Anasayfa > Birikim Arşiv > 139 - Kasım 2000 > Biraz da Başa Dönelim; Kendimize, Sosyalistliğimize

Biraz da Başa Dönelim; Kendimize, Sosyalistliğimize

Sezai Sarıoğlu | (Sayı : 139 - Kasım 2000)

SAPMALARA KARŞI UMUT DOLU ŞARKI

“Burjuvazi benim! / öpüp gözlerinden üstünü örttüğüm / tutup ellerinden kendime çektiğim / sevgilim / burjuvazi benim! / ne kadar azdır birbirini gerçekten sevenler / birlikte üreterek sevgilerini gerçekleştirenler / akıllarıyla yüreklerini birleştirip bir ‘üçüncü şey’e yöneltenler / birbirlerinin gözüne dimdik bakarak sevgiyle / sevdikleri bir mısrayı birlikte anıp / ‘ikimize bir aşk elbette yetmez’ diyenler / yalnız kendi çocuklarını sevenler / onları nasıl anlar, nasıl sever / kafatasında iki kurşun olan vladimir / nadyejda’ya kızdıysa titredi diye kızmıştır / ve içlerinden biri yorulduğunda / öbürü nasıl üzülür, yitirdiği en değerli şeyidir: eksikliğidir / kendi kendine yeterli olmayı ayıp sayan onca saygın kişi / bu acıyı kimbilir kaç kez yaşadı / kimi dayandı buna / kimi dayanamadı, onların çatırtıları dinmedi hâlâ / burjuvazi benim! / sevindiğim zaman, üzüldüğüm zaman / acıdığım zaman, yardım ettiğim zaman / öfkelendiğim ve hoşgördüğüm zaman / öpüp gözlerinden üstünü örttüğüm / tutup ellerinden kendime çektiğim / gözlerimi gözlerinden kaçırdığım zaman / gözlerime bak: burjuvazi benim / intiharlar, inmeler, küsüp gitmeler / kıskanmalar, zorlanmalar, kahrından ölmeler / bu hayat bizim değil, bu müzik, bu eller / bizim olan yalnız kurtarılmış beyin hücrelerimiz / bu hayatı tarih yazar gibi yaşayacağız / ey ‘sanatların en yücesi olan yaşama sanatı’ / seni kazanıncaya dek burjuvazi biziz: marksistler”

İzzet Yasar

“Karşı çıktığımız şeylerle benzeşmek” üzerine yazmak için yoğunlaşırken bizim mahallede pek bilinmeyen, İzzet Yasar’ın konuya ilişkin de okumalar yapılabilecek özgün şiirlerine bakmak gereğini duydum... Tek boyutlu siyasî dilin yetmediği, kavramların, saptamaların işe yaramadığı yerde şiirin imkânlarını devreye sokmaktan, “kanıt” aramaktan öteye, bir hatırlama, hatırlatma ve tartışılan bağlamla “bir de böyle” ilişkilenme... Her şiir gibi çok katlı okunabilecek bu şiirin, bir başka okumayla, gerçekten “burjuvazi!” olan, olmaya çalışan, Marksistleri de içine alan bir çağrışım alanı var.

Öte yandan, sağın ve solun benzeşmesi ve yeni hallerimiz üzerine yazarken, gazeteci bir arkadaşımın “bizim yeni halimiz, yeni fotoğrafımız” diye anlattığı bana çarpıcı gelen özgün bir olay geldi aklıma: Otomobil-İş Sendikası’nın Şişli Abide-i Hürriyet meydanında düzenlediği mitingte işçilerle polisler arasında olay çıkınca ortalık karışır. Polisler işçileri dövmeye başlar. Dayağın fotoğrafını yakından çeken muhabir arkadaşım da dayaktan nasibini alır. Sonuçta, bir işçi, iki öğrenci bir de gazeteci arkadaşım gözaltına alınıp Mecidiyeköy Karakolu’na götürülür. Polis, nezarete atılacaklara uygulanan kuralı işleterek bağırır: “Çıkarın ayakkabı bağlarınızı, eşyalarınızı verin...” Nezarette bulundurulması yasak olan eşyaları verirler. Ama... İşçi koltuğunun altındaki gazeteyi vermek istemez. Gazeteci arkadaşım, “Brova! Militanca gazetesini savunuyor...” diye aklından geçirir ve için için sevinir. Ama... Polis, “gazeteyi de ver ulan!” diye ısrar eder. İşçi, “Abi ya, hiç okumadım” diye yanıtlar. Polis; “Ver ulan, nezarette gazete mi okutacağız” diye uyarır. İşçinin verdiği cevap, dönemi okumanın işareti gibidir. “Polis abi, kupon biriktiriyorum da...” Polis gülerek; “kuponu al, gazeteyi ver” der. İşçi kuponu özenle yırtıp cebine yerleştirir ve mutlu bir şekilde nezaretin yolunu tutar...

İşçi ermiş muradına biz çıkalım kerevetine!.. Çıkalım da... Bu olayı, bu “kıyamet işaretlerinden” sadece birini bile nasıl okuyacağımızı kara kara düşünelim... İlk elden bir sürü sözcük ve deyim kullanmak mümkün: Yabancılaşma, şizoid bölünme, “postmodern” zamanların delili vs... Herkes bu delili okuyadursun biz, biraz da başa dönelim:

“Başa dönelim biraz da, / Hep başa döneriz; / Belki bir çay bardağına, / Sıcaklığa, tutuşa, dokunmaya. / Ne güzel anımsarız geçmişi, / Kendi yalanımızla.”

Metin Altıok

Kıssadan hisse; “biraz da başa dönelim...” Yani “Bir varmış, bir yokmuş”ların “bir varmış”larının kerametine... Elde/halde avuçta kalanlara bakalım da, geçmişimizde var olan değerlerimize de bakalım... Yani, bir kez daha, “İnsansız hatıra yoktur. Var mıdır?” dizesi içinde gizli olan hatıraya, insana ve tarihe... Biraz da başa dönelim... Kesin cümleler kurmayı bir kenara bırakıp, ve/veya, hem/hemde’li de konuşalım... 12 Eylül öncesinde, hem evden, hem okuldan hem de devletten ayrılarak koşar adım kapitalizmden kopmaya çalışan haşarı çocukların, artık orta yaşlı bir “burjuva!”ya dönüşmesine, kapitalizme önce “sempatizan” sonra “kadro” olmalarına hayıflanacağımıza, yeni bir sosyalist ütopyayı, demokratik bir sosyalizmin imkânlarını biraz da başa dönerek, tarihimizdeki, bugün taşınması gereken ayırdedici özelliklerimizden el alarak da kurmaya çalışalım... Ezme-ezilme, sömürme-sömürülme üzerine kurulu eşitsizliğin üretimi ve yeniden üretimi üzerine kurulu kapitalist dünya yerine, tarih atlaslarımızı, anılarımızı getirip

“En geniş zamanlı bir şiir yazacağız” günlerine geri dönelim... Sağ ile sol, devrimci ile liberal, kapitalist ile komünist arasındaki ayrımın sıfır noktasında(!), dokunmaların, ilân-ı aşkların, şiirlerimizin birbirine karıştığı zaman diliminde eski inatlarımızı kuşanıp biraz da başa dönelim... Bizleri mülkiyet dünyasının bütün türevlerinden ayıran temel farklılıkların sadece akıl, tarih teorimiz, teorik referanslarımız, tüzük ve programlarımız değil, etik, insanî, duygusal duruş biçimleri olduğunu bilerek biraz da başa dönelim...

