Anasayfa > Birikim Arşiv > 150 - Ekim 2001 > Kulelerden Geriye Kalan

Kulelerden Geriye Kalan

Mahmut Mutman | (Sayı : 150 - Ekim 2001)

“Artık her şey değişecek. Şimdi yeni bir dünyada yaşıyoruz.” İkiz kulelere ve Pentagon’a yapılan terörist saldırıdan sonra hemen herkes söze böyle başlıyor. Büyük bir hızla ve rakipsiz biçimde dolaşıma giren bu argümanı dinleyecek olursak, “değişme” ile kastedilen, “yeni düşman” terörizme karşı güvenlik örgütlenmesinin olağanüstü artacağı, terörizme karşı artık uluslararası önlemler alınacağı, yepyeni bir tavrın ve yeni birimlerin oluşacağı, vb. Konuşan aktörlerin hepsi olmasa bile çoğunluğunun niteliği “terör uzmanları”nın popülariteleri ve kredibilitelerinin de gitgide arttığına işaret ediyor. Arada birkaç cılız “anlayış” ve “diyalog” sözleri duyulmadı değil, ama bunlar da devasa kulelerin çökerken ürettiği toz duman bulutu arasında kaynayıp gitti.

BİR TEKNOLOJİ HARİKASI

Halbuki anlaşıldığı kadarıyla eylemi bıçak ve uçak kullanabilen herkes yapabilirmiş. Gizli bir örgütlenme oluşturmak özel bir teknolojik marifet gerektirmediği gibi pilotluk eğitimini de herkesin alabildiği ortaya çıktı. Gerçi kendini radarda kaybettirme gibi ince bir teknolojik marifet işin içinde olabilir, ama bu da tartışmalı çünkü bu konuda sık sık ihmal unsuru da gündeme getiriliyor. En önemlisi, en yüksek teknolojik önlemlerle korunan Pentagon’a, yani Amerikan ordusunun merkezine bir uçak, bırakın zayiat vermeyi, nasıl o kadar yaklaşabildi? Eğer İsrail’den, ve Frankfurter Allgemeine’nın dediği doğruysa haftalar önce Almanya’dan gelen bilgileri Amerikalılar nasıl olup da ciddiye almadı? Tabiî bunda emperyal egonun şişkinlik düzeyinin bir rolü var. Ama bu şişkin egonun tanımasına imkân olmayan nokta şu: en yüksek teknolojinin ve örgütlülüğün bile bir sürü açık ve boşluk bırakması kaçınılmaz. Teknoloji, kapatmayı umduğu açıkları, gidermeyi vaadettiği eksikleri halledemez; sadece onların düzey ve biçimlerini değiştirir. Aksini düşünmek, eksiksiz, tam ve mükemmel bir varlık düşünmek olurdu. Ama tam da bu hayal teknolojiyi güdüyor. Şu pek moda “artık her şey değişecek” argümanın unuttuğu, korkarım yapısı dolayısıyla unutmaya mahkûm olduğu nokta da bu. Dünya bundan daha fazla ne kadar değişebilirdi? Güvenlik önlemleri olağanüstü arttırılacak da ne olacak acaba? ABD sınırlarından içeriye Arap veya Müslüman mı almayacak? Ülkeler arasına duvarlar mı örülecek? (Peki ama hür ticarete ne olacak?) Yoksa insanların beynini okuyan özel tarama aletleri mi geliştirilecek? Bahse girerim, bir yerlerde bunu bile düşünen parlak zekâlar vardır! Ama bu düşünce tarzı bir tek sonuca götürür: Batı’da ve heryerde şimdi yeni günah keçisi haline gelen Müslümanlara ve Müslüman ülkelere veya topluluklara en ufak bir ayrım yapılmadan saldırılması, kısacası Müslümanların, Müslüman kültürel veya dinsel kimliği veya ismi taşıyanların artık daha zor yaşayacağı bir dünya, hepsi bu.

