Anasayfa > Birikim Arşiv > 261 - Ocak 2011 > Sosyalizmin Siyaseti

Sosyalizmin Siyaseti

Ömer Laçiner | (Sayı : 261 - Ocak 2011)

GİRİŞ

Sosyalizmin –geleneksel– “teori”sinde başta sanayi işçileri olmak üzere toplumun alt sınıfları, yoksul, horlanan kesimleri sosyalizmin “kurucu” unsuru –olamayacak durumda iseler–, en azından özellikle destekleyenler “sahiplenen”ler olarak görülür, addedilir. Gerçi, örneğin Marx’ın yaklaşımında, sosyalizm ve işçi sınıfı da dahil anılan kesimler arasında bir özdeşlik ilişkisi olmadığı özenle belirtilmiş; mesela “işçi sınıfı ya devrimci ya da hiçtir” denilmek suretiyle bu sınıfın değil “kurucu”, sosyalizmin destekçisi dahi olmayabileceğine işaret edilmiş ise de; 19. yüzyıl sonlarından günümüze kadar hakim sosyalist düşünüşte işçi sınıfının sosyalizmle bağını, ilişkisinin derinliğini, mücadele performansını sorgulamak bile başlıbaşına bir “sapma” sayılması neredeyse tabu haline getirilmiştir.

Geleneksel sosyalizm ne reel sosyalist rejim/deneyimlerin işçi sınıfının aldırışsızlığı hatta katkı ve gayretleriyle çökertilmesi karşısında ne de –daha önceden başlamakla birlikte– özellikle 1970’­lerden itibaren işçiler ve diğer alt sınıfların sosyalist hareket ve partilere veregeldiği desteği çekmesi, uzaklaşması olgusunun olanca belirginliği karşısında bile hâlâ, bu tabuyla yüzleşme ihtiyacı duymaktadır. Tam aksine bu tabuya dokunmayı sosyalizmden vazgeçmenin kesin delili sayma tutumunu eskisinden daha katı biçimde sürdürmektedir.

Bu tutumun, işçi-emekçi sınıfların sosyalizme tam bağlılıkları ve kurucu yeteneklerinden gayet emin olma gibi bir inanca dayanmadığını bilhassa belirtmek gerekir. Söz konusu “sınıfa tam güven” kılığındaki tutum, tam aksine, işçi ve emekçi yığınların sosyalizme bağlılıkları ve özellikle de “kurucu” nitelikleri konusunda gayet güçlü bir yetersizlik tespitine dayanır. Bahsettiğimiz tabunun içeriği tamı tamına budur. Geleneksel sosyalizm bu yetersizlik, eksiklik tespitini, parti veya “hareket”in ululaştırılmasıyla sıkı sıkıya örter. Parti, hareket, işçi-emekçi sınıfların gerçek varoluşlarında yetersiz, eksik olan hangi olumlu nitelikler varsa onun “ikamesi”dir. Bu varoluşlarına içsel yetersizlik nedeniyle işçi-emekçi yığınlar/sınıflar katıldıkları parti-hareketin başarısızlıklarından sorumlu tutulamazlar. Parti-hareketten uzak, hatta karşıt duruşlarının sorumlusu da onlar değildir. Bu durumlarda, asla ergin olamayacaklar için söz konusu olan cehalet, aldatılma veya yanılgıya düşme gibi bahanelere dayalı açıklamalara başvurulur. Yetersizlik ve eksikliklerle malul oldukları için onları masum gösteren argümanlardır bunlar. Parti-hareketin, yani kendini bu “gövde”nin başı addedenin bunu hep dikkate alarak davranması gerekir. Dolayısıyla eğer ortada cehalet, yanılgı ve aldatılma ile açıklanan bir başarısızlık durumu varsa, nedeni ya “gerçek bir parti”nin olmayışıdır veya “önderlik”te bir hata vardır. Ama öte yandan herhangi bir başarı halinde “sınıf”ın kendini atfedilen niteliklerle, tarif edilen performansla özdeşleştirmesini mümkün kılmayacak ölçüde aşırı övgülere boğulur. Parti-hareket, bu gibi durumlarda başarıyı tamamen sınıfa maleden bir diskur tutturmakla, aslında sınıfın –bahsedilen– sorumsuzluğunun/masumluğunun vakum etkisiyle övgünün sonuçta kendine döneceği bir dolayım kurmuş olur.

Böylesi bir parti-sınıf ilişkisi ile Marx’ın “devrimci olmayan işçi sınıfı hiçtir” sözü, “partisi olmayan, partiye bağımlı olmayan işçi sınıfı hiçtir”e dönüştürülmüş olur. Bizatihi devrimci, yani kendi gerçek varoluş tarzında bir dönüşümün fiilî öznesi olmaya yönelmiş bir işçi-sınıf-tan, “devrimci”liğe ilişkin vasıflara mündemiç olduğu varsayılan bir parti-harekete bağlı, sadık olmaktan başka bir niteliğe sahip olması pek gerekmeyen bir işçi-sınıf-a geçilmiş, “inilmiş” olur.

