Anasayfa > Birikim Arşiv > 167 - Mart 2003 > Yazı, Sol ve Gündelik Hayat

Yazı, Sol ve Gündelik Hayat

Işık Ergüden | (Sayı : 167 - Mart 2003)

Sol üzerine hâlâ yazıyor olmanın zımni bir kabûlü olduğu ortada: Yazının etki gücüne, dönüştürücülüğüne, hattâ yıkıcılığına inanç... Yazıyor olmak, böyle bir inancı ister istemez içinde barındırıyor; belki bugün belki de –gerçek ya da hayali- geçmişte yazının sahip olduğu bir imkân! Bugün bir yana, geçmişte böyle bir (birçok) işlevi olduğu düşünülebilir yazının. Aydınlanma ideolojisiyle (“toplumcu gerçekçilik”e kadar uzanan versiyonlarıyla) birlikte, yazara ve yazıya yüklenen işlev idealize edilmiş olsa da, bu düşüncenin kimi gerekçelerle örtüştüğü varsayılabilir. İster insanların arayış ve merak gücüyle, isterse de toplumsal hayatın henüz yeterince katı ve sarsılmaz kurumlaşmaları yaratamamış olmasıyla (ya da başka şeylerle) açıklayalım, düşünce ile pratik arasındaki ilişkinin tarihin bir dönemlerinde bugüne kıyasla daha doğrudan yaşanmış olduğu da varsayılabilir. 18., 19. yüzyılda, hattâ 20. yüzyılın ilk yarısında yayımlanmış (ve birçoğu çığır açıcı olmuş) felsefi, politik, edebi metinlerin yarattıkları etki gücü büyük olmuştur. Felsefi, politik, sanatsal akımlar, hareketler doğmuş, geleneksel olana saldırılmış, şiddetli tartışma ve polemikler yaşanmıştır. Hâlâ elimizden düşürmediğimiz, yeni anlamlar aradığımız, hattâ bizim zihniyetimizi de belirleyen, tekrar tekrar okuduğumuz yazarlar ve metinler çoğunlukla artık klasikleşmiş bu “geçmiş külliyat”tır (ve bugünün yaratıcılığına da acaba “o çapta” bir şey var mı diye bakarız çoğu zaman).

Böyle bir etkiye ve yıkıcılığa işaret eden bir başka olgu ise, kurulu düzenin yine o dönemlerde birçok metin ve yazar karşısındaki tavrıdır. Marki de Sade sonuç itibariyle bir aristokrattır ama yazılarındaki yıkıcılık aristokrasiyi de devrimin iktidarını da rahatsız edicidir; yaşamının önemli bir bölümünü zindanda geçirmiş, eserleri 20. yüzyılın bile büyük bölümünü “yasaklı” yaşamıştır... Örnekler çoğaltılabilir. Yazı, kutsallık kurucu olduğu kadar (İncil, Kuran...) kutsallık yıkıcı da olabilmiştir. Yazı, bir anlamda Tanrı’nın ya da Sezar’ın gücüne denk görülmüş, uhrevi ve dünyevi iktidara saldırı olarak algılanmış olmalıdır. Hattâ yıkıcılığın yolu büyük ölçüde yazıdan da geçmiştir. El altından dolaştırılan manifestoların, risalelerin gücü; bunları okuyanların, ezbere tekrarlayanların, çoğaltanların aura’sı azımsanamaz; hattâ metne yönelik ilginin doğal olarak yazana dönük olmadığı da gerçektir. Silâha ve kitaba el basılarak katılınan gizli cemiyet tarihleri, silâhın yok ediciliğiyle kitabınkinin eşdeğer görülmesinden başka bir anlam taşıyabilir mi? Politik muhalefet hareketlerinin aydın orta sınıf insanlarının damgasını taşımış olması, başka şeylerin yanısıra, yazının bu hareketlerde taşıdığı güçle ilişkidir muhtemelen...