Tüm bunlar gerçekten de bir bilimkurgu filmi gibi ve “artık her şeyi değiştirmeye” kalkışacak olan zevatın imgelemleri Holywood’un imgeleminden farklı değil elbette. Holywood’un eğlenceden ibaret olmadığı, en temel düzeyde ciddiye alınması gereken gayet özgül bir imgelemi, zihniyeti ve ruh halini ifade ettiği bu olayla bir kez daha ortaya çıkmadı mı? İster ikiz kulelere vursun, ister başka bir yere, söylenenlerin tam tersine bu olan biten önceden düşünülmüş, hayal edilmiştir; şu veya bu biçimde veya derecede, bu görüntüyü daha önce görmüştük. Dahası önemlisi: Holywood, bilimkurgu ... şu ya da bu, bütün bunların önceden düşünülebilmesi, hayal edilebilmesi, imgelem veya düşünce dediğimiz şeyin gerçeklikten ayrı olmadığının, kurgunun gerçeklik gerçekliğin de kurgu olduğunun mutlak kanıtıdır. Ama modern ve uygar kentli özne için, hep biryerlerde bir aslî gerçekliğin “ortaya çıkması” gerekiyor. Ona bir “gerçeklik ilkesi” lazım... (Gerçekliğin imgelemden ayrılamayan karmaşık doğasından ziyade sarih bir ilkesi!) Ortodoks psikoanaliz böyle bir düşünüşü teorize etmeye bayılır. Örneğin Slavoj Žižek gibi bir psikoanalitik eleştirmen, terörist imgesinin aslında Batılı öznenin yansıması, yani kendinden başka birisi olmadığını haklı olarak söylüyor. Ama ona göre de “terör” eyleminin ortaya çıkardığı bir nihai gerçek var: bir fantazma dünyası olan sembolik dünyanın (yani verili sosyal düzenin) ötesinde, onun çökmesiyle arta kalan bir harabeler yığını veya “gerçekliğin çölü” (Lacan’ın “reel” dediği şey).[1] Bu görünüşte etkileyici radikal analiz, korkarım biraz ucuz bir fantazma anlayışına dayanıyor. Elbette tüm bu medyatik-teknolojik manipülasyon bir yanıyla ayan beyan bir projeksiyondur. Ama Žižek türü psikoanalizin hayli sorunlu fantazma anlayışına göre, fantazmanın adeta bir yerde durması ve gerçeğin ortaya çıkması gerekli! Halbuki, ya fantazmanın en önemli ögelerinden birisi tam da o “çöl” ise? (Nitekim Himalayalar fantezileri hemen çalışmaya başladı...) Ya “gerçekliğin çölü” tam da fantazmanın teorik meşrûlaşması ve böylece saklanması ise? Tam da bu yıkılışın, bu harabenin kendisinin arzu nesnesi olabileceğini kabul etmek ... işte asıl zor olan bu. (Halbuki niçin ve nasıl oluyor da, modern ve uygar televizyon ve seyircileri o imgelere tekrar ve tekrar bakıyor, bakmadan edemiyor? “İnsan” böyle bir felakete nasıl bakar, hep yeniden bakmayı ister?)

“Panik” elbette bu imgelemin en belirgin ögelerinden biri. Dikkat edin, soğukkanlılığın ölçüsü olarak ABD’nin yavaş ve dikkatli hareket edeceği söyleniyor. Yani vurmadan, birilerinin cezasını vermeden önce. “Acaba niçin başıma bu geldi, niye böyle oldu, niye onbinlerce insan öldü?” diye en ufak bir düşünce kırıntısı bile içermeyen bu inanılmaz boşluktaki, intikam çığlıkları atan “erkekçe” gurur nasıl bir soğukkanlılıksa! Adeta ısrarla (arzuyla!) gözardı edilen şu: eğer Amerikalılarınki gibi en yüksek teknoloji ve en yüksek örgütlülük bile açık veriyorsa, demek ki mesele öyle basitçe yüksek örgütlülük ve teknoloji ile çözülecek bir mesele değil. Pek büyük bir ciddiyet ve kontrol edası içinde “güvenlik” nutukları çeken uzmanlara, siyasetçilere ve dünya liderlerine sormalı: şu içinde yaşadığımız dünyada, daha çok istihbarat ve daha çok gizli organizasyona gitmenin, adeta çılgınca bir sarmal gibi, sadece daha çok terörizm üreteceği ayan beyan ortada değil mi? “Hayır, bu eylem cezasız kalamaz!” diye haykırıyorlarsa, nedeni, sadece ve sadece kendi mükemmeliyetlerine (teknolojilerine ve örgütlülüklerine) olan sapkınca inançlarıdır. Bir bıçak ile bir pilot lisansı yettiği halde...