Mülkiyet dünyasının neden ve sonuçlarıyla “Ateşkes!” imzalamanın ötesine geçildi bile... Bile bile, bile-isteye geçildi... Zamanın birinde “Anayasal düzeni, silahi ve siyasî zorla tahammüden değiştirmeye kalkışanlar”ın binbir türlü halleri, sadece siyasal okumanın alanı değil. Eski kendini, tasarlayarak kapitalist bireye dönüştürme ve düzene eklemlenme süreci günümüzün somut gerçeği. “Nesnel zorunluluk”, “zorunlu kötülük” gibi, “mukaddes!” saptamalarla gerekçelendirilse de durum ayan-beyan ortada. Yıllar önce sorular bırakarak Bartın Cezaevi’nde intihar eden, sevgili Azmi Pat’ın, rüyalarıma girip “eski devrimcileri kırpıp kırpıp devlet yapıyorlarmış... Eski bizleri kırpıp kırpıp kapitalist yapıyorlarmış!” diye sormasına da cevaben... Biraz da başa dönelim...

Bütün yüzler, bütün sözler, bütün imgeler birbirine karıştı... Biri “Tarihin sonu” dedi, bir diğeri “ideolojilerin sonu...” Sanki Tufan gelip çattı ve hep birlikte Nuh’un Teknesi’ndeyiz... Yol, yolcular, yolculuklar, sözler, mahalleler, tarih fenerleri, sular, dalgalar, kitaplar, şiirler, alıntılar sanki birbirine karıştı! Devrimci ile karşı devrimci, sosyalist ile kapitalist, sosyalizm ile kapitalizm, proletarya ile burjuvazi, halk ile yurttaş, sanki hemhal oldular! Ne kadar? Nerede? Niçin? Bu coğrafyada, “solcu” ile “sağcı”nın bu kadar benzeştiği bir başka dönem yaşanmadı... Zahmete girip, içimizi acıtan işaretlere gözucuyla bakıp okumaya çalışalım... Elbette, “mutsuzluğumuz insan kalmak içindi” demenin bir anlamı var... “Devlet ve şairleri iki kaşık gibi içiçe uyurlarken”e ek olarak, devlet dersinde yenilince evvel emir, devlete ek olmayı yeğleyenleri de ekleyelim. Ama... Biraz da başa dönelim...

UNUTMAK OLMAZ; 12 EYLÜL’E DÖNELİM

“.... mektup aldım. Diyordu ki; “Darbenin 20. yıldönümünde yaklaşık bir milyon insan üç gün boyunca unutuşa karşı sokaklardaydı. Stadyumlarda bile insanlar askerlere karşı şarkılar söylüyorlardı. Cumartesi sabahından pazar akşamına kadar Plaza de Mayo’da kalıp Victor Jara, Qualapayun, Inti Illimani, Mercedes Sosa ve Violeta Parra şarkıları söyledik.. ‘No pasaran’ diye bağırdık. Askeri darbe saat 3’te olmuştu. O saatte, kayıp insanların oğulları, kızları-onbinden fazlaydılar- Buenos Aires sokaklarında meşaleler ve mumlarla yürüdüler... Sonra Plaza de Mayo’ya gidip bekleyen anneleri buldular. Onlara ‘siz biraz dinlenin, biz mücadeleye devam ederiz’ dediler. Anneler artık çok yaşlılar, çoğu yetmiş yaşlarında. Bir kısmı da çoktan öldü. Çocukların kurduğu örgütün adı ‘H.I.J.O.S’. Anlamı ‘unutuşa ve sessizliğe karşı, kimlik ve adalet için’. Aynı zamanda hijos çocuklar anlamına geliyor... Tahmin edebileceğin gibi günlerdir ağlayıp duruyorum.” Kimlikler üzerine yazarken üstümden geçen, dilimi kenetleyen bu “unutuşa ve sessizliğe karşı, kimlik ve adalet için” hareket geçmiş milyonlarca insan karşısında ne söyleyebilirim? Yazıyı bitirip ben de ağlayabilirim ancak, yaptıkları ve yapamadıklarımız için.” (Meltem Ahıska, “Kimlik” Kavramı Üzerine Fragmanlar, Defter, sayı 27)

Evet; her şey bir gecede/günde oldu... Tufan bir gecede yaşandı... O geceyi bir anımsayalım... Kendimizi terk edip, bir daha dönmemek üzere, dikey ve yatay kendimizden istifa edip, karşı çıktığımız şeylere benzeşme meselesiyle, 12 Eylül gününün çok ilgisi var... O halde ilk elden, unutuşları bırakıp, kendimizi hatırlayalım ve biraz da başa dönelim. Yani kendimize... 12 Eylül’ün, yani benzeşmenin 20. yıldönümünde, yüzleşmeyi kolaylaştırıcı iki sözcük, “yaptıkları” ve “yapamadıklarımız...” Onların yaptıkları, bizlerin yapamadıkları... “Kuşbilimine çalışır” çocukların önemli bir yekününün, “gizli kapitalist” olmaları... Dünyanın başka yerlerinde, kırk günlük yerde cuntalara karşı yapraklar kımıldarken, biz de yaprak bile kıpırdamaması... Barış dedikçe, boğazına güvercin tıkılarak boğulan bir halkın ve çocuklarının nedenli-nedensiz, sorunlu-zorunlu, doğru-yanlış, gerekçeli-gerekçesiz saptamalarla devrimi ve dayanışmayı unutmuş bir dünyada yalnız bırakılması... Şairin; “Fırat suyu/ Bütün bir bölgeyi/Takma adlarla dolanmak/Zorundadır” dediği bir günlük diyarda Kürdi yapraklar kımıldadığı halde, yaprağın farkında olmamak; Eylül’den ormanı gör(e)memek... “El”in ülkelerinde, devrimci kızların, oğulların, çocukların, cuntaları, cuntacıları yargılayacak kadar toplumsal, siyasal ve hukuki bir meşrûiyet sağlamaları... Eski kendilerini unutmamaları, sokağı, tarihi, anıları ve en çok da kapitalizmi ve onun üstünde yükselen bütün tarihsel siyasal kötülükleri unutmamaları... O halde biraz başa dönelim, sokakla da yüzleşmeye... Çünkü belki de en çok, sokaktan eve dönmekte benzeştik... Daha önce Birikim’de aktarmıştım, yinelemekte yarar var. Che’nin Sosyalizm ve İnsan kitabını çeviren Can Yücel‘in önsözüne dönelim: “Nasıl da kuşatıyoruz Emperyalizm akrebini! Ve etrafında, ÇA-Ça-Ça değil, yeni bir ateş dansı başlıyor: Çe-Çe-Çe diye...” Yani biraz da başa dönelim, sokağa, ateş dansına... Sivil itaatsizliğe...

