ABD Seçimlerinin 'ardından'

MHP’nin iktidardaki ilk kongresi, MHP dışındaki herkesin çıkarttığı gürültüye rağmen sessiz sedasız geçti. Böyle durumlar için “dağ fare doğurdu” denir ama bu durum için aynı lafı kullanmak çok mantıklı değil.

Çünkü, MHP’liler fazla gürültü çıkartmadılar. Onun için “doğan fare” başkalarının faresi. 6. Kongre’den MHP’nin aynı minvalde devam edeceğini gösteren bir tablo çıktı. Yani, değişen pek bir şey yok.

Bu kongre, MHP için önemliydi ama Devlet Bahçeli için çok daha önemliydi. Bahçeli, 1997 yılındaki kavgalı gürültülü kongre sürecinden Genel Başkan olarak çıkmıştı ama liderliğini ve liderlik tarzını bu kongrede tescil ettirecekti. Öyle de oldu. Kongre her bakımdan Bahçeli’nin imzasını taşıdı. Hatta kongre atmosferi bile tam olarak Bahçeli’ye benziyordu: Sessiz, sakin, ihtiyatlı ve ketum.

MHP böylesine renksiz ve kontrollü bir kongre yapmak için aylar öncesinden hazırlıklara başladı. İl yönetimleri fesh edildi, bütün üyeler yenilendi. Birkaç kaza dışında “seçilmiş üyelerle” rafine bir delege tablosu oluşturuldu. Kongre tansiyonunu düşürmek için elden gelen her şey yapıldı. Kongre sürecinin bir gövde gösterisine dönüştürülmesi şöyle dursun, süreç neredeyse gizlenmeye çalışıldı.

Bütün bu çabaların birkaç amacı vardı, kongrenin anahtarının sorunsuz biçimde Bahçeli’ye teslim edilmesi; dış ve iç imaj dengesinin sağlanabilmesi ve muhtemel kazaların önlenmesi. Kongre operasyonu, teşkilattan sorumlu Genel Başkan yardımcısı Şefkat Çetin tarafından sevk ve idare edildi. Kongre süreciyle ilgili itirazlar ve tepkiler de doğrudan Çetin’e yöneldi. Böylece, MHP geleneğinde adet olduğu üzere; Bahçeli “korunmuş” oldu.

MHP, fazla gürültü çıkartmadan, hattâ saklanarak kongre sürecini geçmek isterken, dışarıdaki “imaj maker”lar fazla mesai yaptılar. Gerek kongreden çıkacak “yeni vitrin”, gerek “program”, gerekse Bahçeli’nin konuşması üzerine beklentileri yükseltecek haberler, yorumlar yayımlandı. Bu çevreler misyonlarını öylesine abarttılar ki; “Kongre’den hiçbir şey çıkmamasına” rağmen, söylediklerini tekrarlamaya devam ettiler. İddia, “MHP’nin değiştiği” ve artık “merkez sağa” yöneldiğiydi. Bu iddianın sürükleyicisi olan isimler, MHP kongresinin yeni bir vitrin çıkartacağını, yepyeni bir program ortaya koyacağını ve Bahçeli’nin konuşmasının “müthiş” açılımlar içereceğini söylediler. İş çevreleri, medya ve hatta bazı yurtdışı odakların da bu iddialardan etkilendiği görüldü. Kongre’den ne yeni vitrin çıktı, ne ortada bir program var, ne de Bahçeli “müthiş” açılımlar yapan bir konuşma yaptı. Üstelik sonucun böyle olmasında şaşırtıcı hiçbir taraf yoktu.

MHP, daha doğrusu Devlet Bahçeli, 18 Nisan seçimlerinden bu yana, yani yirmi aydır sürdürülen stratejide bir değişiklik yapma gereğini duymuyor. Aslında, bu kararlılık biraz da zorunlu bir kararlılık. Çünkü, MHP’nin hamle edeceği başka bir alan olmadığı gibi, oynayabileceği çok sayıda kart mevcut değil. Ayrıca, hem Bahçeli’nin kişiliği, hem de MHP’nin elinde bulundurduğu kadro bileşimi “mevcudu sürdürmekten” başka seçenek bırakmıyor.

