Oslo'nun Sonu

Çeviren : Tansel Güney, Elçin Gen , Edward W. Said | (Sayı : 140 - Aralık 2000)

Başından beri yanlış aktarılan ve hiçbir umut taşımayan Oslo barış süreci sona erme aşamasına girmiş bulunuyor - şiddetli çatışmalar, İsrail’in orantısız bir biçimde güç kullanması, Filistinli kitlelerin geniş çaplı direnişi ve büyük çoğunluğu Filistinlilerden olmak üzere verilen ağır kayıplar. Ehud Barak’ın, Ariel Şaron’un Harem-i Şerif’e yaptığı ziyaretten habersiz olması düşünülemez; bu eski savaş suçlusunun 1000 askerin koruması eşliğinde bölgeyi ziyaret etmesi başka nasıl açıklanabilir? Barak’a kamuoyu araştırmalarında verilen destek bu ziyaretin ardından yüzde 20’den yüzde 50’ye yükselmiştir; artık, çok daha baskıcı ve şiddet yanlısı bir ulusal birlik hükümeti oluşturulması için elverişli bir ortam sağlanmıştır.

Ancak, bütün bu kargaşanın alametlerini, bu yazıda vurgulandığı gibi, 1993 yılında barış sürecinin başlangıcında görmek mümkündü. İşçi Partili liderler de Likud liderleri de, bu sürecin Filistin aleyhine olduğu gerçeğini gizleme gereği duymamışlardı: Oslo süreci, Filistinlileri, kuşatma altındaki birbirinden kopuk alanlara hapsetmek, bu alanları bölgenin bütünlüğünü ortadan kaldıran Yahudi yerleşimleriyle ve yollarla çevirmek üzere tasarlanmıştı; Rabin, Peres, Netanyahu ve Barak yönetimleri altında bölgede sürekli bir kamulaştırma ve yıkım faaliyeti sürdürülmüş, yerleşimlerin sayısı artırılarak alanı genişletilmişti (Kudüs’e 200.000, Batı Şeria ile Gazze’ye 200.000 Yahudi daha yerleştirilmişti); işgâle son verilmemişti; Filistin egemenliği yolunda atılacak en küçük adımlar bile -yapılan anlaşmalar uyarınca aşama aşama gerçekleştirilecek sınırlı ölçüdeki geri çekilmeler de dahil- İsrail’in keyfî kararıyla engellenmiş, ertelenmiş, hattâ büsbütün geçersizleştirilmişti. Bu yöntem siyasal ve stratejik açıdan saçmaydı, hattâ kendi sonunu beraberinde getiriyordu. İşgâl altındaki Doğu Kudüs, İsrail’in bölünmüş şehre Filistinlileri sokmama ve Kudüs’ü İsrail’in “ebedî, bölünmez başkenti” ilan etme yolunda yürüttüğü saldırgan bir harekâtla Filistinlilere tamamen kapatılmıştı. 4 milyon Filistinli sığınmacı -bugün hiçbir yerde bu kadar uzun bir süredir sığınmacı olarak yaşayan bu kadar geniş bir Filistinli nüfusu yoktur- artık evlerine dönme ya da uğradıkları kayıpların telafi edilmesi fikrinden vazgeçmeliydi.

ABD barış heyetinde İsrail lobisinden eski görevlilerin ağırlıkta olmasına, heyet başkanının Ortadoğu’ya ilişkin görüşlerinin de, Arap-İslâm dünyasına tamamen yabancı ve bu dünyaya ilişkin her türlü anlayıştan yoksun bir Hıristiyan köktendinci Siyonist’in zihniyetini yansıtmasına karşın, Mossad ile CIA tarafından desteklenen yozlaşmış ve baskıcı Arafat yönetimi, ABD’nin arabuluculuğundan medet ummayı sürdürüyordu. ABD karşısında itaatkâr olup kendi ülkelerinde yalıtılmış ve gözden düşmüş Arap liderleri de ABD’nin izlediği politikaya boyun eğmek zorunda kaldılar, bu da ülkelerindeki itibarlarının daha da zedelenmesine neden oldu. Bu süreçte İsrail’in öncelikleri her zaman ilk sıradaydı, bir türlü sağlanamayan güvenliği ve akıl almaz talepleri her zaman öncelik taşımıştı. 1948’de yurtlarından edilen Filistin halkına yapılan büyük haksızlığı gündeme getirme yolunda hiçbir girişimde bulunulmamıştı.

Barış sürecinin ardında, İsrail ile ABD’nin, gerçeklik karşısındaki şaşırtıcı körlüğünün ürünü olan iki değişmez varsayım bulunuyordu. İlki, 1948 yılından beri yeterince şiddete ve cezalandırmaya marûz kalan Filistinlilerin sonunda boyun eğecekleri, büyük tavizler verecekleri (Arafat gerçekten de bu tavizleri vermiştir), İsrail’in bütün yaptıklarını mazûr görerek bundan böyle Filistin davasını bütünüyle terk edecekleri varsayımıydı. Örneğin “barış süreci”nde Filistinlilerin uğradıkları muazzam toprak ve servet kayıpları hiç dikkate alınmamış, geçmişte ülkelerinden sürülmeleri ile bugün devletsiz bir ulus olmaları arasındaki bağ göz ardı edilmiştir. Oysa nükleer silâhlara ve çok büyük bir orduya sahip olan İsrail, Avrupa’daki anti-semitik soykırımlardan ötürü mağdur konumunda olduğu iddiasını ve tazminat taleplerini hâlâ sürdürmektedir. İsrail’in 1948 trajedisindeki (sayısız belgeyle kanıtlanmış olan) sorumluluğu konusunda hâlâ hiçbir resmî kabul olmaması, ABD’nin Irak ve Kosova’da başka sığınmacılar için savaşa girmiş olduğu göz önüne alındığında, açık bir çelişkidir. Ancak, insanlara yaşadıklarını unutturmak imkânsızdır; hele de her gün yaşanan olaylar, bütün Arapların gözünde, bunlara neden olan ilk haksızlığı durmaksızın yeniden üretiyorsa.