Hiç kimse kabahati yirmi Eylül yılına bulmasın; her şey bir anda oldu... Süreç an’da, an süreçte yaşandı... Eylülistler, bütün yargılı ve yargısız katliamlarını o gün yaptı... Devlet, Diyarbakır’da, Mamak’ta ve diğer (c)ezaevlerindeki kimliksizleştirme, onursuzlaştırma politikalarının tümünü o gün yürürlüğe soktu... F Tipi cezaevleri bile daha o gün yürürlüğe sokuldu... Doğusu-Batısı olmayan, sadece Güney’den ve Kuzey’den oluşan, iyiliğin de kötülüğün de, sömürgecilerin de, aşkın da, aşk tanrıçası Afrodit’in de denizden geldiği Kıbrıs’a “Mutlu Barış Harekâtı!” bile o gün yapıldı... 6-7 Eylül olayları bile o gün oldu, Madam Anahit’in akordeonunun iki dişi o gün kırıldı, bütün azınlıkların mülklerine o gün el konuldu... Ve ben “yine azınlığa düştü yüreğim” dizelerini aslında o gün yazdım... Can Yücel’in Kainat Paşa dediği morgeneral Kıyamet Paşa, o gün başladı resim yapmaya; zulmün ve kıyımın resmini... Can Yücel “Bülent Ecevit dedi ki / Kötü şaire güven olmaz” dizelerini o gün yazdı ve Karaoğlan bu şiire inat tarihin ve talihin yardımıyla o gün Başbakan oldu... Otuz yıldır sinemaya gitmeyen Süleyman Demirel, silahi kuvvetlere şapkasını o gün teslim etti ve o’saat cumhurbaşkanı oldu... “Fikri iktidarda kendileri hapiste olan” ülkücülerin Başbuğu Türkeş o gün yerine yavrukurt olarak Devlet Bahçeli’yi atadı... Derin devlet, derin uygulamalarına o gün başladı... Cumartesi Anneleri, kuşların oturduğu yerde, ilgisiz muhalifin gözü önünde dövülerek o gün kovuldu... Ve biz gerçekte devlete, mülkiyet dünyasının neden ve sonuçlarına, karşı çıktığımız şeylere o gün benzedik! Ve/veya benzetildik!

Beş dakika ara ve gazoz ferahlığı yerine ara parça: “Her şey o kadar dokunaklı ki/Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen/Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem/Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri- /Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı/Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.”

Edip Cansever

Tümü bu kadar değil; fazlası var: Bugünü ve bil cümle benzeşmeleri okumak için biraz daha Eylül’e dönelim... Eylül’e; sosyalistlerin yeni hal ve gidişlerine, benzeşmeye milat olan an ve süreç’e dönelim... An içinde süreç’e, süreç içinde an’a... En eski ve en yeni adıyla Eylül’e dönelim... Her şey bir an’da oldu. Bizi güne getiren, mülkiyet dünyasına ve devlete benzeştiren kavramlar, saptamalar, alıntılar, alışkınlıklar, o sabah zuhur etti. Cümlemiz o gün, o sabah, derin, kan uykularda yakalandı(k)! En önemlisi herkes kendini o gün yakaladı! Kendini o gün tanıdı ve inanamadı... İnanç ile inaçsızlık, bilinç ile bilinçsizlik, örgütlülük ile örgütsüzlük, güven ile güvensizlik, tamam ile devam, kapitalizm ile sosyalizm meselesinde herkes kendini o gün yakaladı... Özellikle ve öncelikle önderler ve sonra takiben militanlar, sempatizanlar, ikinci üçüncü derecede taraftarlar kollektif yalanlarını o gün kendi içine konuştu ama... Dışına konuşamadı! O gün, profesyonel devrimcilikten, profesyonel evrimciliğe yatay geçiş yapıldı... Geleceğin bütün teorik ve pratik halleri o gün yaşandı... Bütün yaralarımızı o gün aldık, bütün ölümlerimizi o gün öldük... Birbirimizin elini o gün bıraktık... Cunta’nın, Askerî Diktatörlüğün “karıştır, barıştır” politikası cezaevlerinden önce o gün yürürlüğe girdi... O gün, daha dokunmalarımızın sıcaklığı bile yok olmadan, birileri elimizi bırakıp, başka ellere el/gönül verdi... O gün, düşinsanı olmaktan, işinsanı olmaya karar verdik... Devrimci edebiyatın alamet-i farikası, Mevcut durum ve vazifelerimiz” yazılarımızın otuz iki kısım birden tekmili o gün yayımlandı... Bütün merhabaları o gün kestik; kuşlar, şarkılar ve şiirler dahil... Kitapları okumayı o gün bıraktık... O gün örgütten istifa edip, devletten, evden, kapitalizmden kaçtığımıza üzülüp, eve, tarihin marongoz hataları “aile” örgütüne, devlete ve kapitalizme döndük... O gün duvar yazılarından, bildirilerden imzamızı çekip “cici çocuk(lar)!” olduk... Kapitalizmin ve devletin aslında pek de fena olmadığını o gün keşfettik!... Bu, “Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi” değildi, fazlası ve ötesiydi... Bütün korkularımızı o gün korktuk... Rüyada hafif, düşte hızlı çocuklar, düşe bakma durağını o gün terk etti... (O gün şiire ve aşka o kadar çok ihtiyacımız oldu ki... Ama onları resmî teorilerin ve resmî pratiklerin tersiyle hayatlarımızdan kovmuştuk... Şiirin ve aşkın yüzüne bakacak yüzümüz, halimiz yoktu!)

Konumuz benzeşmeyse eğer, dahası ve fazlası var... Arkadaş olmadan yoldaş, ben olmadan biz, biz olmadan ben olmanın yetmezliğini o gün yaşadık... Devrimci olmanın “adlandırma”nın ötesine geçememesi o gün çatkapı açığa çıktı. Devrimci kahramanların birden eskimesi, devrimci kalmanın imkânlarından çok imkânsızlıklarının yürürlüğe sokulması o an başladı... Yeni bir hayatın acemisi olmak o gün küçümsendi. Sovyetler Birliği ve diğerleri de o gün tarihe karıştı... En Che yüzlü çocuklar, akıllara ziyan taktiklerle, geriye çakılmalarla o gün, bilincin tarihteki rolünü hayat bilgisi defterinden kimse görmeden siliverdi. Uzun tarihin kısası, uzun Eylül’ün kıssası “bütün mümkünlerin kıyısı”na o gün ulaştık... Velhasıl, o gün bugün, “her işten çırak çıkmak” deyimi, bütün yönleriyle bizi de tarif eder oldu... O gün, bütün düşlerden, bütün bildirilerden, bütün öğrendiklerimizden çırak çıktık... Tarih ve siyaset ödevimiz benzeşmeyse eğer... O halde biraz da başa dönelim...

