Anasayfa > Birikim Arşiv > 242 - Haziran 2009 > İslam Devriminin 30. Yılında İran'ı Yeniden Düşünmek...

İslam Devriminin 30. Yılında İran'ı Yeniden Düşünmek...

Yüksel Taşkın | (Sayı : 242 - Haziran 2009)

“(Devrim zamanında yapılan) bütün bu fedakarlıkların daha ucuz karpuz alabilmek için olduğuna; genç insanlarımızı daha ucuz konutlar için feda ettiğimize, onurlu bir insanın inanabileceğini kabul etmem mümkün değildir... İran’da kitleler, dünyevi meseleler için değil, sadece Tanrı için savaştılar...”

İmam Humeyni

Ahmedinecad yönetimi yakın zamanda İran üniversitelerinde İslami kültürün canlanması, devrim ideallerine bağlılığın arttırılması için garip bir uygulama başlattı. İran-Irak Savaşı’nda şehit düşen meçhul askerler, üniversite kampüslerinde yeniden toprağa verilecek, böylece üniversiteler sürekli olarak şehitlerin hatırasının anımsandığı yerler haline getirilecekti. Yüzyıllarca önce Atinalıların devletlerine olan bağlılıklarını arttırmak için savaş kahramanlarının mezarlarının görünür yerlere kurulması önerisini getiren Plato, İran’da alınan bu kararı zekice bulabilirdi. Karar uygulanmaya başlandığında üniversitelilerin büyük çoğunluğu buna karşı çıktı, kimileri okullarının militarize edilmek istendiğini savunarak açıkça protesto gösterileri düzenledi. Kimileriyse, umursamazlık ve mizah silahına sarılarak bu durumla baş etmeye çalıştılar. Cenaze törenlerinin hevesli katılımcıları, çoğunluğu Besiç milisinin üniversite kollarına mensup, genellikle yoksul ve taşra kökenli öğrencilerdi. “Materyalizme batmış, flört sapkınlığına kapılmış” arkadaşlarını ahlak silahıyla vurmak gibi çok yeni olmayan bir savunma mekanizmasına sıkıca yapışmışlardı…

Yukarıdan da anlaşılabileceği gibi Ahmedinecad yönetimi, gençlere yönelik son otuz yıllık “İslami kültürel devrim” girişimlerinin başarılı olamadığının farkında. Devrimden sonra tüm üniversitelerde zorunlu din derslerinin konulmuş olması, İran’ı Türkiye’den anlamaya çalışanlar için çok tanıdık aslında. Bu derslerde gençlere, İslami değerlerin ve devrimin ideallerinin aşılanmaya çalışıldığını tahmin etmek de zor değil. Amaçlanan hedefe ulaşılamadığı, gençlerin bu dersleri çok fazla önemsemedikleri, kendilerine özgü baş etme stratejileri geliştirdiklerini de kestirebiliriz. Yine az sayıda gencin, bu değerleri savunmak ve gerekirse bunlar adına ölmek için tutku biriktirdiklerini de söylemeliyiz.

Devrim ateşini yeniden yakmak isteyen Ahmedinecad dahil pek çok çevre, son otuz yılın muhasebesini yapmaya girişmiş durumda. Otuzuncu yılını idrak eden bir rejimi ezberci yorumlardan kaçınarak yeniden değerlendirmek çok önemli. “İslam Devrimi”, başlangıçtan itibaren yoğun bir tartışmanın konusu oldu. Bu tartışmalardaki ana soruları üç düzeyde ele alabiliriz: (1) İran’da neden devrim oldu? (2) Bu devrim nasıl İslamcı bir devrime dönüştü? (3) Devrim bugüne kadar nasıl yaşadı, neler başardı veya başaramadı? Artık üçüncü soruya daha fazla ağırlık verilmeli. Ama özellikle söz konusu Türkiye solu olunca, ikinci soruya takılıp kalındığını ve bununla ilgili kimi ezber klişelerin yorulmaksızın yeniden üretildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenlerle yazımızda özetle de olsa ilk iki soruyu yeniden ele alıp, üçüncüye odaklanmak istiyoruz. Yazının sonlarına doğru İran’da yaşanan iktidar mücadelesi ve yaklaşan başkanlık seçimlerine dair de bazı tespitler yer alacak.

Nasıl oldu da İran gibi iktisadi olarak ciddi bir büyüme hızına sahip, modernleşen, güçlü bir ordusu olan bir ülkede devrim olabildi? Bu sorunun cevabı, Misagh Parsa’ya göre, İran devletinin 1970’lerde ülkenin en güçlü bankeri, sanayicisi, toprak sahibi olmasıyla yakından ilişkili. Bu bakışı özetlersek, İran 1970’lerde aşırı merkezileşmiş, güç paylaşmayan; sermaye birikimini, bölüşüm ilişkilerini fazlaca belirleyen bir devlet görünümünde. Böyle bir ülkede siyasal ve iktisadi güç kazanmanın yolu devletin içinde veya karşısında olmaktan geçiyordu. Parsa, iktisadi gerilimleri, paylaşım savaşını önemseyen yaklaşımı ekseninde, bu mücadelelerin devlet etrafında gerçekleşmesiyle kırılganlaşabilecek bir devlet portresi çiziyor.

