini sürdürmeye çalışması. Bu hem sağ hem de sol siyasetlerin ayak uydurduğu bir ‘trend’. 28 Şubat siyaseti, askerlik çağına gelmiş erkek çocuğu olan yüzbinlerce ailenin korku, öfke ve kinlerinden sağlanan kollektif bir toplumsal enerjinin sağladığı meşrûiyet ile yoluna devam etmekte. Devleti yönetenlerin benimsediği sert bir kimlik siyaseti, bireysel acılardan kaynaklanan bir Türklük ve Türkiye duyarlılığına dönüşerek kitleselleşmekte, adeta sivil ve demokrat bir görünüm kazanarak, topluma mal olmakta.

Elbette, Cumhuriyet geleneğinde, resmî ideolojiye içkin sert bağlayıcılığı olan bir Türk üst kimliği siyaseti hep vardı. Ancak resmî milliyetçilik ile halkın millî duygusallığı arasında her zaman bir anlam açığı oldu. Bunu en iyi teşhis edenlerden birisi MHP kadroları olmuştur. Alparslan Türkeş, Yeni Ufuklara Doğru kitabında “halk” ve “kadro” (yani aydın) milliyetçiliği ayrımını şöyle yapar: “halk milliyetçiliği, bir dünya görüşü olmaktan ziyade duyguya dayanır. Halka göre milliyetçilik vatanını sevmek, Allaha inanmak, gerektiği zaman savaşa gitmek, ya gazi ya şehit olmayı göze almaktır.” Yani halk İslâmı gibi bir de halk milliyetçiliği vardır ve geleneklere ve dine bağlı olmanın ötesinde siyasal bir tavır alış değildir. Bu milliyetçilik MHP’yi iktidara getirecek bir dip dalga oluşturamadığı içindir ki onu anti-komünizm temelinde sertleştirip manipüle edebilecek milliyetçi kadroların önderliğine ihtiyaç duyulmuştur.

Halk milliyetçiliğini siyasallaştırma konusunda gençler, aydın kadrolar kadar, hattâ onlardan da çok önem kazandı. 1980 öncesinde yoksul, işsiz, eğitimsiz, sokak kültürü şiddet olan gençler, anti-komünist kitleleri harekete geçirmede öncü vurucu güç rolünü oynamışlardı. Tarhan Erdem’e göre, İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde birinci parti olan MHP’nin toplam oylarının yarısı gençlerden, yarısı kırsal kesimden gelmekte. Oy tabanının %75’i erkek. Bugün, gerek bu eski profildeki gençler, gerekse onlara eklenen kozmopolit, çağdaş, modern (özel üniversite öğrencileri) Kürt karşıtlığı temelinde yükselen Türk ve Türkiye kimliğine heyecanla omuz vermekte. Temel meselelerin siyasallaştırılıp/doğallaştırılıp tartışılmadığı bir coğrafyada, bu kitlenin hangi siyasal çözümlerden yana olduğu belli olmadığı gibi, kendilerine herhangi bir protestocu kimlik de atfedilemez.

Güneydoğu’daki savaş ve onun sönüşü, halkın millî duyarlılığını, basitçe ve tek merkezden yönlerdirilmese bile, toplumun kılcal damarlarına ve günlük pratiğine yedirdi. Kürt meselesini çözmekten çok, Batı dünyasından ve Doğu’dan intikam almaya yönelik ve Batıya düşmanca bir tona büründürdü. Bunu yaparken de, ölüme direnen bir hareket rengini kazandığı için insanileştirdi. Hiçbir siyasetin tartışmaya cesaret edemeyeceği bir tabu alan yarattı. 28 Şubat, bu tabu alanı daha da daralttı. Dahası, Türk solunun, ailelerin isyan ve itirazlarının doğru adreslere akması gibi bir sorunsalı olmadı. MHP, işte asıl bu inisyatifsizliğin ve pasifliğin ürünü olarak ikinci büyük parti oldu.

OTORİTE SEVGİSİ

Yeni zamanların Türkiye’sinde siyasal otoriteye ilişkin yeni tutumlarla hayata karşı takınılan tavırlar arasında çok büyük bir ilişki var. Bu ilişkiyi “totaliter demokrasi” kavramı çerçevesinde inceleyen Slavoj Zizec (London Review of Books, 18 Mart 1999), zamanımız otorite-birey ilişkisinde, görev-zevk zıtlığının kapanmasına paralel bir sürecin işlediğinden söz eder: otorite artık, “görevinizi yapın, gerisi beni ilgilendirmez” demek yerine “görevinizi yapın, yaparken de mutlaka sevin” demekte. Türkiye’de de 28 Şubat sonrasında, kamu alanının dışlayıcı bir biçimde yeniden düzenlenmesinde hiyerarşik-otoriter-sert bir resmî kimlik anlayışını gizleyici yöntemlerden sevdirici yöntemlere geçiş var. Bireylerin, bu ülkede temel kararları alan iktidar hiyerarşisine itaat esasından, otoriteyi sevme esasına yönelik anlayışlara geçiş yapıldı.