Sayıklamalarım, mırıltılarım yalan mı? Herkes kendi meşrebince, ister Kapital’e el bassın, İster Devlet ve İhtilal üzerine yemin etsin ve resmî tarihlerinden kopye çekmeden, ezberlere başvurmadan iki vakte kadar yanıtlasın? Bütün bunlar yalan mı? Evet, kimse kabahati “süreç!”e bulmasın... Evet, kimse işin kolayına kaçıp bahanenin tümünü kapitalist hegemonyaya, devlete; çıplak zora bulmasın... Çünkü dahası ve ötesi var... Zora karşı yıllarca onurla direnenler, çıplak zoru geçtiler, ama, hegemonya da boğuldular... Evet, her şey bir an’da oldu... Ve biraz da başa dönelim, o an’a.

Peki, adı kötüye çıkmış Eylül’den kim(ler) özür dileyecek... Azınlıklardan kim(ler) özür dileyecek... Peki, düşmez kalkmaz düşlerimizden, damlaya damlaya sol olur, değerlerimizden, teoriden ve pratikten, kim özür dileyecek? Peki, tarihimizden kim özür dileyecek...

Şimdi tarih oturup tarih konuşalım... Şimdi 12 Eylül oturup 12 Eylül konuşalım... Şimdi, geçmişimizi ve geleceğimizi önümüze koyup devrimci oturup devrimci konuşalım.. Şimdi, Che Guevara’nın “Dayanışma, halkların inceliğidir” sözünü önümüze koyup, enternasyonal oturup enternasyonal konuşalım... Şimdi, Ege ve Akdenizi, Fırat’ı ve Dicle’yi Aşkdeniz yapmak için halk oturup halklar konuşalım... Şimdi rebetiko eşliğinde azınlık oturup azınlık konuşalım... Ve elimizi hem kendi hem tarihin hem de öteki’nin yüreğine koyup “Yeryüzünün ilk aşkıyız biz” denilen günlerin hatırına düşünelim... Aşkta bu kadar imla hatasını kim(ler) yaptı?

Unutmayalım... Bir adımız vardı bizim; devrimciydi.. Bir adımız vardı bizim; sosyalistti. Adımızı yenileyelim bu Eylül’de, Ekim’de ama bak, yine devrimci, yine sosyalist olsun... Yaptıkları ve yapamadıklarımız için ağlamak ve unutmamak... Ve biraz da başa dönmek bile kirletilmemiş bir başlangıç olabilir...

KİTAPLARI UNUTMAK OLMAZ, OKUMALARA DÖNELİM...

“Hiçbir pul hiçbir zarfa yakışmıyor / Hiçbir zarf üç beş satıra / Ne zaman yanyanayız işte o zaman / Doyamayız tenlerimizin bitmez tükenmez sorgusuna”

Tarih ödevimiz benzeşmeyse eğer, okumamakta benzeştiğimizin altını eski okumalarımızla çizerek başa dönelim... Üşenmeden... Çekinmeden... Tarihimizle yüzleşmeden korkmadan, biraz da başa dönelim... Evet, sol resmî okumalarımızı bırakalım, siyasî “müşteri” olmak yerine özgürleşmek için okuyalım... Ama, “bunca okumamaya nasıl vakit bulabiliyoruz” cümlesi üzerine de düşünelim... Solda, önce okumanın, sonra düşünmenin durduğunu anımsayalım ve... Biraz başa dönelim... Cebimizde kitaplar taşıdığımız, aklımızın başımızdan çıktığı okurnazar olmadığımız günlere geri dönelim... Okuyunca heyecanlandığımız, hattâ, birbirimizi mat etmek için yaptığımız sol içi “münazaralara!” bile geri dönelim! Okumamak konusunda sistemin ortalama bireyi ile eşitlendiğimiz noktayı terk edelim ve biraz da başa, okumalara geri dönelim. Bir kuşağın büyük bölümünün okumayı 12 Eylül günü bıraktığını, cezaevlerinde, kendimizi ve birbirimizi okumamızın yanısıra, önemli sayıda okumalar yaptığımızı, ama tahliye olur olmaz çıkmaz kitapları terk ettiğimizi anımsayalım... Ve biraz da başa, başımızı belaya sokan kitaplara dönelim... Uyumak için değil uyanmak için okuduğumuz günlere, yani başa dönelim... Hattâ, düşmez kalkmaz düşlerimizin özetleri olarak ezber ettiğimiz alıntılarımıza dönelim biraz da... Dipnotlara... Kenarnotlara... En radikal dilimizle yazdığımız bildirilerimize, duvar yazılarımıza dönelim... Kitapların, kenarına, kırmızı kalemle yazılıp, hep birlikte okuduklarımıza dönelim... Tek çizgili defterimizde, kırmızı çizginin soluna yazdıklarımızı tarih sandığından çıkarıp okuyalım... Hattâ, kırmızı yanlışlıklarımıza geri dönelim! Okuma yarışlarında birinci olan çocuklara geri dönelim... (Kaygı verici bir saptamayla; kültürel hegemonyayı belki de tarihte ilk kez İslâmcıların ele geçerdiğini anımsayarak...) El ilânları kadar neşeli günlerimize geri dönelim... Hadi canım nazlanmayalım... Hem zarfa, hem de mazrufa, gülmeleri, içmeleri, aşkları kapitalizme göre tanımlanmamış özümüze ve biçimimize... Biraz da başa dönelim...

UNUTMAK OLMAZ, BİRAZ DA CEZAEVLERİNE DÖNELİM...

Biraz da başa dönelim, cezaevlerindeki komünlerimize. Paylaştıklarımızın değerine dönelim biraz da... Birbirimize devlet olduğumuz konumları tarihin çöp sepetine atıp, harçlıklarımızı birleştirdiğimiz, Mark’ın değil Marx’ın paylarımızı ve paydalarımızı eşitlediği günlerimizi anımsayalım. Bütün eksikliklerine, kabalıklarına rağmen komünlerimize, tuz, ekmek dostu olmaya çalıştığımız günlere dönelim... Devrimci bir romantizm ile birbirimizle kurduğumuz karşılığı düşlerimiz olan günlere... Ortaklaşa kurduğumuz, kurabildiğimiz, aramızdaki ilişkilerin para ile ölçülmediği günlere geri dönelim biraz da... Evet, birlikte volta attığımız, birbirimizin yerine dayak yediğimiz, işkence sonralarında birbirimizin sağaltıcısı olduğumuz günlerimize dönelim... Eşitsizliği teorize eden kapitalist dünyanın, bize birbirimizden koparan nimetlerine değil o dünya ile benzeşmezliğimiz, an’da ve süreçte benzeşmemek için inat ve ısrar ettiğimiz, paraya imrenilmeyen tersine sözcüğün felsefi ve siyasî anlamıyla da iğrenilen zamanlara dönelim...