Parti-harekette, fiilen onun üst karar organında mündemiç olduğu farzedilen o “devrimci” niteliklerinden neyin kastedildiği, bu sıfatın ne gibi ölçütlerle verildiği bahsini bir yana bırakalım. Buraya kadar işaret etmeye çalıştığımız nokta; geleneksel “teori”nin parti-hareketi, başta işçi sınıfı olmak üzre genel olarak alt sınıfların sahip olmadığı ve –örtük olarak da– asla sahip olamayacakları kabul edilmiş “kurucu nitelik”leri haiz bir kuruluş addetmesidir. Bu teoriye göre parti-hareket, sınıfın kendiliğinden, kendi “bağımsız” çabalarıyla gidermesi imkansız ölçüde zor yetersizlik ve eksikliklerinin, yani olmayan, olamayacak özelliklerinin cisimleşmiş halidir.


Modern toplumlarda hiçbir parti, temsilciliğine soyunduğu, “adına iktidara talip olduğu” kesimlerin/sınıfların üstünde kendini bu denli ağırlıklı/boyutlu işlevle konumlandırmış değildir. Geleneksel “teori”nin partisi ile kıyaslanabilecek tek şey otoritarist siyasetlerin “devlet”idir. Parti, ileride –henüz var olmayan– “kendi toplumu”nu kurmaya hazır bir devlet gibi görür kendini. Ve “temsil” iddiasında bulunduğu sınıf, kesimler tarafından da böyle algılanmasını talep eder. Bu “aşırı Parti” olma halinden ötürüdür ki; modern toplumların pek çoğunun dilinde, özel olarak belirtilmediği takdirde tek başına Parti sözcüğü sosyalist/komünist partiyi; partili, partizan, militan gibi terimler o partilerin üyesini ifade eder.

Dikkate değer nokta şudur: İşçi-sosyalist mücadelenin ana mecrasında “parti”nin bu denli ağırlıklı bir işlevle kabul edilişi 19. yüzyıl sonlarından itibarendir. Başlangıçta tıpkı işçiler gibi, doğal önder, öncü ve sözcülerin olay içinde kurduğu ilişki ve faaliyetlerle parti işlevinin yerine getirildiği kapitalist, mülk/servet sahibi kesimlerin saflarında 19. yüzyıl ortalarından itibaren, bildik anlamda parti(ler) teşekkül ederken, bunların temsil ettikleri ile ilişkisi hiç de gövde ve kafa ilişkisi gibi değildir. “Burjuva partiler”in seçmenleri, taraftarları benzetmek gerekirse gayet talepkâr müşteriler gibidir. Partilerinin onlara bir talep ve tavır empoze edebilmesi istisnadır.

Şüphesiz burjuva partiler kadar rahat ve kolay örgütlenebilme imkanı olmayan/verilmeyen ve çoğu ancak 19. yüzyıl sonlarına doğru yasallığını kabul ettiren, genellikle eğreti bir yasallık veya illegalite koşullarında kurulan sosyalist/komünist partilerin, burjuva partilerine göre daha “disiplinli” kuralcı bir yapı olmaları, mensuplarından daha sıkı bir bağlılık, fedakârlık istemeleri doğaldır. Ama sorun bu değildir. Sorun, daha önce de işaret ettiğimiz gibi “parti”nin kendini temsil ettiklerinde neredeyse yok saydığı hayati-kurucu niteliklere, onlar adına sahiplik işlevi ve statüsüyle iş görür hale “evrilmesi”dir.

Modern sosyalizmin tarihinde Bolşevik Parti’nin ortaya çıkışı, bu “evrim”in dönüm noktasıdır. Ancak hemen belirtmeliyiz ki; her ne kadar Bolşevik Parti’nin teorisyeni Lenin, parti kurgusunun odağına “işçi sınıfına bilincin dışarıdan verileceği” önkabulünü yerleştirerek, Partinin daha sonra –1920’lerin ortalarından itibaren– edineceği “karakter”in tohumunu atmış ise de; herhalde o önkabulün barındırdığı tehlikenin sezgisiyle, Partinin işçi-emekçi sınıflara “vereceği” siyasal bilincin ne denli kapsamlı, derinlikli ve boyutlu olması gerektiğini de defalarca vurgulamıştır. 1920’lerden sonra sosyalist mücadelenin ana mecrasının partileri “Bolşevik Parti modeli”ne göre tanzim edilirken Lenin’in siyasal bilincin içeriğine dair coşkulu tanımlarının yerini “çelik çekirdek”, “demir disiplin” tabirleri almış bulunuyordu.

