Anasayfa > Birikim Arşiv > 150 - Ekim 2001 > Felsefi Suskunluk

Felsefi Suskunluk

Ulus Baker | (Sayı : 150 - Ekim 2001)

Hiçbir şeyi tuhaf diye karşılamıyorum artık... Şaşılacak hiçbir şey yok ve bizi afallatması gereken daha ufak tefek meselelere dönmemizin vakti geldi... Bütün bu meselelerin -New York ve Washington’daki “nihai” terörün, ABD gibi bir ülkenin kendine gerizekâlı bir başkan seçmiş olmasının, yardımcısı Cheney’in “şahin” filân diyorlar ama galiba ondan daha embesil oluşunun, IMF ve Dünya Bankası politikalarının bir yandan pekâlâ kapalı borsalarla birlikte sürmüş olmasının, bizim açımızdan hiçbir ehemmiyeti yok... Ehemmiyeti olması için bizim bir ehemmiyetimizin olması gerekir önce... Solculuğu da Bush’u kendi dünyasında yaptığı kadarıyla aratmayacak bir budalalık haline getirmek istemiyorsak anlamalıyiz ki, kendimize gücümüzün yettiği realist bir “ehemmiyet” yaratmalıyız... ABD’nin şu ya da bu kararına “karşıyız” demek en az Türkiye’nin mesela AB’ye dahil olma sürecinin sancıları konusunda alıştığımız “AB’ye karşıyız” sloganı kadar güçsüzdür...Buna karşın bu, bir boş durma ve bekleme değildir... Olup bitenleri afişe edebilecek insanlar yine bizleriz... Sadece var olmamız bile belli bir noktada onlara zarar verecektir... Bizim gibilere katlanamayacakları anları Türkiye’de epeyce yaşamadık mı? Kanlı savaşın ve onursuz barışın efendilerinin işlerini görmelerini beklemekten başka çaremiz yok... Ama önce, o sırada ve sonra konuşmayı devralmak üzere... Dünyada bunu yapacak muazzam ve gerilmiş bir kudret miktarının bulunduğunu ve oradakilerle muhakkak aynı şekilde düşünüyor olduğumuzu hissediyoruz...Hiç kimse Türkiye’de olduğu kadar bu olayı iştahla yorumlayan gazeteci, uzman, bilirkişi ve politikacı topluluğuna sahip değil... Olayı yorumlaması en çok gereken ülke olan ABD’de bile kimse Perinçek gibi birini salt başka “uzmanlarla” ve “savaş yiyicileriyle” kavga ettirip gülmek için televizyona çıkarmadı... Kana susamış bu hayvanlar işlerini bitirdikten ve birbirlerini (ve kısmen de bizi) yok ettikten sonra geriye herhalde biz kalacağız...Ama ille de bir yorumda bulunmam isteniyorsa derim ki, bu bir “kazaydı” ve kimseyi suçlamaya gerek yok... Ama birileri Bin Ladin’i suçlayarak Afganistan’a bomba yağdıracaklarsa yine derim ki, o da bir kazadır... Tabiî ki “kaza” mefhumu konusundaki sözlük anlamıyla kendimizi kısıtlı tutmazsak: bu sistemin topyekûn uğradığı bir kaza olmalı... Çünkü kazalar hazırlanırlar ve çağdaş hukuk bile kazaen sorumluluk ile suç arasındaki farkı öyle kolay kolay ayırdedemiyor... Bütün bir sistem açısından düşünüldüğünde pek çok mesele tesadüf ya da dar anlamıyla “kaza” olmayı bırakır, o sistemin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış olduğu anlaşılır...Unutmayalım ABD politikasının iki önemli dönüm noktası, Amerikan modeli emperyalizmin doğusunu ve batısını haber verir: birincisi Wilson’un 1911’de deklare ettiği “Dünyaya barış ilân edeceğiz” sloganıdır... İkincisi ise birkaç yıl önce Clinton’ın yaptığı -ve çok akıllıca olduğu için mesela bugün bir Bush’un ve ekibinin asla anlayamayacağı- bir itiraf: “artık iç politikayla dış politika arasında fark kalmadı...” ABD yine düşmanını dışarıda keşfedip tutabilir... Ama Bin Ladin gibi birisinin her şeyini yine ABD’ye borçlu olduğunu, bu borçlanılmış paranın mecburen ABD’de stock exchange denen mekânda dolaşıp durduğunu ve ABD’nin aslında yoksullarıyla, evsizleriyle, yoksul etnik azınlıklarıyla ve çoğunluklarıyla aslında bir Üçüncü Dünya ülkesi olduğunu da iyi bilmek gerekir... Bin Ladin Amerika’dır, başka bir şey değil.Wilson dünyaya “barış” ilân ettikten sonra ABD barış adına Laos’u bombaladı, Vietnam’a girdi, birçok Latin Amerika ülkesini yarım asır boyunca perişan eden diktatörlük rejimleri kurdurdu... Taliban ve Bin Ladin sıfırdan çıkmadılar... Yani onların ne Suud ne de Afgan “toprağının” ürünleri oldukları söylenebilir... ABD bir “savaş makinesini” derleyip toparlayıp kendi çıkarlarının hizmetinde kullanmaya çalısırken SSCB’nin çöküşüyle birlikte her şey kopuverdi...