MASALLARI UNUTMAK OLMAZ, BİRAZ DA ONLARA DÖNELİM

Kâr Şiiri

kapılarıyla geçiyor kullar / güneş dille yazılı mezar taşlarına / tefeciler tefe koymuşlar / kafeslenmiş ayılar sessizlikte aç oynuyor / şimdi gökten ecdat inecek / ve bütün idare meclislerinin azasını öpecek / neden şaşırıyorsun? artık değer kaldı mı hayat hayatta / gemisinden kurtulan kaptandır / sert adımlarla geçen işbölümünü dikerek / bahar, yaz ve kãr aylarıdır”

İzzet Yasar

Hayatımıza artık-değer gireli beri, bizi tanımlayan değerlerimiz artık ve değersiz oldu. Yani artık, değer kaldı mı hayatta, hayatlarımızda... O halde, masallara dönelim biraz da... Kırılmak, ama birlikte... Birlikte, ama kırılmamak, günlerimize... Kendimize efsane olduğumuz, suyun huysuzu, çiçeğin anafikri, dağların kafiyesi olduğumuz günlere dönelim... Murathan Mungana dönelim biraz da, şiire;

“Masal alın koynunuza. Belki dönemeyiz uzun zaman / Masallar hatırlatır size doğduğunuz yeri / ilişkiler iklimini / çocukluk taşınabilir bir şeydir / alınsa da elinden geçmişi.”

Çocukluğumuza dönelim... Biraz da masalımıza dönelim... Gülün, senetle değiştirilmediği, düşlerin hiçbir parayla ölçülmediği ve satın alınamadığı günlere dönelim. Metin Altıok’un “Sevgilim aşk da çevreye uyar / Ve kendine parlak bir yalan bulur” dizesini hayatında çoğaltanlara, kapitalizmin çevre ve insan kirliliğine uyup kendini parlak yalanlarla gerekçelendirenlere inat, biraz da eski masumiyetimize dönelim... Piyasanın ihtimal hesaplarını bırakıp, birbirimizin arkasını karşılıksız çek gibi yazdırmadığımız günlere dönelim biraz da... Birbirimizin kapsam alanından, ticari nedenlerle çıkmadığımız günlere... Ve artık “Maişet derdi”nin, insanca yaşamanın olanaklarının ötesine geçmiş, devrimci ortakların birbirini kandırmalarının vakayı adiye olduğu günlerin utancı üzerine düşünüp biraz da başa dönelim... Arkadaşlığın, devrimciliğin, “insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” cümlesinin kapsam alanından çıkıp, mülkiyet dünyasının kapsam alanına girip, kendini orada konumlandırıp, tanımlayıp, “kaybedilmiş zamanı” ve “hayatı” parayla tartıp insansılar korosuna katılmaya teoride ve pratikte gerekçeler arayacağımıza biraz da başa dönelim...

Ve, “artık içtiğimiz rakı / yediğimiz kurşun ayrı gitmesin” (İzzet Yasar) Yani, biraz da başa dönelim, militanlığımıza... Evet, militanlığımızın ilk modelini aşalım ve diyalektik olarak eskimiş olandan kopalım, ama onda içkin olan güzelliklere, romantizme, koşulsuz sevgiye, kirletilmemiş düşlere, çocuktum ufacıktım, düş oynadım acıktım günlerimize de geri dönelim...

Demek istedim ki, biraz da başa dönelim; hem devrimciliğimize hem de sosyalistliğimize... Bir yazımda, adını yenile bu yıl ama bak yine devrimci olsun, demiştim ya... İşte öyle bir şey... Biraz da başa dönelim... Devrimciliğimizi gölgelemeyen sosyalizme, sosyalizmimizin ayak bağı olmadığı devrimciliğimize... Biraz da başa dönelim, tarih hızıyla, düş hızıyla... Kirlenmemiş bölgelerimize... Yeni bir sahicilik için, Sovyet şair Andrey Voznesenki’nin çağrısına uyarak:

“Oy tanrım! Anacığım, / Al beni rahmine geriye!.../ Geriye, kaynaklarına doğru akıyor nehirler. / Geriye-finişten starta doğru yarışıyor motosikletler. / Baobab ağaçları ufalıyor gözlerimizin önünde, birer fidan oluyor yeniden. / Mayakovski’nin yüreğine saplanan o kurşun, gömleğini yakarak geçtiği o delikten dışarı fırlıyor ve birazdan, kabuğuna çekilen bir salyangoz gibi, masanın çekmecesine düşecek olan 4-03986 numaralı Mavzer tabancanın namlusundan içeri giriyor geriye... Bir tarihçi senin baban. İnsansoyunun geriye işleyen bir çağı olduğunu- yaşlılıktan gençliğe doğru ilerlediğini söylüyor...”

dizelerindeki tarihsel ve güncel anlamlara dönelim...

Biraz da başa dönelim, nesirden Nãzım’a dönelim biraz da... “Ölümüne ağlanmayan askerlerdendiler” dizeleri bizleri de tarif eder olmasın... Ölürsek de ağlayanımız olsun, tarihte ve birbirimizde anlamlı bir yer tuttuğumuz için ağlayanımız olsun... Para yerine çiçek bağışlasınlar ölenlerimiz için...

Demek istedim ki bizlere, evet önümüzü görelim... Evet, yeni bir aşkın yeni bir devrimin/devrimciliğin acemileri olalım... Evet, yeniden tanımlanmış demokratik bir sosyalizmin ben’i dışlamayan biz’leri bizleri dıştalamayan ben’leri olalım... Evet, ben diyorum o kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi, biz diyorum o kadar yeni anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi, cümleleri, cümleten kulağımıza tüzük ve program olsun... Evet, aşk diyorum, devrim ve sosyalizm diyorum o kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi anafikrimiz olsun... Evet, ezberi bozulmayanlar da iki vakte kadar ezberlerini bozsunlar ve aşkta daha az imla hatası yapalım... Evet... Tümüne evet... Ama... Bizim yakın eskide, uzak eskide, eski olan ama eskimeyen yirmidört ayar düş kıvamında olmasa da, düştozu’na bandırılmış siyasî, insanî, etik hayatlarımız ve kurtarılmamış ama kotarılmış ve kazanılmış ara bölgelerimiz, başka türlü okunan kitaplarımız, başka türlü işleyen zihinlerimiz, başka türlü yaşanan onurumuz olan, utanmadığımız yaşamlarımız vardı... O zaman okumamak, utanmamak moda değildi... O zaman, “iki üç daha fazla kapital, kapitalizme bin selam” en utanılacak şeydi... Bizim en eskiden tarihte ve coğrafyada tuttuğumuz bu günle kıyaslanmayacak masum bir yerimiz vardı... Yüreğimiz vardı... Ölçülerimiz vardı... Tümü uçtu uçtu düş uçtu olabilir mi? Hayır... Tarih hatırlamaktır. İki, üç daha fazla hatırlamaktır... Bu nedenle bir kez daha, eski günlerimiz anılsın, körfezdeki dalgın suya bakarak da olsa anılsın... Kapitalizme karşı bir direnç, moral ve onur noktası olarak anılsın... Özel mülkiyetin kökenine nihayet bend olanlara ve kendini orada tanımlayanlara karşı, anonim güzelliklerimiz, “bir güzelliği ödüyorduk” günlerimiz anılsın... Yani demem o ki, eski günlerimize güzel davranılsın, para, mülk, çek, senet, derdine eski günlerimizi, hatıralarımızı ağlatmayınız... Mevsim kapitalizm ise, hatıralarımız, ölenlerimiz ve “rağmen” ayakta kalanlarımız üşüyorlarsa, onlara sosyalizmin, devrimciliğin anarahmini aratmayınız... Belki de bu nedenle, biraz da başa dönelim...