Kerameti kendinden menkul “MHP akıl hocaları”, bu zorunlu kararlılığa bilerek veya bilmeyerek fazla anlam yüklediler. Oysa, MHP’nin bu stratejiyi “iktidar ortağıyken” uyguluyor olmasına bakmak bile, çıkartılacak sonuçlardaki ihtiyat payını artırmaya yeter. Muhalefette olan ve giderek kenara itildiğini düşünen bir partinin stratejisiyle, iktidarda ve iktidarda kalmak niyetinde olan bir partinin “değişim” ölçütleri açısından karşılaştırılması en hafif deyimle saflıktır.

KONGRE’DE NE OLDU?

MHP, Kongre salonunda “rafine” bir izleyici topluluğuyla temsil ediliyordu. Şimdiye kadar birçok MHP kongresi izlemiş biri olarak salona girip tribünlere baktığımda, ilk aklıma gelen soru “MHP’liler nerede?” oldu. Son yılların en sakin ve “hızlı” kongresi başladığı gibi bitti. Delege ve izleyici topluluğu müsamere kıvamındaki kongreye heyecan taşıyamadı. Zaten MHP’lilerin de böyle bir talepleri yoktu. Bahçeli’nin “yüzyılla sözleşme” başlıklı konuşması da izleyici topluluğu tarafından sadece Bahçeli’nin sesini yükselttiği dönemeçlere dikkat edilerek dinlendi.

Bahçeli’nin kongre konuşması, daha önce 7 Ağustos’ta Erciyes Zafer Kurultayı’ndaki konuşmasının biraz daha şişmanlatılmış halinden ibaretti. Ve başta başlık olmak üzere (Bahçeli “yüzyılla sözleşme” sözünü, her seferinde “yüzyıla sözleşme” şeklinde vurguladı) önemli bütün vurguları yanlış yapan Bahçeli’nin konuşmayı kendisinin kaleme almadığı açıkça görülüyordu. MHP tabanının anlamakta zorluk çektiği küreselleşme meselesi önemli bir ağırlık taşıyordu.

Bahçeli’nin konuşması, MHP’nin 20 aylık performansının teorik özetiydi aslında. “Merkez’den bakanlar” tarafından beklenen konularda “uyumlu” mesajlarla başlayan konuşma, hemen ardından gelen ve “... ama ...” ile başlayan paragraflarla dengeleniyordu. Örneğin, “AB’ye elbette karşı değiliz” dedikten sonra, “ama kayıtsız şartsız değil” diyerek itiraz noktaları sıralanıyordu. Sonuçta, kim nereden bakıyorsa, istediğini alabilir, en azından “içini rahatlatacak” kadarını alabilirdi. Zaten öyle de oldu.

Üzerine çok spekülasyon yapılan “MHP’nin yeni programı” ise, kongre tarafından onaylandı ama programı ne kimse görmüş, ne de tartışmıştı. Görmedikleri programı ve Bahçeli’nin listesini onaylayan delegeler erken saatlerde otobüslerine binip illerine geri döndüler. “MHP’de değişim” keşfetmeye çalışanlar, bu tablodan pek memnun kaldılar. Fakat, bu tablo, MHP’nin bir kitle partisi olduğunun değil, tam bir lider partisi olduğunun kanıtıydı.

MHP’NİN VİTRİNİ

Kongre öncesinde MHP’nin yeni yönetimi konusunda da yoğun spekülasyonlar yapıldı. Özellikle, MHP MYK’sının bileşimi ve seçimin şekli üzerine yoğun tartışmalar yaşandı. İki farklı görüş ortaya çıkmıştı. Bahçeli’nin de yakın durduğu birinci görüş, tek liste ile seçime girilmesi ve fazla karışıklığa yol açılmadan fonksiyonel bir yönetimin oluşturulmasıydı. İkinci görüş ise, çarşaf liste ile kongreye girilmesi ve teşkilatın eğiliminin yönetime yansımasının sağlanması.