Tam da bu noktada, uluslararası ilişkilerin, “büyük güçlerin” kimi hatalarının devrim süreçlerinde ciddi etki edebileceklerini anımsamalıyız. Bu bakışa göre İran (İslam) Devrimi’nin ayak izleri, 1950’lerde aranmalı. Britanya ve ABD’nin açgözlülüğü, Şah’ın, Musaddık’ın temsil ettiği Ulusal Cephe’yle güç paylaşmasını engelledi. Petrolün millileştirilmesini savunan Musaddık’ın bir darbeyle tasfiye edilmesi, İran’da Türkiye’dekine benzer ılımlı bir merkez sağın doğuşunu engelledi. 1960’ların başlarında Şah korkudan dümeni hafifçe sola kırdı ve kimi reformlar devreye soktu. Şah bir kez daha merkez sağ ve sol unsurlarla güç paylaşma tercihiyle karşı karşıya geldi ve yeniden acımasız bir tasfiyede karar kıldı. Böylece önce Marksist eğilimli TUDEH ardından da Musaddık’ın mirasını taşıyan Ulusal Cephe ağır darbelerle felç edildiler. Özellikle Kennedy Yönetimi’nde bazı isimlerin olacakları sezerek Şah’a kimi açılımlar yapılmasını önerdikleri biliniyor. Ne var ki Şah reformlarından geri adım attığında ısrarcı olmadılar. Böylece meydan daha radikal gerilla örgütlerine ve geleneksel örgütlenmelerinin getirdiği ciddi özerklik ağına sahip din adamlarına, mollalara kaldı.

Tam da bu noktada ikinci soruya yoğunlaşabiliriz. Kimi yorumcular İslam Devrimi’ni Şiiliğin devrimci karakteriyle açıklama yoluna giderek, sonuçtan (İslam devrimi olgusundan) tahlil üretme yanlışına düşüyorlar. İdeolojik, kültürel unsurların belirleyiciliği tezi, İslam Devrimi’ni açıklama bakımından ciddi bir ağırlığa sahip. Bu noktada birbirleriyle bağlantılı iki itiraz getirilebilir. Özellikle 10. yüzyıldan itibaren Oniki İmamcı Şiilik, siyasal iktidarlar karşısında itaatkar bir duruş sergilerken, onlara kutsal bir nitelik atfetmeme eğilimindeydi. Bu tavrın yüzyıllarca ana akımı oluşturduğu, bugün Kum’da ve Necef’te yoğunlaşan mollaların ve onların en etkili isimlerinin (Büyük Ayetullahların ve diğerlerinin) çoğunluğunun siyasal iktidar karşısında kendi alanlarını korumakla beraber, çok siyasallaşmış bir Şiilik tanımlarının olmadıklarını anımsamalıyız. Humeyni, politik ve öncü bir ulema tarifi yaptığında, bahsedilenlerin büyük kısmı, bu “aşırı politikleştirilmiş Şiilik” tanımından rahatsızlık duydular. Burada söylenmek istenen, Şiiliğin politikleşmesinin (a) Mollalar içindeki bir azınlıkça, (b) tarihsel sembollerin seçici bir yeniden-yorumuyla yapıldığıdır. Buraya kadar yapılan İngiliz Devrimi’nden modern devrimlere kadar pek çok yerde yapılandan farklı değildir.

İkinci itiraz, 1970’lerin ikinci yarısına, hatta 1978’e kadar, İslamcıların laik güçlerin başlattığı protestolarda ikinci planda kaldıkları, daha çok izleyici konumunda olduklarıdır. Humeyni’nin bundan rahatsız olduğu, mollalara sürekli olarak “artık sahaya inin” telkininde bulunduğu bilinmektedir. Yine aynı Humeyni bu dönemde, eğer devrim gerçekleşirse iktidarı laik güçlerin alacağını, bunun da doğal olduğunu teslim eder. Kendisini ziyaret eden üniversitelilere, “Siz geleceğin bakanlarısınız. Bu mollaların değil, sizin işiniz…” gibi jestlerde bulunur. Humeyni’nin laik çevrelerin artan güçlerine, özellikle üniversite kesimine duyduğu nefretin açığa çıkması, devrim sonrasındaki ilk “kültür devrimi” girişimi sırasındadır.