Biz sadece parkalarımızdan, işaretlerimizden tanınmazdık ki... Bize ait düşlerimizden, onların izdüşümlerinden de tanınırdık... Dört mevsim yedi kıta ötede karınca incinse, yardımına koşardık.. Eksik koşardık, yanlış koşardık ama koşardık... O halde, kimse gücenmesin ama... Biraz da başa dönelim; izdüşümlerimize... (Şimdi sözün burasında bir halkın başına gelenleri bir kenara bırakalım... Şimdi, İstanbul’un ortayerinde gülü de, gülcü çocuğu da gözümüzün önünde örseliyorlar... Biz, kendi hikâyemizi de, gülü de gülcü çocuğu da, hikâyesini de neden savunamadığımızı düşünelim. O halde biraz da başa dönelim, gülün kıymetli olduğu günlerimize.... Ve çok güzel bir şiire: “Hiçbir çiçek / gül kadar suçlanmadı / gülün bütün günahı / azıcık kanatmaktı / kokusunu savunmak için” (Memnune Tunç) Kokusunu savunmak için, azıcık kanatan gülü ve geçmişi bu manada ve her manada hoş görün, kırmızısını azıcık bol koyun, azıcık daha sevin...

Evet... Biraz da başa dönelim gül’e ve gülcü çocuğun yarasının kanadığı yer(ler)e dönelim... Evet, gül’e dönelim, “Bir gülün tam ortasında ağlıyorum” dizelerine dönelim ve başa doğru devam edelim “gülü alıp yüzüme sürüyorum / Her nasılsa sokak ortasına düşmüş...” dizelerine dönelim... Karanfil’i unutmayalım ama, biraz da karanfillere dönelim, Edip’e dönelim, evet Yerçekimli Karanfile dönelim:

“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte / Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel / O bir başkası yok mu bir yanındakine veriyor / Derken karanfil elden ele.”

Ve böylece ellerimizi ilk ne zaman bıraktığımızı düşünelim. Arkadaşımızın elini bırakıp sadece kendi elimizi tutmaya başladığımız ve kapitalizme el verdiğimiz an’ı anımsayıp... Biraz da başa dönelim, ellerimizi birleştirdiğimiz ilk güne...

LEKE’YE VE PAS’A GERİ DÖNELİM

Demek istedim ki bizlere; evet, biz bu dünya da garip bir lekeyiz... Güzel bir leke... Leke ancak kendisiyle çıkar... Güdüleyen efsaneye ve Melih Cevdet’in “Pas” şiirine inanmak gerekirse, bilici kargı yarasına yine kargının pasını salık vermişti... Hem kargıya hem de pasına, hem efsaneye hem gerçeğe geri dönelim:

“Arslan sütü emmiş Kral Telephos, /Bergama kıyılarına çıkan Akhaları/(Gidiyorlardı Troya savaşına) /Püskürttüğü zaman Bakırçay’da / Bilmiyordu gemilerin birinden /Atlayacağını Akhileus’un/Elinde uzun kargısı /Unulmaz bir yara açmıştı kargı/Ne çiçek tozu, ne çamur, ne şarap,/Yara kapanmak bilmiyordu./‘Bunu yapan iyi eder,’ dedi Bilici./Akhileus’un ardına düştü Telephos,/Çaresiz, Troya’ya doğru./Oysa kapanmayan yaraya/Kargının pasını salık vermişti/Bilici.”

kapanmayan yarayı, kapitalizm ile sağaltacağımızı zannedenlere inat, sosyalizmin yarasına yine sosyalizmin çare olacağının bilgisine ve bilincine geri dönelim... Evet, biraz da başa dönelim, sosyalizme; yaramıza, pasımıza, çaresizliğimize ve çaremize, yani sosyalizme... “Yeryüzünün ilk aşkıyız biz” diye tanımlanan aşkın aşk olduğu günlere, ilk aşk unutulmaz sözünün güzel anlamlarına... Demek istedim ki, bizlere, yeni/eski bizlere: Sosyalizmin kapanmayan kargı yarası yine sosyalizmin pası ile sağaltılabilir... Sosyalizmin lekesi yine sosyalizmle çıkar... Yüzümüzü sosyalizme dönelim, ama yeniden yorumlarak... Devletten, mülkiyet dünyasından ve onun bütün türevlerinden uzaklaşarak, aramızdaki sınırları yeni bir bilgi ve bilinçle yeniden çizerek... Biraz da başa dönerek yani, o baştan biraz el alarak... Evet, demek istedim ki bu dünyada bir garip lekeyiz... Yine de birileri vardır uzakta, birileri vardır yakında, belki dilimizin ucunda, belki de içimizde ve düşümüzde birileri vardır... Binlerce baca arasında dumanı lekesiz biri... Bacasını tüttüren dumanı lekesiz birileri... Demek istedim ki... En çok demek istedim ki...

“Başa dönelim biraz da,/ Örneğin çatlak bir nara/Eski bir aşka dönelim, /Bir aşkın kanayan anısına,/Ki yıldız dolsun / Apansız karanlığımıza...”

O yıldız(lar)a ihtiyacımız var... Samanyolu’nun başlangı o yıldıza... Başa dönelim biraz da... Başa dönelim... Başa...

Biraz da başa dönelim... Şu sıralar acemiliklerimizi, kabahatlerimizi örtmek için de sıkça dilimize peleseng ettiğimiz “Başka türlü bir şey benim istediğim” dizelerinin tarih içindeki anlamına dönelim... Utancımız olan bütün sol içi çatışmalarımıza, karnemizdeki bütün tarih ve siyaset kırıklarına karşın “Aleyhistan’da yeni bir lehçe olmak” istediğimiz, birbirimizin aleyhinde olmaktan çok, devletin, kapitalizmin, emperyalizmin, faşizmin aleyhinde olmaya çalıştığımız günlerimize dönelim... Anti-faşist mücadelenin, kabahat ya da ayıp olmadığı, tıpkı İspanya iç savaşındaki, tıpkı Yunanistan iç savaşındaki, tıpkı Hitler, Mussolini, Salazar, Franco ve tüm insanlık düşmanı faşistlere karşı direnmenin, meşrû savunma yapmanın suç sayılmadığı günlere dönelim...