Kongre’den önceki hafta bu iki seçenekle ilgili tartışmalar neredeyse her gün farklı bir ağırlığın ortaya çıkmasına yol açtı. Bir gün “çarşaf liste” olasılığı güçlenirken, ertesi gün “tek listenin” ağırlık kazandığı söylendi. Bu belirsizlik delegeler salondaki yerlerini aldığında hala çözülmüş değildi. Hatta, MYK’nın kaç kişiden oluşacağı bile bazı genel merkez yöneticileri tarafından bilinmiyordu. Dolayısıyla son sözü söyleyecek Bahçeli’ydi ve öyle de oldu.

Bahçeli’nin listesi ortaya çıktığında, vitrinde “radikal” bir değişikliğin olmadığı da görüldü. Parti içi dengeler açısından nispi etkinlik kayıpları veya güç kazanmalar görünse de, çıkan liste tam bir denge listesiydi ve “A takımı” büyük ölçüde korunmuştu. Aslında, “vitrini” tamamen yenilemek hem Bahçeli’nin denge politikası açısından pek akıllıca değildi, hem de ortada “yeni vitrin” çıkartabilecek alternatif bir kadro deposu da mevcut değildi. Sonuçta, bazı memnuniyetsizler ortaya çıksa da, çıkan vitrine açık bir tepki ortaya konmadı, şimdiye kadar olduğu gibi “tepki” rezervde kaldı.

Medyaya biraz abartılı biçimde yansıyan Koray Aydın, Şefkat Çetin çekişmesinin galibi nisai bir üstünlükle Çetin oldu. Fakat, Şefkat Çetin’in partiye tamamen hakim olduğunu söylemek pek mümkün değil. Diğer yandan Koray Aydın, önerdiği isimlerin listede yer almamasına ve asıl olarak “çarşaf liste” ısrarında mağlubiyet almasına rağmen devre dışına çıkartıldı denemez. Ortaya çıkan bu tablo, belki uzun vadede sonuç verebilecek “tepki” potansiyeli için bir adresi netleştirmesi bakımından önemli.

MHP NEREYE YÜRÜYOR?

MHP’nin kongrede ortaya koyduğu tablo, şimdiye kadarki yürüyüşün devam edeceğini gösteriyor. Bu tabloda herkese yarayacak veri bulunuyor. “Değişim” bekleyen veya vehmeden kesimler kongre salonundaki görüntülere ve Bahçeli’nin konuşmasındaki konu başlıklarının ilk paragraflarına, “değişmekten” huzursuz veya şikayetçi olanlar sonraki paragraflara ve çıkan listedeki “gelenekten isimlere” bakarak rahatlayacak. Yani, MHP bilinen denge politikasını böylece sürdürecek. Bu anlamda kongrenin asıl sonucu, bu stratejiye “geleneğin” ve teşkilatın ortak edilmesi.

MHP, “siyasî merkez” için kalıcı bir seçenek olmayı deniyor. Bu denemenin kaçınılmaz sonucu, ideolojik reflekslerin ikinci planda tutulduğu (ama terk edilmeyerek) “uyumlu” tabloyu sürdürmek. Bahçeli, şimdiye kadar izlediği bu stratejide başarısız sayılamaz. En azından şimdiki tabloda, sert bir “u” dönüşü gerektirecek ciddi problemler doğmuş değil. Zira, MHP yöneticileri, “ideolojik vasıflarını” kaybetmeden yüzde 20-25 aralığında bir seçmen desteğini hala mümkün görüyorlar. İddia edildiği gibi “merkez sağ”ın patronluğu için ataklar yapmak yerine, rakip siyasî partilerin “doğal” erime sürecine güveniyorlar.

Ancak, bazı yazarların iddia ettiği gibi MHP’nin yapısal bir dönüşüm geçirerek “klasik merkez kitle partisi” olmasını beklemek pek akıllıca değil. Zira, taban ile hedef strateji arasındaki gerilim, MHP’nin bir seçim başarısı ile atlayabileceği küçük bir eşik değil. Ayrıca, stratejinin zora girdiği anlar için ideolojik arka bahçeye dönülecek mutfak kapısını açık tutmak önemli bir “MHP geleneği”. MHP kendi yatağından merkeze doğru bir kanal kazma gayreti içinde değil. Daha çok, kendi doğal taşkın alanına yayılmayı deniyor. Bahçeli’nin “değişmeden gelişmek” dediği de bu.