Tam da bu noktada sorunun “Devrimimizi çaldılar” anlamında, laik ve sol çevrelerde yaygın anlayışla da ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Modernizme özgü bir iyimserlikle “İslamcıların tarihsel süreçlerde ancak destekçi olabilecekleri, tarihin asıl aktörleri olamayacakları” türünden yargılar, son derece zararlı sonuçlar doğurmuştur. Siyaset bir süreçtir ve kimi zamanlarda örgütsel başarı, liderlik, rakiplerinizin hataları ve uluslararası bağlam, arkaikliğe mahkum edilen çevreleri öne çıkarabilir. “Tarih, kimi aktörleri hazır olmadıkları rollere çıkarabilir” ifadesi bu önyargıyı göstermesi bakımından çarpıcıdır. Bahsedilenler bu role, sanılandan daha fazla hazırlanmış (yenilenmiş) olabilir ve daha da yenilenebilir. Siyaseti, belli özler arasında bir mücadele gibi görüp, bu özlerin er geç kendi bitimliliklerinin sınırına varacakları, tarih dışı kalacaklarına dair modernist iman, kimileyin sarsıcı biçimde yanlışlanabiliyor…

İran örneğinde İslamcıların asıl başarısı 1978 sonrasında sokağa hakim olabilmelerini mümkün kılan örgütsel becerileridir. Bunda Humeyni’nin azımsanamaz etkisi vardır. En önemli başarılarından birisi hızla milis güçlerini kurmaları ve gerektiğinde güç kullanmaktan sakınmamalarıdır. Yukarıda rakiplerin hataları ve uluslararası bağlama da işaret etmiştik. Rakiplerin hataları bahsine girmek zorundayız zira bu nokta Türkiye solunun İran devrimine sınırlı ve çoğunlukla hatalı ilgisinin ortaya çıktığı nokta. Türkiye solunun İran’a dair neredeyse tek tartışma konusu olan “Sol niye başaramadı?” sorusundan bahsediyoruz. Bu kısmi ilgi sonucu ortaya çıkan, en çok, “TUDEH’in ihaneti, İslamcılarla işbirlikçiliği” gibi yaygın inanışlarda kendisini gösteren yanılgılara işaret edilecek.

1944-53 arası İran Solu’nu sürükleyen TUDEH’in Sovyet yanlısı çizgisi, Başbakan Musaddık önderliğindeki Ulusal Cephe’nin “burjuva demokrasisi” konusunda verdiği mücadeleyi hafife almalarını getirdi. Petrolü millileştirme çabası içindeki Musaddık, emperyalist güçlerin sözcüsü olmakla eleştiriliyordu. Aynı TUDEH, İran’ın Kuzey petrolleri için Sovyetlere ayrıcalık tanınmasını bile isteyebiliyordu! TUDEH’in aklı başına geldiğinde, iş işten geçmiş, Musaddık CIA destekli bir darbeyle devrilmişti. TUDEH, Musaddık’ı, burjuvaziye hizmet etmekle, emperyalist çıkarların sözcüsü olmakla eleştiriyordu; çünkü “El Kitabı’nda” böyle yazmaktaydı. Aslında, “Liberal” veya “burjuva” diye karaladıkları bu güçlerle tarihsel ittifak kurmanın tam zamanıydı. Bu hareket başarılı olabilseydi, Şah’ın yetkilerinin sınırlandığı, çok partili hayatın nihayet yaşama geçirilebildiği bir İran ortaya çıkabilecek; böylesi bir İran’da sol daha rahat örgütlenebilecekti. 1950, Türkiye için bir dönüm noktasıysa eğer, İran’ın benzeri bir dönüşümü 1953’de başaramaması, 1979 Devrimi’nin Humeyni’ye bağlı İslamcı güçlerin inisyatiflerine geçmesinde de etkili oldu. Ne var ki, genel olarak İran solu, 1953 sürecinde yaptığı hatayı 1979’da da tekrarladı ve “liberal” İslamcılarla ittifak kuracağı yerde, onların tam karşıtlarıyla ittifak yaptı. Tabii ki yine anti-emperyalizm ve ulusalcılık adına!

Solun İslamcılığın ekmeğine yağ sürmesinin temel nedenlerinden birisi koyu bir kültürel milliyetçilik boyutu da içeren ulusalcı çözümlere çok fazla ağırlık verilmesiydi. Anti-emperyalist duruş, Halk’ın sözde kültürel kendi otantikliğinin, biricikliğinin, değerlerinin sorgusuzca yüceltildiği bir ortam yarattı. Batı’ya ait olduğu var sayılan, “burjuva demokrasisi,” temel insan haklarına ve kadın haklarına yapılan vurgular, ya önemsiz görüldü ya da emperyalist güçlerin hesaplı müdahaleleri olarak olumsuzlandı. Solun Batı karşıtlığını gündelik dile tercüme etme başarısını ise asıl İslamcılar gösterdiler; çünkü onların bunu yapabilecek toplumsal kanalları mevcuttu. Sonuçta durmadan Batı eleştirisi yapan solcu güçler, bizzat Humeyni’nin kurnaz stratejisiyle, Batıcı /ithal/ Halkın inancına ve kültürüne yabancı güçler olarak gösterildiler ve devre dışı bırakıldılar. Solcuların abartılı kültürel milliyetçilikleri, İslamcıların ellerinde onları imha eden bir silaha dönüştü.