Ama yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, güvenliğin ötesinde bir mesele olan bu “yüksek örgütlülük ve teknoloji” inancı öyle kavranması basit bir nokta değil. İçinde yaşadığımız, Batı’nın ürettiği kapitalist teknolojik uygarlık sistemi hayatın her alanını bir yandan pazar kurallarına yani değişim değerinin niceliksel gücüne tâbi kılıyor, öte yandan rasyonel ve teknik bir kurallılık, düzen ve disipline sokmakla gerçekten istediği sonuçları elde edeceği temel inancına dayanıyor. Basitleştirirsek, bu, örneğin daha hızlı giden araçlar yapmakla, sadece uzun mesafeleri daha çabuk katetmekten ibaret bir sonuç ortaya çıkacağı inancıdır. Halbuki arabanın icadı araba kazasının da icadıdır. Gelgelelim basit bir öngöremezlik değil bu. Teknoloji, hiçbir zaman basitçe ilerleme değildir; teknolojinin kendisinde ölümcül, yok edici bir yön var. Teknolojiyi güdüleyen bu bilinçdışı boyutu anlamak için sadece onun en temel sorunsalı olan “hız” sorunsalını düşünmek yeterlidir: hız, Paul Virilio’nun gösterdiği gibi bir yok olma arzusu değil mi?[2] Bir yanda silâh teknolojisi, öte yanda başka teknoloji filan yok! Bu olayın gösterdiği şey, herhangi bir teknolojinin (bina, uçak ya da maket bıçağı) hemen ve anında silâha dönüşebildiğidir. Basitmiş gibi mi duruyor? “Biz kimyasal veya nükleer silâhla saldırı bekliyorduk” diyen ABD’li yetkililerin durumu basit bir aymazlık değil; teknolojinin (yani bizzat ürettiği ve kullandığı şeyin) ölüme-yönelik boyutunu kavramaması o üretimin ve kullanımın koşulu haline gelmiş bir kültürün derin ve yapısal cehaleti.

Tabiî diyeceksiniz ki, “terörizm kaza değil!” Pek doğru, ama kazalar da basitçe kaza değil zaten, onların da toplumsal nedenleri var (örneğin niçin dünyanın her yerinde özel taşımacılık bu kadar teşvik görüyor ve kamusal taşımacılık sürekli geriliyor?). Hem kimmiş bu aklın ve mantığın sarsılmaz öznesi? Bu sistem, üstüne üstlük eşitsiz bir sistemken, ve dünyanın pek çok bölgesinde bu eşitsizlik insanları insanlıktan çıkarmışken onların mantıklı olmalarını beklemenin kendisi acaba ne kadar aklı başında bir davranış? Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünyada hergün, evet hergün 30-40.000 insan açlıktan ölüyor. Yani hergün bir kaç kule devriliyor, ama bu sıradan olgunun bir “haber değeri”, televizyon izleyicileri olarak hepimizin paylaştığı o sapık, iğrenç hazla gösterilecek/seyredilecek bir “imgesi” var mı acaba? Kör gözüm parmağına bir gayri-adil muameleye marûz kalan Filistinlilerin yıllardır çekmedikleri zulüm, sürgün, açlık kalmadı. Saldırının ertesi günü Şaron hükümeti büyük bir utanmazlıkla, fırsat bu fırsat deyip saldırarak 10 sivili daha öldürdü. Eğer kimi Filistinliler sevindiyse gösterilmesi gereken akla uygun, yani makûl tepki “ay ne kadar ayıp!” değil, “bu insanları kim bu hale getirdi?” olabilirdi… Gerçi sevinen Filistinli gençler gösteren bu görüntülerin doğruluğundan bile emin değiliz, çünkü internette dolaşan bir enformasyona göre, görüntüler Irak savaşından kalma olabilir! Anlayacağınız, CNN işbaşında. (Özellikle Ted Turner’ın satmasından sonra yeni sahipler eskisini aratan bir görev aşkıyla işe sarılıyorlar anlaşılan!)