MERKEZ TARTIŞMALARI

MHP’nin 6. Kongresi’nden çıkan sonuçlar, kongreden önce olduğu gibi yine “değişim” ve “merkeze kayma” tartışmalarını tetikledi. Kongre’den belirgin bir “farklılaşma” sonucu çıkmamasına rağmen, tartışmalar hiç hız kaybetmeden devam ediyor. Kongre’de Bahçeli’nin bir süredir sürdürmekte olduğu “iktidarda” ve “iktidar alternatifi olarak” kalma stratejisini onaylatmış olması, tartışmalarda önemli bir argüman olarak yeniden dolaşıma sokuldu.

Ertuğrul Özkök, Hürriyet’teki köşesinde Mesut Yılmaz’dan naklettiği, “merkez bu kadar partiyi taşımaz” sözünden hareketle, merkezi yeniden tarife yöneldi. Özkök, kendi tezlerinin kanıtı ve MHP’deki değişimin işareti olarak Ülkü Ocakları’nın partide etkisinin azaltıldığını, organik ilişkinin kesildiğini iddia ediyordu. Fakat, ilginç bir rastlantı bu yazının karşısındaki sayfadaki bir haberde de, “Bahçeli’nin Ülkü Ocakları’na siyaseti yasakladığı” belirtiliyordu. İnsanın hemen aklına şu soru geliyor; eğer bir organik ilişki yoksa, bir parti başkanı nasıl bir vakfın faaliyet alanları ile ilgili yasak koyabiliyor. Ayrıca, Özkök Ülkü Ocakları Genel Başkanı Atilla Kaya’nın yeni yönetimde de yer aldığını galiba kaçırmış.

Özkök’ün başlattığı “merkez tartışmaları” Mesut Yılmaz’ın ANAP Grubu’nda yaptığı konuşmayla daha da genişledi. Yılmaz, “statükonun MHP’yi merkezde göstermek istediğini” söyledi. İki ay önceki “geçen ayın birikimi”nde “kriz” başlıklı yazıda; “MHP bir süredir MGK’nın siyasî kolu gibi bir rolü üstlenerek, ‘AB meselesi’nde yan çizmek için bir işarete bakıyor. Henüz bu işaret verilmediğinden, ‘ihaleyi üstlenmiş’ gibi davranmıyor. Fakat, adaylığını da açıkça deklare ediyor” demiştik.

Merkez tartışmaları, Yılmaz’ın çıkışıyla sınırlı kalmadı. MHP’den cevap geldi: “Biz merkezin ta kendisiyiz”. MHP’nin uzun süredir tekrarladığı bu “slogan söz”, Türkiye toplumunun temel reflekslerinin taşıyıcısı olma anlamında aslında pek de yanlış değil. MHP, gerçekten Türkiye’ye en çok benzeyen parti. Bir hareketin veya partinin temsil ettiği, taşıdığı temel sosyal-siyasal dinamikler ve daha da önemlisi yaslandığı toplumsal taban, her zaman yapısını belirler ama stratejisini her zaman belirlemesi gerekmez. MHP, bugün statüko için merkez dışı toplumsal refleksleri “merkezdeki kanatların ağırlığı” bakımından fonksiyonel hale getirmeye aday bir konumda. Acaba, Yılmaz da bunu mu kastediyor?

MHP “iktidar alternatifi kalma” stratejisini uygularken, atak ve gündem kuran bir duruşu değil, neredeyse “saklanmak” diye tanımlanacak bir “ihtiyatı” gözetiyor. Böylece ana yatak kolayca dönülebilecek şekilde korunmuş, konjonktüre bağlı yayılma/genişleme de sürdürülmüş oluyor. MHP bu stratejiyi daha önceleri de çeşitli zamanlarda uygulamayı denemişti... MHP kendi yatağından merkeze doğru bir kanal kazma gayreti içinde değil. Daha çok, kendi doğal taşkın alanına merkezi de dahil ederek yayılmayı deniyor. Bahçeli’nin “değişmeden gelişmek” dediği de bu.