Yukarıdaki süreci tekrar anımsatma gereği duymamızın nedeni şudur: Türkiye’de sol çevrelerde, TUDEH ve Halkın Fedaileri’nin İslamcı rejimi desteklemelerinin, solun tasfiyesini hızlandırdığı sıklıkla anımsatılıyor. Demek isteniyor ki, “Aman Türkiye’deki İslamcıları desteklemeyelim; aynı şey bizim de başımıza gelir!” İran’da bahsedilen sorunlara yol açan, solun anti-emperyalist çözümlemelerinin zayıflığı, abartılı kültürel milliyetçilikte yansımasını bulan ulusalcılık vurgusunun ve tüm bunlara yansıyan “zayıf tarihsellikle” damgalı Avrupa-merkezci indirgemeciliğin eleştirisi yapılamıyor. Bir başka ifadeyle söylersek, Humeyni ve İslamcı güçler, özellikle 1978-81 aralığında, İran’ın bağımsız ve kapitalist olmayan yoldan ilerlemesinin güvencesi olarak desteklenirken; başlangıçta İslamcılar arasında daha ağırlıklı bir yere sahip olan Mehdi Bazargan liderliğindeki Liberal İslamcılar, yine “Emperyalizmin maşası olmakla” eleştiriliyorlardı. Yani, Sol nasıl Musaddık’ı yanlış analiz ettiyse, Humeyni ve onun karşısında konumlanan Liberal İslamcıları da yanlış yorumladı. devrimin Humeyni etrafındaki İslamcıların inisyatifine geçmesi, ve Liberal İslamcıların tasfiye edilmeleri, böylece mümkün olabildi.

Sol, etnik-dinsel azınlıkların taleplerine olduğu kadar; kadın hareketinin yerinde uyarı ve taleplerine de uzak durdu. Etnik ve dinî azınlıkların, açıkça ifade edilmeseler de, anti-modernist bulunan talepleri, yine solun ulusalcılığı, modernizmle özdeşleştirmesi nedeniyle yeterince desteklenmediler. Oysa sorun, otoriter çözümler karşısında demokratik çoğulculuğu bir ilke olarak savunabilmekle ilgiliydi. Kadınlara kapanma zorunluluğu getirilmesi sürecinde özellikle Halkın Fedaileri Örgütü’nün sorunu ikincil görmesi ve kendisine yakın kadınları bu mücadeleye katılmaktan alıkoyması da unutulmamalıdır. Ulusal bağımsızlık kavgası verilirken, kadınların kendi ikincil gündemleriyle, Amerikan emperyalistleri ve monarşistlerin tuzağına düşmemeleri, Fedailerin asıl kaygısını oluşturuyordu. Fedailerin yayın organı Kar’a göre, “Kadın haklarıyla aşırı ilgili olmaktan kaçınılmalıydı. Kadınlar arasında bu yönde sürdürülen ajitasyon, reaksiyoner güçler ve emperyalistlerin devrimi bölmek için giriştikleri bir komploydu…”

Tam da bu noktada en baştaki ikinci ve üçüncü sorumuzla ilişkili bir başka uluslararası faktörü anımsamalıyız. İslam Devrimi’nin yaşamasına paradoksal olarak en fazla katkıyı, onu devirmek için kışkırtılan Saddam Hüseyin yapmıştı. Bütün büyük güçlerin Irak’ı desteklediği bu acımasız ve ahlaksız savaş, İran’da devrimin İslamizasyonunu hızlandırdı, bu süreci eleştirmeyi neredeyse imkansız hale getirdi. Savaş, mollaların güvenlik söylemiyle rejimin iç tahkimatını güçlendirebilmelerinin de önünü açtı. Ülkenize saldırıldığında, rejim muhalifi olmanız, hain ilan edilmeniz için yeterliydi. Pek çok İranlı muhalif olmayı erteledi, sessizliğe büründü. Bütün cihanın kendilerine karşı olduğunu gören pek çok genç, özellikle Batılı devletlere yoğun bir kuşkuculuk barındıran bir siyasal söyleme savruldu. Bu dönemde Devrim Muhafızları’nın saflarında savaşa katılan Ahmedinecad ve kuşağının siyasal bilinçlenmesi böylece şekillendi. Bugün militarist eğilimleri baskın bu kuşak, İran’da Cumhurbaşkanlığı dahil, pek çok kilit konumu eline geçirmiştir.

