Anasayfa > Birikim Arşiv > 139 - Kasım 2000 > Ütopya'nın Çöküşü

Ütopya'nın Çöküşü

Ümit Aktaş | (Sayı : 139 - Kasım 2000)

Yaygın ve baskın görüşlere inanacak olursak bir Amerikan yüzyılı olarak biten çağımız, bir Amerikan bin yılı olarak ‘tarihin sonu’nu muştuluyor. Ancak bu nasıl bir muştudur ki, insanın yüreğini daraltmakta ve umutlarını karartmaktadır. Kapitalizmin ve endüstriyalizmin zaferi önümüze hiçbir gelecek tasarımı, ütopya ve düş koymamakta, tam aksine düşlerimizden uyandırarak ütopya’nın, ütopyalar çağının sona erdiğini vandal bir telaş ve ürkütücülükle yüzümüze haykırmaktadır. Öyle bir haykırıştır ki, bu yuvasından kaçan çocuğu, yurdunu terk eden sürgünü, işinden ayrılan proleteri, okulunu kıran öğrenciyi, âşkın o imkânsızlaştırılan özgürleştiriciliğini keşfeden mutsuzu aynı yere, gerçekliğe boyun eğmeye ve en ücra cidarlarına dek keşfedilmiş, ele geçirilmiş, soğurulmuş ve tüketilmiş olan bir dünyanın çölsü güneş altına, vahasız kumuluna çağırmaktadır. İdeolojiler iflas etmiştir, sıra ütopyalarda. Rüyaların ve tahayyüllerin bastırılmasına ve iğdiş edilmesine ise yalnızca bir adım var. Her şey yeni çağı ve bu çağın mitlerini, tabularını ve gücünü doğrulamakta. Bu öylesine bir Janus’tur ki karşıtının devinimleri bile onu güçlendirmekte ve onun hayat mecraına akmaktadır. Karşı söylemler bile ancak onu haklı çıkarmakta ya da onu haklı çıkardığı ölçüde haklılaşmaktadır. Tahakküm ve zorbalığın rafine bir denetim ağı içerisinde çağımızın demokratik devleti bile demokrasiye dair tüm karşı çıkışların doğrulandığı, ama haksızlanamadığı bir uygulamaya dönüşmüştür. Bu koşullar altında, Türkiye benzeri ülkelerde yapılabilecek olan tek şey bu baskın gerçekliğe bir uyum felsefesi ve stratejisine tâbi olmaktan başka nedir ki? Çoğu kez sureti hak’tan gözüken bu konformist söylemin dağarcığında ne de çok doğrulayıcı argüman ve malûmat bulunmaktadır. Hâkim söylemi dillendiren muhatabınızın yazılı, görsel ve işitsel, yani kuşatıcı bu argümanter ve elbette bilimsel dayanakları karşısında yüzünüz kızarmadan ağzınızı açmanız ne mümkün. Suçlusunuz çünkü: Terörist, hain, bölücü, yıkıcı mürteci vesaire. Rüyalarınız ve ütopyalarınız günün her anında yüzünüze çarpılır ve bir daha bu tür rüyalar görmemeniz, tahayyüllere dalmamanız için üstünüze o bir yığın medyatik obje boca edilir. Suçlu! Ayağa kalk. Ütopyalarından vazgeçtiğini, bir daha okulunu kırmayacağını, işinden kaçmayacağını, yurdunu terk etmeyeceğini, grev yapmayacağını, alternatif dünya görüşleri peşinde koşmayacağını, âşık olup şiirler yazmayacağını ikrar et. Senin işin çalışmak, üretmek ve tüketmektir. En güzel yaşam senin için üretilmiştir, bu yaşama her karşı çıkma teşebbüsü örgütsel bir irticai kalkışımdır. Herkes ancak kazandığı ölçüde bir yaşama standardına ve estetik varoluşa hak kazanabilir. Gerisi komünistliktir, şeriatçılıktır. Amerikan rüyası tek meşrû rüyamızdır, diğer rüyalar bilinçdışının irrasyonel çöplüğünde lanetlenecektir; kovulmuş şeytandır.