Önce Avrupa belki bir iki adım atarım dedi -Önce biraz uzakta, Körfez’de, sonra da Avrupa’nın göbeğinde savaş çıktı... Japonya bunu denedi bütün Pasifik kapitalizmi neredeyse kâğıttan kuleler gibi çöküyordu... Bütün bunlar ABD’nin çok bilinçli olduğu durumlar değil... Onlar sadece kendi çıkarları tehdit altında olduğunda reaksiyon gösterebiliyorlar... Bu da uluslararası kamuoyunda o yüzden, ABD’nin neden sonra (ve genellikle gecikmiş) tepkileri olduğu gibisinden yorumlanıyor... Oysa tam aksine bunlar tepki değil, çünkü tepkiye neden olacak meselelerin nedeni yine aynı sistem...Bazılarımız muhakkak ki ABD’ye böyle bir saldırı yapılmış olmasından heyecanlandılar... Tabiî ki heyecanlanma bir duygudur, yani bir düşünme ve algılama tarzıdır... Ama nedenlerin, özellikle de sonuçların bilgisinden haberdar olmadığımız durumlarda bu tür heyecanlar duyuyoruz...Olaylar konusunda fikri sorulduğunda Derrida “no comment” demiş tabiî ki... Başka bir şey olamaz... Bir filozofa bir olaya reaksiyonu sorulmaz ki... Derrida’nın ya da başka birinin satırlarında , bütün bu başa gelmeye aday olaylardan bahsedilmişti zaten - özellikle Foucault, Deleuze, Virilio ve Baudrillard... (Bunların neden hep Fransız olduklarını sormak kaçınılmaz... Diyelim ki, Fransa devrimini amaçladığı oranda -elbette sonraki birçok zorluğa rağmen- başarmış tek ülkeydi de ondan...) Derrida’yı konuşmadığı için takdir ettim - Žižek, Said, Chomsky hep konuştular, yazdılar... Daha konuşmak ve yazmak isteyen yüzlerce “philosophe” var tabiî... Anladığım kadarıyla Derrida filozof olduğunu ancak böyle kanıtlayabilirdi: Spinoza’nın dediği gibi “savaşın efendileri kana doyduktan sonra konuşalım” (Oldenburg’a 37. mektup); ya da Hegel’in dediği gibi “Minerva’nın baykuşu ancak karanlık çöktükten sonra uçar”...Peki ama bir suskunluktan bu kadar (benim şu satırlarım da dahil olmak üzere) bahsedilmesi biraz tuhaf değil mi... Her şey buradaki tartışmalarımız da dahil olmak üzere bir “üst-dil”de (metalanguage) cereyan ediyor demektir bu...Derrida “şiddetin söylenemeyen şey” olduğunu bir kez yazdıktan sonra niye konuşsundu ki? Şiddet gerçekten söylenemeyen şeydir çünkü ona bir şeyi anlatmaktan umudu artık kestiğiniz anda başvurursunuz... Peki bir Bush Amerikasına ne anlatabilmeyi umuyorsunuz?.... Ve diyelim ki DTM’ye ve Pentagon’a çarpan uçaklar Amerika’ya paketlenmiş güzel hediyelerdi... Hani açtığınızda o suratınızda patlayan şakalar gibi - ve tabiî ki 6.000 insanı öldüren bir cinsten... Ben öyle tuhaf komplo teorilerine gülüp geçen biriyim... Ama bu olayın ABD’nin birtakım emellerini gerçekleştirmek yolunda önünü açtığını galiba herkes gibi görebiliyorum...Yine Derrida’dan öğreniyoruz ki (aslında mesele Mauss’un “hediye” teorisinin “dekonstrüksiyonudur”) her hediye karşılığını bekleyerek verilir... O olayı yapmış olmasa bile Üsame bir “karşılık” bekliyor... Cehenneme karşı cehennem... Mauss’a göre “ilkel” bir toplum (gerçek toplumlar hep “ilkeldir” zaten) hediye aldığında karşılıgını vermeye otomatikman mecburdur... Anlıyoruz ki, ABD şu anda Üsame’den daha “ilkel”... İlle de