Burada basit bir soru bekliyor bizi. Bugünlerde bu türden soruları sormak, uluslararası ilişkiler disiplininin realist güçperestliği nedeniyle çok cazip değil. Soru şudur: Bugün İran’da Batılıların hazzetmediği “aşırılıkçılığı” yaratan büyük ölçüde Batılıların kendileri değil midir? 1997’de Hatemi’yle ivme kazanan reformcu iyimserliğin duvara toslaması, 2003 sonrası bölgeyi istikrarsızlaştıran Bush’un politikalarından ayrı düşünülebilir mi? İran’da “Neo-Con” Ahmedinecad kliğinin iktidara gelmesi ve bütün kilit konumlara Devrim Muhafızlarını yerleştirmesi, bu uluslararası bağlam olmadan mümkün olabilir miydi? Günümüzde özellikle ABD’de bu hatalardan ders almış gibi görünen var mı? Küstahlık, akılsızlıkla birleşince gerçekten çekilmez oluyor…

Rejimin İslami nitelik kazanması ve bunu tahkim edebilmesinde İran-Irak savaşının rolüne değindik. Bu noktada basit bir soru daha var sorulması gereken: Bu rejimin kalıcılığında başka etkenler yok mu? Yani, sadece sopayla mı ayakta kalıyor bu rejim? Devrim’in kitlelerle bağ kurmasını, kitlelerden destek türetmesini mümkün kılan kimi başarıları söz konusudur. Modern İran tarihiyle ilgili çalışmalarıyla dikkatleri çeken Ervand Abrahamian, rejimin otuz yıldır ayakta kalmasını açıklayan popüler dört yaklaşımı anımsatıp eleştiriyor ve kendi tezini ortaya koyuyor.

Birinci açıklama biçimi, devrimin aşırı şiddete başvurarak ayakta kaldığı iddiasıdır. Devrimin acımasızca şiddete başvurduğu doğru olmakla beraber, bu şiddetin kurbanları İngiliz, Fransız, Meksika, Rus ve Çin devrimlerine göre oldukça az sayıdadır.

Abrahamian’ın anımsattığı ikinci açıklama, rejimin ayakta kalabilmesini İran-Irak savaşına bağlayan, bizim de önemsediğimiz görüş. Abrahamian, bu savaşın sonlarına doğru ülkenin mali ve iktisadi krize kapıldığını, yani daha da zayıfladığını savunuyor. Bu tespitler, savaşın toplum üzerindeki sosyo-psikolojik etkilerini ve rejimin İslamizasyonu için yarattığı fırsatları önemsizleştirmiyor. Savaşın hemen ardından Devrimci idealleri geriye atan realist-pragmatist bir tavra yönelinmesinin rejimin sıkışmasını engellediği ve biraz hava almayı mümkün kıldığı da iddia edilebilir.

Üçüncü yaygın açıklama petrol gelirlerinin sağladığı güvencenin rejimi yaşatabildiğidir. Abrahamian son otuz yılda petrol gelirlerindeki belirsizliklerin ve sık sık yaşanan düşüşlerin ülke ekonomisini oldukça zayıflattığını hatırlatıyor. Bu yaklaşımını doğrulayan bir başka unsur, dünya petrol fiyatlarının zirve yaptığı bir süreçte Ahmedinecad’ın ülke ekonomisini bir türlü düze çıkaramaması gerçeğidir.

Abrahamian’ın eleştirdiği dördüncü yaklaşım Şiiliği merkeze alan açıklamalardır. Abrahamian bu tarz yaklaşımlara, bizim yukarıda yönelttiğimiz eleştirileri getiriyor. En başta 1500’lerden bu yana Şiiliğin büyük ölçüde apolitik, iktidarlara karşı itaatkarlığı telkin eden muhafazakâr bir gelenek oluşturduğunu anımsatıyor.

Tüm bu yaklaşımların yetersizliğini vurgulayan Abrahamian’a göre, rejimin otuz yıldır yaşayabilmesinde en önemli etken, onun popülist niteliği. Rejim anayasası devlete, sağlık, eğitim, istihdam, barınma, okuryazarlık gibi konularda önemli görevler tanımladığı gibi, bu alanların bazılarında ciddi başarılar elde edildiği de bir gerçek. Son otuz yılda rejimin askerî harcamaları ciddi biçimde kırparak sosyal harcamalara ağırlık vermesi bununla ilişkili. Şah’ın son yılında bütçenin yüzde 18’ini yutan askerî harcamalar, İslami rejimle beraber yüzde 4’e geriletilmiş. Rejim okuma yazma bilmeyenlerin oranını yüzde 53’ten 15’lere kadar düşürmeyi başardı. Ortalama ömür beklentisiyse 56’dan 70’e çıkmış. Üniversitelerde kadın öğrencilerin oranı yüzde 30’dan yüzde 62’ye yükselmiş durumda. Rejimin kitle desteğini açıklayan en önemli unsurlardan birisi, Şah döneminde büyük tarım işletmeleri hariç, büyük ölçüde ihmal edilen tarım alanında ciddi reformlar yapması olmuş. Küçük toprak sahiplerinin sayısı, Şah döneminde başlatılan toprak reformu hamlelerinin devam ettirilmesiyle daha da arttığı gibi, devletin ürün desteği türünden uygulamalarıyla, rejim için önemli bir taşra desteği güvencelenmiş.