UYGARLIK VE ÖLÜM

Hemen piyasaya sürülen bir başka bayatlık ve banallik örneği de Samuel Huntington’ın “uygarlıklar çatışması” tezi. Bu tez gerçekten de, küresel yani emperyal bir güvenlik mantığını meşrûlaştırmak için hazırlanmıştı. Kuşkunuz olmasın: Huntington, görünüşte hiçbir uygarlığa veya kültüre karşı olmayacak kadar medeni bir insan; o sadece uygarlıkların veya kültürlerin, sırf farklı olabildikleri için, birarada yaşayabileceklerinden kuşku duyuyor. Huntington için bir uygarlığın ötekini barbar görmesi bizzat uygarlığın doğasında olduğundan, böyle bir yaklaşım uygarlık ve barbarlık arasındaki sömürgeci karşıtlığın yeniden paketlenip piyasaya sürülmesinden başka bir şey değildir.[3] Söz konusu eylemin Huntington’ı doğru çıkardığını aklının ucundan geçirmek, eğer safdillik değilse, en azından uygarlık veya kültür gibi konularda ciddi biçimde kafası karışık olmak anlamına gelir. Huntington gibi ideologların üzüntü veren kafa karışıklığı umalım ki, daha fazla sayıda insan tarafından paylaşılmasın. Kültürlerin ve uygarlıkların pek çok benzer yönleri olduğu gibi, onları birbirlerinden kolay kolay ayrılamayacak kadar bağlayan pek çok ve güçlü bağlar da var (hele ki İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Yahudilik!). Eğer o bağlar ve benzerlikler olmasaydı, zaten kültürler birbirlerinden farklı olamazdı. Kültürler, eğer tekil ve benzemez iseler, bunun anlamı ancak ve ancak birlikte var-olabilmeleridir; daha felsefi biçimde söylersek, bizzat ortaya çıkışlarının zorunlu olarak “biraradalığı”, “birlikte-ortaya-çıkışı” içermesidir. Birlikte ortaya çıkmayan şeyler ayrı olamazlardı. Bu durum, dünyanın Huntington’larının inatla direndiği çoğul varoluştur, varoluşun, ortaya-çıkışın zorunlu olarak çoğul ve beraber yapısıdır.

Bin Ladin’in, yaman bir politik zekâ tarafından yaratılan “yeşil kuşak” teorisinin ürünü olduğunu kavramak için sadece dikkatli bir gazete okuru olmak yeterdi. Ama bugünkü küresel İslâmcı hareketin, tarihsel sömürgecilikten günümüzde petrolün ekonomi politiğine ve kültürel ve siyasal aşağılanmaya kadar Batı’nın Ortadoğu politikalarının bir sonucu olduğunu anlamak sanırım biraz daha ciddi bir okuma ve bilgilenme gerektiriyor. İslâmı böyle politize etmeyi ve politik bir harekete dönüştürmeyi başaran bu küresel sistem tam da kendi şeytanını üretti. Esasen 1970 sonrasına tekabül eden bu modern politizasyon, tüm bir “cihad” kavramını yerinden oynattı ve yeniden anlamlandırdı. İslâmiyeti bilen herkesin bildiği gibi, cihad basitçe adam kesmek anlamına gelmez ve öznelliğe ilişkin oldukça karmaşık yönleri olan bir kavramdır (iç ve dış cihad, vb). İslâmcılık, bir yandan Üçüncü Dünya milliyetçiliğinin krizinin ve elitlerin sivil toplum kurma başarısızlığının bir sonucu, öte yandan küresel sermaye sisteminin yarattığı toplumsal, siyasal ve ahlâksal sorunların yerinden kayması ve dinsel olarak yeniden anlamlanmasıdır. İşte “cihad” kavramının yerinden oynaması ve yeniden anlamlanmasını da getiren bu olay birden fazla açılıma yol verdi. Buna karşılık, asıl en yüzeysel anlamda dinsel olan ve seküler mantıktan uzak görülmesi gereken, terörizm uzmanlarının konuşup durduğu “teröristin zihni” gibi uyduruk kavramların oluşturduğu garabet bir “kötülük” ve “sapkınlık” nosyonudur. En eski ve en yüzeysel anlamda dinsel bir “şeytan” anlayışının modern ve bilimsel bir giysiyle sunulmasından başka bir şey değildir bu.