karşılığını vermek zorunda... Afganistan’da koyunları ve çobanlarını bombalamaya hazırlanarak... “Nükleer silâh mı, neden olmasın?” diyerek...Susmanın tuhaf bir diyalektiği var: mesela ben “geçmiş” konusunda hep susmayı yeğlerim... O yüzden cv’mi bile yazmakta zorluk çekerim... Ama galiba şimdi ve gelecek, pek susabileceğimiz haller değil... Primo Levi toplama kampları konusunda konuştu deniliyor... Aslında konuşmadı ve geçmiş konusunda susmanın erdemi onun edebiyatının ta kendisidir...Ve... Bazılarını geçmiş çeker, bazılarını ise gelecek... Gençleri ve yaşlıları hep geçmiş çeker, dünyayı yönetmekte olan kuşakları ise belirsiz bir gelecek... Günümüzde yaşlılar bile isteye susarlar o yüzden; gençlere ise çok ender olarak konuşma hakkı verilir... Dünyayı yöneten kuşaklar ise konuşurlar... Hep konuşurlar... Derrida’nin susmasına değer vermemin nedeni hâlâ bu.......Ama gençlerinki eğitim, aile ve iş sistemindeki berbatlıkların, kepazeliğin, genel kültürsüzlüğün yüzünden “düşük” bir gelecektir... Bu yüzden herkes sadece kendi geleceğini kurtarma peşinde olmaktan başka bir çare bulamaz... Yani bu gelecek “düşünülmüş” değil, yalnızca “varsayılmıştır” -yani mukadderdir....... Bu durumla genel olarak medya ve birtakım yaşlıbaşlı ve geçmişte savunmuş oldukları birtakım “düşük vermiş” değerlere hâlâ sahip çıkmaya çabalayan insanlarda karşılaşıyoruz -bu değerlerin kaynağı Ecevit de olabilir, pek sevdiğiniz babanız da....... Suskunluk nasıl bir değer haline gelebilir? Toplama ve yok etme kamplarından son anda kurtarılan insanlar genellikle susmayı yeğlediler: anlatılamazı anlatmaya çalışmak istemediler... Bu yüzden susmaları konuşmalarından daha güçlü oldu....... Oysa günümüzde kotarılan bir “gevezelikler” toplumu var... Ben tezimde bunu tasvir etmeye çalıştım - tabiî ki daha rahat ve akademinin kabul edebileceği bir mefhum altında: kanaatlar toplumu... Kanaat size bir soru sorulduğunda verdiğiniz cevaptır... Asla “doğru” ya da “yanlış” değildir... Sizden zaten beklenendir... Bir ya da sıfır, olumlu ya da olumsuz diye kodlanır... Yani sosyal bilimlerdeki topyekûn budalalığın projeksiyonudur.......Söylenecek bir şey olmadığında “susmak”... Sanabiliriz ki, bu Wittgenstein’ın bir formülü: Wowon man nicht scprechen kann, daruber muss mann schweben... Felsefi susmalar Wittgenstein’ın düşündüğünün çok ötesinde değerlere sahiptir... Çünkü gerçekten ve yine de bir şeyi “söylerler”...ABD’den bir objeymiş gibi bahsediyorsam bunun nedeni anlatımı kolaylaştırmak için; yoksa her yerde sayısız Amerikacıklar var ve bunlar Hollywood Dream’den kotarılmış küçük Amerikalar degil artık... Üçüncü Dünya Amerikaları yaratmanın çok doğal bedeli Amerika’ya yerleşmiş bir Üçüncü Dünya yaratmak olmalıydı... Bu neredeyse bir doğa kuralı kadar kesin... Ve bunu ben şu anda icat etmedim: Davis adasında yapılan hazırlık buydu - göçmen proletarya, Avrupa’nın (ve Devrim Rusya’sının) köylüden işçiye yavaş yavaş dönüşen yerleşik proletaryasına karşı... ABD kökeninde göçebedir, oysa günümüzde “yerleşikliğin” en yüksek değerlerini temsil etmeye kalkışıyor: The