İran ekonomisinde son derece önemli ağırlığı olan devrim vakıfları (Bonyadlar) sayesinde de, kent yoksulları, şehit aileleri, öğrenciler gibi muhtaç kesimlere önemli destekler sağlanıyor. Rasyonel iktisadi terimlerle açıklanması zor olan Bonyad yapılanması, İran rejiminin yoksullardan taraftar üretebilmesinin en büyük güvencelerinden birisi. Devletten destek almalarına rağmen, bütçe denetiminden muaflar ve yöneticileri ruhani önder tarafından atanıyor. Örneğin şehit ailelerine destek amaçlı bir vakıfın onlarca şirkete sahip olması ve mollaların ciddi iktisadi kaynaklar eliyle patronaj şebekesinin başında oturabilmeleri de böylece mümkün olabiliyor. Ezilenler (Mostazafin) isimli vakfın 140 fabrikası, 120 madeni ve 100 inşaat şirketi olması ve onbinlerce insanı istihdam etmesi tipik bir örnek. Bonyadlar, “Salman Rüşdi hakkındaki fetvayı yerine getirene para ödülü vaat etmek” gibi girişimlerde de bulunabiliyorlar, dönemin cumhurbaşkanı karşı olsa da. Taraftarlarını, tercih ettikleri adaylara oy vermek konusunda yönlendirmeye azami önem verdikleri de bilinen bir gerçek.

İran rejimi ve siyasetinde popülizmin ne kadar önemli bir unsur olduğunu anlamanın bir başka yolu da, Ahmedinecad’ın mütevazı yaşamını anımsamak olabilir. Sıradan bir mahallede mütevazı koşullarda yaşayan Ahmedinecad, “Petrol gelirlerini halkın sofrasına koymak, gençlere evlilik desteği vermek, yoksullara bedava özelleştirme hissesi dağıtmak” gibi vaatlerle seçimleri kazandı. Ahmedinecad, rejimin güçlü bağlar kurduğu taşra vilayetlerine sıklıkla giderek, seçmen tabanını güçlendirmeye çalışıyor. Tahran’ın orta sınıf mahallelerinden destek alamayacağını o da biliyor…

Yakın zamanlarda İran halkının temel değerleri ve bunlardaki değişimi anlamaya dönük iki araştırmanın sonuçları, toplumun devlet yardımlarına son beş yılda artan oranda pozitif yaklaşmaya başladığını gösteriyor. Yani, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında giderek popülerleşen iktisadi bireycilik eğiliminin, iktisadi alanla ilişkili boyutunda yeniden toplumcu seçeneklere doğru bir kayış olduğu gözleniyor.

Bu durum, Ahmedinecad’ın 2005 seçim başarısını da kısmen açıklıyor. Fakat bahsedilen araştırmalarda İran toplumunun öne çıkan kimi özellikleri, Ahmedinecad ve İslami rejim için hiç de umut verici değil. Kısaca vurgulamak gerekirse, İran rejimi en büyük hedeflerinden birisi olan toplumun İslamizasyonu hedefinde başarısız olmuş görünüyor.

2000-2005 yıllarında İranlıların temel değerlerindeki değişimlerle ilgili verileri inceleyen Mansoor Moaddel, camiye gitme sıklığını, diğer Ortadoğu ülkeleriyle kıyaslayarak, bu verilerin ülkede dindarlığın gerilediği sonucunu desteklediğini savunuyor. “Camiye hangi sıklıkla gidersiniz?” sorusuna verilen yanıtlardan elde edilen verilere göre, İran ve Suudi Arabistan’da ortalama oranlar 1.86 ve 1.85 gibi en düşük seviyelerdeyken, diğer sekiz ülke için bu ortalamalar daha yüksek: Irak (1.87), Pakistan (3.15), Türkiye (1.87), Endonezya (2.71), Mısır (2.09), Fas (2.24), Ürdün (2.20) ve Cezayir (2.23).