MHP’nin, disiplinli demokrasi, güçlü iktidar, güçlü Türkiye, dışlayıcı Türk kimliği umdeleri, her şeyi severken otoriteyi de sevmeyi seven bir kültürle örtüşüyor.

NEYİ NELERE KARŞI “MUHAFAZA”(KÂRLIK)

Siyasal arkaplan incelemesinin MHP ve muhafazakârlık ilişkisini çözmek açısından da önemi var. Muhafazakârlık, bir proto-kimlik siyaseti olarak modernleşmenin değişimci dinamiklerinin belirdiği coğrafyalarda yaşanan korku, belirsizlik, güvensizlik ve boşluğu izale eder. Yani, değişimin sınırlarını çizer, bir kimlik bunalımına yol açmasını engeller. John Gray’in deyimiyle “hayatın anlamının son kertede yerel” olduğunu, insanların jenerik bir insanlığın değil yerelliğin ürünü ve pratisyenleri olduğu tespitinden yola çıkar. Modern muhafazakârlığın, modern değişimin önünü açtığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü, onu başarılı kılacak düzeni, din, ahlâk, aile ve gelenek birliği temelinde yeniden kurmayı amaçlar. Gerek cumhuriyetçi elitin, gerekse merkez sağ ve İslâmcı sağ siyasetin içinde barındırdığı muhafazakârlığın teorize edilebilecek özü esas olarak budur.

Bir siyasal mekânda, muhafazakâr siyasetlerin var olma koşulu, paradoksal bir biçimde, “yeni” bir şeylerin söyleniyor ya da yaşanıyor olmasıdır. 1980 öncesi MHP muhafazakârlığı, sarsıcı saydığı yenileşmelere karşı had safhada reaksiyonerliği seçti. Kapitalizmin yarattığı çelişkiler sonunda bölünen, ahlâki değerlerini yitirerek sosyalizme kayan bir toplumda, materyalist bireycilik karşısında gerilediğini hissettiği devlet otoritesine destek verdi. Bunu yaparken, destek tabanını da “yeni” şeylerin tam olarak oluşmadığı bölgelerden aldı.

Özalcı muhafazakârlık dalgası farklıydı, çünkü “yeni” global zamanlara yeni teliflerle cevap vermeye çalıştı. Türkiyenin özgüllüğü tartışmasını, global bir perspektifle birleştiren, yaşamda ve siyasette kalite unsuruna göreceli olarak daha çok eğilen, askerî iradenin Kürt meselesi dolayımıyla artan özerkliğini tehlikeli bulan, Kemalist umdeleri savunmaya programlanmış bürokrasiyi, teknokrat nitelikli prensler ile ve piyasa rasyonalitesi ile aşmaya çalışan bir muhafazakârlıktı.

1999 Türkiye’sinin, DSP’yi ve MHP’yi adres seçtiği düşünülen muhafazakârlığı, “yeni” bir ekonomi politiğe geçiş yapmaktan değil, yapamamaktan kaynaklanan toplumsal korku, olumsuzluk ve belirsizlikleri mas etmeye yönelmiş görünüyor. Bu noktayı vurgulamakta yarar var, çünkü 28 Şubatın kendisi “yeni” olanın niteliğini, kim olduklarını ve başarı sağlama koşullarını belirledi. Siyasetin doğallığı bozuldu, dürüstlük, ciddiyet ve temizliğe indirdi. Yenilenememe sorununa neden oldu. Dolayısıyla, zaten doğası gereği devlet-dostu olan bugünün muhafazakârlığı, devletin kendisiyle telif esasından başka bir boyuta geçebilme şansına hiç sahip değil. Gerek devlet seçkinleri, gerekse seçimleri önde bitiren iki büyük partinin muhafazakâr siyaseti, modern siyaset biliminin parametrelerini açma anlamında öncü olan Machiavelli’nin kemiklerini sizlatacak ölçüde moralize olmuş, komüniter ve antipolitik bir siyasetten yanalar. Kamunun “ortak iyi”sinin yükseklerde sentezinden yana olmak bakımından birleşiyorlar, içeriği açısından (başörtüsü, laiklik) ayrılıyorlar.

FP MHP REKABETİ: BENZERLERİN Mİ BENZEMEYENLERİN Mİ?

RP ve MHP’nin taban ve ideoloji geçirgenliğini ve rekabetini Tanıl Bora 1994’te yazdı. Hattâ, birbirlerinden oy kapma ve verme meselesinin konjonktürel olacağını da. Her ikisinin, muhafazakâr-cemaatçi nitelikleri nedeniyle birbirine kayabilen bir oy tabanına seslendiğini artık iyice biliyoruz. Yine her ikisinin boş ve esnek bıraktıkları bir siyasal söylem düzlemi var. Millî Görüş ve hareketçi görüş, bu düzlemin içini, tek ve egemen bir İslâmcı ya da milliyetçi yorumun da olmamasının verdiği kolaylıkla, radikallikten, zaaf derecesinde fikirsizliğe uzanan temalarla ve ittifaklarla doldurabilme serbestiyetine sahipler.