Özellikle son yıllarda, toplumumuzun ortak muhayyilesinde, belki de bilinçaltı bir patlamanın ve bir dönem için özgürleşterici bir izlek olan sol ütopyanın bastırılması sonucu bir özgürleşme alternatifi olarak mahrûmların rüyasını meşrulaştıran İslâmî ütopizmin bastırılma çabaları, globalleşme ve yerel uyum trendi açısından anlaşılır ve hattâ bağışlanabilir olsa da aynı koroya sol (sözgelimi Ruşen Çakır, Faik Bulut) ve sağ (sözgelimi Ö. Lütfi Mete, Y. Nuri Öztürk) gibi aydınların ve elbette kendilerince haklı gerekçelere dayanarak, ama sonuçta ütopyanın çöküşüne ilişkin yaygınlaştırılmak istenen genel kanıyı pekiştirici bir işleve koşulmaları, belki paradoksal, belki çıkarsal, ama hiç de anlaşılır gibi, en azından salt konjonktürel açıdan da olsa ahlâki değildir. Değildir, çünkü sizin karşı çıkışlarınızın haklılık tonu bu koronun ütopyanın çöktüğünü dillendirmekten başka frekansı olmayan çığlığı içerisinde kaybolmakta ve bu çığlığı güçlendirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Doğrudur, İslâmî ütopya, tıpkı sol ütopya gibi yükselmiş ve geri çekilmiştir. Ama her ikisi de kendi dönemleri açısından toplumumuzun mahrumlarının düşlerini kanatlandırmış, yüreklerini umutlandırmış ve genel anlamda da toplumsal hareketliliğin kaynağını oluşturmuştur. Sistemin katı ve tüm ütopyaları bastırmaya azmetmiş sert çekirdeğine çarparak dağılan ve geri çekilen bu dalganın, bu yenilginin şiiri, içerisinde binlerce öyküyü ve umudu barındırmaktadır. Geride, yükselirken örttüğü bir yığın nesne, tortu, cüruf bırakmıştır ve bunlara baktıkça, bir dönem gözlerimizi yaşartan o devrimci coşkunun anısını görmezlikten gelirsek duyacağımız şey, belki de yalnızca tiksintidir. Bu belki de anal bir bastırmanın kendini açığa vurmamış olan bir boşalımıdır. Leviathan tarafından yutulmuş, sindirilmiş, posası çıkarılmış olan bu hazin öykünün kalıntıları önünde tiksinti duyanlar, gerçekliğin doğruluğuna dair şu yaygınlaştırılmak istenen çabaya boyun eğdiklerinin ve statüko’nun utkusunun kutlama töreninde bulunduklarının bilmem ki farkında mıdırlar?

Doğrudur, hiçbir kutlama töreni kurbansız olmaz; kurbanlar ise bellidir ki alınları yenilgileri uğruna döktükleri kanın utancıyla boyanmış olanlardır. Onlardan geriye ne kalmıştır: Cinayet öyküleri, ihanetler, utançlar, lumpenler, kendilerini bile inkâr eden havariler, itirafçılar, dönekler, cuma’nın kutsallığını, demokrasinin faziletini keşfeden muhtediler.

Doğrudur, demokrasi ülkemizin özgürleşme umutları için bir ileri adımdır belki; ama hakkında söylenen bunca şeyden sonra bunun nihai bir adım olduğu yargısına katılabilir miyiz? Demokrasinin tıkanıklıkları, temsiliyetin yeni bir vesayet ve tahakküm ilişkisi ürettiğini, sonuçta güçlükleri haklılaştırdığı ve azınlıkları korumasız bıraktığı gerçeğini görmezlikten mi geleceğiz. Kaldı ki, ülkemizde korunulduğu söylenen o nazenin, demokrasi bile değil, şarklı vandallığından bir türlü vazgeçmek bilmeyen jakoben bir cumhuriyetçiliktir.