Rejimin İslamizasyon hedefinin başarılı olmadığına dair önemli başka veriler de söz konusu. “Kadınlar için başörtüsü takmanın çok önemli olduğunu” düşünenlerin oranı 2000 yılında yüzde 70’ken, bu oran 2005’te yüzde 34’e düşüyor. Mollaların bu sembole yükledikleri anlam anımsandığında son derece çarpıcı bir başarısızlık söz konusu. Aynı araştırmada “Sizi hangi kimlik en iyi ifade eder” sorusuna verilen yanıtlardaki değişiklik de ilginç Buna göre, kendilerini “her şeyden önce İranlı” olarak tanımlayanlar yüzde 34’ten 42’ye çıkarken, “her şeyden önce Müslüman” olarak tanımlayanlar yüzde 62’den 52’ye geriliyor.

2000 ve 2005 yılındaki araştırmalarda, “Erkeklerden daha iyi siyasi liderler çıkar” ifadesine verilen olumlu yanıtlar yüzde 28’den 22’ye gerilemiş. “Erkekler için üniversite eğitimi almak, kadınlardan daha önemlidir” ifadesini olumlu bulanlar yüzde 19’dan yüzde 13’e gerilemiş. “Bir eş daima kocasına itaat etmelidir” sorusuna verilen olumlu yanıt oranı da yüzde 24’ten yüzde 17’ye gerilemiş. “Demokrasinin sorunları olabilir ama diğer hükümet türlerinden daha iyidir” ifadesini doğru bulanlar 2000 yılında yüzde 20’yken, bu oran 2005’te yüzde 31’e yükselmiş. Bu veriler cinsiyet eşitliği, demokratik değerler gibi konularda önemli gelişmeler olduğunu gösteriyor.

Yukarıda da vurgulandığı gibi bu yönelimlerin iktisadi süreçlere bakışta daha farklı sonuçlar vermesi olgusunun üzerinde düşünmek gerekiyor. Söz konusu beş yılda İranlıların hükümetin kendilerine karşı sosyal, iktisadi yükümlülüklerini daha fazla öne çıkardıkları, iktisadi bireycilik tercihini daha az destekledikleri gözleniyor. Yani, İranlılar giderek artan oranda sosyal devletten yanalar. Reformcuların 2005 seçimlerinde en büyük hataları, bu popülist zemini ihmal ederek daha çok orta ve üst sınıflara hitap eden bir reform söylemine savrulmalarıydı. Şimdi, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kısaca değinmenin zamanıdır...

YAKLAŞAN SEÇİMLER...

12 Haziran 2009 tarihinde İran’da kritik bir Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Seçimler birisi yeni, diğeri eski iki popülist siyasetçi arasında geçecek. Mir-Hüseyin Musavi, İslam Devrimi’nin sol kanadından gelen bir isim. O da tıpkı Ahmedinecad gibi molla kökenli değil. 1981-89 döneminde, tam da İran-Irak savaşının zorlu yıllarında başarılı bir başbakanlık dönemi geçirdiği, İran Devrimi’nin sosyal adaletçi çizgisini korumaya çalıştığı biliniyor. Ne var ki, 1989 yılında iktidarı ele geçiren muhafazakâr ruhani lider Hamaney ve o dönemdeki işbirlikçisi Cumhurbaşkanı Rafsancani, sistemdeki Başbakanlık görevini ortadan kaldırarak, hem Musavi hem de sol kanadı etkisizleştiriyorlar. Bugün Reformcular olarak bilinen çizgi, Hatemi dahil, o dönemin sol kanadına mensup isimlerin kısmi ideolojik dönüşümleriyle ortaya çıkıyor. İslam rejiminin korunmasını savunmakla beraber, demokratik bir nitelik kazanmasını isteyen bu çizgi, devrimin ideallerine bağlılık gösteriyor. Musavi’nin devrimci ideallere olan bağlılığının kimi noktalarda Hatemi’den bile daha katı olduğu söyleniyor. Sakin, mütevazı bir yaşam tarzı olan akademisyen, ressam ve mimar Musavi’nin bu mütevazı niteliğiyle popülist bir söylem tutturma konusunda Ahmedinecad’ı zorlayabileceği söylenilebilir. Yine Musavi’nin Devrim sürecinde önemli roller üstlenmiş olması, seçilmesi durumunda devlet-içindeki kimi hiziplere sıcak görünebilmesini de sağlayabilir. Reformcular belki de Musavi ismini bu yüzden tercih ettiler. Yani, iktidara geldiklerinde önlerinin bütünüyle kapatılmamasını mümkün kılabilecek bir aday aramış olabilirler.