Bugüne geldiğimizde, yazarın ve yazının aura’sını yitirdiği; bu yitimin öncelikle yazının kopyalanabilirlik, dağıtım, dolaşım olanaklarının (internet’le de birlikte) neredeyse sınırsız bir hal almasına bağlı olduğunu; yazının “demokratik” ve ulaşılabilir bir konuma (nihayet!) geldiği... söylenebilir. Diğer yandan, toplumsal-kurumsal yapıların, hiyerarşilerin yerleşmesine bağlı olarak yazının etki gücünü yitirmiş olması nasıl muhtemelse, insanları bunaltan ve ezen bu kurumlar karşısında ümidini tümüyle yitirmiş, gündelik olanın içinde hayatta ve ayakta kalmaya çabalayan insanın (yazan ve/veya okuyan olarak) etkileme, etkilenme, değişme, değiştirme çabasından da giderek uzaklaştığı, daha çok ömür denen o süreyi doldurmaya çabaladığı, yazının da ancak böyle bir çabaya (büyük ölçüde maddi anlamda) katkısı varsa kullanıldığı düşünülebilir (bir “meslek” aracı olarak yazı!). Herkesin kendi hayatını yazabildiği, iç dökebildiği, teşhirciliği ve röntgenciliği “edebiyat” adına yapabildiği bir dünyada yeni bir Raskolnikov arayışı beyhude bir çaba olarak kalabilir; “akademi”nin, üniversitenin bilimsellik formatlarının bunca baskın olduğu, her şeyi didik didik edip analiz eden “titr” sahibi yazarların kitaplarının bolca bulunduğu bir dünyada yeni bir Ethika ya da Manifesto arayışı da boş olabilir...

Deha ürünü bir şey yok artık, her şey tamamen demistifiye, her şey vasat, her şey ılık, çoğulculuğa, tüketime ve gösteriye saygılı... (Türkiye gibi garabet ülkeleri saymazsak) her konuda her şeyi yazmakta serbest insanlar; çünkü yazının etki gücü kalmadı. Hayatlarımızı didik didik ederek en sapkın duygu ve düşüncelerimizi ifade edebiliriz, hattâ bunları ifade ettik diye medyatik bir ilginin odağı da olabiliriz; ama bunların bir manifestoya dönüşme ihtimali çok cılızdır. Diğer yandan da, hayatın kendisi, bunları dile getirmeyen ama yaşayan insanlar için her türlü gösterişten uzak, son derece acıtıcı ve iğrenç olmaya devam ediyor... Yazı yıkıcı değil artık. Egemen sistem, yazıyı çoktan masetti, içine aldı ve öğüttü; dışkı hakkında yazmayı da serbest bıraktı, meslek haline getirdi, parasını ve sopasını kullandı, ürkütücü olan yazı değil çünkü...

Politik yazının durumu da böyle. Çoğunlukla analiz düzeyinde; olsa olsa eleştirel... ama hemen hemen her zaman akademik formatta (akademi kökenli), alıntıları, dipnotları, referansları sağlam, bilgi (ya da politika) hiyerarşisi içindeki konumdan desteğini alan, yüreğe (ya da hayata) hitap etmekten çok uzak, birbirinden ayırt edilmesi neredeyse imkânsız, asla öne çıkmayan metinler... En yıkıcı metinlere bile hayat imkânının verilmiş olduğu (yeter ki hayatlar yıkıcı olmasın!) bir dünyada, bu izni bile kullanmaktan çekinen yazılar... Yazının etki gücünü yitirmesiyle bu yazının alımlayıcısının kalmaması arasında nasıl bir ilişki vardır acaba? Sınıflar arasındaki geçişkenlik giderek ortadan kalkar ve farklı sınıfların buluşma noktaları (düşünce ya da eylem alanları) yok olurken; yazı, profesyonel, akademik çerçeveye (“entellektüel-burjuva” bir yaşam alanına, biçim ve dile) kapanırken, böyle bir yazının hayata dair sözü ne olabilir? Yıkıcılık ve yaratıcılık gücü ne ölçüdedir?