Her ikisi de siyasal alanı ve faaliyeti, siyasetin “üstünde” ve “dışında” oluşturdukları bir manevi değerler kümesini topluma benimsetmek olarak kavramakta. Siyaseti bireyi özgürleştiren ve mevcut toplumsal çelişki ve farklılıkları doğallaştıran bir süreç olarak görmemekteler. Daha da önemlisi, bu yanları ile, resmî ideolojinin kendisi ile büyük benzerlik göstermekteler, çünkü sonuçta onun da aynı yöntemlerle oluşturulan bir mutluluk reçetesi var.

Gerek RP/FP sinin gerekse MHP’nin bir diğer benzerliği, ikisinin de, farklı tarihsel nedenlerle de olsa, millî irade ile iktidara gelme konusunda komplekslerinin olması. RP bu kompleksini yüzde 21.4’le 1995’te yenmişti, MHP de bu seçimlerde yüzde 18.1 ile. RP’ye 1995’ten başlayarak, MHP’ye de şimdi yöneltilen merkeze çekilme ve mutedil olma, eski söylemlerden saparak saygınlık kazanma telkinleri arasında çok çarpıcı bir benzerlik var. RP’de Aydın Menderes “bir özgürleştirme projesi RP’ye hiç bir şey kaybettirmez... parti, Cumhuriyetin refleksleri üzerinde oynamamalıdır” uyarısını yaparken, benzeri bir çağrıyı, MHP’ye Şükrü Elekdağ yapıyor: “MHP insan hakları alanındaki zaafiyeti giderebilir, bu kaderi değiştirebilir, kendisi de yücelir.” Menderes’in çağrısı partinin maruz kaldığı çapraz baskılar sonucunda gerçekleşemedi. Partinin siyasal alandan dışlanması süreci ile girdiği kimlik krizi sürüyor. Sonuç henüz belirsiz. Elekdağ’ınkine ne olacağı da pek bilinmiyor. Hiçbirimiz hiçbir şeyi kestiremiyoruz.

FP-MHP’nin bu konjonktürde paylaştıkları bir diğer anlayış, kamu alanında İslâmi tezahürlere (başörtüsü) izin sorunudur. Temelde MHP’nin İslâmla kurduğu bağ koşullara bağlıdır (contingent). Çünkü, Türk-İslâm ülküsü almaşığı, partinin “bu dar tabanla nasıl olur da iktidara gelebiliriz?” açmazına en uygun cevaplardan birisi olmasına rağmen şunu unutmamak gerek: MHP’nin gerek geçmişte, gerekse bugün kollar göründüğü İslâm devlete itirazını yitirmiş, “millî devletin denetiminde tutulmayı” içine sindiren “sivil” bir İslâm. Dolayısıyla, MHP, üniversitelerde başörtüsünde ısrar ediyorsa, bu konuda bir uzlaşmaya girmesinin partinin içinde ve tabanında söylemsel anlamda çok büyük çalkantılara neden olması ihtimalinden değil. Başörtüsü yasağının, doğal olarak partinin muhafazakâr yanını kışkırtan ve savunulması son derece güç bir gayritabiîlik içeriyor olmasından. Her kesimden yükselen itirazlar (sol-merkez-sağ, dindar, ateist) de buna işaret ediyor.

SONUÇTA SOL

Bu seçimlerin en önemli sonuçlarından birisi merkez solun çökme sürecinin bittiğini ve artık, önce dibe oturma ve sonra yeniden yapılanma sürecinin başlayacağı umudunun yeşermesi. Türkiye’nin merkez solunun, raison d’etre’si olması gerekirken kulak tıkadığı ya da etkisiz kaldığı alanlara bir göz atalım: bunlardan birincisi, şehit aileleri, komşuları, dostları çerçevesinden taşarak koskoca bir toplumu sarmalayan ve “tatbikat” benzeri mekanizmalarla toplumsallaştırılan dışlayıcı, şiddet dolu bir kimlik politikasına destek olmak, müdahale edip yumuşatamamaktır. İkincisi, kültürel aidiyetlerine tutunmuş cemaatler yerine çoğulcu “siyasal” varoşları kışkırtamamaktır. Üçüncüsü, işsizlik oranının %20’lerde seyrettiği, işgücü piyasasının yüzde 40’ının, orman yasalarının hüküm sürdüğü enformel sektörlere aktığı, bütçenin yüzde 40’ının iç borcu finanse eden bir rantçı sınıfa aktarıldığı, buna karşılık, ücretlinin toplam vergi geliri içinde yüzde 51.4’lük payına rağmen, GSMH içindeki payının yüzde 24.2’de seyrettiği bir ortamda yoksulluğun laiklik kadar önemli olduğunu hiçbir biçimde vurgulamamasıdır.

Türkiye sosyal demokrasisinin sorunlarını, Batı ile karşılaştırma yapıp bu ülkenin özgünlüğünde arama kolaycılığı yerine, Türkiye’de sosyal demokrasinin, çeşitli nedenlerle, özellikle DYP ile kurduğu 1991 koalisyondan başlayarak, kendi doğal kitlesine aşırı yabancılaştığını ve koptuğunu, sahicilik yerine yalnızca konuşma belagati ile ayakta durmaya çalıştığını saptamak gerekir.