İran siyasetinde nadir rastlanılan bir olgu, siyasetçi eşlerinin kamusal alanda aktif biçimde görünür olmaları. Siyasetçi eşlerinin görünür olması İran da tam bir tabu. Bırakın Ahmedinecad’ın eşini, Hatemi’nin eşi bile nadiren ortalarda görünmüştü. Oysa Musavi’nin reformcu eşi Zehra Rahnavard, kadın hakları konusunda ateşli söylevler vererek Musavi’yle beraber kampanya yürütüyor. İran’da “Uyuyan Reformcu Devi” uyandırmak için, iki milyona yakın üniversite öğrencisini heyecanlandırmanız, seçim sürecine katmanız gerekiyor. Tahran’ın küskün ve çoğunluğu reformcu insanlarını harekete geçirmek de bir başka zorunluluk. Bunu yapabilmenin yolu gençlik ve kadın gruplarının kalbini kazanmaktan geçiyor. Musavi’nin bunu şu ana kadar başarıp önemli bir heyecan dalgası yarattığı söylenemez. Yine de seçim sürecine giderek artan bir heyecan getirdiği yolunda işaretler var. Musavi’nin zafer kazanması için reformcuları, gençliği, kadınları ve öncelikle Tahranlıları sandığa çekebilmesi gerekiyor. Bu kesim heyecan duyduğunda, taşrada da canlanma yakalanabiliyor ve daha çok azınlık kimliğine sahip kesimler sandığa yüklenebiliyor…

Ahmedinecad’ın yeniden kazanması, gençlik arasında istediği kadar kökleşemeyen rejim için, kendi kadrolarını gençleştirme avantajını kullanarak bu alanda hamle yapabilme şansının doğması anlamına gelebilecek. Siyasette kuşaklar-arası çatışma dinamiğini hafife almamak gerekiyor. Yaşlanan, dinamizmlerini yitiren Mollaları ürkütmekle beraber Ahmedinecad, genç kuşaklarda sistemin parçası olarak yükselme ve İslami ideallere hizmet etme şevkini kamçılayabilir. Yazının girişinde üniversitelerde şehadet kültürünü yeniden canlandırmak için kimi girişimlerinden bahsetmiştik. Ahmedinecad, İslami kültür devriminin başarılı olamadığını biliyor. Yorgun mollaların aksine, İslami bir kültür devrimini yeniden başlatmak adına daha hevesli.

Başarısızlığa mahkum mu? Bu yazının giriş bölümünde, siyasetin bir süreç olarak anlaşılması ve aşırı determinist açıklamalardan uzak durulması gerektiğini savunmuştuk. Ahmedinecad’ın kendisine karşı kimi kuşkular besleyen ruhani lider Hamaney’in artık açık desteğini almayı başardığını söyleyebiliriz. Yaşlı kurt, İslam Rejimini yaşatmanın yolunu ona gençler eliyle yeni bir dinamizm aşılamaktan geçtiğini kavramış olabilir. Ahmedinecad’ın işi çok zor ama imkansız değil...


1 Detaylar için bkz. Rasmus Christian Elling, “Bring In the Dead: Martyr Burials and Election Politics in Iran,” http://www.merip.org/mero/mero031909.htmlMarch 19, 2009.

2 Bu bakış açısını özetleyen bir değerlendirme için bkz., Misagh Parsa, “State, Class, and Ideology in the Iranian Revolution,” Comparative Studies of South Asia, Africa and the Middle East, cilt 29, sayı 1, 2009, 1-16

3 Ervand Abrahamian, “Why the Islamic Regime has survived?” The Islamic Revolution at 30 Middle East Report 250, Bahar 2009, http://www.merip.org/mer/mer250/abrahamian.html

4 Mansoor Moaddel, “The Iranian Revolution and its Nemesis: The Rise of Liberal Values among Iranians,” Comparative Studies of South Asia, Africa and the Middle East, cilt 29, sayı 1, 2009, 126-138.

5 A.g.e., s. 132. Buradaki sonuçlar, Dünya Değerler Araştırması 2005 (World Value Survey) verilerinden derlenmiş.

Aynı olguya, kişilerin “Çocukları için dinî inancı ne kadar önemsedikleri” sorusuna verdikleri yanıtlar üzerinden bakıldığında da, benzer bir tablo ortaya çıkıyor: Bu önem derecesi, Suudiler ve İranlılar için yüzde 71 ve 72 gibi en düşük oranları veriyor. Diğer sekiz ülke için ortaya çıkan tablo şöyle: Cezayir (yüzde 81), Mısır (yüzde 87), Endonezya (yüzde 93), Ürdün (yüzde 85), Pakistan (yüzde 86). Fas’ta aynı oran yüzde 65’ken Türkiye’de yüzde 41 olarak gerçekleşiyor.

6 Agy.

7 A.g.e.,s.134-135

8 Söz kounu beş yılda özelleştirmeye dair olumlu düşünme oranının 1 ve 10 arasındaki ortalamasına bakıldığında çok az arttığı görülüyor. (Ortalama 5.34’den 5.42’ye.) Yine Hükümet sorumluluğu (1) ve Bireysel sorumluluk (10) arasında kendilerini konumlandırmaları istenenlerin ortalamasının, son beş yılda hükümet sorumluğu lehinde geriledikleri görülüyor. (Ortalama 5.24’den 3.92’ye). A.g.e., s.133