İkinci olarak, her yerde Filistinlilerin ekonomik ve toplumsal şartlarının giderek kötüleştiği yedi yıllık bir sürecin ardından, İsrailli ve ABD’li politikacılar (bence ahmakçasına) BM’yi ve diğer ilgili grupları dışarıda bırakarak kendi başarılarını ilan etmekte inat etmişler, İsrail yanlısı basını kendi istekleri doğrultusunda kullanmışlar, gerçekleri çarpıtarak kısa ömürlü “barış” zaferleri yaratmışlardır. Filistinlilerin sivil binalarının yıkıldığı, birçoğu çocuk yaklaşık 100 kişinin hayatını yitirip 2000 kişinin yaralandığı İsrail saldırısı karşısında bütün bir Arap dünyası ayağa kalkmışken, Filistinli İsrailliler de Yahudi olmayan üçüncü sınıf yurttaş muamelesi gördükleri için başkaldırmışken, temelsiz ve çarpık statükonun çökmesi kaçınılmazdır. BM’de yalıtılmış olan, İsrail’in kayıtsız şartsız destekçisi olduğundan bütün bir Arap dünyasının nefretle baktığı ABD’ye ve görev süresi sona ermek üzere olan başkanına yapacak pek bir şey kalmamıştır.

Yeni bir ateşkes anlaşması için muhtemelen biraraya gelecek olan Arap ve İsrail liderlerinin de gelişmeler üzerinde fazla bir etkisi olması beklenemez. Bu ortamdaki en şaşırtıcı olgu, ABD, Avrupa ve İsrail’deki Siyonist barış kampının bütün bu süreç boyunca sessiz kalmış olmasıdır. Filistinli gençler hâlâ katledilmekte, bu sözüm ona barış sevdalıları ya İsrail zulmünü desteklemekte ya da Filistinlilerin ‘nankörlüğü’ karşısında duydukları hayal kırıklığını ifade etmektedirler. En kötüsü de İsrail lobisinden çekinen Amerikan basınının olayları yansıtma biçimidir: Yorumcular ve muhabirler “çapraz ateş” ve “Filistinlilerin şiddeti” konusunda sürekli çarpıtılmış haberler aktarmakta, Filistinlilerin, Mrs. Albright’ın “İsrail’i kuşatma altına aldıkları” yolundaki dehşet verici ifadesinin tersine, topraklarını işgâl eden İsrail’e karşı savaşmakta oldukları gerçeğini unutturmaya çalışmaktadırlar. ABD, Sırp halkının Miloşeviç’e karşı zaferini kutlarken, Clinton ile yardımcıları Filistin ayaklanmasının adaletsizliğe karşı aynı tür bir mücadele olduğunu kabul etmeye yanaşmamaktadır.

Kanımca yeni Filistin İntifadası kısmen, sahte vaatlerle halkını aldatan, kendi adına yaptıkları müzakerelerde bile yetersizlikleri ayyuka çıkarken ticarî tekellerini ellerinden bırakmayan bir dizi yozlaşmış görevliyi yönetimde tutan Arafat’a yöneliktir. Arafat kamu bütçesinin yüzde altmışını, bürokrasi ve güvenlik harcamalarına ayırmakta, altyapıya yalnızca yüzde 2’lik bir pay bırakmaktadır. Üç yıl önce bizzat kendi maliyecileri, yılda 400 milyon dolarlık bir meblağın akıbetinin belli olmadığını itiraf etmişlerdir. Arafat’ın uluslararası koruyucuları bugün kuşkusuz Filistinlilerin en çok nefret ettiği kavram olan “barış süreci” adına, bütün bunlara göz yummaktadır.

İsrail, Batı Şeria ve diaspora Filistinlileri yavaş yavaş alternatif bir liderlik ve barış planı oluşturmaktadırlar: Oslo sürecine dönüş söz konusu değildir; 1991 Madrid Konferansı’nda esas oluşturan BM kararlarından (242, 338, 194) ödün verilmeyecektir; bütün Yahudi yerleşimleri ve askerî yollar kaldırılacaktır; 1967’de ilhak ve işgâl edilen bütün topraklar boşaltılacaktır; İsrail malları ve hizmetleri boykot edilecektir. İsrail apartheid’ına (Güney Afrika’daki örneğinden pek bir farkı yoktur) ancak bir kitle hareketiyle karşı konulabileceği yolunda yeni bir anlayış doğmaktadır. Barak ile Albright’ın Arafat’ı artık tam olarak kontrol edemediği olaylardan sorumlu tutmaları düpedüz ahmaklıktır. İsrail’in destekçileri, öne sürülen yeni teklifleri reddetmek yerine, Filistin sorununun yalnızca yaşlanan ve itibarını yitiren bir lideri değil, bütün bir halkı ilgilendirdiğini dikkate almalıdırlar. Kaldı ki, Filistin/İsrail’de barış, ancak işgalin sona erdirilmesiyle birlikte iki eşit taraf arasında sağlanabilir. Hiçbir Filistinli, hattâ Arafat bile, bundan başka bir çözümü kabul edemez.

Al-Ahram Weekly On Line,

12-18 Ekim 2000, sayı 503

çeviren TANSEL GÜNEY - ELÇİN GEN