Nation... Dillerden düşmeyen bir kelime... Ve Security... Son saldırıda ABD’nin en yüksek değeri sarsıntıya uğradı: “güvenlik”... ABD sisteminde güvenlik tehdit altında olsun, her şey sanki çökecek gibi olur...Ben epeyce Spinoza okudum... Onun siyaset felsefesi (ya da felsefesi siyasî bir karaktere büründüğü yerler) korkuya, umuda ve güvenlik duygusuna dayalı rejimlerin kötü ve dengesiz rejimler olduğunu anlatır... Salt korkuya dayalı bir rejim (tiranlık, diktatörlük, despotizm, mutlak totaliterlik) yıkıma açıktır... Tek dayanağı, kendisini alaşağı edecek nüfusunu da kırıp geçirmiş olmasıdır... Cehennemi bir döngü yani... Ama umuda dayalı bir rejim de iyi değildir -çünkü uyarılan umutların gerçekleşemeyeceği bal gibi apaçık hale gelecektir... Bu yüzden ÖDP dahil solun “ütopyalarımızı yeniden uyandıralım” girişimine hep karşı oldum... Ayrıca umut bir keder içerir - uzakta tutulan bir keder ve pekâlâ mukadderdir ki uzakta tutulan bu hal ergeç çıkagelecektir... “Güvenlik” duygusu ise, başlangıçta feodal rejimlerin dayanağıydı -seni korurum sen de bana borçlusun hitabıyla işliyordu... Peki kimden koruyacağım seni? Benim benzerlerimden... Ve benim benzerlerim de kendi insanlarını benden ve benimkilerden koruyacaklar... Sistem görüldüğü gibi, pekâlâ işleyebiliyor... Ama bütün bir “korunanlar” nüfusunu bir alt kast (sınıf demiyorum artık) haline getirerek...Spinoza’nın iktidar konusunda hâlâ ne Marx’ın, Foucault’nun, ne de -çok yaklaşmalarına rağmen- günümüzdeki en yetkin yorumcuları olan Deleuze ile Negri’nin tam manasıyla vakıf olabildiklerini düşündüğüm bir teması var... Buna göre “iktidar” (Potestas) insanlar üstünde icra edilen bir güç olmaktan çok, insanların zaten yapabilecekleri şeyleri yapabilme kudretlerine sahip olmadıklarını sandıkları anda ortaya çıkar... Kendi sorunumu çözebiliyorsam, onu çözebilecek birilerine ihtiyaç duymam... Ama işte bu ihtiyaç duymadığım kişiler çıkagelir ve benden o çözebileceğim sorunlarımı çözmek üzere izin, yani oy isterler... İşte çağdaş sosyal demokrasilerin ana formülü budur... Hiç kimse onlara aslında ihtiyaç duymaz... Bu yüzden tuhaf ihtiyaçlar yaratıp duran bir politikacılar grubuyla karşılaşmak zorunda kalırsınız... Spinoza’ya göre “iktidar” Hobbes’ta olduğu gibi gücü yetmeyenlerin üzerinde anlaştığı, tesis ettiği bir üst-kudret değildir... Tam aksine onların sanal kudretsizliklerinin bir ürünüdür... Marksistler, en büyük hatayı ideoloji kuramıyla devlet kuramını ayrı ayrı kurarak, sonradan bağlantılandırmaya girişmekle yaptılar (Althusser, Poulantzas vesaire...) Bir tek Foucault, iktidarın icra edilme tarzına önem verdiği ölçüde iktidar mefhumunun geçerli olabilecek bir tasvirine girişebildi: iktidarı bir kişinin, bir sınıfın özü, özelliği veya mülkü olarak değil, dayanaklarıyla işleyen öznesiz bir yapı olarak ele aldı... Buna göre iktidar, her türden “soysuz” aracılığıyla işler -muhbir, kapıcı, kriminal, küçük polis, sokak bekçisi, anababa, “social worker”, hastanede doktor, okulda öğretmen, subay, gardiyan, akademisyen... Yani sayın sayabildiğiniz kadar... İşte bu hepimiziz...