ELBETTE, BİRAZ DA BİLİNÇALTINA DÖNELİM

Parti ve Bilinç

‘Leninist parti, parti değildir’, dedi Laçin. ‘Doğru’, dedi Hasanbasan, ‘leninist bilinç, kendi kendinin bilincinde olan ilk fosildir’. Sonra, alçak sesle ekledi. ‘Bazan, partiye de bilinç dışarıdan götürülür.’”

İzzet Yasar

Biraz da başa dönelim... Kendimizi tekrar etmenin, kendimize yenilmenin su başındayız hergün... Kaç su yılı geçti, kaç düş yılı geçti... Ve geldik şu meymenetsiz günlere... Ama ne olur biraz da başa dönelim... Tamam, kendiliğinden bilinç, kendisi için bilinç, filan bunları elde var bilelim, ama biraz da bilinçaltımıza, tavanaralarımıza ve kurakutularımıza bir bakalım... Sözlerimizin, yaşamlarımızın hayatta ve tarihte azıcık da karşılığı olduğu başa dönelim...

Beş dakika ara ve bir anı molası: Geçtiğimiz günlerde çay içmek için Salacak sahiline yürüdüm. Orada tüm zamanlarda önder olan “siyasal ağabey”lerden birine rastladım. Memleket meselelerinden dertleşmeye başladık. Her cümlesi, bir cevap cümlesiydi ve beni bilinçlendirmeyi aklına koymuştu. Eski söylediklerinin neredeyse tamamen tersi olan yeni görüşlerinin dünyanın en doğru kelamları olduğunu ısrarla vurguluyordu... Ayağa kalkıp bir kere dünyaya bakıp ve her şeyi görmüş ve bilmişler erbabındandı... Türkiye’deki devrimciler ve işçi sınıfı kendi gibi düşünse yeryüzü kurtulacak sanıyordu... İçim üşüdü... Düşlerim üşüdü... Geçmişim ve geleceğim üşüdü... Martılar tanığım, deniz tanığım ki, alçakgönüllülük kaldırılmıştı geleneklerimizden... Ona da biraz başa dönelim, sahiciliklerimizi bu denli yitirmediğimiz günlerimize, dedim... Özü utandıran biçim, biçimi utandıran öz gibi konuşuyordu... Sesleri dökülüyordu kucağıma, hayatta ve hattâ kendinde bile karşılığı olmayan sesler... Ona, “iki buçuk örgüt, onlarca dernek, onlarca gazete-derginin batmasında birinci dereceden sorumlu olan biri nasıl böyle konuşabilir?” dedim... Piyasa koşulları içinde rantiye yaşayan, mutad siyasî ve ticari “aidatlar”la geçinen birinin bu kadar çok sosyalist ve devrimci olması, günü ve geleceği bu kadar bilmesi, ama kendi sahiciliklerini yitirdiğini bilmemesi beni korkuttu... O kadar çok, sisteme benziyordu ki... O kadar çok devlete benziyordu ki... O kadar çok dışarıdan bilince benziyordu ki... Karşıydı ama alternatif değildi, karşı çıktığı her şeye çok benziyordu, karşısında, ötesinde ve dışında bir alternatif izdüşüm gibi görünmüyordu... Ayrılırken, “biraz da başa dönelim!” dedim ona... Ve bir, siyasal tarih tartışmasına başladık... Sahiciliklerimizi ve masumiyetlerimizi yitirmediğimiz günlerimize.. 25 Ocak 1999 günü, 6.45 Eminönü-Üsküdar Vapuru’ndan denize düşen(!), yolu maviye düşen Ali Küçük’ün geride kalan kızı Zeynep’in, babasının ardından yazdığı mektuptaki “Utandırdınız eski sizleri” sözlerini anımsattım ona... “Nerede, eşitlik, özgürlük, adalet? Ben babamı geri alacağım ama siz bir daha eski masumiyetinize kavuşabilecek misiniz?” cümlelerini anımsattım ona, kendime ve herkese... Onun cevabı çok netti, duygularla, şiirle, romantizm ile devrimcilik olmazdı... Cevaplarının bu kadar net olması, kendini tarihin ve doğanın cevap anahtarı olarak kurması ürküttü beni... Biraz da başa dönelim cümlemi geri çektim... Ve şimdi şu dizeleri bu anıya ekliyorum:

“Sevgiyi bilmezdin de ondan, sevişmeyi bilirdin yalnızca / Birtakım sözler bilirdin, niye saklamalı, en ustalıklı sözlerdi onlar / Ama bak / Kaybolup giderdi herbiri, karşılaştılar mı bir yerde şiirle / Aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz / Hatırlıyorum da öyle...” Edip Cansever

Evet, küçük bir anımı paylaştım... Biraz da başa dönelime ek olarak benim özetim şu; bu kadar sevgisizliği, bu kadar aşksızlığı, bu kadar arkadaşsızlığı, bu kadar şiirsizliği, bu kadar çeki, senedi, bu kadar sistemiçiliği, devrimden ve sosyalizmden bu kadar zararı, kapitalizmden bu kadar kârı, bu kadar çok!/az! bilmişliği, sosyalizm de sosyalistlik de, devrimcilik de devrim de kaldırmaz ki...

BİRAZ DA BAŞA DÖNELİM, DEVRİM YAPMAYA DEĞİL, DEVRİM OLMAYA...

Biraz da başa dönelim, politik olmaya çalışan ama politikacı olmayı aklından geçirmeyen çocuğa... Son seçimlerde bir kez daha sistemin politika yapma tarzına, politikacılarına ne kadar benzeştiğimize tanık olunca ürktüm... Ve o gün bu gün, biraz da başa dönelim, diye mırıldanıyorum... Politik olmayı, politika yapmayı, politikacılık olarak algılamadığımız günlerimize... Ne kadar sistem içi olduğumuzu anlayınca, “burjuva politikacıya, burjuva poılitika yapma tarzına” ne kadar benzeştiğimize tanık olunca ürktüm... Bu vahim durum, “araçlar ve biçimde benzeşme” olarak izah ediliyordu. Oysa biçimin de aynı zamanda içerik olduğu ortadaydı. Ve seçim sathı mahalindeki bu durum “popülizm ve kitleselleşme ihtiyacı” diye geçiştirilebilecekten daha ötesiydi. Daha derinde, mülkiyet dünyasıyla benzeşen felsefi ve ideolojik olarak devrimci politikayı kuşatan şeyler vardı... Politika hep oradan kurgulanıyor ve yürürlüğe sokuluyordu... “Her yeni başlangıç, eski toplumun izlerini, her yeni toplum eski toplumun doğum izlerini taşır” gibi bildik açıklamalarla işi savuşturmaya çalışılsa da nafile... Parlamentoya girme ihtimalini düşündüm ve korktum... Devrimden sonra devrimci kalmanın, devlet “adamlarına” dönüşmeden devrimci kalmanın ihtimali bir yana, devrimden önce devrimci olmanın da ne kadar zor olduğunu düşündüm... Henüz vakit varken, tümümüz “politikacı!” olmadan bir de başa dönelim, en başa... O günün bilgisi ve bilinciyle bile politikayı “başka türlü bir şey benim istediğim” üzerine kurduğumuz günlerimize... Gazali’nin Basra sokaklarında duyduğu ve çok sevdiği şu sarkıya dönelim: “Yüzünü hergün değiştirip / Değiştirip gelmelisin / Başka türlü olmak çok / Yakışıyor sana...” Oysa, yüzümüz, dilimiz, alışkanlıklarımız, törenlerimiz, çıkarlarımız ne kadar çok benziyordu...