Geçenlerde bir televizyon programında yaptığı gayet özenli bir çözümlemede Ruşen Çakır, böyle bir eylemi yapan insanların metafizik inançlarına dikkatimizi çekti. Ne genel olarak dinsel veya başka türden bir metafiziğin ne de bu çeşit bir altruizmin asla ve asla “İslâmiyete özgü” olmadığını biliyoruz. Herhangibir ideolojik, dinsel ve siyasal hareket böyle bir öznelliği üretebilir. Öyle gözüküyor ki, yukarıda kabaca betimlediğim dönüşüm sonucunda İslâmcı hareket bağlamında da belirli bir süredir ölümle kurulan özel bir ilişkinin, ölüme ayarlı bir öznelliğin oluşumuna tanık oluyoruz. Bu eylemi yapanlar İslâmcıysalar, aslında dinlerin bize öğretmiş olması gereken en eski dersi reddetmektedirler. Ölümle dolaysız ilişki kurarak, ölerek ve öldürerek “ölümsüzlüğe” (“cennet” düşüncesi veya Tanrı-olma istemi) ulaşmak, gerçekte ölümlü yani birbirimize muhtaç, biri ancak ötekiyle var olan varlıklar olduğumuzu unutmaktır. Ama bu unutuş, bu çılgınca ölümsüzlük istemi, karşı çıktığını zannettiği emperyal-teknolojik hükümranlığın yansımasından başka nedir ki? Çünkü o mağrur emperyal-teknolojik aklın da, en hızlı taşıttan veya haberden uzayın fethine doğayı yenmek ve ona hükmetmek arzusu, zaten ölümsüzlük arzusunun en “ileri” ve en “uygar” noktasıdır. Sonuç olarak, bu kuleleri böyle bir eylemle devirenler, hangi kimliği taşırlarsa taşısınlar, emperyal-teknolojik sisteme asla yabancı değil, tam tersine ruhen ve zihnen gayet yakındırlar...

İşte fantazma ve imgelem bu, işte sistem bu. Geçen yüzyılın başında Nazilerin elinden kaçmaya çabalarken dramatik biçimde ölen Alman düşünürü Walter Benjamin’in söylediği size de “saçma” geliyor mu: “teknolojinin en rasyonel kullanımı savaştır”. Bir daha düşünün. Telos haline gelmiş, mükemmel ve mutlak bir “Akıl”ın gerçekleşmesi, vücut bulması kendini yok etmesidir.

KÜRESEL “YENİDEN YAPILANIŞ” (FELAKET NASIL YENİDEN-ÜRETİLİR?)

Elbette bu sorunlar basitçe teknolojiye karşı olmakla çözülemez. Bu satırları yazabilmenin ve okuyabilmenin ne sayesinde mümkün olduğunu unutmamalı. Ama akıl mükemmeliyet budalalığı değil, telos değil, ölümsüzlük değil, bir ilaçtır: zehir ve panzehir. Hiç kuşkusuz teknolojiyi üreten sürecin içinde, yaratıcı gücün hâkimiyete, yaşamın ölüme dönüşmesi sorunu yatmaktadır. Oysa ölümün ifade ettiği sonluluk, insanlara başka bir şeyi, ortaklığı öğretmeli değil miydi? Bu emperyal sistem, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin İmparatorluk[4] adını verdiği küresel hakimiyet tarzı, işte bu bilginin şiddetle reddedilmesidir. Bu tarz, kanımca, Hardt ve Negri’nin ileri sürdüğü gibi “merkezsiz” olmaktan ziyade sürekli merkezi-çağıran, küresel bir otoriteyi sürekli harekete geçirmekle çalışan bir sistem (önce Panama, sonra Irak, sonra Somali, şimdi...). Bu nedenledir ki, bugünlerde herkes “artık her şey değişecek” deyip duruyor (aslında her şey çoktan değişti, bu hayli geç bir saptama, aymazlık işte burada). Dikkat: kastedilen “daha çok güvenlik” yani daha çok otorite, ama asla daha çok ve daha iyi siyaset değil! Savaş çıksın ya da çıkmasın, bu durum kendi başına yeteri kadar ciddi bir felakettir. Yüksek teçhizatlı ve küresel olarak organize bir otorite sorunların çözümü değil, olsa olsa azdırılmasıdır. Daha çok güvenlik hiçbir şeyi değiştirmeyecek; sadece, yukarıda belirttiğim gibi, yarattığı genel etkiyle Müslümanları yeni günah keçisi yapacaktır.