Doğrudur, cuma haftalık bir ibadettir; ama bu soyutlama bizi her ibadetin bir anlamı, amacı ve illeti olduğunu; toplantı ve hutbenin (konuşma), hayata dair her toplantı ve konuşmada olması gerektiği gibi siyaset, felsefe, gündelik hayat ve konuşanların toplumsal sorunlarına değinimlerden, eleştiri ve çözümlemelerden yoksunlaştırıldığını, bir kilise vaazı seviyesinde bile olmadığı gerçekliğini görmezlikten mi geleceğiz. Bir protesto hakkımız bile olsun saklı kalmayacak mı? Öyle ki, dinleyeni ve dinleneni yoran, usandıran; anlamsızlaştığı ve içeriği her türlü yanlış anlamadan, imâdan, atıftan boşaltıldığı ölçüde tümüyle boş ve yabancılaştırıcı bir söyleme dönüştüğü halde, temel esprisi hutbe (konuşma) olan bu ibadetin içeriğini es geçerek salt biçimsel, kutsal, mistik, rutin, metafizik bir ibadet olma hakkını, gelenek ve egemen dinsel söylem ve uygulamanın hatırı ve dinsel konformizmin konjonktürel sürece uyumluluğu adına benimsemeye mi zorlanacağız. Dualarımızda ve ibadetlerimizde olsun özgür kalamayacak mıyız? Yüreklerimizi olsun, ulusallaştırılmış bir tapınmanın uyruklaştırıcı dilinden, resmî bir meşrûiyet söyleminin aşkınlığından özgürleştiremiyecek miyiz?

İbadet de, demokrasi de bu anlamda salt biçimsel, edilgen ve uyruklaştırıcı bir iştirak midir? Yoksa etken, özgürleştirici ve anlamlı birer katılım mı? Bu çekinceyi görmezlikten gelerek, her birimizin karşıtımızın ütopyasının çöküşüne bakarak duyduğumuz o sadist haz ve salt bu hazzı doğrulamak adına hakikati sulandırarak, saptırarak verili gerçekliğin savunusuna, haklılaştırılmasına ve bu gerçekliğine boyun eğmeye dair tutturacağımız söylemler, karşıtımızla birlikte bizi de yozlaştırmakta ve lumpenleştirmekte değil midir? Çünkü ütopyanın çöküşü gerçekte ütopyaların, yani toplumsal muhayyilenin, rüyaların ve özgürleşme umutlarımızın çöküşüdür. Kırılan yalnızca şunun ya da bunun umudu, düşleri ya da direnci değildir; toplumsal direnç noktalarının, geleneğinin, arzusunun kırılmasıdır söz konusu olan. Karşılığında ise çoğalan sağaltılmış ve özgürleştirilmiş olan alt benlikler, demokratik ilişkilerin alanı değil, zulüm ve zulmün pekiştirilmesi; toplumsal sadomazohizmin yeni baştan teyidi ve restorasyonudur. Bunu yalanlamak ve bastırmak için uydurulmuş olan ya da olmayan tüm öyküler, bir ucu toplumsal muhayyileyi ve tüm alternatif umutları ve düşleri bastırmaya çalışan zorbalığın gücüne dayanan illüzyonlardır. Zorbalığı meşrûlaştıran her zorbalık karikatürü, hayat hakkını olduğu kadar örnekliğini de doğrudar zorbalıktan almaktadır çünkü ve bu, her aydının, hele ki, Türkiye’de yaşayan her aydının ezbere bildiği bir gerçekliktir. Bunun ötesi ise yine ezbere bildiğimiz şu konjonktürel aydın fırsatçılığından ve ulemanın geleneksel uyuşumcu tavrından (konformizminden) başka bir şey değildir.