Fakat, geçmiş örneklerde de olduğu gibi, ana yatağı korumakla, “merkeze dönük mesajlar vermek” arasındaki denge, “iktidarda olmanın/kalmanın” getirdiği yük nedeniyle daha da kararsızlaşmış durumda. MHP artık konjonktürle sürüklenmeye daha açık hale geldi. Bir başka söyleyişle, MHP kendisini konjonktüre daha da açtı. Medya’nın ısrarlı “değişim keşifleri” de tabandaki sıkıntıyı artırıyor.

Bahçeli, sıkıntı eşiği aşılmadan kazasız belasız bir kongre ile ilk virajı döndü. Mevcut konjonktürde sert dalgalanmalar olmadığı takdirde, yakın vadede bir iç sıkıntının işaretleri de görülmüyor. Fakat, “iktidar barajı”nın arkasındaki su seviyesinin de hızla yükseldiğini belirtmek gerek. Üstelik bu kongrenin henüz su yüzüne çıkmamış bir başka sonucu da, stratejinin her türden başarısızlığının artık kaçınılmaz olarak Devlet Bahçeli’ye ihale edileceği gerçeği. Bugün risk almaktan kaçınmış olan Bahçeli, uzun vadeli bir riski de artırmış oldu.

MHP Kongresi’nin parti içi dengeleri korumuş olmasına rağmen, hatırı sayılır bir memnuniyetsiz kalabalık yarattığı bir sır değil. Çarşaf liste çıkartarak ekiplerin kapışmasını engelleyen Bahçeli, tansiyonu şimdilik düşürdü. Fakat, iktidarda kalış süreci uzadıkça, iktidar imkânlarıyla doğrudan temasta olanlar dışındakilerin, etkinlik alanını “geleneksel” reflekslerde aramaya başlaması şaşırtıcı olmayacak. Şimdilik, parti dışından ve parti içindeki marjinal ekiplerden başka kimsenin fazla zorlamadığı bu alanın hayli bereketli bir tarla olduğu ortada.

SÜRÜKLENEN MHP

Bahçeli, sürdürdüğü stratejiyi sonuna kadar devam ettirme niyetinde. Bir taraftan, “uyumlu” ve “istikrardan yana” tutumu devam ettirmeyi, bir taraftan da “merkez kanatlarının” yörüngesiyle eşgüdümlü olarak “sivil direnç odağı” işlevini sürdürmeyi hesaplıyor. Karşısında yükselen bir muhalefetin olmaması ve daha önemlisi hükümet ortakları arasında kendini daha şanslı görmesi/göstermesiyle, “tek başına iktidar olasılığını” canlı tutuyor olması önemli bir avantajı gibi görünüyor. Bu avantaj sürdükçe ve “MHP’nin iktidar alternatifi” olarak sunulması konusunda bir ters rüzgar almadıkça rotayı değiştirmeyi düşünmüyor.

Son olarak AB sürecinde ortaya çıkan tabloda MHP’nin aldığı tavır da, gerilimi yükselten bir duruş olmaktan çok, bu stratejinin doğal uzantısı olarak değerlendirilebilir. Ancak, gerek Mesut Yılmaz’ın açıklamaları, gerekse AB meselesinde ANAP’ın takındığı tavır, MHP’nin “merkezde tutunma” konusunda zorlamalara muhattap olacağının işareti. Bu gerilimin sonucu, “merkezin kanatlarının etkinlik mücadelesi”nden çıkacak. MHP bu mücadelede belirleyici bir rol oynayacak olmakla birlikte, aktif olmayacak. Bu yüzden MHP’nin kaderi, hala konjonktürün ve “merkez elitleri”nin elinde.

MHP ve Devlet Bahçeli, uygulamakta olduğu “iktidar stratejisi” ile koşut bir “yapısal değişim”in zeminini yaratmak için çok bir şey yapmıyor. Daha doğrusu bu riske girmiyor. Aslında, MHP’nin yapısal özellikleri dikkate alındığında bunun pek de mümkün olmadığını söylemek gerek. Bahçeli, sadece stratejinin daha rahat yürütülebilmesi için gerekli önlemleri almakla yetiniyor. Ayrıca, RP’nin “merkeze hücum” atağında görüldüğü gibi, kendiliğinden veya doğal bir yapısal değişimin ipuçları da yok. MHP kendi ekonomik, siyasî ve sosyal elitlerini oluşturmuyor, kendi aydınını üretmiyor. Çok daha önemlisi, gündeme doğrudan müdahale etmiyor. Beklemeyi tercih ediyor. Seçimi de böyle kazanmıştı...