Denebilir ki, tam da böyle bir konjonktürde ABD’nin başında, kurduğu en uzun cümle “make no mistake about it, we’ll hunt them down” olan birinin bulunması gerçek bir talihsizlik. Konjonktürler insanlarını üretmez mi? Böyle bakıldığında, daha uzun cümleler kurabildiği izlenimi veren baba Bush ise, daha geniş bir anlamda konjonktürün adamıdır. Olaydan hemen iki gün sonra CNN International’ın yayımladığı konuşmasında, güvenlik harcamalarını kesinlikle arttırmak gerekliliğini ortaya koymak üzere nefis bir düşman tanımı verdi: “the enemy is unpredictability.” (“düşman öngörülemezliktir.”). Yeni küresel hakimiyetin özgün emperyal mantığı burada ortaya çıkıyor. Bu tamamen içkin teknolojik-örgütsel ölçütlerle çalışan ve yapısal olarak sürekli otorite çağıran sistemin düşmanı gerçekten de basitçe bir ideolojik veya kültürel kimlik olamaz. Düşman heryerde ve herhangi biri olmalıdır, doğası itibariyle öngörülemeyen bir düşman. Aynı nedenledir ki, sistem sürekli uzlaşımlar ve ittifaklar gerektirecektir. Öngörülemez olan, bizzat en ince hesap kitapla çalışan sistemin ürettiği bir ögedir.

Bu da bizi değişik bir tartışma noktasına taşıyor. Dikkat edilirse, televizyona çıkan uzmanların en azından bir kısmı bu eylemi yapanların içinde yetiştiği yoksulluk, eziyet ve savaş koşullarının pekâlâ farkında ve gelişme sorunları, toplumsal eşitsizlikler, baskı ve adaletsizlik terörizmi oluşturan temel nedenler arasında sayılıyor. Solun yıllardır anlata anlata bitiremediği noktaları artık değerli uzmanlar da anlamış durumda. Gelgelelim, asıl çarpıcı olan, tam da bu konularda hiçbir şey yapılmazken bunların bu kadar kolay söylenebilmesi değil mi? Bu nedenle vurgulamak gerekiyor: sorun basitçe toplumsal adaletsizlik değildir. Bu adaletsizlikler ne ihmal sonucu oluyor ne de gökten zembille iniyor. Bunlar belirli bir toplumsal ilişkiler düzeninin, bir yaşam tarzının sonucudur. Asıl o yaşama düzenini ve toplumsal ilişkileri tartışabiliyor muyuz? Söz konusu olan emperyal (“küresel” diyorlar) yaşam sorunsalı ölüme yönelik, ölümcül bir sorunsaldır.

Yaşam sorunsalı: yaşamak, konuşmak, eylemek. Michel de Certeau’nun strateji ve taktik dediği iki eylem tarzı arasında yaptığı ayrım burada anlamlı görünüyor. De Certeau’ya göre, strateji,

“İstem veya güç sahibi herhangi bir özneyi (bir şirket, bir ordu, bir şehir, bilimsel bir kurum) izole edebildiğimizde mümkün olan güç ilişkilerinin hesap kitap ve manipüle edilmesidir ... (bu özne) kendinin olarak sınırlanabilen ve hedef ya da tehdit olarak görülen (müşteriler veya rakipler, düşmanlar, şehrin çevresi, araştırmanın amaçları ve nesneleri, vb) bir dışsallıkla ilişkilerin yönetildiği bir üs hizmeti gören bir yer varsayar. ... Yönetiminde, her stratejik rasyonalizasyon öncelikle kendi yerini yani gücünün ve isteminin yerini bir çevreden ayırdetmeyi amaçlar. Kartezyen bir tavır diyebilirsiniz: ‘Öteki’nin görülmez güçleriyle büyülenmiş bir dünyada kendi yerini ayırma çabası. Bu aynı zamanda modern bilim, siyaset ve askeri stratejinin tipik tavrıdır.”[5]