Kimi ülkelerde, kimi dönemlerde yazıyı reddetmiş, eylemden yana tavır koymuş, eylemi seçmiş insanlar olmuştur. Yazının teslim alınabilir niteliğidir onları korkutan. Örneğin bir Jean Genet’nin metinleri Paris’in en seçkin tiyatrolarında seçkin izleyiciler karşısında sergilenebilir olması ile sistemin homoseksüeller ya da “suçlular” karşısındaki sertliği ve baskısı arasında bir çarpıklık, bir tuhaflık yok mudur? Bu ve benzeri sorulardır insanları yazının sahiciliğinden, kurulu düzenle yazı ve yazan arasındaki arzu edilen mesafeden kuşkuya düşüren ve yazmak yerine eylemi seçtiren... Bu noktada, yazmak, yazmaya devam etmek çok sorunlu bir uğraş: Yazanla yazdığı arasındaki sahicilik ilişkisi bir yana, yazılı metnin alımlayıcılarla ilişkisi, kurumlar karşısındaki, hattâ tarih içindeki konumu... hep sorgulanması gereken şeyler. Hele ki, özgürlük ve eşitlik gibi idealler üzerine kurulu bir söylemde, söylemde bulunan kişinin bu ideallarin gerçekleşmemiş olmasından kaynaklı mağduriyetleri, bu ideallerin gerçekleşmesini engelleyen iktidar ya da sistemler karşısındaki konumu gibi ölçütler söylemin sahiciliğini ister istemez etkilemektedir (örneğin bir Robespierre’in mütevazı ve erdemli yaşamıdır da onun fikirlerini güçlü kılan). Başka hayatlara dair vaazlarda bulunmanın şizofrenik yanı ile yazının olası aldatıcılığı da dikkate alındığında, yazının canice bir haksızlık ve imtiyaz olduğu bile söylenebilir.


Bütün bu (auto-)soru ve (auto-)sorgulamalardan amaç, “sol” gibi ister istemez toplumsal bir konu başlığı altında söylenecek sözlere dair bir çekinceyi ifade etmek daha çok: Yazının da (alımlayıcısı olduğu varsayılan) yığının da teslim alındığı bir çağda, vasatın içindeki yerini alacak bir “eleştirellik” (alımlayıcıya asla ulaşmayacak; zaten aynı dili konuşanlarla, aşağı yukarı aynı “cemaat” içinde yaşayanlarla sınırlı kalacak, dolayısıyla hayatı etkilemeyecek, “başka hayatlar”a ulaşmayacak bir yazı) hep mümkündür; deha ürünü bir yaratı peşinde koşmak da mümkündür (belki de bir öncekinden daha anlamlı bir seçenektir). Ya da başka tercihler; eylem, eylemsizlik, susmak...

Etiğe ve radikalizme vurguyu; verili olanı reddetmeyi, daha çok da bu sorgulamalar içerisinde bir yerlere oturtmak mümkün olabilir. Sol düşünce, verili olan karşısında (örneğin iktidar biçimleri, kurumlar, hiyerarşiler, gündelik hayatın akışı...) olsa olsa eleştirellik sınırlarında gezinirken, artık bunca kompartımana bölünmüş bir toplumsal yapı içerisinde o eleştirinin de geniş kesimlere ulaşma imkânı kalmamışken, diğer yandan hayal dünyası da (“devlet”ten “yazı”ya kadar) bu aynı araçlara sahip olma ve bunları kendi amacına uygun kullanma özleminin ötesine pek geçememiştir. (Yaşanmış “sosyalizm” ya da “sol hareket” deneyimlerinin, kapitalizmin zihniyet, kurum ve hiyerarşik yapı anlayışlarını bozmadan miras aldığı, sadece bunlara başka ad ve sıfatlar taktığı görülmüştür.) Ama diğer yandan, başta devlet olmak üzere, çalışma, aile, din, askerlik, okul gibi kurumların, insanlık adına, iyi ve güzel bir ideal adına kullanılamayacak kadar lekeli, aşağılık ve çirkefe batmış oldukları bilimsel ve analitik dilde de defalarca ifade edilmiş olgular olmasına rağmen; bu gerçek, “sol” adına, ya “biz iyisini yaparız” yalanıyla ya da konformizmin ve pragmatizmin düpedüz zora dayalı kullanımıyla gizlenmiş, bu kurumlara yaslanılmıştır. Bu durumda, insan adına hayırlı bir çabanın ortaya çıkması zaten pek mümkün gözükmemektedir.