KEMAL CAN

Aslında ABD seçimlerinin ‘ardı’ henüz gelmiş değil. Bu yazının kaleme alındığı sırada seçim tarihinin (7 Kasım) üzerinden yaklaşık iki hafta geçmiş olmasına rağmen oylamanın akibeti neredeyse seçim arifesinde olduğu kadar muğlaktı.

Ülke genelinde Demokratik Parti (DP) başkan adayı Al Gore, Cumhuriyetçi Parti (CP) adayı George W. Bush’un birkaç yüz bin oy kadar önünde gitse de ABD’nin yeni başkanını Florida eyaletindeki tansiyonu gittikçe yükselen yarış tayin edecek gibi görünüyordu. Siz bu satırları okurken fotofiniş hangi adayı galip ilân etmiş olursa olsun aşağıda daha etraflıca ele alınan şu genel saptama geçerliliğini her halükârda koruyacağa benzer: Dünyaya demokrasi ihraç etmekle böbürlenen ABD halkının kendi seçim sistemindeki çarpıklıklarla daha fazla gecikmeden yüzleşmesi ve acilen köklü bir yeniden yapılanmaya başlaması zaruridir. 2000 seçimlerinde patlak veren fiyaskoya talihsiz bir istisna muamelesi yapıp iyice ayyuka çıkan siyasi çürümüşlüğü istikrar kaygılarıyla sineye çekmek ABD halkına tarihî bir fırsata malolacaktır.

ÇOĞUNLUK EŞİT DEĞİLDİR ÇOĞUNLUK

7 Kasım’dan bu yana sürmekte olan seçim trajikomedyasına anlam verebilmek için ABD seçim sisteminin kendine özgü bazı tuhaf yönlerini kısaca ele almakta fayda var. Dört senede bir yapılan ABD başkanlık seçimlerinde galip, ülke genelindeki çoğunluğun tercihine bakılarak belirlenmiyor. Bunun yerine, çok daha dolayımlı ve kökeni ABD’nin kuruluş dönemine dek uzanan “seçici delege” sistemi uygulanıyor. Bu uygulamada her eyaletin belirli bir seçici delege kontenjanı mevcut ve bir eyalette tek bir oy farkla dahi olsa birinci gelen parti o eyaletin tüm delegelerini atamaya hak kazanıyor. Bu şekilde belirlenen toplam 583 seçici delege seçimlerden bir ay sonra başkan adayları arasında bir oylama yapıp ABD halkı adına nihai tercihte bulunuyor.[1] Kısacası, başkanı suyunun suyu seçiyor.

Eyaletlerin delege kontenjanı nüfus yoğunluğuyla orantılı olarak belirlendiği için 19. yüzyıldaki iki istisna hariç[2] genel oy toplamında çoğunluğu alan parti, seçici delegelerin de çoğunluğunu kazanarak başkanlığı kapmayı hep başarmış. 7 Kasım seçimleri, yüzyıldan uzun bir aradan sonra yeni bir istisna olarak ABD seçim tarihindeki yerini almaya oldukça yakın görünüyor. Genel oy toplamında Gore çeyrek boy farkla Bush’un önünde gitse de, başkanı tayin eden seçici delege yarışı -bu yazının hazırlandığı sırada- Florida’da kitlenmiş durumdaydı. Gore’un halihazırda kesinleşmiş 255 seçici oyuna karşılık 246 oy toparlayabilmiş olan Bush şayet Florida’nın kontenjanındaki 27 oyu da kendi hanesine geçirebilirse oy toplamında çoğunluğu almadan ABD başkanlık koltuğuna kurulmayı başarmış nadir simalar arasında yerini alacak. Böylelikle CP, Temsilciler Meclisi ve Senato’dan sonra başkanlığı da ele geçirip bu üç temel iktidar odağının herbirinde dengeleri kendi lehine çevirmiş olacak.