Önemli bir noktaya daha işaret etmeliyiz. Lenin’in Bolşevik Parti tezini ortaya attığı dönem –1900’lerin başı– Bernstein’in sosyalist partileri devrim hedefini terke çağıran tezlerinin yayımlandığı, yankılandığı, ilgi gördüğü dönemdir de aynı zamanda. Bu tezler, o dönem “resmen” eleştirilip, kabul görmeseler de, Birinci Dünya Savaşı ertesi ayrışan uluslararası sosyalist hareketin İkinci Enternasyonal mecrasında yola devam eden partilerinin rotasını belirledi. İkinci Dünya Savaşı ertesinde, herbiri düzen-içi merkez sol partiler konumuna yerleşen İkinci Enternasyonal partileri böylece Bernstein’ın önceden işaret ettiği noktaya gelmiş oldular.

Bolşeviklik ve devrim hedefini terk etmiş parti olarak teşekkül etmiş “uç”lar, o dönemde genel sosyalist hareketin bir yol ayrımına geldiğinin ifadesidir. Bu yol ayrımını kaçınılmaz kılan en önemli, asıl faktör, ise özel olarak işçi sınıfının, bilhassa 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren içine girdiği “değişim” sürecinin uç veren sonuçlarıdır.

Gayet özetle anlatılacak olursa; 19. yüzyılın ortalarına gelinceye kadar, sayıları giderek artmakla birlikte işçi sınıfının “çekirdeği”ni kapitalizmin iç alanlarını yok ettiği veya daralttığı zanaatkarlar, kalifiye emek, deneyim sahibi usta ve kalfalar oluşturmaktaydı. Bunlar belirli bir el maharetini, ürün ve üretim aracına ilişkin teknik bilgi ve kavrayış yeteneği ile birleştirmiş zümrelerdi. Bu vasıfları ile kendilerini burjuvaziden “eğitimli zümreler”den hiç de aşağı saymıyor, modern bilimler konusundaki giderilebilir eksikliklerini tamamladıklarında onların üstlendikleri –yönetim, iş idaresi gibi– işlevleri pekâlâ üstlenebileceklerine güveniyorlardı. Bunlar dönemin sosyalist akımlarının hem sürükleyici gücü, hatta teorisyeniydiler de. Dolayısıyla kendilerini sosyalizmin asıl kurucu unsuru olarak addetmekte, “parti”yi sadece bunun bir dolayımı, ortalama bir koordinasyon aygıtı olarak düşünebilmekteydiler. Nitekim dönemin legal, illegal tüm partileri de bu yaklaşımın ifadesidir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük fabrikaların, sanayi komplekslerinin devreye girmesi, gittikçe mükemmelleşen makine sistemlerinin işbölümünü durmaksızın inceltmesi, tek tek işçilerin üretici işlevlerini daraltmaya matuf teknoloji stratejilerinin ardarda yürürlüğe girişi bu manzarayı bütünüyle ve kökten değiştirdi. Zanaatkar kökenlilerin genel işçi sınıfı kitlesi içinde oranları azaldı, yok olmaya başladı. Böylece söz konusu değişimlerle, işçi sınıfının fiilen yerine getirdiği üretici işlevden kaynaklanan özgüveninin ve dolayısıyla da –herhangi bir– kuruculuk iddiasında bulunmanın dayanağının aralıksızca törpülenmesinin önü sonuna kadar açılmış oldu. Buna kapitalizmin kamçılanan üretimden işçilerin de pay almasını sağlayan –ileride refah devleti politikalarının daha da geliştireceği– ücret artışı tedbirleri de eklenince, 20. yüzyıl başlarında Kıta Avrupa’sı, Britanya ve ABD’de gözlemlenen duruma varılmış oldu. 19. yüzyılın ilk üç çeyreğini karakterize eden radikal işçi eylemliliği, kıta ölçeğine yayılıveren isyanlar, devrimci işçi teşebbüsleri dönemi geride kalmıştır artık.

Bernstein bu durumu kabullenmenin teorisini yapmıştı; Lenin ise buna tepkinin. Ama belirttiğimiz gibi o, bilim ve teknolojinin kapitalist istem doğrultusunda kullanımının işçi sınıfında törpülediği, bastırdığı veya yoka indirgemeye çalıştığı yetenek ve özellikleri, siyasal bilinç üzerinden ona yeniden kazandıracak bir parti tasarlamıştı. Oysa “Bolşevik Parti”nin Stalin’in adıyla modelleştirilmiş hali o bilinci Partinin “özel mülkü”ne dönüştürürken, içinde devrimi çağrıştıran ne varsa onu da iğdiş etmeyi, “temizlemeyi” de ihmal etmedi.

(devam edecek...)