Taktik ise, Fransız tarihçiye göre, yine hesap kitaba dayanan bir edimdir, ama onda söz konusu olan tam bir yerin olmamasıdır.[6] Hiçbir merkezî yerin ve dolayısıyla hiçbir dışsallığın tanımlanmaması taktiğe özerklik ve serbesti verir. Böyle bakıldığında, bir anlamda stratejinin taktik ile başetmesi imkânsızdır; çünkü taktik bir eylem, stratejik olanın dışarıda bıraktığı belirsiz alanda yer alır. De Certeau’dan hareketle, terörizmin taktik ve herhangi bir devletin veya meşrû gücün eyleminin ise stratejik olduğu söylenebilir. Ama bundan da ötede, artık tüm kürenin, sadece stratejik değil aynı zamanda bizzat emperyal teknolojik sistemin stratejik eylemliliği sonucu taktik bir alana dönüştüğü, yani merkezi çevreden ayıran sınırın tamamen oynak ve belirsiz hale gelmiş olduğu söylenebilir. Sanırım kulelere saldırının ve doğurduğu paniğin anlamı bu: sadece ABD’nin kendi topraklarında vurulması değil, aslında bir anda sınır duygusunun yok olması. Michel de Certeau’nun taktik dediği bu eylem tarzına özelliğini veren, hem içeride hem dışarıda olabilmesi, yani yerinin belirsiz olmasıdır. Baba Bush, “düşman öngörülemezliktir” derken taktiğin bu başkalığına gönderme yapmaktadır. Ama aslında bu öngörülemezlik, stratejik zihniyet ve eylem tarzının kendini ayırdetmekle ve bir merkez kurmakla ürettiği bir başkalıktır. (Sanki var olmanın merkezi varmış gibi!) Dolayısıyla, stratejik davranış tarzı da ancak taktik davranış tarzını yeniden-üretebildiği sürece yaşar. Terörizm bu anlamda tamamen emperyal-teknolojik sistemin ürettiği bir eylem tarzıdır. Aynı nedenle de sistem bu eylem tarzıyla hiçbir zaman başedemeyecektir. Herkes pekâlâ biliyor ki, Üsame bin Ladin’in yakalanması hiçbir şey ifade etmez, yarın bir başkası veya başkaları çıkabilir ya da Bush’un altını çizdiği gibi, “düşman öngörülemez”. Bunun böyle olduğu pekala bilinse de sistem yine de Bin Ladin’i yakalamaya mecburdur, çünkü başka türlü bir şey zaten yapamaz, beceremez. Panikle, korkuyla, yani yapısal bir öngöremezlikle yaşayan bir öznellik ha babam merkez kurar. Şimdi gazetelerde Amerikan istihbarat aygıtının hücre biçiminde çalışmaya başladığını okuyoruz. Yani bilgi sızdırmamak için karşılarındaki taktik gücü simüle etme çabası (ne kadar akıllıca değil mi?). Ama bu simülasyon stratejik bir aygıta aittir. Zaten bu sistemin ürettiği öznellik için sorun sürekli olarak tam da bu stratejik makineyi harekete geçirmekten ibarettir, başka bir şey bilmezler, beceremezler. Amaç herhangibir sonuç üretmek (terörizmi bitirmek, vb) değil, stratejik eylemin koşullarını yeniden-üretmektir.

İşte bugün bu gezegende yaşayan canlılar olarak böyle bir çaresizlikle karşı karşıya bırakıldık, böyle bir felakete mahkûm edildik. Ve bugün, hergün olduğundan daha fazla akıla ihtiyaç var. Ama bir telos olarak kavranan, büyük harfle yazılmış “Akıl”a değil, teknik ve örgütsel harikalara değil, kulelere, uçaklara bıçaklara değil; sonlu, ölümlü, birbirine muhtaç varlıkların en ilginç özelliği olan “makûliyet” olarak akla.

[1] Slavoj Žižek: “Welcome to the Desert of the Real”.

[2] Paul Virilio: Aesthetics of Disappearence, Autonomedia, 1991.

[3] Samuel P. Huntington: The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, Simon & Schuster, 1996.

[4] Michael Hardt ve Antonio Negri: Empire, University of Harvard Press, 2000. [İmparatorluk, çev. A.Yılmaz, Ayrıntı Y., 2001.]

[5] Michel de Certeau: The Practice of Everyday Life, University of California Press, 1984, s. 35-36. Michel de Certeau’nun önemli ayrımının duruma uyduğunu bana gösteren Emre Erkal’a minnettarım.

[6] A.g.e., s. 36-37.