Başkanlık yarışının bu kadar kıran kırana geçtiği bir durumda seçimlere usulsüzlük karışmasa daha şaşırtıcı olurdu herhalde. Bush ve Gore arasındaki oy farkının ihmal edilebilir derecede azaldığı Florida’da ortaya atılan kimi iddialar nefeslerini tutmuş sonuçların açıklanmasını bekleyen ABD halkını tam bir hüsrana uğrattı. Florida’nın Palm Beach nahiyesinde kullanılan oy pusulalarının kafa karıştırıcı tasarımı yüzünden birçok Demokrat seçmen yanlışlıkla Liberal Parti adayı Pat Buchanan’a oy verirken birçok oy da çifte işaretleme sebebiyle geçersiz sayıldı.[3] Demokratlara yakınlıklarıyla bilinen siyah seçmenlerin[4] polis marifetiyle sandık başına gitmekten alıkonuldukları ya da geçersiz oy kullanacak şekilde yönlendirildikleri de Cumhuriyetçilere yöneltilen ithamlar arasında. Seçim skandalıyla ülke gündeminin zirvesine yerleşen Florida eyaletinin valisinin Bush’un özbeöz biraderi olması ise CP’yi bu suçlamalar karşısında hepten güç bir durumda bırakıyor. Taraflar arasında iki haftadır sürmekte olan bu ateşli söz ve hukuk düellosunda hangi taraf üstün gelirse gelsin, görünen o ki, galibiyet sevincine kesif bir burukluk eşlik edecek.

Florida skandalının ABD’yi karşı karşıya bıraktığı meşrûiyet krizi, siyasi mücadelenin parametrelerini sıkı sıkıya belirleyen zımni kuralların yozluğu yanında aslında devede kulak kalır. Palm Beach’den ülkenin geri kalanına yayılan pis kokular ne bu seçimlere ne de Cumhuriyetçilere özgü. Seçmenlerin burnunun direğini sızlatan bu nahoş kokular ABD’nin sözde demokratik rejiminin en ücra köşelerine dek sirayet etmiş çürümüşlüğün yalnızca ufak birer emaresi. Ne yazık ki, ABD halkı bu bataklığı kurutmaya çalışmak yerine onun üzerine parfüm boca etmekle meşgûl.

Halkın iradesi seçim sonuçlarına yansımadığı gerekçesiyle Florida’da fırtına kopartan Demokrat ve Cumhuriyetçiler, mevzu bu seçimlerde sandık başına dahi gitme gereği görmemiş muazzam kitleye gelince nedense üç maymunu oynuyorlar. Bir önceki seçimlerde dibe vurmuş olan katılım oranından hallice olsa da[5] 7 Kasım’da tüm kayıtlı seçmenlerin sadece %52’sinin oy kullanmış olması çok ama çok düşündürücü bir olgu. O denli düşündürücü ki ABD halkı bu travmatik gerçekle yüzleşmektense sanki Florida’daki sorun ‘hakkaniyetle’ bir çözüme kavuşturulsa her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi davranmayı tercih edebiliyor.

ABD halkının devekuşu tutumuna bir diğer örnek de seçim kampanyalarına yapılan devasa bağışlar. Birçok ülkede olduğu gibi ABD siyasetinde de para konuşuyor. Tabiî dünyanın en zengin ülkesinin seçimlerinde telaffuz edilen meblağlar da başdöndürücü oluyor. DP ve CP’nin ulusal parti komiteleri bu yılın ilk dokuz ayında toplam 393 milyon dolarlık bağışı ‘açıktan’[6] cebe indirirken bir önceki seçimlerin hasılatını neredeyse ikiye katlamış oldular. Gerçi seçimlerin önturunda başkanlık yarışından çekilen CP adayı John McCain ile DP adayı Bill Bradley oldukça yakın bir geçmişte bu soruna el atıp köklü bir kampanya reformu önermişler ve kısa bir süre için de olsa kamuoyunun dikkati bu konuya çekmeyi başarmışlardı. Fakat anlaşılan o ki, McCain ve Bradley’den geriye ABD’lilerin kulağında yalnızca hoş bir seda kalacak. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler bu canalıcı mevzuda topu ya birbirlerine ya da taça atarken ABD’li seçmenler de bir yandan radyodan Florida’nın beşyüzüncü elle sayım sonuçlarını dinleyip diğer yandan da kayıtsız bakışlarla bu paslaşmaları seyre devam edecek.