 Ama bu “hepimiz”, anlaşıldığı kadarıyla sınıfsal kategorilere izin vermiyor: Ortega y Gasset, bu yüzden “herkes” diye bir mefhum atmıştı ortaya... Musil ise Niteliksiz Adam’ı yazdı... Adorno Faşist Almanya’dan kaçıp ABD’ye gittiğinde orada hemen bir ağır araştırmaya girişip “otoriter kişilik” adlı eserini yazmakta gecikmedi: siz de, ailenize baktığımız düzeyde... Faşistsiniz...Görüldüğü kadarıyla “güvenlik” en totaliter kavramdır -”huzur ve güven ortamı” lafı 12 Eylül generallerinin ağzından düşmüyordu... İslâmcılar ise “huzur ve güven” sohbetini ağızlarına sakız edip, diğer taraftan insanları cihada çağırabiliyorlar... “Güven” ya birisine mutlak olarak duyulacak bir duygudur, ya da her an tuzla buz olmaya açık bir gerilim halidir...Aristokrasi asla hiçbir şeye güven duymadı... Onları yenilgiye uğratan burjuvazi ise bütün ideolojisini güven duygusu üzerine kurdu... Sadece kendisinin, yatırımının, parasının güvenliğiyle ilgilenmekle kalmadı... Risklere ve proletaryanın direncine karşı da çok sağlam olduğunu hayal ettiği “güvenlik” rejimleri kurdu - polisiye, pragmatik, politik, kültürel ve elbette ekonomik...Bunlar başlangıçta -Foucault’nun gösterdiği gibi- disiplin toplumlarıydılar... Ama saldırının “herhangi bir yerden ve herhangi bir anda” çıkagelebileceği bir dünyada “güvenlik” duygusu sahteleşir... Yani birtakım “güvenlik araçlarına” ihtiyaç duyar... Neredeyse herkeste silah bulunmasının ABD’de bu “güvenlik hissine” cevap verdiği söyleniyor... Tam aksine evde silah bulundurmak, meselenin tam aksi yönünde işleyebilecek bir olgudur - en yakınınız gün gelir sizi vurabilir... Tıpkı ABD’ye son saldırıda olduğu gibi...

İşte bu değer, yani “güvenlik”, Amerika’nın en yüksek değeri haline geldiyse, bunun nedeni onun Amerika gibi ekonomik, politik ve kültürel açılardan tam manasıyla katastrofik olan bir toplumda başvurabileceğiniz (yani güvenebileceğiniz) son merci haline gelmesidir... Olay neredeyse Platonik: “güvene güvenmek” gibisinden...

Ama güven ortadan nesnel olarak kalktığında ona artık Platon bile güvenemeyecektir... Ve Amerikalı nüfus şimdiye dek güvensizliği ancak yabancı ülkelere gittiklerinde -o da belli belirsiz- yaşamışlardı... Şimdi galiba artık kendi ülkelerinde de yaşayacaklar... Yani hepimiz yaşayacağız...