Biraz da başa dönelim, devrim yapmaya değil devrim olmaya, politikacı olmaya değil, özgürleşmek için, politikayı da ortadan kaldırmak için politika yapmaya... politikanın toplumsallaşması, toplumun politikleşmesi denklemine

BİRAZ DA BAŞA DÖNELİM; FELSEFEYE

Biraz da başa dönelim... Ama önce, 17 Ağustos depreminin ortaya çıkardığı felsefi ve ideolojik bir sonucu birbirimize anımsatalım. Doğanın diyelektiğinden ne kadar habersizmişiz meğer, Allah’ın diyaleğine ne kadar yakınmışız. Devrimcilerin oturdukları mekânlarda, konuşmalarından ne denli sistem içi, idealist, dinsel bir doğa bilgisine sahip olduğumuzu görmek beni ürküttü... Evet, korku insanî bir haldi ve benzeşilebilirdi. Ama insanlar bir durumdan bir duruma geçmişlerdi, en kaba anlamıyla materyalizmden idealizme... İnsanlar, yeni cümleler kuruyordu. Ama bu cümle ve cümleler, kendilerini tanımladıkları devrim ve sosyalizme ait kavramlardan ve kategoriler bir yana pozitivizmden bile uzaktı. Deprem sindirilmemiş bir ideolojinin, felsefenin içindeki “din yanını” da açığa çıkarmıştı. Evet biraz da başa dönelim ama önce şu depremin ortaya çıkardığı sonuçlara bir bakalım; zihinlerimize hegemonya kurmuş idealizme... Tabu ve tapu hayatlarımızda ne kadar içkin. Belleğimizin işleyiş mekanizmaları, devrimci iddialı legal ve illegal örgütler, bil cümle “karşı” ve/veya “alternatif” kurumlarımız, kapitalizmin kurumlarına, aileye, devlete ne kadar benziyor! Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni, kurslarına yeniden kaydımızı yaptırmamız için de başa dönmek gerek... Yani bir çıkmazı büyütüyoruz ilişkilerimizde, en çok da birbirimize devlet ve kapitalist olmak gibi bir ilişkiler manzumesini... Ve giderek kendi yüreğimize, kendi bilincimize, kendi aşklarımıza devlet olmak kaçınılmazlaşıyor... Devrimin, sosyalizmin, birbirimizin kapsam alanından çıkıp, kapitalist mülkiyetin kapsam alanına girmek doğallaşıyor. Demem o ki, kapitalizmden kâr ediyor ve birbirimizden zarar ediyorsak, biraz da başa dönelim...

Biraz da başa dönelim... Unutmayalım... Bir adımız vardı bizim devrimciydi.. Adımızı yenileyelim bu Eylül’de, ama bak yine devrimci olsun... Can Yücel, on yıllar önce “Bir Siyasî’nin Şiirleri”nden biri olan “Sabah Gamı”nı “SOL’un haliyse malum/Şeytan aldatmak üzere” diye bitirmişti ya... O halde, şeytanı da, kendimizi de, tarihimizi de aldatmamak için, yanlış sulara karıştığımızın, yanlış uykular uyuduğumuzun ve yanlış rüyalar görerek yanlış yaşlandığımızın bilinciyle, biraz da başa dönelim...

BİRAZ DA, ŞİİR VE KADAVRAYA DÖNELİM

“1. Parşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve / 2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.”

Ece Ayhan, Şiir ve Kadavra

Şaire inanmak gerekirse, -ki gerekir-; kadavranın ve insan insanın içi açılmamıştır... Çıt ise asi olmuştur, asi çocuk çıt çıkarmaz çocuk olmuştur ama bir türlü, insan insanın, şiirin ve tarihin içi açılmamıştır... Tarihsizlikte benzeşmeyi, haşarı ve gürültücü çocuğun ses çıkarmazlıkta benzeşmesini nasıl açıklayabiliriz ki? Evet, biraz de evden en erken sokağa kaçan, devleti en erken terk eden o romantik çocuğa geri dönelim... Biraz başa dönelim yani... Bir biletle beş kişi sinemaya girdiğimiz günlere... Bir pankartla binlerce çocuğun karşılıksız ve masum düşlere yatıya gittiği günlere geri dönelim... Kapitalizmi ve onun öngördüğü ilişkileri alkışlamayı, devrimciliği kışkışlamayı bırakıp kendi alkışlarımıza, kendi sevinçlerimize geri dönelim “Unutma Altıok Metin, durmak bilmez akar zaman / Son askerî darbeden birkaç cılız alkış kaldı...” Kaldı da... Alkışlar bile birbirine karıştı... Hangi alkışın kime ait olduğunu bilmek artık çok zor...

“ben acemiyim soruyorum toplum basit midir? / toplama, idam ve teori basit midir kafam basit midir?”

İzzet Yasar

Hiç bir şey o kadar basit değil. Çoğalmalarımız da basit değil, azalmalarımız da... Teori de, pratik de bu kadar basit değil... Kapitalist olmak da basit değil, sosyalist olmak da... Yine de ben soruyorum, bu kadar “basit” benzeşmeler neyin nesi? Payların ve paydaların kapitalizm ile eşitlendiği hayatlar bu kadar basit midir? Tarih ve toplum, ben ve biz, sosyalizm ve kapitalizm, bir zamanlar ve şimdi bu kadar basit midir? Ben bir acemiyim, soruyorum, diyorum, biraz da geçmişe dönelim...

Kimin kapısını çalsak evde yoksalar, yeni bir adrese, devlete, kapitalizme taşınmışsalar, biraz da geçmişe, yani başa, en eski mahallemize dönelim... Geleceği bu kadar bilmek canımı sıkıyor!.. Biraz da başa dönelim... Kapitalizme, alışkanlıklara bu kadar uyum sağlamak, devlete bu kadar yakın olmak canımı sıkıyor... Biraz da, geçmiş zamanları gösteren ve anında geleceği çalan düş saatlerimize dönelim... Ceplerimizin sağa işleyen saatlerini yeniden sola ayar edip geçmişimize dönelim... Geleceğe...

Meselim bitmeyendedir... Evet... Biraz da başa dönelim... Geleceğe... Evet, yeni yüreğimize taşınalım, yüreğimize yeni yorumlar getirelim, yeni bilgilerimize ve bilincimize taşınalım... Evet, tarihin emri, siyasetin kavliyle ismimizi yenileyelim bu yıl, ama bak yine devrimci olsun... Ama bak yine sosyalist olsun...

Evet... Biraz da başa dönelim... Geleceğe... Meselim bitmeyendedir....