Bu seçim şamatasında gümbürtüye giden çok manidar bir jest vardı. Küba, usulsüzlük iddiaları ortaya atılır atılmaz ABD’ye, Florida’daki sayımlarda tarafsız bir hakem olarak gözetmenlik yapma teklifinde bulundu ve böylelikle tüm Üçüncü Dünya ülkelerinin hislerine gayet özlü ve de esprili bir biçimde tercüman olmuş oldu. ABD yetkilileri bu nazik öneriyi diplomatik bir dille geri çevirdi.

YEŞİLLER VE DEMOKRATLAR

ABD seçim sisteminin, yukarıda kısaca ele alınan sorunlarla yakından ilintili bir başka kronik zaafiyeti de -kimileri bunu ‘meziyet’ olarak da değerlendirebilir tabiî- üçüncü partilere karşı tahammülsüzlüğü. Yeşiller Partisi’nin (YP) başına gelenler bu bağlamda oldukça ibret verici. Maddi imkânsızlıkların YP’nin belini bükmeye yetmediğini gözlemleyen DP’liler seçim yarışında son düzlüğe girildiğinde YP adayı Ralph Nader’e iyice yüklenmeye başladılar. YP’lilerin DP saflarından kazanacakları oyların Bush’un ekmeğine yağ süreceği savını her fırsatta dile getirerek Yeşil eğilimli Demokrat seçmenleri cendereye almaya çalıştılar.[7] DP’lilerin bu yöndeki propagadaları oldukça etkili olmuşa benziyor. Seçim öncesi kamuoyu yoklamalarında %7’e varan bir oy potansiyeli sergileyen YP, yaklaşık 12 milyon dolarlık Federal ödeneğe hak kazanmak için gereken %5’i dahi alamadı; %3’te takıldı. Tabiî, Demokratlar yine de muhtemel bir yenilginin faturasını YP ve Nader’e çıkarmaktan geri kalmayacaktır.

Seçim başarısızlığını Nader’in ‘çaldığı’ oylara ya da Monica skandalı sonucu DP’nin yıpranan imajına atfetmek Demokratları belki bir süre teskin etmeye yarar ama şu acı gerçeği bir nebze olsun değiştirmez: DP, tabanındaki emekçileri endişe verici bir hızla CP’ye kaptırmaya başlamıştır. Cumhuriyetçilerin sendikal haklar, iş güvenliği, asgari ücret gibi hususlardaki tüyler ürpertici siciline rağmen Bush’un sosyal güvenlik fonunun kısmen özelleştirilmesini öngören tasarısı kendine emekçiler arasında kayda değer ölçüde yandaş bulmuştur. Sendikalı çalışanların yaklaşık %30’u, kendilerini ‘işçi sınıfı’ olarak nitelendiren seçmenlerin ise %46’sı 7 Kasım’da Bush’dan yana oy kullanmıştır. Bu kan kaybının sorumlusu herhalde Nader değildir. Olsa olsa Monica Lewinsky’dir.

KENAN ERÇEL

[1] Seçici delegelerin kendi parti adayları lehine oy kullanmalarını gerektiren bir yasal düzenleme olmasa da özellikle bu kadar kafa kafaya geçmiş bir seçimin akabinde rakip aday lehinde oy beyan edecek delegelerin çıkması hiç de muhtemel görünmüyor.

[2] 1876 ve 1888 seçimleri.

[3] Ülke genelinde ancak %0.34’lük bir oy oranı tutturabilmiş Buchanan’ın Palm Beach’de %0.79’lik bir başarıya ulaşmış olması bu iddiaya epey bir inandırıcılık kazandırıyor.

[4] Bu seçimlerde siyah seçmenlerin %90’dan fazlası oyunu Demokratlara verdi.

[5] 1996 seçimlerinde katılım %48’e düşmüştü.

[6] ‘Açıktan’dan kasıt adayların şahsına yapılan bağışların aksine parti komiteleri tarafından toplanan bağışların Federal gözetim ve kısıtlara tabi olmaması. ABD’de bu tip açıktan bağışlara ‘soft money’ deniyor.

[7] Bkz. “ABD Seçimleri, Yeşiller Partisi ve Demokratlar”, Birikim 138.