Tüm bu kurum ve iktidar ilişkilerini parçalayacak, bunların olmadığı bir toplumsallığın imkânlarını sağlayacak şekilde davranmak, belki de öncelikle, yazının iktidarını, sol adına yazıyor olmanın iktidarını parçalamakla başlayabilir. Muhalif hareketlerin tarihi, büyük ölçüde, bir yerde duran bir kitleye ulaşıp ulaşamama sorunu olarak özetlenebilir; ulaşılsa, doğru ulaşılsa, doğru dil, ifade kullanılsa, böylesi bir bütünleşmeden hayır doğacağına inanılır (ister oy potansiyelini arttırarak isterse de halk ordusunun saflarını sıklaştırarak olsun; iktidara gelmek için). Toplumsal kurum ve oyunlar dikkate alındığında başka tür bir toplumsallık ihtimali yok gözükmektedir. Bu durumda da bir dönem kitleyle bütünleşmiş bir hareketin ve “öncü”nün varlığı; ardından bir hüsran (“öncü”nün öncü, “kitle”nin kitle olamamamışlığı) ve kitle kültürü eleştirisi (bu tür akımların önemli bir bölümünün 20. yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru, hem “devrim”lerin akıbetlerinin az çok anlaşıldığı, Avrupa’da kitlelerin faşizmi ve de otoriter sosyalist denemeleri alkışladığı ortamların ardından; ve de 20. yüzyılın son çeyreğinde, ’60’lardaki kitleselliğin ardından gelmiş olması ilginç değil midir?); sonra da topuzun fazla kaçırıldığı düşüncesi ve yeniden “kitle” ye dönme, ortak dil bulma arayışı... Bu trajik ya da komik olabilecek bir döngüdür. Dahası, Türkiye sol tarihinde de en kitlesel olunan dönemin (“’70’li yıllar”) hem en eleştirilen, hem de en çok referans alınan dönem olması da bir garip değil midir? “Oyuna devam”; yazının iktidarı pekişsin diye!


Kitlesellik ve kitle kaygısı, solun radikal olmasının ve bir etik temelinde hareket etmesinin engelidir. Bu kaygıyı baştacı etmiş bir solun, örneğin köklü bir din eleştirisine girişmesi, hattâ devleti tümüyle karşısına alması bile neredeyse imkânsızdır. Pragmatizm, kitlesellikle atbaşı gider. Ve bu noktada ideallere, sola elveda demek her tarihsel dönemeçte bir kez daha kaçınılmaz olacaktır. “İdeal yığın”dan ya da “öncü”den söz etmeyi imkânsız kılacak kadar hayvani ve masumiyetten uzak bir kültürel ortam ve toplumsallık içinde; bilmem kaç bin yıllık toplumsal kurumlaşmanın geldiği noktada; ideallerin yaygınlaşması, olası cevapları başkalarına aktarmayı, onlara bu “gerçekleri” açıklayarak onları “saflara katmayı”, dolayısıyla zaten basmakalıp fikirleri ve hayat tarzlarını benimsemeye yatkın, tembel zihinlere en fazla paradigma değiştirtmekten ibaret şeyi değil, belki de bir tür “bağımsızlaşma” sürecini –verili olandan, toplumsallığın simgelerinden, iktidarlardan (ne ölçüde mümkünse!)- gerektiriyor. Aslolan, bu “bağımsızlaşma” sürecinin (ne ölçüde mümkün olduğu, yüzleştikçe, karşı karşıya geldikçe anlaşılır kuşkusuz) başkalarına sirayet etmesidir, yani bir ruh hali aktarımıdır, ruhsal etkileşimdir. Örneğin çalışma kurumundan tüketime ve gösteriye; tıp kurumundan hapishaneye; okul sisteminden medyaya; dinden kültür hiyerarşisine ve akademiye... her alanı tek tek bu “bağımsızlaşma”nın deneyim alanı ve imkânı olarak görmek; eleştirellikle yetinmeden yaratma ve yıkma çabasına girişmek ve tüm sistemle ve tek tek her noktada böyle bir cephe savaşı sürdürmek, hem “başka bir dünya”nın hem de daha gerçek ve etik sorumluluğa dayalı (belki de şenlikli) bir ömür sürmenin imkânı olabilir.